Figen ÖZEN



Hangi Milli İrade?.. / Figen ÖZEN PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 09 Ocak 2014 23:45

Misak-ı Milli ile sınırları çizilmiş Türk vatanının her zerresi, taşından, toprağına, suyundan, madenine, tüm doğal kaynakları ve zenginlikleri ile Lozan Antlaşması ile Türk milletinin üzerine tescil edilmiştir.

Lozan sadece Cumhuriyet’in değil, aynı zamanda vatan topraklarının tapu senedidir. Lozan’la birlikte Türk milletinin son yurdu, Memalik-i Osman olmaktan çıkmıştır. Bu toprakların tapu senedi, Bağımsızlık Savaşı’nda, vatana katılan yiğitlerin kanı ile mühürlenmiştir.

Lozan Antlaşması Türk tarihinin dönüm noktasıdır. Sevr Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını ve Türklerin yaşam hakkının elinden alınmasını öngörürken, Lozan, Ulusal Ant (Misak-ı Milli) sınırları içersinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin doğuşunu müjdelemiştir. Türk milletinin hakları güvence altına alınmış, savaş alanında kazanılan büyük utku, diplomasi alanında da onanmıştır.

Türk vatanının tamamı, tüm varlıkları ve zenginlikleriyle Türk milletine aittir. Tapu senedi ise elbette Lozan’dır.

Ancak son on bir senedir sınırla kanla, canla çizilen bu kutsal topraklar, iktidar partisi tarafından “rant ve kazanç” aracı olarak kabul edilmiştir.

Seçim müsameresinin sonucu işine geldiği gibi yorumlayan iktidar, kendisini koltuğa oturtan oy çoğunluğunu ne tuhaftır ki “Milli İrade” olarak tanımlamıştır.

İrade-i Milliye ne bir efsane, ne de bir masaldır. Milli irade bir milletin yeniden dirilişi, uyanışı ve vatan savunmasında bir bütün oluşudur. Bu bütünleşme; Mustafa Kemal Paşa’nın milli kurtuluş yolunda yaptığı bir çağrı ile tanımlanmıştır. “KENDİ KİŞİSEL ÇIKARLARI İÇİN YABANCILARLA İŞBİRLİĞİNE GİREN VE GÜCÜNÜ HALKTAN ALMAYAN KÜÇÜK BİR AZINLIĞIN DIŞINDAKİ TÜM GÜÇLER, ARALARINDAKİ ETNİK, DİNİ VE SİYASİ AYRIMLARI ERTELEYEREK ULUSAL KURTULUŞ MÜCADELESİ YOLUNDA BİRLEŞMELİDİR.” İrade-i Milliye, vatan, tarih, kültür ve dil birliğidir. Milli iradenin özü, “İstiklâl-i tam”dır. Tam bağımsızlık bu iradenin parolasıdır. Tam istiklâl Türk’ün namusudur. Bu anlayıştan, ”Ya İstiklâl-Ya Ölüm” şiarından “ahval ve şerait” ne olursa olsun ödün verilmez, verilemez. “Ya istiklâl-Ya Ölüm” şiarında doğuda ve/veya batıda hiçbir ülkenin mandası olmak, gölgesine sığınmak söz konusu dahi olamaz.

İşin tuhafı Sn. Başbakan’ın son aylarda diline doladığı “Milli irade”, özellikle yolsuzluk operasyonunun ardından Erdoğan için kalkan gibi kullanılmaya başlanılmıştır.

Kefene bürünmüş bir güruh “Milli irade”nin sandık müsameresinin bir sonucu olduğunu düşünerek, yola koyulmuşlardır. Konvoylar düzenleyerek, ellerinde Türk bayrağı “Milli İrade Başbakan’ımızın Arkasında” diye sloganlar atmıştır.

Hangi milli irade?

Beyler, hanımlar unutmayınız sizin egemenliğiniz 29/Ekim/2004’de Türk ve Müslümanlık aleminin düşmanı, Papa X.İnnocent’in heykeli önünde Birleşik Hıristiyan Devleti’nin (AB) Anayasası’nı imzalanarak, Haçlı ordusunun icra organı Hıristiyan Avrupa’ya devredilmiştir.

Sahibi olduğunuz topraklar, size danışılmadan küresel çetelerin şirketlerine satılmıştır. Türk Telekom, önce Haririlere, daha sonra çok uluslu şirketlere peşkeş çekilerek, altın yumurtlayan tavuğun boynu koparılarak, sizin cebinizdeki para çalınmıştır.

Madenlerin? “Ecnebi Yatırımcılar Kanunu”nda değişiklik yapılarak, Türk vatanında yedide birinde küresel şirketlere “Maden arama ve işletme” izni verilmiştir.

Küresel çetelerin emirnamelerine baş keserek “eyvallah” diyen iktidar Türk milletinin yaşam kaynağı suların işletmesini dahi yabancı yatırımcılara adeta armağan etmiştir.

Senin önünden dahi geçirilmediğin sahillerde İngiliz, Alman, Hollanda kolonileri kurulmuştur. Sen ailenle yabancıların egemenliğine terk edilmiş o sahilden denize giremezsin. Senin ülken sana yasaktır.

Bu mu senin milli iraden?

Limanların Çinlilerin, Hollandalıların elinde… Sularının denetimi Yunanlıda…

Çocuğunu okuttuğun okulun sahibi sen değilsin. Eğitimin Amerikalının…

Sen kendi tohumunu üretemezsin. Milli tohumun küresel çetelerin emriyle yasaklanmıştır. Niğde’nin kirazı bile İsrail’in.

Yediğin ekmeğin tohumu bile Erdoğan’ın sıkıştıkça gündemi değiştirmek adına kafa tutuyormuş gibi göründüğü Siyonist efendilerin insafına terk edilmiştir.

Hayvancılığın yok edilmiş, Yörük’ün, Türkmen’in elinden ekmeği alınmıştır.

Ve hal böyleyken hâlâ Angus kafalılar, milletin iradesinden bahsetmektedir.

Seçiyor ve seçiliyor musun ey Türk milleti?

Sadece parti genel başkanlarının karşısında, el-pençe divan duran ve adı listeye “biat-itaat” karşılığı yazılan kişilere oy veriyorsun.

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

“milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma;” Hangisi yeminine sadık?

“İtaatse itaat, biatse biat. Ölümüne arkasındayız.” Bir kişinin iradesine esir olmanın kanıtı. Ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun, milletin iradesini yok sayan, lidere biat eden bir tükenmişlik kanıtı…

Senin “milli irade” dediğin sandık oyunu… Milli irade tek bir şahsın, tek bir partinin iradesi değildir. Hele, hele “Türk milliyetçiliğini ayaklar altına aldım.” diyenlerin, milli iradeyi sahiplenmeye hakkı yoktur.

Seçim sonrasında iktidar koltuğuna oturanlar, aldıkları oy oranına güvenerek milletin iradesini temsil ettiklerini ileri sürmektedirler. Ancak yaptıkları gizli anlaşmalar, AB Uyum Çerçevesi’nde çıkardıkları bölücü yasalarla irade-i milliyeyi yok saymaktadırlar.

Öcalan-Oslo-PKK mütarekeleri, milletin iradesine rağmen yapılmıştır. İktidar küresel çetelerin önüne koyduğu yol haritasını uygulamaktadır.

Milletin iradesi tek bir kişinin dudakları arasına sıkıştırılmıştır. “Benim milletim, benim bakanım, valim, müsteşarım …” anlayışı yersiz bir kibir ve ego ifadesidir. Erdoğan kendi iradesini, milletin iradesi üzerinde görmektedir.

Milletin iradesi yok edilmiş, küresel çetelere, terörist başına, ABD ve AB’ye teslim edilmiştir.

Egemenlik kayıtsız, şartsız milletin değildir.

Milli irade bir güçtür. Milli irade kavramını sandıktan çıkan oyların sayısıyla belirlemek ve o iradeyi tek bir kişinin, söylemi ve hareketleriyle eş değerde tutmak, Türk milletinin gerçek iradesiyle alay etmekten başka bir şey değildir.

Türk milletinin küçük bir azınlık dışında birlikte hareket ettiği, geleceğine ilişkin karar ve hedeflerde milli çıkarları gözettiği, tam bağımsızlık anlayışını, devletin, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü savunan milli güç, milli iradedir.

Bunun dışındaki her anlayış biatçi kültürün simgesi, çakma bir iradedir.

“Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça o millete hâkim olmanın imkânı yoktur. Halbuki asırların yarattığı millî bir ruha, kuvvetli ve daimî bir millî iradeye hiçbir kuvvet karşı koyamaz.” (30 Ağustos 1924)

“Ey Milletim, egemenliğini geçici de olsa tevdi edeceğin meclislere bile gereğinden fazla güvenme. Çünkü meclisler de doğru yoldan sapabilir, despotluk yapabilir. Üstelik bu, şahsî despotluktan daha tehlikeli olabilir. Öyle kararları olabilir ki meclislerin, milletin hayatına giderilmesi imkânsız zararlar verebilir. Millet her olasılığa karşı egemenliğini korumaya mecburdur.

Kendilerine milletimizin kaderi emanet edilmiş insanlar, Meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet bilmeliler ki kendilerini iktidara ve yetkili makamlara getiren irade ve egemenliğin sahibi, Türk milletidir. İktidar mevkiine saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirilmişlerdir. Milletin kudretini yalnız ve ancak yine milletin hakikî ve sağlanabilir çıkarları yolunda kullanmakla yükümlüdürler.”
Mustafa Kemal Paşa


Türk milletinin kurtuluşu, gerçek milli iradenin milletin önüne koyduğu karar ve eylem çerçevesidir.

Bu çerçeve tam bağımsızlık, milli egemenlik, milli çıkarlar ve ülkenin bölünmez bütünlüğüdür. Gerçek ve kararlı bir milli iradeye, dünyadaki hiçbir güç karşı koyamayacaktır.

Figen ÖZEN, 9 Ocak 2014

Resim
http://www.milliiradebildirisi.org

 
Mustafa Kemal Biziz! / Figen ÖZEN PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 09 Kasım 2013 23:17

“Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine sadakat gerekir” (Mustafa Kemal Atatürk)

Mustafa Kemal Atatürk’ün, 10 Kasım 1938’de HAKK’a yürümesiyle başlayan süreç, karşı devrimin ayak seslerinin eseridir.

Ancak yetmiş beş yıldan bu yana gerek Mustafa Kemal Atatürk gerek Cumhuriyet dahil olmak üzere tüm eserleri dışarıdan ve içeriden açıkça saldırıya uğramasına rağmen, O ve eserleri dün olduğu gibi bugün de canlı ve ayaktadır.

Mustafa Kemal; Türk milletinin öğretmenidir. İlk ders elbette Amasya Tamimi’dir. 22 Haziran bütün dünyaya vatanın bütünlüğünün ve milletin istiklâlinin yüksek sesle duyurulduğu, ilan edildiği gündür.

1- Hükümet merkezi İtilaf Devletleri'nin etkisi ve denetimi altında bulunduğundan, sahip olduğu sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum, milletimizi adı var, kendi yok durumuna düşürüyor.

“Ülkenin ve milletin istiklali tehlikededir. Ülkenin ve milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” (Amasya Tamimi)

Bu söylem; doğrudan doğruya Bağımsızlık Savaşı’nın yol haritası, alınan ve alınacak kararların özeti, bağımsız Türkiye Devleti’nin kuruluş felsefesidir.

Mustafa Kemal’in ikinci ve en önemli öğretisi ise devrimciliktir. En büyük demokratik devrim Cumhuriyet’i gerçekleştiren Bağımsızlık İhtilalı bir devrim ihtilalidir

Yeniden bir kurtuluş hareketi ancak Türk Milli (KEMALİST) Devrim’in hayata geçirilmesi ile gerçekleşebilir.

Atatürk sevgi ve hayranlığı insani ve sıcak bir duygudur Ancak Kemalizm bir duygu değil, eylemdir. Bağımsızlık İhtilali’nin , özündeki tarihi olguyu kavramadan, milli iradeyi ayağa kaldırmadan Atatürkçü olmak mümkün değildir.

Üzeri küllenen bir ateş ve Anıt Kabir’e koşan Türk milleti… Milyonların görevi, Türkiye’yi uyandırmak ve harekete geçirmektir.

Evet, bu yol zordur, engebelerle doludur. Bu yol emek ve azim, kararlılık istemektedir. Türk yeniden bağımsız bir ülke olacaksa, kendi emek ve kaynaklarını, mihenk taşı olarak kabul edeceklerdir. Bu savaş, yeniden Kurtuluş Savaşı ancak irade-i milliyenin azim ve kararı ile gerçekleşebilir. Bu nedenle Türk milletine bu zorlu yolu önermek ve tıpkı Bağımsızlık Savaşı’nda olduğu gibi sefadan vaz geçip, emek ve çaba karşılığında milli kurtuluşu işaret etmek şarttır.

Çünkü ahval ve şerait göründüğünden daha elim ve vahimdir.

“Konferansta BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, PYD Eş Genel Başkan Asya Abdullah ile AK Parti MKYK üyesi Prof.Dr. Mazhar Bağlı'nın da konuşma yapacağı belirtildi.

Uluslararası Ortadoğu Barış Araştırmaları Merkezi'nce 9-10 Kasım’da Ankara'da gerçekleştirilecek olan 'Kürtler, Barış, Demokrasi ve Çözüm modelleri' konulu konferans 2 gün sürecek. konferansla ilgili yapılan açıklamada, Türkiye'de 1920'lerden itibaren farklı şekillerde varlığını sürdüren Kürt sorununun, demokratik yöntemlerle çözümüne yönelik görüşmelerin başlaması, yalnızca Türkiye'de değil, Kürtlerin yaşadığı tüm ülkelerde ve bölgelerde yeni bir sürecin, beklentinin ve algının yaşanmasına yol açtığı belirtildi.”

Küresel çetelerin efendilerine biat eden taşeronlar, sen Anıt Kabir’de Ata’nın huzurundayken, ülkenin nasıl bölüneceğini tartışacaklardır.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin “ilişkilerin geliştirilmesine katkıları” gerekçesiyle yabancılara verdiği Devlet Nişanı, Cumhuriyet Nişanı ve Liyakat Nişanı’nın şekilleri değiştirilerek, nişanlardan “Atatürk silueti” ve “T.C.” yazısı çıkarıldı.

Hükümetin resmi nişanlarda değişiklik yapılmasına ilişkin yönetmeliğin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanmasıyla birlikte, eski nişanlarda yer alan “Atatürk silueti” ve “T.C.” yazısı yeni nişanlardan kalktı. Resmi Gazete‘de bugün yayınlanan yönetmelikte, yeni Cumhuriyet ve Devlet nişanları ile Liyakat nişanının nasıl olacaklarına ilişkin ayrıntılı grafikler de yer aldı.(05/Kasım/2013)

Eski AB Türkiye Raportörü Hollandalı Parlamenter Arie Oostlandera'ya verilmiş bir "SÖZ":

"Önce orduyu bitireceğiz, sonra Atatürk'ü... Bu konuda da siz bize yardım edeceksiniz."

CFR'nin isim babası olan bir parti, Ortadoğu'da "lider" olmak gibi boş bir hayalin peşinde koşarken, hırsı uğruna "Yurtta Sulh- Cihanda Sulh" ilkesini görmezden gelip, Türk askerinin üzerinden "kan borsası" kurmakta, Suriye'ye savaş çığırtkanlığı yapmaktadır.

Memurun, doktorun, çiftçinin, köylünün kısacası tüm Türk milletinin geleceği küresel çetelerin insafına terk edilmiştir.

"Büyük Abi" kendi yetiştirdiği çocuklarının eliyle milli değerlerimiz birer, birer tırpanlamış, Talim Terbiye Kurulu'nun görevleri arasından "Milletini, vatanı seven Atatürk milliyetçisi gençler yetiştirmek" çıkarılmıştır.

Hile ile "aziz vatanın" tüm limanları elimizden alınmış, geleceğimizin teminatı olan zenginliklerimiz küresel çetelere devredilmiştir.

Milli bayramlar statüsü değiştirilerek, Cumhuriyet'in kurucu felsefesini inşa eden milli değerlerimizin halk tarafından kutlanması, birlik beraberliğin yinelenmesi, güçlenmesi engellenmiştir.

Bir kadın vekil; Hac dönüşü, TBMM’ne artık siyasal bir simge olduğu tescillenen türbanla giren bir AKP’li kadın milletvekili, “Bir daha başımı açarak kirlenmeyeceğim.” diyerek biz Türk kadınlarına hakaret etmiştir.

Karşı devrimin süvarileri, önlerinde hiçbir engelin kalmadığını zannetmektedirler. Onlara Türk’ün ayakta ve dimdik olduğunu göstermenin tam zamanıdır.

O zaman yapılacak tek şey vardır. Sönen ateşi körüklemek… Ve en önemlisi Milli Devrim’in özünü anlamak…

“Gelsin Atatürk sizi kurtarsın” diyenlerin korkudan içi titremektedir. Korkuyorlar, çünkü Mustafa Kemal Atatürk, yalnız Türk milletinin değil tüm ezilen ulusların önderidir. Özgürlük ve bağımsızlık sadece Mustafa Kemal Paşa’nın değil, tüm Türk milletinin karakteridir.

Onlar Türk milletinin Atatürkleşip bu vatanı kurtaracağının farkındadırlar. Ve korkmaktadırlar.

Milliyetçiliği milliyetsizliğin, Müslümanlığı Emevi Müslümanlarının elinden kurtarmanın tam zamanıdır.

“Laiklik yalnız din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması demek değildir. Laiklik vicdan, ibadet, din hürriyeti de demektir." 1930, Mustafa Kemal

"Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının sesine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işlerini karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz." 1926, Mustafa Kemal

Mustafa Kemal, laikliği akla ve bilime dayanan din ve vicdan hürriyeti olarak tanımlarken, bir başka söyleminde ise Müslümanlığın en makul ve tabii din olduğunu, son din olan İslamiyet'in akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olduğunu söylemektedir.

Müslümanlığın akla, fenne, ilme ve mantığa uygun bir din olduğunu söyleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusunu, Mustafa Kemal Atatürk'ü din düşmanı ve/veya dinsiz olarak göstermek sadece pis bir cehaletin değil, aynı zamanda ihanetin de göstergesidir. Mustafa Kemal'in inancı Allah'la kendisi arasındadır. İnancını hiç bir zaman günümüz siyasetçileri gibi, reklam aracı yapmayacak kadar dinine saygılıdır.

Emperyalizmin en büyük düşman ilan ettiği Atatürk'ün kendi ulusu ile arasındaki bağı koparmanın en kolay yolu elbette Mustafa Kemal'i dinsiz ve tüm Kemalistleri de din düşmanı olarak ilan etmektir. Ve öyle yapılmıştır.

Laiklik ilkesi için Atatürk'ü en çok eleştirenler vatandaşlık bilincini bir türlü hazmedemeyen, emperyalizmin uşaklığına soyunan ihanet şebekelerinin artıklarıdır. İngiliz'in önünde secde edip, Kubilay'ı şehit eden Derviş Mehmet'in kalıntıları bu kin ve düşmanlıkla beslenmektedir.

Batı taklitçisi alaca karanlık aydınlarının elinden Atatürkçü düşüncenin kurtarılması ve yeniden Türk milleti ile Kemalizm’in kucaklaşması gerekmektedir. Alaca karanlık aydınları Türk Milli Devrimi’ni sadece giyim, kuşamla özdeşleştiren, batılılaşmak zanneden zavallılılardır.

Atatürk Türk milleti, Türk milleti ise Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır.

“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”

1933 (Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yerli Yabancı 80 İmza Atatürk’ü Anlatıyor, s. 183)

Yola koyulmanın tam zamanıdır. 10 Kasım’da Anıt Kabir’de, Bir başka gün Elmadağı’nda ve İzmir’de, Ankara’da… Tüm Türkiye’de buluşmanın, bir olmanın zamanıdır. Bu 10 Kasım'da gene Türk milleti Ata'sına koşacaktır. Anıtkabir'de "sap gibi " duranların sonrasında, millet Mustafa Kemal'le kucaklaşacaktır.

Atatürk'e inanmayanlar, O'nu tarihten silmek isteyenler, Şeref Defteri'ne yalan beyanda bulunup, imzalarını atacaklardır.

Ama Hatice Teyze, ak tülbendi ile gözyaşlarını silip, Ata'nın huzurunda O'nun ruhuna Fatiha okuyacaktır. Genç kadın, içinden "Atam, Türkiye Laiktir, laik kalacaktır. Söz veriyorum." diyecektir. Kızılcahamamlı Kore Gazi'si Hüseyin, elleriyle Mozele'yi okşayacaktır. Başörtülü Hanife Kadın, toprakla uğraşmakla çatlamış olan ellerini gökyüzüne kaldıracak, "Atam, senin sayende ezanlar okunuyor, senin sayende namazımı kılıyorum. Nur içinde yat" diyecektir.

Bir başka Gazi, Güneydoğu Gazi'si, protez bacağıyla hazır ola geçecektir huzurunda... Babasının omzundaki küçük çocuk, elindeki Türk bayrağını sallayarak, gülücükler yollayacaktır Ata'sına...

Karanfiller, kırmızı-beyaz binlerce karanfil Mozele'nin üzerine sevgi pınarı gibi akacaktır. Kuyruğun sonundaki yaşlıca bir kadın, sıranın kendisine gelmesini bekleyecek, huzurunda saygı duruşuna geçecek, dualar mırıldanarak, elindeki bir demet menekşeyi Mozele'sine bırakacaktır.

Dimdik, hazır olda durarak şunları söyleyecektir sana... "Ya İstiklâl, Ya Ölüm Gazi Paşam"

Ve sen Atatürk'üm, sen ve Kuvva-i Milliye şehitleri cennetten aralarındaki tüm ayrılıkları öteleyerek huzurunda bir araya gelen tüm cenahların, Türk milletinin ayak seslerini dinleyeceksiniz.

Sesleneceksiniz onlara...

Milli Yemin'i unutmayın!..

Nedir Milli Yemin?

Ya İstiklâl Ya Ölüm!

ALLAH’ın rahmeti üzerine olsun Atatürk’üm…

Nur içinde yat Gâzi Paşam…

Figen ÖZEN, 9 Kasım 2013

Resim
http://www.milliiradebildirisi.org

 
"Türk Mucizesi" CUMHURİYET!.. / Figen ÖZEN PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 31 Ekim 2013 23:24

Bağımsızlık Savaşı’nda, küresel çetelerin işbirlikçilerini, emperyalizmin paralı askerlerini, İngiliz Muhipleri, Wilson Prensipleri ve Türk milletine düşman nice cemiyetin artıklarını yenmek, yedi düvelin hayasızca akınını durdurmak kurtuluşa giden yolun çok önemli bir parçasıdır.

Ancak düşman içerde ve dışarıda varlığını halen sürdürmektedir. Gerçek utkuyu elde edebilmek için alaca karanlık aydınlarının, Padişah’a bağlılığını her fırsatta dile getiren biat kültürüne teslim olanların yenilmesi şarttır.…İlkellik, yoksulluk, gericilik, bilgisizlik, akıl tutulması, çağ dışı düşünceler…Bunların tümü yok edilmelidir.

Yüzde doksanından fazlası okur-yazar dahi olmayan halkı bilgilendirerek aydınlığa kavuşturmak, bağnazlığı yok etmek ve millet olmak… Atılması gereken son derece önemli adımlardır.

Elbette tek çare cumhuriyettir. Ancak cumhuriyet anlayışının yol haritası, Bağımsızlık Savaşı’ndan çok önce Mustafa Kemal Paşa tarafından çizilmiştir. Mustafa Kemal 1905'te arkadaşlarına, öğrencilik yıllarında Bulgar Türkoloğ Aralof'a, 1908'de ise gene Bulgar gazeteci Manilof'a "Cumhuriyet'in kurulacağını" söylemiştir

Yıl 1919 Erzurum Kongresi yapılmıştır. Tarih 20/Temmuz/1919. Mustafa Kemal Ali Çavuş'a, "Git, bana Mazhar Müfit'i çağır" der. Mazhar Müfit koşarak, elinde not defteri ile gelir. Paşa, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, "Yaz Müfit..." der. "Zafer kazanıldıktan sonra, Cumhuriyet ilan edilecektir, Latin harfleri kullanılacak ve kadınlar bağımlılıktan kurtarılacaktır."

Mazhar Müfit notları aldıktan sonra Mustafa Kemal'e gülümseyerek "Çok hayalperestsiniz Paşam" diyecektir.

Mustafa Kemal, öngörüsü son derece güçlü, olayları tarihi akışı içersinde değerlendirerek planlayan ve eylemselleştiren bir dahi ve eylem adamıdır. Mustafa Kemal Bağımsızlık İhtilâli'nin, dünya tarihinin bir daha kaleme alamayacağı milletin birlikteliğiyle yapılan büyük bir eylemin önderidir.

19 Mayıs 1919'da başlayan süreç, "Düşünüyorum, öyleyse varım" savının, eylemsel boyuta geçtiği zaman dilimidir.

Bu zaman dilimi içinde Anadolu'da var olan tüm milli dernekleri tek çatı altında toplayarak, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri adıyla Heyet-i Temsiliye'ye bağlamıştır.

Heyet-i Temsiliye ve 23 Nisan 1920'de Meclis'in açılmasına "eylemsizlik" damgasını vurmak mümkün değildir.

Sivas'ta çıkarılan İrade-i Milliye ve Ankara'da yayımlanan Hakimiyet-i Milliye gazeteleri, eylemsel sürecin yazılı vesikalarıdır. Mustafa Kemal'in bu gazetelerde yayımlanan yazıları düşünsel boyutta kalmamış, sözcüklerle ifade edilen fikirleri eyleme dönüşmüştür. Yapılan ve başarılan işlerin tamamı cumhuriyete giden yolun temel taşlarıdır.

1921 Anayasa'sı henüz adı konmamış Cumhuriyet'in ilânının duyurusunu yapan, eylemler zincirinin ilk halkasıdır.

"Hakimiyet bilâ kayd-ı şart milletindir." Milletin kayıtsız şartsız egemen olduğu yönetim şekli ise Cumhuriyet'tir.

Görüldüğü gibi Cumhuriyet, 1921 Anayasası’nın 1. Madde’si eylemsel boyutta olmasa bile ilan edilmiştir.. Ancak en büyük demokratik devrimi, cumhuriyetin ilanı barış döneminde eyleme dönüştürmek şarttır.

Yoksul ama bağımsızlıkçı, kahraman bir milletin büyük utkusu tüm mazlum milletleri etkilemiş ve tümünde uyanan bağımsızlık anlayışı emperyalizmi son derece tedirgin etmiştir.

Bu nedenle müttefikler, barış masasında Türkiye’yi çok zorlamışlar ve savaşla tehdit etmişlerdir. Mudanya ve Lozan’da kazanılan diplomatik zafer, kanla, irfanla ve devrimle kurulacak olan cumhuriyetin kuruluş belgesi olmuştur. Bu iki antlaşma Bağımsızlık İhtilâli’nin mührüdür.

Cumhuriyetin ilanı elbette, tereyağından kıl çeker gibi kolayca gündeme gelmemiştir. Meclis’te Padişah’a biat edenler ile Cumhuriyetçilerin çekişmesi hayli zorlu geçmiştir. O tarihte karşı-devrimin ilk tohumları atılmış, Milli Mücadele’yi başlatan kadro ikiye bölünmüştür.

“Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” denmişse, cumhuriyet adı konmamış olsa dahi kurulmuştur.

Cumhuriyet, 1921 Anayasası’nda yapılan değişikle 29 Ekim 1923 saat 20.40’da ilan edilmiştir.

29 Ekim 1923 ve saat 20.40…Bu tarih ve Cumhuriyet’in 101 pare top atışıyla ilan ediliş saati bir tesadüf müdür?

“Altay Paşa Çankaya'da 29 Ekim tarihinin anlamını sorunca M. Kemal ona şöyle der: “Mütareke'nin ilk günlerini hatırlarsın, saray ve hükümet teslimiyeti kabul etmişti. Hükümet sarayın saray da İtilaf Devletlerinin elinin altına girmişti, saray bu halinden 'memnundu'. Fakat ben bunu kabul edemezdim, buna karşı koymakla bir çıkış yolunu temin ederek bu mazlum milleti tarih sahnesinden silmek, ortadan kaldırmak isteyenlere karşı harekete geçmek için kendimi vazifeli saymıştım. Dünyada tek başımızaydık, fakat benim inandığım mefkureye benimle beraber olanlar da bağlandılar ve netice hasıl oldu.

Mütareke 30 Ekim 1918'de imzalanmıştı, vatan parçalanmış, istilaya uğramıştı, peki 30 Ekim 1918'den bizim İzmir'e girdiğimiz tarih olan 9 Eylül 1922'ye kadar kaç yıl geçti? 4 yıl. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyeti ilan ettik. İşte beş yıla sığdırdığımız büyük inkılap! Bizim yaşadığımız şartlara duçar olmuş hangi milletin tarihinde bu vardır? Bu mazlum millet kendisinin hakkı olan yere ulaşmıştır, çektiğimiz sıkıntıların en büyük mükafatı işte budur. Bütün dünya bunu görmüştür. Daha da görecekleri vardır. Beni en çok mesut eden hadise bu mazlum milletin hak ettiği bu yere gelmesidir”
YURT Gazetesi-Taylan Sorgun


Cumhuriyet; Türk’ün Mondros’tan, Sevr’den ve emperyalizmden aldığı intikamdır! Yedi düvele, işbirlikçilere, Türk varlığına düşman olan herkese atılan tokattır.

“Emperyalizm bizi af eder mi? Yüz yıllık emeğinin ürünü Sevr’i, Üçlü Antlaşma’yı tarihe gömdük. Hevesi kursağında kaldı. AF ETMEZ!” M. Kemal Paşa

10/Kasım/1938’de Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün HAKK’a yürümesinin ardından emperyalizm, mıntıka temizliğine başlamış ve alan taraması yapmıştır.

Bu alan taraması ve mıntıka temizliği Mondros’un yıl dönümünde daha da belirgin bir hal almıştır. 30/Ekim/2013’de görünen ise manzara Cumhuriyet’in satılan milli değerleriyle yoksullaştırılmış olduğudur. Küresel çetelerin programladığı beyinler; efendilerine biat ederek Türk milletine ihanet etmiştir. Sadece Cumhuriyet değil, Türk varlığı da saldırıya uğramış, Türk milleti etnik kökene indirgenmeye çalışılmıştır.

1918-1923 yıllarına sığdırılmış kanla ve canla başarılan Cumhuriyet Devrimi hangi milletin tarihinde vardır?

Cumhuriyet; İrade-i Milliye’nin tapusudur. Bu tapu, “YA İSTİKLAL-YA ÖLÜM” şiarı ile millet tarafından mühürlenmiştir. Satılamaz, devredilemez, üniter yapısı yok edilemez ve yıkılamaz.

Üçlü Anlaşmaları tarihin çöp sepetine atan bu millet; küçük bir azınlık dışında tekrar bir araya gelerek, cumhuriyeti, cumhuriyet yapan milletin iradesini ayağa kaldıracaktır. Bu irade devrimcidir, milliyetçidir, cumhuriyetçidir.

Tarih tekerrür edecek, Türkler gene emperyalizmi ve onların işbirlikçilerini yenecektir. Aş, ekmek kaygısına düşen insanlar vatan kaygısıyla, bir araya gelecek ve yeniden büyük bir utkuya mühür vuracaktır.

Tüm saldırılara rağmen temeli milletin egemenliği olan Cumhuriyet ayaktadır. Büyük zafer Türk milletini beklemektedir.

“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”

Biz memleketin her köşesinde cumhuriyet için tam bağımsızlık için savaşan bir milletiz. Mustafa Kemal biziz, hepimiziz. Biz de bir gün toprak olacağız. Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti sonsuza dek payidar olacaktır.

Başaracağız.

Figen ÖZEN, 31 Ekim 2013

Resim
http://www.milliiradebildirisi.org

 
Bir Devlet Yok Ediliyor! / Figen ÖZEN PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 04 Ekim 2013 23:49

Karadul, bir örümcek cinsidir. Hem de oldukça tehlikeli ve zehirli bir örümcek cinsi… Bu örümcek eğer sizi ısırırsa, inanın ilk başta, canınız yanmaz ve hatta ısırıldığınızı dahi hissetmezsiniz. Çünkü Karadul’un zehri, “nörotoksit”tir. Sinir sisteminizi uyuşturur ve ne olduğunu anlayamazsınız. Telefon kablolarına benzeyen sinirler, beyninize gereken iletileri gönderemez hale gelir. Ölmezsiniz ama içinde bulunduğunuz feci durumu da anlayamazsınız

Anlayamazsınız ve/veya anlayamayız. Sinir sistemimiz felce uğramış, algılarımız bu uyuşukluğun içinde hapsedilmiştir.

Biz millet olarak on bir yıldır sanal bir Karadul tarafından ısırıldığımızı fark etmeden yaşamaya devam ettik. Önümüze konan yaratılmış gündemlerle uğraşırken, gerçek hedefin ne olduğunu maalesef fark edemedik.

Gerçek hedef? Türklük! Anayasa’dan Türklük kavramının çıkarılarak Türklüğün yok edilmesi…

ANAYASA: I. Türk vatandaşlığı MADDE 66.– Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.

Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür. (Son cümle mülga: 3.10.2001-4709/23 md.)


Bu madde açık ve yadsınamayacak bir şekilde “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” demektedir.

Şimdi de partilerin yeni anayasa taslağı için önerdiği vatandaşlık tanımına bir bakalım.

PARTİLERİN YENİ ANAYASA TEKLİFİ:

(AKP) (1) Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.

(CHP) (1) “Türk vatandaşlığı” dil, din, ırk, cinsiyet, etnik köken, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplere bağlı olmaksızın herkesin “eşitlik” temelinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması anlamına gelir

(MHP) (1) Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.

(BDP) (1) Türkiye vatandaşlığının kazanılmasında, kullanılmasında ve kaybedilmesinde, dil, din, ırk, etnik köken, kültür, cinsiyet, cinsel yönelim ve benzeri farklılıklar gözetilemez. Vatandaşlığa ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.


Görüldüğü gibi Komisyon’da var olan MHP hariç hiçbir partinin tanımında Türklük kavramı yoktur. 29/Ekim/1923’de kurulan devlet bir Türk devletidir. Siyasi partilerin öngördüğü tanımlarla birlikte TÜRK DEVLETİ tamlamasının üzeri çizilmiştir.

BU DURUM VATANDAŞLIK TANIMINDAN DAHA ÖNEMLİDİR TÜRK DEVLETİNİ YIKMAK DEMEKTİR.

TÜRKLÜK KAVRAMI ORTADAN KALDIRILARAK, VATANDAŞLIK TANIMI VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞLIĞINA DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞTÜR.


Vatandaşlıkta "Türklük" Tanımı 1924'te Başladı

Anayasada vatandaşlık tanımının "Türklük" üzerinden yapılması, 1924 Anayasasına konulan "Türkiye'de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese 'Türk' denir" maddesiyle başlamaktadır. 1924 Anayasası’nın 88/1 maddesinde vatandaşlığa ilişkin şu hüküm yer almıştır: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.” (denir.) Bu tanıma göre, din, mezhep, ırk, dil vb. herhangi bir fark gözetilmeksizin Türk ahalisinden olan herkes “Türk” kabul edilecektir.

1961 Anayasası’na baktığımızda, vatandaşlık hakkının, 1961 Anayasası’nın, “vatandaşlık” başlıklı 54. maddesinde düzenlendiği görülmektedir. Bu maddeye göre: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes TÜRK’tür.

Ancak; her üç Anayasa’da da yapılan Türk vatandaşlığı tanımı bir etnik kökeni değil din ve ırk farkı gözetilmeksizin, vatandaşlık bağı ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bağlı olan, Türk milletini işaret etmektedir.

Aslında Anayasa’dan Türk tanımının çıkarılması doğrudan doğruya emperyalizmin projesidir ve BOP’nin gereğidir.

Kürt açılımının gerçek mimarı Atlantic Council daimi üyesi David L. Phillips’in “Türkiye Irak Kürtleri Arasında İlişkiler” başlıklı raporunda bu husus özellikle belirtilmiştir. Orta Asya steplerine göndermek istedikleri Türklerin adı silinmelidir.

Türkiye’deki Kürtlerin PKK’ya olan kamusal desteğini azaltabilmek üzere Ankara Kürt kimliğini tanımak için ek adımlar atmalı, örneğin Anayasa’da vatandaşlığın temeli olan “Türklüğü” ortadan kaldırılmalıdır. Kürt kimliğinin anayasada tanınması, Türklüğün de kaldırılması şarttır.” D.L. Phillips

Görüldüğü gibi AKP ve BDP Phillips’in bu önerisine baş kesmişlerdir. Ancak bu noktada CHP’yi anlamak mümkün değildir. “Türk vatandaşlığı” dil, din, ırk, cinsiyet, etnik köken, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplere bağlı olmaksızın herkesin “eşitlik” temelinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması anlamına gelir.”

Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran ESAS unsurdur. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Türk Devleti de bir MİLLİ (ulus) devlettir. Üstelik Türklerin yaşadığı bu coğrafi bölgeye de Türkiye adı verilmiştir.

Ancak AKP’nin tanımında tıpkı D.L. Phillips’in öngördüğü gibi devletin adı konmamış ve özellikle Türk devleti yazılmamıştır. Milli devlet görmezden gelinerek yok sayılmıştır. Yok edilmek istenen sadece Türklük kavramı değildir. Küresel çeteler/BDP anayasa ittifakında ana temel Türk Devleti’nin yok edilmesidir.

Bunun yanı sıra; Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür. (Son cümle mülga: 3.10.2001-4709/23 md.) maddesinde var olan “Türk ana,baba” kaldırılarak; Türk olmayanlara, vatandaşlık hakkı tanınacaktır.
VATANDAŞLIK BAĞINI DÜZENLEYEN KANUN; TÜRK VATANDAŞLIĞI KANUNUNDUR VE ANAYASADA BU TANIMLAMA ŞAYET KABUL EDİLİRSE AKP HÜKÜMETİ MECLİSTEN ÇOK KOLAY BİR ŞEKİLDE TÜRK VATANDAŞLIĞI KANUNU DEĞİŞİKLİĞİNİ GERÇEKLEŞTİREBİLİR.

Türkiye’de 500.000’ni aşkın Suriyeli mülteci bulunmaktadır. Bu tanımlama kabul edildiği takdirde; mülteciler Türk vatandaşlığına kabul edilecekler, seçme ve seçilme hakkına sahip olacaklardır. İş bu kadar basittir. AKP’nin seçim tuzağıdır.

Diğer taraftan Iraklı PKK’lı Kürtler, Türkiye’ye göç edecekler ve tabii ki Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşı pardon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olabileceklerdir. Ve vizyona yeni bir film girecektir. Tüm sinemalarda… “Özerk Kürdistan Devleti..

Hanımlar, beyler, bu tanımlamalarla sadece Türklük ayaklar altına alınıp çiğnenmemektedir. Bir devlet; Türkiye Cumhuriyeti Devleti yıkılmak istenmektedir.

Unutmayın; Milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avı olacaklardır."

Artık milli iradenin ete, kemiğe bürünme ve Kuvva-i Milliye ruhunun dirilme zamanıdır.


Figen ÖZEN, 4 Ekim 2013

 
Kuşçu (2) / Figen ÖZEN PDF Yazdır e-Posta
Salı, 10 Eylül 2013 21:48

Kuşçu derin bir nefes aldı ve konuşmaya devam etti.

-Bak abla, bir vatanda iki bayrak olmaz. Bu ülkenin bölünmesine önce ben izin vermem. Gider o itlerle mücadele ederim.

TRT ŞEŞ dedikleri var ya? Kurmançe yayın yapar. Tayyip’in cinliğidir o televizyon. Sabahtan akşama kadar AK (AKP) Parti’nin propagandasını yapar. Kimse seyretmez doğru dürüst.

Bizim oradaki insanlar şaşkın tavuk gibidir. Nereye gideceklerini, ne yapacaklarını bilmezler. Üzerlerinde PKK/BDP/KCK’nın baskısı vardır.

Bak abla, federasyon diyorlar. Biz altı kardeşiz. İcap ettiğinde ellerimizi de, kesemizi de birleştiririz. Ayrı olursak bizi kırmazlar mı? İşte federasyon böyle bir şey. Türkiye’yi kırmak için, Yahudi Devleti’nin istediği Tayyip’in de “Amenna” dediği bölücülük. Çok derinine aklım ermez ama başkanlık diye tutturdu ama asıl niyeti bu vatanı küçük devletlere bölmek. Masonlar bunu istemiş ondan. Sağır sultan bile biliyor bunu.

Aslında biz Horasan’dan gelmişiz Anadolu’ya. Öyle derler bizim aşiretin büyükleri. Ben kendimi bir gün Kürt, bir gün Türk olarak ifade ediyorum. Tuhaf bir durum. Ortak savaşlar verdik abla bu topraklar için. Kız alıp, kız vermişiz birbirimize.Kanımız bir olmuş, Kürt,Türk iç, içe girmişiz.

Dayanamayıp araya girdim.

-Öyle diyorsun ama Kuşçu, Güneydoğu’muzun hali malum. Türkiye tam otuz beş senedir PKK belasıyla uğraşıyor. Az can kaybetmedik. Çoluk, çocuk bele, belik verdik toprağa… Yiğitlerimiz kalleşçe öldürüldü. Hani geçen hafta Başbakan Esma’ya kanlı gözyaşları dökmüştü ya. Bir Serap’ımız var bizim. On yedi yaşındaydı Serap Eser. Otobüse PKK yandaşlarının attığı Molotof, onun yanarak ölümüne neden olmuştu. Başbakan ağlamamıştı o zaman.

Antalya’da Belediye İşhanı’na konulan bomba… Gencecik Kürt yaşamını kaybetti. Bu örnekleri, çoğaltmak mümkün. Peki, biz madem bir olmuşuz, bunlar ne Kuşçu?

Kuşçu’nun gözlerinde öfke şimşekleri çaktı. Başını biraz daha dikleştirerek beni yanıtladı.

-Abla, bunların nedenini bilmemen imkânsız. Beni sınıyorsun sanırım. Masonlar, Siyonistler, CIA, eskiden İngiltere şimdi Amerika.

Bak abla, (eliyle masanın üzerindeki meyve tabağındaki elmayı işaret ederek) bu elmayı bütün, parçalamadan yemen mümkün mü? Değil. Ne yapacaksın o zaman? BÖLECEKSİN.

İşte bize yapılan bu.

Bak abla, aklıma gelmişken söyleyeyim. Irak’ın Kuzey’inden Türkiye’ye geçmek isterken öldürülen otuz beş kişi var ya, inanmayın onlar kaçakçı falan değil. Hepsi militan…

Bir de abla şu “AÇILIM” dedikleri soytarılık var ya… İşte Türk’ü, Kürt’ü iyice birbirinden ayırdı. Bak, ben Antalya’da yaşıyorum. Hiç ayrımcılık görmedim. Geçen yıl kuzenim geldi, iş aradı. K,imse iş vermedi ona. “Sen Kürt’sün, PKK’lısın” dediler. Tayyip bizi birbirimize düşman etti. “Kürtler PKK’nın arkasındadır.” Düşüncesi BDP’nin dayatmasıdır.

Abla, komik olan ne biliyor musun? Komik ve acı. Bizim oralarda bir zamanlar hayvancılık geçim kaynağıydı. Şimdi Maşallah Tayyip’in sayesinde Van’da ithal et satılıyor.

Bir çok Doğu’lu iş adamı var. Ama hiç biri kendi memleketlerine yatırım yapmaz, fabrika açmaz. Neden mi? PKK’dan korkarlar.

Bizim oralarda susuz, elektriksiz köyler var. Peki, Antalya’da yok mu? Var. Dert aynı, sorun aynı. Açlık, işsizlik ve eğitimsizlik.

PKK bizim okumamızı, adam olmamızı istemez. Okursak dağa götüremezler.

-Peki, Kuşçu PKK çekiliyor mu?

-Güldürme beni abla. Ne çekilmesi? Şehirlerde açıkça yol, kesip haraç alıyorlar. Üstelik şimdi dağa çıkanların, sayısı daha fazla. Neden? Biliyorlar çünkü, asker kışlalarına hapsedildi. Asker dokunamaz onlara. Dokunursa Tayyip canına okur onların.

Ya abla, zaten AK partinin derdi Kürtler değil. Onların derdi ağızlarına bir parmak bal çalıp, sırtlarını sıvazlayan Siyonist efendilerine hizmet etmek.

Aslında bizim oralarda da bölünme var Kürtler arasında. Kurmançeler ve Zazalar. Aleviler, Şafiler…Sünniler ve Hanefiler. Şafiler kimsenin elini tutmaz. Tunceli’den gelen suyu içmez. Neden? Çünkü Alevilerin kestiği et yenmez, topraklarından çıkan su içilmezmiş.

Şimdi abla, benim elimi tutmayanın neden ben elini tutayım? Tutmam.

Bir de oralarda Hizbullah var. AK Parti’ye yakındır bu Amerika’nın kurduğu ve aslında kolladığı örgüt. Haşa, sümme haşa, halk ALLAH’TAN korkar gibi korkar Hizbullah’tan.

Yani iki ucu keskin kılıç. Bir tarafta Hizbullah, diğer tarafta da PKK-KCK-BDP-Aşiretler… Şimdi soruyorum abla, ne yapsın oradaki insanlar? Bunların dediğini yapmazsa, ya açlıkla, ya çoluk çocuğuyla, ya da ölümle terbiye edilecekler.

Kuşçu duraladı, anlattıklarından kendisi de etkilenmiş gibiydi. Bir bardak suyu nefes almadan içti ve bardakla oynamaya başladı. Bir şey söylemek ister gibiydi ama tereddüt ediyordu. Derin bir nefes alarak devam etti.

-Benim göğsümde İsa’nın gözü var abla. İsa’yı çok sevdiğim için dövme yaptırdım.

-Nasıl tanıştın İsa’yla?

Aslında Antalya’da var olan Misyonerlik faaliyetlerini ve kilise evleri elbette biliyordum. Ancak birebir bu olayı yaşamış bir kişinin tanıklığı ile gerçekleri öğrenmek istiyordum. Kuşçu anlatmaya başladı.

-Geçen senenin başlarındaydı. Kaleiçi’nde bir kafede arkadaşlarla oturuyorduk. Kafenin sahibi geldi yanımıza. Bozuk bir Türkçe ile bir ihtiyacımız olup, olmadığını sordu. Bir şeyler yedik, içtik. Adam para almadı bizden. Hepimize birer kitap hediye etti. “Bunu okuyun , sonra gelin konuşalım” dedi. Kitap İsa’nın hayatını, mucizelerini, çarmıha gerilişini çok duygusal bir dille anlatıyordu. Çok duygulandım ve etkilendim. O adamın yanına gittim. Bana İsevi dinini anlattı. Arada bir de İslamiyet’in ne kadar gaddar bir din olduğuna değiniyordu. Beni kilisedeki ayine davet etti. Ben de gittim. Ayinleri çok hoşuma gitti. Kilise’de tavanda bir göz vardı. Kocaman bir göz resmi… Ayini izliyordu. İlahiler söylediler. Ne dediklerini anlamıyordum ama müzik çok hoşuma gitmişti. Sonra ben ayinlere daha sık gitmeye başladım, onlar da cebime dolar koymaya. Hatta yanımda arkadaş götürdüğüm zaman daha çok dolar giriyordu cebime..

Hz. Muhammed’i kötülemeye, İsa’yı yüceltmeye başladıkları an düşürüldüğüm tuzağın farkına vardım. Ben İsa’yı çok sevmiştim ama dinimi değiştirmeye hiç de niyetli değildim. Batsın dolarlarınız dedim ve koptum onlardan.

Müslüman olduğunu iddia eden Tayyip’in ülkesinde açıkça İsa dininin propagandası yapılıyor. Devlet buna nasıl izin veriyor abla?

Kuşçu bunları anlattı bize. Sonra şu soruyu sordu.

-Bu kavgayı kazanmamız lazım. Ama nasıl kazanacağız, onu bilemiyorum işte.

Kızım, aynı cevabı vererek sohbeti noktaladı.

-Biz bu vatanın evlatlarıyız. O zaman bölücülere sırtımızı dönüp, tek yürek olacak ve birleşerek emperyalizmin uşaklarını, küresel çetelerin elemanlarını yenerek kazanacağız bu savaşı. Hepimiz bu devletin vatandaşıyız. Kimliğimiz Türk, dilimiz Türkçe.

Figen ÖZEN, 10 Eylül 2013

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 15
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?