Cihan DURA



Büyük Tehlike: Ulus-Ötesi Şirketler / Prof. Dr. Cihan DURA PDF Yazdır e-Posta
Salı, 07 Ocak 2014 11:52

Bir “ulus-ötesi şirket” ya da “çok uluslu şirket”, doğrudan yabancı sermaye yatırımı yapan, birden fazla ülkede katma değer faaliyetlerinde bulunan bir şirkettir. UÖŞ’ler Batı’da Sanayi Devrimi’nin ardından, 19. yüzyılın sonlarında, uluslararası faaliyet gösteren güçlü sanayi şirketleri olarak ortaya çıktı. Özellikle 1920’lerden itibaren tekelleşmeye, daha fazla küreselleşmeye yöneldiler. Diğer birçok ülkeden kendi ülkelerine aktardıkları kârların itici gücüyle, rakipleri üzerinde üstünlük kurdular. Birleşme ve satın almalarla, dev boyutlu dünya şirketleri haline geldiler. Singer, Standart Oil, General Electric, Kodak AEG, Siemens, Bergmann, Shell, Unilever, Philips, Bayer gibi şirketler Batı’nın ilk UÖŞ’leri oldu. 2008 itibariyle ulus-ötesi şirketlerin sayısı 82 053, şube sayısı 807 360’tı. Bunların %90’ı sanayileşmiş ülkelere (ABD, Avrupa ve Japonya’ya) aittir. Asıl servet zirvedeki 100 şirket elinde yoğunlaşmıştır. 1

Ulus ötesi şirketlerin (UÖŞ) hızla gelişmesi, bu şirketlerin zamanla ulusal ekonomilerin yerini alıp almayacağı sorusunu gündeme getirdi. Bazı yazarlar UÖŞ’lerin ulusal ekonomilerin gücünü azalttığını ileri sürdüler. Aynı yazarlara göre küresel ekonomik sistemde esas birim ulus devletler iken, günümüzde UÖŞ’ler olmaya başladı. 2 Ulus-ötesi şirketler (UÖŞ) dünya ekonomisinin yeni aktörleridir. Dünyada gittikçe artan miktarda sermayeyi kontrol altına almakta; faaliyetleri, gittikçe artan bir hızla “ulus-devlet”lerin kontrolü ve hukuki düzenlemelerinin dışına çıkmaktadır. Başka bir deyişle dünya ekonomisi hızla UÖŞ’lerin denetimi altına girmektedir.

***
Bugün varılan noktada dünyada nasıl bir küresel şirketler görünümüyle karşı karşıyayız diye sorulacak olursa, verilecek en uygun yanıt, sanırım “iç içe çekirdekler” ve bir “küresel şirketler ağı” şeklinde olacaktır.

Gerçekten, bir görüşe göre dünyayı “7 kız kardeş” yönetiyor, yani 7 küresel petrol şirketi: Exxon, Cheuron, Gulf,Texaco, BP, Mobil ve Shell!... Amerikalı yazar Texe Marrs, bir yapıtında dünya ekonomisini 10 büyük ailenin yönettiğini ileri sürer. Carnegie Vakfı'ndan araştırmacı David Rothkopf, 2008’de yayınlanan "Süper Sınıf" adlı kitabında dünya ekonomisinin yüzde 95'inin, toplam varlığı 50 trilyon doların üzerinde olan 14 küresel aile şirketi tarafından yönetildiğini ileri sürer.

Öte yandan, Stefania Vitali, James Glattfelder ve Stefano Battiston adlı yazarlara göre dünyada, küresel ölçekte birbirine bağlı olan 1318 şirketten oluşan bir "ağ" bulunmaktadır. Bunlara "Sistemin Merkez Firmaları" deniyor. 2007 verilerine göre bu ağ, dünya ekonomisinin toplam cirosunun yüzde 60'ını gerçekleştirmekteydi. Ancak yoğunlaşma bitmiyor: Ağın içinde de bir merkezileşme daha var ki, ağın çekirdeğini oluşturuyor: "Süper Varlık"!... 147 şirket … Bunların dünya ekonomisindeki payı ise yüzde 40... İlk 49'u bankalar ve finans kuruluşları: En başta İngiliz Barclays Bank…, onu Capital Group Companies takip ediyor. Listede JP Morgan, Goldman Sachs, UBS, Credit Suisse gibi bankalar dikkat çekiyor. Trilyonlarca dolara hükmeden bu şirketler, dünya ekonomisi üzerinde muazzam bir yaptırım gücüne sahipler. Bir avuç elit –bir tür aristokrasi- hedeflerine ulaşmak için, birlikte hareket ediyor, planlarını önceden yapıyor, hükümetleri, medyayı satın alıyorlar; savaş dahil her araca başvuruyorlar

Küresel şirketler aynı zamanda sürekli bir değişim içinde: Birleşiyorlar, biri diğerini satın alıp yutuyor, şube sayılarını artırıyorlar. Günümüzde kriz dolayısıyla bazıları kârlılık sorunları yaşıyor. Ancak bu, giderek merkezîleşmeyi ve gücün yoğunlaşmasını engelleyemiyor.

***
A) Dünya küresel ölçekte böylesine tehlikeli bir yapıya doğru pupa yelken yol alırken, toplumlar, özellikle Türkiye gibi “sanayileşmesi engellenmiş ülkeler”, ulus-ötesi şirketlerin faaliyetleri dolayısıyla ne gibi zararlara maruz kalmaktadır? Bu sorunun yanıtı şöyle verilebilir:

1) Ulus-ötesi şirketler son derecede değişik yapılanmalara, ulusal yasalardan sıyrılma yeteneğine, büyük siyasi ve mali güce sahiptir.

2) Ulus-ötesi şirketler vergi vermezler, mâli açıdan denetlenemezler; çalışma koşullarını kendileri belirlemek ister.

3) “Sermayesi kıt, birikimi yetersiz” olan az gelişmiş ülkeler yabancı sermaye ithal ettikleri oranda yoksullaşır. Çünkü sınırlı birikimlerini uluslararası şirketlerin kullanımına açarak, ulusal varlıklarını kendi kendine yok eden bir konuma düşerler.

4) Ulus-ötesi şirketler yasal olsun olmasın, her türlü kazancın meşru sayılmasını isterler. Bu nedenle legal ya da illegal, her türlü işin içindedirler. Sahip oldukları devâsâ finans ve üretim gücü sayesinde gelişmekte olan ülkelere her türlü ekonomik ve siyasi müdahalede bulunurlar. Ulusal ekonomileri kendi çıkarları doğrultusunda etkileyip yeniden yapılandırırlar.

5) Ulus ötesi şirketler kamu girişimlerinin özelleştirilmesini teşvik ederek, devletin kontrolündeki alanları da ele geçirirler.

6) Günümüzde ulus ötesi şirketlerin gücü o denli artmıştır ki bunlar artık yalnız ülke ekonomilerinin kurallarını değil, dünya ekonomisinin kurallarını da belirlemektedirler. Küreselleşme bunların eseridir. Ulus-ötesi şirketler girdikleri ülkenin siyasal egemenlik ve bağımsızlığını zedeler. Büyük ekonomik güçleriyle, “devlet içinde devlet” konumuna gelirler. İsteklerini kabul ettirebilmek için ilgili hükümetler üzerinde baskı yaparlar.

7) Küresel şirketler dünyayı tek bir ekonomik birim olarak görürler. Nihaî hedefleri, üretimi dünya çapında bütünleştirerek kapitalizmin eski rüyası olan “Tek-Büyük-Pazar”ı gerçekleştirmektir. Bu kozmopolit projenin karşısında, onlara göre tek bir engel vardır: Geleneksel Milliyetçilik ve bunun eseri olan Ulus-Devlet! Dünyanın önde gelen şirket yöneticileri, bir zamanlar Sanayi Devrimi’nin analığını yapmış olan Ulus-Devlet’i artık “küresel gelişme”nin baş engeli olarak görmektedir. Onların “küresel gelişme”den anladıkları da her şeyi ile kendi ellerine geçmiş, yalnızca kendilerinin hükmettiği bir dünyadır.

B) İki değerli araştırmacı küresel şirketlerin yarattığı olumsuzluk ve sakıncalarla ilgili olarak bir makalelerinde 3 daha somut ve ayrıntılı bilgilere yer vermiştir, aşağıda özetleyerek sunuyorum:

• Birincisi “kâr dürtüsü”yle ilgilidir. Kâr hedefi bu şirketlerde toplumun refahı, işçilerin sağlığı, kamu yararı, barış, çevrenin korunması veya ulusal güvenlik fikirlerinden önce gelir. Kâr ve büyüme dürtüsü çok uluslu şirketler için temeldir ve yaşamsal bir içgüdüdür.

• İkincisi “ büyüme dürtüsü”yle ilgilidir. Çok uluslu şirketler büyüme süreçlerini sürdürüp sürdüremediklerine göre ya yaşamaya devam ederler ya da varlıkları sona erer. Büyüme olgusu bütün ilişkilerinin temel belirleyicilerindendir. Büyüme dürtüsü, şirketlerin dünyanın bakir köşelerindeki kıt kaynakları bulmak ve kullanmak konusundaki isteklerini de kamçılar. Bu kaynak zengini bölgelerde yaşayan insanlar eski yaşam şekillerini bırakıp, üretim-tüketim döngüsündeki yerlerini almaya zorlanır.

• Üçüncüsü “ rekabet ve saldırganlık”tır. Küresel şirketler yönetim mekanizmasında yer alan insanların birbirleri ile şiddetli bir rekabete girmelerini teşvik eden bir zemin oluştururlar. Bazen özellikle gelişmekte olan ülkelerde istikrarsızlık meydana getirebilecek sonuçlara yol açarlar.

• Dördüncüsü “ahlak eksikliği”dir. Çok uluslu şirketlerin ahlak diye bir kaygıları yoktur. Dolayısıyla toplumun amaçları veya çevrenin sağlığına aykırı kararları hiç tereddüt etmeden alabilirler. Ancak bu yönlerini saklamak ve tam tersi bir görüntü vermek isterler. Bu amaçla reklâm sektörüne milyonlarca dolar ayrılır.

• Beşincisi “nicelleştirme”yle ilgilidir. Şirketlerin yapısı öznel olan bilgilerin nesnel bir şekle yani rakamlara dönüştürülmesini gerektirir. Bu durum ise nicelleştirilemeyen tüm değerlerin karar alma sürecinin dışında bırakılmasına neden olur. Örneğin, ormanların öznel veya manevi yönleri, nicelleştirilemedikleri için şirket denklemlerinde yer almazlar. Kamu sağlığını veya refahını tehdit eden üretim unsurlarından zehirli atıklar veya kirlenme, değer yüklü olmayan nesnel kavramlar çerçevesinde göz önüne alınır. Nesnelleştirme ve nicelleştirme dürtüsü şirket faaliyetlerinin her aşamasına nüfuz etmiş bulunmaktadır.

• Altıncısı “gayri insanilik”tir. Şirketler doğayı ve toplumu nesnelleştirdikleri gibi, çalışanlarını da nesneler haline dönüştürürler. Yöneldikleri nokta kâr olan şirketler çalıştırdıkları insanların performanslarını kameralar ve bilgisayarlar yoluyla ölçerek üretim sürecinde insan olmanın önemini yok ederler. İnsanlara bir çarkın dişlileri gibi davranırlar.

• Yedincisi “sömürü”dür. Çalışan veya ham madde sağlayan bir kişi emeğinin karşılığını tam olarak alamaz. Çalışan ücretini alırken, sermaye sahibi çalışanın emeğinin sağladığı faydaya ilaveten çalışanın ürettiği artık değerin faydasını da alır. Sürekli bir sömürü ilişkisi sürüp gider.

• Sekizincisi “hareket yeteneği”yle ilgilidir. Küresel şirketler zaman ve mekân sınırlamalarının dışındadır. Çünkü bu kuruluşlar, kâğıt üzerinde var olan tüzel kişilerdir. Küresel ticaretin yeni kuralları çerçevesinde yerelliğe, işçilere veya komşulara karşı bile bağlılıkları yoktur. Fiziksel bir mekân ile bağlı olmayan şirketler, ücret artışı isteyen işçiler, kısıtlayıcı çevre yasaları veya yüksek vergiler gibi şartlar ile karşılaştıkları zaman tüm faaliyetlerini hızla başka bir yere taşıyabilirler.

• Dokuzuncusu “tabiat düşmanlığı”dır. Küresel şirketler doğal dünyayı değiştirir, dönüştürürler. Kârları, ham maddelerin satılabilir hale dönüştürülmesi yoluyla gerçekleşir. Doğadaki madenler, metaller otomobillere dönüştürülür. Ağaçlar tahtalara, mobilyalara ve kâğıda dönüştürülür. Nadiren doğanın ögeleri yenilenebilir veya ağaçlar tekrar ekilir. Dünyanın bir yerindeki doğal kaynakları tükettikten sonra, şirketler aynı amaçla başka bir yere giderler. Şirketler sürekli büyüme eğilimindedir. Dünyadaki her kaynağın doğadan alınması ve işlenmesi, şirketlerin gittikçe artan bir hızla gösterdikleri faaliyetin konusunu oluşturur. Döngünün tüketim tarafı da hızlanmıştır. Sonuç olarak şirketler doğayı sürekli tahrip ve imha eder.

• Onuncusu “homojenleştirme”yle ilgilidir. Küresel şirketler, bütün insanların benzer şekilde yaşamasını ister. Bu şirketlerde ekonomik, kültürel ve toplumsal bakış ortaktır. Bu bakış açısını bireylere ve topluma da dayatırlar. Çekirdek aile tipini, kendileri için çok daha yararlı bir model olarak görürler.Buna karşılık kendine özgü manevi değerleri ile iç içe yaşayan yerel nitelikli topluluklar; bu şirketlere göre aydınlanmamıştır, geri ve aşağıdırlar ve dünya pazarının ve kültürünün homojenleştirilmesinin önünde birer engeldirler.

***
Yukardaki açıklamalardan şu önermelere ulaşıyorum:

• Dünyada olup bitenleri doğru olarak anlayabilmek için, gözlem ve analizlerimizde referans olarak yalnız ülkeleri değil, süper küresel şirketleri de hesaba katmamız gerekir.

• Ulus-ötesi şirketler arasındaki satın almalar ve birleşmeler; dünya ekonomisinin serbest rekabetten hızla uzaklaşarak monopol ya da oligopol piyasalarına dönüşmesine yol açıyor. Hatta denebilir ki, küresel ekonomi, günün birinde birkaç ulus ötesi şirketin eline geçebilir, dolayısıyla insanlık bir “ekonomik diktatorya”ya doğru yürümekte olabilir. Küreselleşme olgusunun gerçek anlamı da budur, yani dünya dev şirketlerin belirleyici aktör olduğu global bir düzene doğru ilerliyor.

• Dünya ekonomisinin gidişi öyle görünüyor ki, serbestliğe, özgürlüğe, insan haklarına, yaygın refaha doğru bir gidiş değildir. Tam tersine, despotların hâkim olduğu, rekabetin bile yok edildiği, sevimsiz, karanlık bir dünya var ufkun ötesinde!


1 Cihan Dura, “Dünyanın Yeni Hâkimleri”, http://cihandura.com/emperyalizm-yazilari/130-duenyanin-yen-hakmler-kueresel-rketler.html
2 Bakınız: Zerrin Kılıçarslan, Ulusötesi Şirketler ve Küresel Etkileri, Doktora Tezi, ERÜ SBE, Kayseri, 2011.
3 Mehmet Dikkaya ve Fatih Deniz, “Ekonomik Küreselleşmenin Yol Açtığı Problemler: Teorik Bir Bakış”, ZKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 2, Sayı 3, 2006, ss. 163-181



Prof. Dr. Cihan DURA, 7 Ocak 2014

 
Atatürk Dine Yaptığı Hizmetleri Anlatıyor / Prof. Dr. Cihan DURA PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 11 Kasım 2013 20:22

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemikten…, diğeri sizler, ölümsüz olan. (Mustafa Kemal Atatürk)

Ben Dine Karşı Olmadım, Ona Değer Verdim, Onu Yükselttim

1- Ben asla dine karşı olmadım, dine aykırı hiçbir şey yapmadım. Aksine, ona gerekli değeri verdim; onu vicdanlardaki kutsal yerine yükselttim.

Ben İslam’ı İyi Bilen Bir Cihat Müslümanıydım

2- Ben İslamî alanda da vukuf sahibiydim, İslam tarihini çok iyi bilirim. Kur’an’ı da bilirim, dinimizi de… Müslümanlığı çok dikkatle inceledim, Hazreti Peygamber’in hayatını okudum. Dört ciltlik tarih hazırlanırken, Dört Halife dönemini ben yazdım. Benim bu yönüm dinci ve inkârcı yobazlar tarafından hep gizlenmiştir. Evet, doğru, bir ibadet Müslümanı değildim; ancak bir Cihat Müslümanı idim.

Gerçek Müslümanlara Saygı Duydum, Onlardan da Saygı Gördüm, Destek Gördüm

3- Gerçek din adamlarına hep saygı duydum, onlarda da saygı uyandırdım. Dine ve dindarlara yaşamımın hiçbir anında saygısızlık etmedim. Milli Mücadele’mizde dinden, din adamlarından büyük destek gördüm. Kurtuluş Savaşı’nın alnı secdeli Müslümanları beni “İslam’ın Kurtarıcısı” olarak anıyorlardı. “İslam’ın halaskâr gazisi” unvanını vermişlerdi bana.

Dinde Yenileşme İle Gerçek Dinin Önünü Açtım


4- Dinde reformdu yapmak istediğim. Bu çerçevede İslam’da yenileşmeyi, yeniden yapılanmayı gerçekleştirdim. Hurafe dinciliğini yıktım. Hurafenin yerine neyin konması gerektiğini belirledim. Gerçek dinin ilk adımlarını attım.

İslam’ı Çağdaşlaştırmak, Hurafelerden Kurtarmak, Aracıları Kaldırmak İstedim

5 – İslam toplumunu nakilcilikten akılcılığa yönelttim; çağdaşlaşma yolunda ilk adımları atmasını sağladım. Dini hurafelerden, Arap-Acem kültüründen arındırmak, dincilerin, toplumu ve devleti yönlendirmesini önlemek istedim. İslam’ın, Allah ile aldatanlarca araç olarak kullanılmasına karşı çıktım. Müslüman yurttaş ile Tanrı arasındaki aracıyı kaldırmak istedim.

Sürüleşmeye, Dinden Beslenmeye Son Vermek İçin Uğraştım

6- “Raiyyeleşme”yi, yani sürüleşmeyi kaldırdım; bundan beslenenlerin saltanatına son verdim. Halkımı millete dönüştürdüm. Yaptığım devrimlerle gerçek İslam’ın özlemini, Hz. Muhammed’in özlemini gerçekleştirdim.

İslam Özüne Dönsün İstedim

7- Ben dini Kur’an yapmak istedim, Kur’an’ı da din!... Türk insanı, Kur’an’ı kendi diliyle okusun, kendi diliyle anlasın istedim. Dini, kaynağı olan Kur’an’a teslim etmek, Kur’an’ın herkesin bildiği dilde okunmasını sağlamak için kararlar aldırdım, icraatlar yaptırdım.

İlk Türkçe Hutbeyi Ben Verdim, Kur’an Çeviri ve Tefsirini, Buhari Tercümesini Ben Yaptırdım

8- İlk Türkçe hutbeyi veren ve bu geleneği Anadolu’da yerleştiren benim. İlk kez Kur’an’ı Türkçe’ye çevirten ve şiir olarak çevrilmesi için çaba gösteren benim, ezanın Türkçeleştirilmesini sağlayan da… Elmalı’ya, tefsirini yaptırdım. Elmalı tefsiri nasıl bakıyorsa, öyle baktım dine. Ardından, ikinci büyük adımı attım. 12 ciltlik Buhari tercüme ve şerhini yaptırdım.

Laiklik İlkesini Koydum, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Kurdurdum

9- 1924’de dinle devlet işlerini birbirinden ayırdım. Dini vicdanlardaki yüksek yerine oturtmaktı amacım. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurdurdum; din ve mezheplerle ilgili ibadet ve yönetim işlerini düzenlesin diye, imanla ilgili fıkıh kurallarını soracak olan Müslüman yurttaşlara bilgi versin diye… Bir görevi de Laikliği korumaktı.

Alevi-Sünni Çatışmasını Önledim

10- Yüzyıllardır süregelen Alevi-Sünni çatışması benim Laiklik ilkemle önlendi.

Kadınlarımıza Hayatın, Çalışmanın, Bilimin ve Sanatın Kapılarını Açtım

11- Müslüman Türk kadınına İslam’ın da kabul ettiği eski geleneksel haklarını ben yeniden tanıdım. Yeni Türk devletinin sağlam temellere dayanması için bunu zorunlu gördüm. O Türk kadını ki İmparatorluk devrinde satın alınabilir bir süs eşyası gibi davranılıyordu, sadece bir işgücü gibi değerlendiriliyordu; kendisine sosyal ve siyasal hiçbir hak tanınmamıştı. Bu yolda atmış olduğum adımlarla sağladığım başarılar, yalnız geri kalmış ülke insanlarına değil, Fransa, İsviçre gibi gelişmiş ülkelere de örnek oldu. Ben, Türk kadınına, meslek sahibi olmanın, sanatın, bilimin ve sosyal hayatın kapılarını açtım. Onun kendi rızası olmadan evlendirilmesini, dövülmesini, hor görülmesini yasalarla önledim. Bunlardan hiçbiri İslam’a aykırı değildir, karşı değildir.

Müslüman Doğu “Bilinçli İnanma”yı Bana Borçludur

12- Müslüman Doğu sadece inanmaktan, bilerek inanmaya; bilinçsiz dincilikten, bilinçli dindarlığa kanat açışını, benim öncülük ettiğim aydınlanmaya borçludur.

Kur’an Dışı Din, İslam’ın Yanlış Anlaşılması Sorunlarına Neşter Vurdum


13- İslam dünyası, ta Muaviye’den beri Kur’an’ın esas mesajının dışlandığı bir din yaşadı. İslam’ı yanlış anlamasıydı Müslümanların esas sorunu. İslam dünyası ya bu yanlış anlamayı terk edecekti ya da bu yanlış anlama İslam’ı bitirecekti. Ne var ki Müslüman ne yanlış anlamaktan vazgeçiyordu ne de yanlış İslam’dan. Yüzyılların çıbanlaştırdığı bir dertti bu. Çok ciddî bir neşter vurulmadan iyileşmezdi. O neşteri ben vurdum, ama değeri bilinmedi.

Müdafaai Hukukçular Olarak İslam’ı Akıl-Dışılıktan, Allah’a Kulluğu Aracılardan Kurtardık

14– Biz Müdafaa-i Hukuk öncüleri, 1924’den itibaren dinde akıl ve İslam dışı bulduklarımızı ayıklamaya, tasfiye etmeye başlamıştık. Bu tasfiye, düşmanlarımın iddia ettikleri gibi kesinlikle dinin tasfiyesi değildi; din adı altında sahnelenen yalanların tasfiyesiydi, uydurmaların, hurafelerin tasfiyesiydi. Yine Müdafaa-i Hukuk’un hedef ve eylemlerinden biri de, Allah’a kulluğun aracılardan kurtarılmasıydı. Bu, Kur’an’ın da isteği değil midir?

Milli Mücadele Sırasında İdam Edilenler Haindi, Onları Savunanlar Dinci Çıkarcılardır

15- Millî Mücadele sırasında, evet, hıyanetleri belirlenen bazı kişiler idam edilmiştir. Günümüzün dinciliği, idam edilen bu hainlerin bir kısmı için yas tutar, Cumhuriyet devrimlerini karalama bahanesi olarak ve şu gerekçe ile: “Abdestli, namazlı, sarıklı, sakallı muhterem zatlar idiler. Onlara nasıl kıyıldı?” Siz o dincilere şu yanıtı verin: “Onlar haindi. Ebu Cehil’in, Ebu Leheb’in sakalıyla sarığı, bunlar için yas tutmaya vesile olmuyor da Müdafaa-i Hukuk dönemi hainlerinin sakal ve sarığı neden vesile oluyor? Çünkü Müdafaa-i Hukuk dönemi hainlerini savunmada sizin siyasal çıkarlarınız var.” İkincisi, sakal-sarık, abdest-namaz edebiyatı yaparak zulmü ve hıyaneti savunmak, bizatihi ağır bir zulümdür ve dinciliğin mayasını ele verir. Kur’an, namazını riya ve çıkar aracı yapanları Mâûn suresinde lanetler. Anadolu halkının namus, din, şeref savaşını veren Milli Mücadele’ye bir biçimde karşı çıkarak ‘hain’ sıfatını alanlar, Tu’me’den daha mı az şerirdiler? Kuvvay-i Milliye’nin dinsiz olduğu yolundaki propaganda, İstiklal Harbi’ni tehdit eden en zehirli, en alçak propaganda idi.

Milletim Hurafelerden, Din Adına Sahtekârlıktan Kurtulsun, Mutlu Yaşasın İstedim


16- Oysa ben istedim ki Türk milleti İslam’la birlikte yaşasın, onunla mutlu olsun. Şu şartla ki hurafenin, Arapçılığın, yalan, talan ve din adına sahtekârlığın elinde oyuncak olmasın, kahır çekmesin.

Yalnızca Cehalete Karşı Savaştım, Sahte Din Yerine Gerçeğini Koymak İstedim

17- Ben İslam’a karşı savaşmadım, cehalete karşı savaştım. Hurafe dinciliğini yıktım. Yıktığım hurafenin yerine gerçek dinin konması için uğraştım. Dincilerin karşısında, dindarların yanında oldum. Evet, İslam’ı karanlık emellerine alet edenleri düşman bildim, onlara öfkem gerçekten çok büyük oldu.

Arapçılığa, Akıl-Dışılığa, Hıristiyanlaşmaya Karşı Çıktığım İçin, Beni Dine Karşı Gösterdiler

18- İslam imanı adı altında Arapçılığa, akıl-dışılığa kulluk yapmaya karşı çıktım. Mücadele ettiğim ve kısmen de yıktığım, işte bu ikinci kulluktur. Bunun yıkılmasından rahatsız olan dincilerle, özgün İslam’ın belirleyici kılınmasından rahatsız olan dinsizler, beni elbette ki dine karşı göstereceklerdi. Gösterdiler de, elbirliğiyle gösterdiler. Milleti İslam’dan uzaklaştırıp Hıristiyanlığı din yapmaya çalışanlar vardı, onlara da karşı çıktım. İslam’ın her hal ve koşulda korunmasını, ama gerekli arındırma ve yenilenme işinin de mutlaka yapılmasını savundum.

Dini Bir İmtiyaz Aracı Olarak Kullananlar Karşı Tarafı Kâfir Olarak Gösterir

19- Dinin, dünyevî ayrıcalık aracı yapılmasına giden yolları kapadım. İman bir dünyevî imtiyaz aracı olarak alınırsa, yıkıcı imana dönüşür. Yıkıcı imanı egemenliklerinin maskesi olarak kullananlar, bunu kendileri gibi düşünmeyenleri kâfir ilan ederek yaparlar. Bu da milli birliği yok eder.

Meydanı Dinci Hainlere Kalmasın Diye Din Sorununa Bilimle Girdim, İnançla Girdim


20– Yapılması gereken, aydınlanmayı ve özgürlüğü boğan fesat teolojisini bertaraf etmekti, imha etmekti. Bu iş, dine kayıtsız kalınarak halledilemezdi. Ben işte bunun için din sorununa iliklerine kadar girdim. Çünkü başka yol yoktur. Girmezseniz dinsizlikle itham edilirsiniz, yaptığınız her şeye karşı çıkılır. Gireceksiniz ama inançla gireceksiniz, bilimle, idrakle, irfanla gireceksiniz. Dayatmayla, sloganla, aforozla, korku salarak değil. İmanla, bilimle, irfanla gireceksiniz ki, meydan haçlılarla onlara uşaklık eden dinci hainlere kalmasın.

Ve 2000’ler Türkiye’si!... Allah İle Aldatma, Siyaset Dinciliği Yine Almış Yürümüş

21– Ne var ki, bugün bakıyorum da Allah ile aldatma siyaset ve gayretleri, umulanın ve beklenenin çok üstünde bir başarı göstermiş, amacına da ulaşmış. Aradan bir yüzyıl geçmeden milletimi tekrar raiyyeliğe döndürmüşler. Türkiye’de bugün belirgin biçimde dayatılan tek tez, Allah ile aldatma veya “siyaset dinciliği” tezi... Müdafaa-i Hukuk mirası, bütün görkemine rağmen bir tez olmaktan çıkarılmış. İç ve dış hıyanetler, Türkiye’ye oynanan büyük oyunda ne yazık ki başarılı olmuşlar.

Suç Dincilerindir, Onları Kullanan İktidarlarındır, Sahte Atatürkçülerindir

22- Sevgili Milletim, şimdi soruyorum sana: Uğradığın bu felaketler karşısında suç kimindir? Suç, Batı’daki aydınlanma sürecini görmezden gelip insanlık tarihine sırt çevirenlerindir. Suç Müslümanların gözlerini bağlayan dinciliğin, bunu kullanarak siyasal iktidara gelenlerindir. Suç Müslümanlığı siyaset ve ticaret tezgâhında utanmadan pazarlayanlarındır. Suç, seni yıllardır benim adımla aldatan sahte Atatürkçülerindir.


KAYNAKLAR:
Ahmet Taner Kışlalı, Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği, İmge Yayınları, Ank., 1993;
Ahmet Taner Kışlalı, Ben Demokrat Değilim, İmge Yayınları, Ank., 1999;
Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış, Yeni Boyut Yayınları, İst., 2012;
Bahriye Üçok, Atatürk’ün İzinde Bir Arpa Boyu, Cem Yayınları, İst., 1995.

Prof. Dr. Cihan DURA, 11 Kasım 2013

Resim
http://www.milliiradebildirisi.org

 
Dolar Neden ve Nasıl Yükseldi? / Prof. Dr. Cihan DURA PDF Yazdır e-Posta
Salı, 05 Kasım 2013 20:34

Türkiye ekonomisi Mayıs 2013 sonlarından bu yana Dolar kurunda güçlü bir yükselişe sahne oldu. Daha önce de, 2007 ve sonrası yıllarda, bunun tam tersi bir hareketin olduğu, Dolar kurunun düştüğü bir dönem yaşamıştık: O zaman da düşüş eğilimi dikkat çekmiş, olay analizlere, yazılara konu olmuştu. Dolar’ın değer yitirmesi önemli bir olay olarak nitelenmişti. Kur 1.27 YTL’nin altına kadar inmişti. Bu, dalgalı kura geçiş tarihi olan Şubat 2001’den o güne kaydedilen en düşük ikinci değerdi. Doların sonraki yıllarda değer kazanmaması herkesi memnun etmişti.

Peki, nasıl açıklanmıştı bu olgu? Üç faktöre bağlanarak açıklanmıştı: Yabancı sermaye, Merkez Bankası politikaları, dünya piyasalarındaki gelişmeler.

• Artan yabancı sermaye girişi, öncelikle ve en çok vurgulanan faktör oldu. Sermaye girişi de global piyasalardaki iyimserlikle yabancıların risk alma iştahlarına, Türkiye’nin verdiği yüksek faize, "carry trade"in hızlı bir şekilde sürmesine bağlanmıştı.

• İkinci faktör, Merkez Bankası'nın uyguladığı sıkı para politikası oldu. Bu politika Türk Lirası’nı Dolar karşısında güçlendiren önemli bir faktördü. Merkez Bankası -bugün de yaptığı gibi- piyasalara kısa vadeli faizleri değiştirmeyeceği, "enflasyonla mücadelede kararlı" olduğu mesajını veriyordu.

• Son vurgulanan faktör ise, dünya piyasalarındaki gelişmelerdi. Dolar yalnız Türkiye’de değil, uluslararası piyasalarda da değer kaybına uğruyordu. Bu eğilim ise dünyadaki para bolluğu, ABD'nin “riskli tutsat” sektörüne (subprime mortgage) yönelik kaygılar, ABD ekonomisinin geleceği ile ilgili belirsizlikler”le açıklanıyordu.

Günümüzde ise tam tersi bir gelişme söz konusu: Dolar kuru yükseldi. Hemen bütün hareketler ters yönde gerçekleşiyor. Bu kez, sorular “Dolar neden yükseldi”, “TL neden değer kaybetti” şekline dönüştü. Ancak, aşağıda göreceğiz, açıklayıcı faktörlerde pek farklılık yok.

Önce, kısaca olup biteni tespit edelim.

Amerikan Doları Mayıs (2013) sonundan beri hızlı bir yükseliş eğilimine girdi. Aslında Dolar 2012 başında 1.92 düzeyini görmüş ancak orada durmayıp gerilemişti, 2013 yılının Mayıs sonlarına kadar o düzeye bir daha yaklaşmamış, 1.75-1.82 aralığında dalgalanmıştı. 30 Mayıs tarihinde 1.86-1.87 idi. Aynı gün, Gezi Parkı olayları patlak verince hareketlenerek 1.90 düzeyine tırmandı. Ardından geriledi, ancak geçici olarak: 1.97'leri gördü. Bugünse 2.00’nin biraz üzerinde…

Sorumuz şudur: Dolar neden ve nasıl yükseldi? En kısa yanıt şu olmalı: Çünkü balayı bitti! Açarsak: Çünkü FED para politikasını sıkılaştırma sinyali verdi. Verince, sıcak para hareketlendi, Türkiye’den çıkmaya başladı. Bunun üzerine Merkez Bankası kur artışını önleyici tedbirlere başvurdu. Tam etkili oldu mu, tartışılır. Bu arada diğer bazı faktörler de artış eğilimini şu veya bu şekilde etkiledi.

I) FED KARARLARI VE YABANCI SERMAYE

Balona iğneyi Amerikan Merkez Bankası, FED batırdı. FED yıllardır parasal genişleme politikası uygulayarak Dolar basıp tahvil satın almış, dünyada para bolluğu yaratmıştı. Ancak bu sefer “artık tamam!” dedi. Tahvil alımını azaltacaktı, hatta durduracaktı.

Böylece yeni dönem Başkan Bernanke'nin Mayıs 2013’de yaptığı şu açıklama ile başladı: Piyasadaki dolar bolluğu sonsuza kadar süremez! Türkiye dahil, bütün dünya piyasalarını sarsmaya yetti bu açıklama! Haziran’da daha net konuşan Bernanke, Dolar’ın piyasadan çekilme tarihini de verdi: Para muslukları yılsonuna kadar yavaş yavaş kısılacak, 2014 yılında ise tamamen kapatılacak. 85 milyar Dolar olan tahvil alımı 65-70 milyar Dolara çekilebilecek ve 2014 ortalarına doğru ise sona erdirilecekti. Ancak şu da var ki program bazı şartlar altında yürütülecek, işsizlik ve kalıcı büyüme oranları ile konut piyasalarındaki gelişmelere bağlı olarak uygulanacaktı. Dolayısıyla adı geçen göstergeler yakından izlenecekti.

a) ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Bernanke “Dolar bolluğuna son” derken, aslında epeydir uygulanan parasal genişleme politikasından vazgeçildiğini ifade ediyordu. Daha önceki uygulama şöyleydi: FED Dolar basıyor, ABD Hazinesi'ne devrediyor, karşılığında tahvil alıyordu. Yeni dolarlarla da cari açık finanse ediliyordu. Başka bir açıdan, yapılan şuydu: Sermaye darlığı çeken finans kuruluşlarının elinde Amerikan Hazinesi’ne ait iç borçlanma kâğıtları vardı. Paraya çevrilemeyen bu kâğıtların vadesi 2-3 yıldan başlayıp 30 yıla kadar uzanıyordu. FED likidite sağlayacak bir uygulama başlattı: Bankaların elindeki tahvilleri satın almaya başladı. Ayrıca düşük faiz politikası izledi, faizleri neredeyse sıfıra kadar çekti. Ancak bankalar bu paraları ABD’de değerlendirme yerine çoğunlukla gelişmekte olan ülke piyasalarında değerlendirme yoluna gittiler. Bu uygulamadan vazgeçilmekte olunduğuna dair sinyaller ise 2013 yılı başlarında gelmeye başladı.

b) Ve sonunda ABD Merkez Bankası’nın (Fed) 2013 yılı sonuna kadar tahvil alım programını azaltma kararı!... Alımları 2014 ortasında sonlandırabileceği iması… Gelişmekte olan piyasalar başta olmak üzere küresel mali piyasalarda satış baskısı… Bankaların, gelişmekte olan ülkelere aktarmış oldukları dolarlarını geri çağırmaya başlaması...

Sonuç: Dünya piyasalarında ve tabii Türkiye’de de büyük gerilim!... Piyasalar sert biçimde etkileniyor. Yabancı fonların kaçışı hızlanıyor. Doğal olarak sermaye girişi de duraklıyor. Kur, sepet ve faiz rekor kırıyor. Borsa İstanbul’da (BIST) önemli kayıplar yaşanıyor. Dünya borsaları yüzde 1- 3 arasında düşüş kaydederken, BİST tarihi bir düşüşle adeta çöküyor. Yabancılar hisse senedi satarak dolar almaya başlıyor, Dolar fırlıyor. Merkez Bankası’nın (TCMB) kura defalarca müdahale ederek piyasaya Dolar sürmesi kurun ateşini söndüremiyor. Dolar 1.93 ile tarihi zirvede. TCMB, TL’de daha fazla değer kaybının önüne geçmek için döviz satım ihaleleri açıyor.

II) MERKEZ BANKASI’NIN MÜDAHALELERİ

Tabii bütün bunlar olurken, Merkez Bankası boş durmadı. Kurun yükselişini önlemek için ihaleler açtı, Dolar sattı. Tam başarılı oldu mu, tartışmalı…. Müdahalenin arkasında başka temel kaygılar vardı kuşkusuz, bankaların ve özel sektörün kısa vadeli dış borçları, enflasyon gibi…

Müdahaleler döviz satışı ihaleleri şeklinde oldu. Birkaç örnek vermek gerekirse, Haziran ayı sonlarında: Her gün birkaç kez dolar satışı: Kur ancak 1.93 düzeyinde tutulabildi (müdahale en çok yabancıların işine yaradı, doları daha ucuza aldılar.) Strateji değiştirildi: Günlük minimum 150 milyon dolarlık tek ihale (Satış doların hızını kesmedi: 1.95’in üzerinde). Temmuz ayının ikinci haftasında: Merkez Bankası güçlü bir ek parasal sıkılaştırma yoluna gideceğini açıkladı ve 250 milyon dolarlık döviz satım ihalesi açtı, Dolar/TL tarihî zirveden döndü. Merkez Bankası faiz silahından uzak duruyor: Döviz satmayı sürdürdü ama dolarda ancak birkaç kuruşluk gerileme sağlayabildi. Dolar yeniden 1.95’in üzerinde: Dört müdahale daha... Günlük toplam 500 milyon dolarlık müdahalelerin ardından kur ancak 1.94 TL civarına geriledi. Kur yeniden artınca tekrar döviz satım ihaleleri gerçekleştirildi. Bir kez 650 milyon dolarlık, dört kez 150 milyon, bir kez de 50 milyon dolarlık ihale açan Merkez, toplamda 1.3 milyar dolar sattı. Ancak bütün bu satım ihalelerine karşın Dolar’ın yönü aşağı dönmedi. Kurun 1.91’e yaklaştığı 11 Haziran’dan itibaren geçen bir ay boyunca toplam 6.2 milyar dolarlık döviz satım ihalesi gerçekleştirilmiş bulunuyordu.

Bütün bu müdahaleler olurken, Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın aşırı iyimser, rahat ve kaygısız tutumu dikkat çekti. Başçı’ya göre döviz kurları konusunda kaygılı olmaya gerek yoktu. Rezervler yeterliydi. Faizler de yılsonuna kadar artırılmayacaktı. Ne var ki piyasalar yine de rahatlatmadı. Hatta açıklamanın hemen ardından, Lira Dolar’a karşı keskin bir düşüş kaydetti, borsa gerilemeye devam etti.

III) DİĞER FAKTÖRLER

Döviz kurunun artmasında veya artış hızının yavaşlamasında rol oynayan, ikincil, türeme veya ârızi sebep olarak niteleyebileceğimiz diğer bazı faktörler de var kuşkusuz. Basında kimi yazarlar bunlara değinmiş bulunuyor. Onları aşağıda kısa kısa kaydetmekle yetineceğim.

• FED’in para daraltma kararı üzerine ABD’de faiz oranlarının yükselmesi,

• Kur artışı üzerine elinde döviz bulunduran bazılarının döviz bozdurması,

• Gezi Parkı protestoları sonrası siyasi risk priminin artması,

• TCMB Başkanı’nın sıra dışı değerlendirmeleri,

• Türkiye’nin AB’ye tam üyelik müzakerelerindeki belirsizlikler,

• Suriye’deki gelişmeler üzerine Ortadoğu riskinin yeniden ortaya çıkması, artan petrol fiyatları,

• Çin’in ekonomik ve finansal istikrarına ilişkin kaygılar (Bankalar arası fonlama maliyetlerindeki yüksek ve volatil seyir) sebebiyle küresel piyasalarda sarsıntılar.

***


Türkiye ithalat yapısı bakımından dışa aşırı bağımlı bir ülkedir. Bağımlılık ne yazık ki bununla da sınırlı değil. Döviz kurunda sorun, aslında bir arz-talep dengesi, bir döviz gelirleri ve döviz giderleri sorunu…

Eğer Türkiye ekonomisinin döviz gelirleri; yeterli ölçüde sağlam kaynaklara, örneğin ihracat geliri gibi sağlam kaynaklara dayansaydı, kur ABD’nin yaptığı politika değişikliklerinden bu denli etkilenmezdi. Reel açıdan olduğu gibi, finansal açıdan da böylesine dışa bağımlı bir ekonomimiz olmazdı.


Prof. Dr. Cihan DURA, 5 Kasım 2013

 
Başbakan Dünya Devleri İle Ne Görüştü? / Prof. Dr. Cihan DURA PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 31 Ekim 2013 20:36

Bir gazetede ilginç bir haber başlığı: Dünya Devleri Türkiye’ye Yatırımı Görüşecek. Dünya devleri… yatırım… görüşme…, ne olabilir acaba? Merak edip okuyorum haberi: Başbakan R. T. Erdoğan başkanlığında 31 Ekim'de toplanacak 8. Yatırım Danışma Konseyi'ne, ciroları 572 milyar dolara, istihdamı 1.4 milyon kişiye ulaşan 17 dünya devi şirketin başkanı ve CEO'su katılacak. Toplantı İstanbul’da Başbakanlık Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde gerçekleştirilecek. Yatırım Danışma Konseyi, Türkiye’yi uluslararası yatırımcılar için daha güvenli bir liman haline getirme yolunda çok önemli bir mihenk taşı... AKP hükümeti bu bağlamda, uluslararası doğrudan yatırımların artması ve Türkiye’nin, uluslararası yatırımcıların, bugün olduğu gibi gelecekte de artan oranda tercih ettiği bir yatırım ülkesi olabilmesi için yatırımlarla ilgili düzenlemelerin rasyonel hale getirilmesini önemli bir gereklilik olarak görüyor. Başbakan Erdoğan başkanlığında her yıl toplanan Yatırım Danışma Konseyi'nin, yatırım ortamının iyileştirilmesine yönelik değerlendirmelere önemli katkı sağladığı belirtiliyor.

Toplantıya, Dünya Bankası, Air Liquide (Fransa), Alstom (Fransa), Avrupa Yatırım Fonu, Burgan Bank Grubu (Kuveyt), Citigroup (ABD), Eldorado Gold Corporation (Kanada), Energy Allied International (ABD), E.ON SE (Almanya), Hitachi Ltd. (Japonya), Huawei Technologies Co. Ltd. (Çin Halk Cumhuriyeti), Khazanah Nasional Berhad (Malezya), Medtronic (ABD), Nesma Holding Co. Ltd.(Suudi Arabistan), Sumitomo Rubber Ind. Ltd. (Japonya), Thyssenkrupp AG (Almanya), VINCI (Fransa) gibi uluslararası kuruluş ve küresel şirketlerle, Türkiye’den TÜSİAD, TOBB, TİM, YASED gibi özel sektör kuruluşları katılıyor 1 .

Bu önemli haber beni ister istemez, geçmişte yazdığım kimi makalelere, o makalelerin bazı paragraf ve satırlarına götürdü. Ne var ki üzüldüm…, içim burkuldu. Satırlar bir uyarı niteliğindeydi, Ancak diğer yazarlarımızınki gibi unutulmuş, arada kaynayıp gitmişti. Kimin umurundaydı. “Olsun” dedim, “yine de ben sürdüreyim aydınlatma görevimi.” Aşağıda yorumsuz olarak o notları bir kez daha sunuyorum yurttaşlarımın dikkatine...

***
İlk sunacağım paragraflar üç yıl önceye ait, tarihi 20.5.2010 2

Türkiye’de 100 000 kilometrekareden fazla bir vatan parçası; maden arama ruhsatı verilerek, 20 kadar Amerikan, Anglo-Amerikan ve Kanadalı şirketin kullanımına terk edilmiş bulunuyor. İşin daha trajik olan yönü ise yasal bir düzenleme yapılması durumunda, bu toprakların mülkiyetinin de yabancı şirketlere geçme riskinin bulunması... Konu bu olunca, Endonezya örneğini, son derecede ibret verici olduğundan, hatırlamamak mümkün mü? Bilindiği gibi dünyada bir “küresel şirketler” ya da diğer adıyla “ulus ötesi şirketler” gerçeği var (Haberimizde “dünya devleri” adıyla geçiyor). Ulus ötesi şirketler nerdeyse 200 yıldır dünya kaynaklarını paylaşma, ele geçirme yarışı içinde. Bu süreçte iki uygulama görülüyor.

1) Birincisi, adı geçen şirketlerin geçmişte uyguladıkları yöntem… Endonezya bunun çarpıcı bir örneği... Bu Müslüman ülke 1960’ların sonunda, ulus-ötesi şirketlerin talanına sahne oldu.

Önce ülkenin başındaki diktatör, Suharto ayarlandı. Ardından, Endonezya’nın bütün doğal kaynakları masaya yatırıldı. Kaynakların üzerine hangi şirketler üşüşmemişti ki: Rockefeller ve Rothschild’ların petrol şirketleri, İngiliz Kraliyet ailesi kartelinin şirketleri, General Motors, British American Tobacco, US Steel, Freeport McMoran, Alcao, Inco, BHP Billiton, Rio Tinto...

Sözde, Endonezya kalkındırılacaktı. Nerede!… İşin raconu böyle... Yaldızlı laflar, kalkınma palavraları, sadece halkı, saf aydınları okşayıp uyutmaya yönelik. Gerçekte yapılan, Endonezya’yı yabancılara pazarlamaktı. Suharto’nun ilk işlerinden biri, -Türkiye’de AKP’nin çıkardığı yasaya benzer- bir maden yasası çıkarmak oldu. Beş yıl vergi muafiyeti tanınan şirketler, bu süre bile dolmadan ülkenin yeraltı kaynaklarını talan ettiler. Bütün doğal kaynaklar ulus-ötesi maden şirketlerinin kontrolüne ve mülkiyetine geçti.

2) Gelelim ikinci uygulamaya:1970’lerin başlarındayız. Ulus-ötesi şirketler bir araya gelerek bir örgüt kuruyorlar: Dünya Ekonomi Vakfı... Vakıf 1987’de Dünya Ekonomik Forumu’na dönüştürülüyor. Artık paylaşım, bu forumca düzenlenen yıllık toplantılarda yapılıyor. Geleneksel olarak İsviçre’nin Davos kentinde yapılan toplantılara politik ve akademik kadroların yanı sıra Citibank, HSBC gibi finans tekelleri; Cargill, Coca Cola, Nestlé gibi gıda tekelleri; Philip Morris, British American Tobacco gibi tütün tekelleri; Rio Tinto, Anglo-American Corporation, BP Amoco gibi madencilik tekelleri katılıyor (Haberimizde “dev şirketler” olarak geçiyorlar).

Tabiî toplantılara az gelişmiş ülkelerin (AGÜ) yetkilileri de davet edilmektedir. Örneğin Türkiye’den ilk katılan Turgut Özal oldu; sonra, AKP hükümetinin Devlet Bakanı Ali Babacan... Bunun ardından, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan… Toplantılarda AGÜ yetkilileri ülkelerindeki yatırım ortamını nasıl iyileştirdiklerini, daha da ileri düzeyde hangi “reform”ları yapacaklarını anlatırlar (Haberimizde aynen “yatırım ortamının iyileştirilmesi”, yatırımlarla ilgili düzenlemelerin rasyonel hale getirilmesi” olarak geçiyor). Buna karşılık, ulus-ötesi şirketlerin sözcüleri de kendi isteklerini sıralar. Bu isteklerden biri şudur: Doğal kaynakların kullanılmasında “ulusal çıkarların gözetilmesi koşulu”nu kaldırın. Uluslararası tekellere petrol, maden ve orman kaynaklarını sınırsız şekilde kullanma olanağı tanıyın. Toplantı bitip AGÜ yöneticisi ülkesine döndükten kısa bir süre sonra, ulus-ötesi şirketlerin yöneticilerinden oluşan bir heyet de (Haberimizde“17 dünya devi şirketin başkan ve CEO'ları” olarak anılıyorlar) o ülkeye damlar, neden? Çünkü karşılıklı sözler verilmiş, vaatler alınmıştır. Şirketler kendi çıkarları doğrultusunda o ülkede başlatılacak gelişmeleri, gerekli yasal mevzuatın düzenlenip uygulanmasını yönlendirecek, kontrol edeceklerdir.

***
Ve 2.11.2012 tarihli “Yabancı Sermaye Efsanesi” adlı makalemden aldığım satırlar 3 ...

Türkiye 1980’lerden bu yana, özellikle de AKP iktidarı ile birlikte bütün umudunu dış kaynağa, bu kapsamda yabancı sermaye girişine bağlamış olan bir ülke durumuna geldi. Gelişmesini –daha doğrusu büyümesini- neo-liberal politikalardan, yabancı sermaye girişinden bekliyor (Haberimizde “yabancı sermaye” “uluslararası yatırımlar” adıyla anılıyor.). Tabiî yabancı kapitalist Türkiye’ye girmek için elverişli kurumlar istiyor, ülke kaynaklarından en rahat şekilde faydalanacağı hukukî yapılar, birtakım örgütler istiyor. Türkiye’de bu amaçla oluşturulan kurumlardan aklıma geliverenler şunlar: Ekonomi Bakanlığı Teşvik Uygulama ve Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü, Turizm Bakanlığı (Yabancı Sermaye Dairesi Başkanlığı), Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı (Yabancı Sermaye Başkanlığı), Sermaye Piyasası Kurulu, YASED, TOBB Yabancı Sermaye Kurulu...

İşte, bu örgütlerden biri de Yatırım Danışma Konseyi’dir (Haberimizde adı geçen kuruluş…, nihayet karşılaştık!).

Neyin nesidir Yatırım Danışma Konseyi, amacı nedir? Sorunun bir yanıtını Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yasemin Özdek’in, “Şirket Egemenliği Çağı” adlı kitabında buluyoruz. “Türkiye’nin yeni sömürgeci bir zihniyetin elinde esir olduğuna” dikkat çeken Sayın Özdek bu konuda özetle şunları söylüyor: Türkiye’de özel sermaye Yatırım Danışma Konseyi üzerinden yabancı sermayenin direktifleri doğrultusunda ve onunla işbirliği içinde devlet kurumlarını adım adım ele geçirmiş, sosyal devlet tasfiye edilmiştir. Bu amaçla din ve Osmanlıcılık dahil, her türlü ideolojiden yararlanılmıştır. Türkiye’de 2000’li yıllardan bu yana uygulanan ekonomi politikalarında Yatırım Danışma Konseyi’nin önemli bir rolü vardır. Bu konseyin mimarları IMF ve Dünya Bankası’dır (Haberimize bakın, toplantıya katılanlar arasında…). Türkiye 2002 yılında IMF’ye verdiği bir niyet mektubunda bir yatırım konseyi kurmayı taahhüt etmişti. Dünya Bankası’nın işbirliğiyle kurulan bu kuruluştan beklenen işlev; Türkiye’de, yatırım yapacak uluslararası şirketlerin çıkarlarına uygun bir yapı oluşturmak, gerekli yapısal değişimi yönlendirmek ve gerçekleştirmektir. Konsey’de hem devleti temsil eden hükümet üyeleri, hem özel şirketler, hem de çokuluslu şirketlerin üst düzey yöneticileri bir araya geliyor, Türkiye’nin geleceğine ilişkin kararlar alıyorlar (Haberimizde bu listeyi hemen olduğu gibi bulacaksınız). Ülkemizde son yıllarda çıkarılan pek çok yasa ve diğer mevzuat değişiklikleri, Yatırım Danışma Konseyi’ndeki çokuluslu tekeller ve sermaye örgütleri temsilcileri öyle “tavsiye” ettiği için yapılmıştır. Son dönemde Meclis’ten yoğun ve hızlı bir şekilde yasa çıkarılmasının başlıca sebeplerinden biri budur.

***
Son notum ise bir yıl önceye ait, 11.11.2012 tarihini taşıyor:

Özelleştirme sadece halka ait aktiflerin özel şahıs ve şirketlere satılmasından ibaret değildir, bu özelleştirmenin dar anlamıdır. O geniş anlamıyla aynı zamanda ekonomik ve sosyal yapıların, hukukun, kuralların da özelleştirilmesidir. Bir vesile ile vurguladım: “Türkiye’de son yıllarda çıkarılan pek çok yasa ve diğer mevzuat değişikliği, Yatırım Danışma Konseyi’ndeki çokuluslu tekeller ve sermaye örgütleri öyle ‘tavsiye’ ettiği için yapılmıştır.” Bu kapsamda bir bilim insanımız, Prof. Dr. Yasemin Özdek, “özel şirketlerin ve sermaye örgütlerinin mevzuata yön vermesini, yasa değişikliklerini kararlaştırmasını, “yasama faaliyetinin özelleşmesi” olarak görüyor” ki son derecede haklıdır. Şöyle devam ediyor Sayın Özdek: “Bu, özelleşme sürecinin son halkasıdır. Özelleşme sadece kamu varlıkları ve kamu hizmetleriyle sınırlı kalmayıp, siyasi kararların alınma sürecine de yansıyor ki, böyle bir durum demokrasinin yok edilmesi demektir. … Sorun sadece yoksullaşma ve emekçilerin ekonomik ve sosyal haklarının gaspı meselesi değildir, aynı zamanda demokrasinin biçimsel koşullarının bile ortadan kalkması, siyasi rejimin değişmesi meselesidir.” 4

***Dediğim gibi bir yorum yapmıyor, sadece basit bir soru soruyorum sana değerli okur: Kim, çok değil beş on yıl önce “Ben bu ülkeyi pazarlamakla mükellefim” demişti?


1 Dünya gazetesi, 26.10.2013
2 Cihan Dura, “Endonezya'da Suharto, Ya Türkiye'de?” http://www.cihandura.com/eski/index.php?option=com_content&task=view&id=553&Itemid=60
3 “Cihan Dura, “Yabancı Sermaye Efsanesi”, http://cihandura.com/emperyalizm-yazilari/139-yabanci-sermaye-efsanes.html
4 Cihan Dura, “AKP’yi Seksen Yılın Birikimi Ayakta Tutuyor”, http://cihandura.com/ekonomi-yazilari/145-akpy-seksen-yilin-brkm-ayakta-tutuyor.html



Prof. Dr. Cihan DURA, 31 Ekim 2013

 
Atatürk'ün 'Manevî Mirası'ndan Neyi Anlamalıyız? / Prof. Dr. Cihan DURA PDF Yazdır e-Posta
Salı, 22 Ekim 2013 20:48

"Ey yükselen yeni nesil!
İstikbal sizindir. Cumhuriyet'i biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizlersiniz."

Mustafa Kemal Atatürk


Atatürkçülüğün on ilkesi; Bilimcilik, Ahlakçılık, Devrimcilik, Laiklik, Milli Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik’tir.

Atatürk’ün bu ilkelerden Bilimcilik İlkesi ile ilgili olan, ancak ondan çok daha kapsamlı ve bir vasiyet niteliğinde olan bir konuşması vardır ki şöyledir:

"Ben miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmadım. Benim mânevî mirasım akıldır, bilimdir.

Ben ve arkadaşlarım, aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tam erişemedik; ancak asla ödün vermedik, akıl ve bilimi rehber edindik kendimize.

Zaman hızla ilerliyor; toplumların, bireylerin mutluluk ve bedbahtlık anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini ileri sürmek aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur.

Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.

Bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimi rehber edinenler mânevî mirasçılarım olur."


Yazımda Atatürk’ün bu sözlerini açmaya, yorumlamaya, özellikle bize bıraktığı “manevi miras”tan neyi kastettiğini açıklamaya çalışacağım.

***
I) “Ben miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmadım. Benim mânevî mirasım akıldır, bilimdir.”

Anlamı açık: Kısaca ifade etmem gerekirse, benim gelecek kuşaklara bıraktığım mânevî miras, “akıl ve bilimdir” diyor. Ancak sadece bu açıklamayla yetinirsek, yorum eksik kalır, yanlış olur. Çünkü Atatürk sözlerinin sonunda, ifadesine çok önemli, yeni bir boyut ekliyor: Temel Eksen!... Buna göre kastettiği akıl ve bilim, “temel eksen” üzerinde akıl ve bilimdir. Peki, bu temel eksen nedir? Onun açıklamasını sırası gelince, yazımın sonunda yapacağım.

a) Burada izah gerektiren bâzı kavramlar var: Âyet, dogma, “donmuş ve kalıplaşmış kural” gibi… Bunlar kolayca görüleceği gibi aynı anlamda, birbirinin yerine kullanılmış terimlerdir. Atatürk “dogma” diyor, sonra bunu daha açık söylemiş olmak için “donmuş ve kalıplaşmış kural” diyor. Âyet 1 sözcüğünü, “değişmezlik, kesinlik” özelliğini kast ederek, yine dogma anlamında kullanıyor.

Öyleyse, dogma nedir?

Dogma “tartışılmadan benimsenmiş olan görüş”tür, tartışma dışı tutulan inanç ögesi, bir kişinin, bir topluluğun tartışmaya açmadan benimsediği öğretidir. Dogmalar yalnız din alanında değil, diğer alanlarda da, örneğin felsefe, sanat, siyaset alanlarında da mevcut olabilir. Dogma, insanı realiteden, gerçeklikten uzaklaştırır; buna karşılık ona esenlik verir, rahatlık, dinginlik sağlar. Dogmaları olan insan, gerçeği bir daha yitirmemecesine bulmuş olduğunun erinci (huzuru) içindedir. Dogma bir önyargıdır veya bir önyargılar yumağıdır. Benimsemiş olana göre, gerçeğin ta kendisidir, tek doğru olandır. Dogmayı öğretiden, teoriden ayıran şey; öğretinin, teorinin her zaman tartışılabilir, gerektiğinde değiştirilebilir olmasıdır. Oysa dogmada bu mümkün değildir 2 : tartışılamaz, tartışılırsa dogma olmaktan çıkar.

Atatürk neden “dogma” bırakmadığını söylüyor? Çünkü Devrimcilik İlkesi dogmalaşmayı önlemektedir. Bu ilkenin gereği olarak, her şey değişebilir. Ancak bir şart var: Bilimcilik ilkesine uymak şartıyla!... Değişim keyfi değildir, “temiz bilim” gereğince, akıl, bilgi ve ahlak sahibi herkesçe kabul edilebilir olacaktır.

b) Atatürk “Benim mânevî mirasım akıldır, bilimdir” diyor. Peki, burada akıl ve bilim sözcüklerini ne anlama geliyor?

Hepimiz az çok fikir sahibiyizdir bu kavramlar hakkında. Ancak yorumumuzun sağlam olması için, herkesçe kabul edilebilecek tanımlardan hareket etmemizde fayda vardır.

Akıl “insanın düşünme, anlama, kavrama yetisi”dir. Daha geniş tanımıyla akıl “muhakeme etme, çıkarımlar yapma, olaylar veya kavramlar arasında zorunlu bağlantılar kurma; bu bağlantıları, algılama ve kavrama yetisi”dir. 3

Bilim ise “aynı konuyla ilgili bulunan ve organik bir bütün oluşturan bir genel gerçekler, genel doğrular bütünü”dür. Bilim nesneldir, geneldir, nedenseldir, pozitiftir, eleştiricidir, sistemlidir, yöntemlidir. 4

c) Atatürk neden kısaca “miras, mirasçı” sözcüklerini kullanmıyor da, “mânevî miras, mânevi mirasçı” sözcüklerini kullanmayı tercih ediyor? Mânevî miras nedir, mânevî mirasçı nasıl olur? Verilecek yanıtı, bu kavramların şu anlamlarında bulabiliriz:

- Atatürk kendi eserine sahip çıkacak olanları “mirasçıları” olarak görüyor. Ancak yaygın anlamdaki mirasçı kavramından ayırt etmek için onları “mânevî mirasçılarım” olarak adlandırıyor.“Mânevî evlat” terimi gibi…

- Atatürk arkasında “maddî miras” da bırakmıştır. Bu miras ve mirasçılar vasiyetnamesinde yazılıdır. Ancak bir de geride muazzam bir fikir, görüş, öğreti hazinesi bırakmıştır, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan maddî eserler bırakmıştır. Bunlar da miras olarak kabul edilebilir ki, diğerinden, herkesçe bilinen anlamdaki “miras” teriminden ayırt etmek için bunu “mânevî miras”, onu sahipleneni, sahiplenecek olanı da “mânevî mirasçım” olarak adlandırmıştır.

II) “Ben ve arkadaşlarım, aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tam erişemedik; ancak asla ödün vermedik, akıl ve bilimi rehber edindik kendimize.”

a) Dikkatinizi çekerim: Atatürk sadece“Ben” diyerek kestirip atmıyor, “Ben ve arkadaşlarım” diyor. Bu ifade bir yandan bir gerçeği ifade ederken, bir yandan da Atatürk’ün yüksek ahlakını, doğruluğunu ve vefakârlığını gösteriyor. En yakın çalışma arkadaşlarına örnek vereyim, işte ilk aklıma gelenler: Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Mazhar Müfit Kansu, Kâzım Özalp, Fahrettin Altay, Salih Bozok, Recep Peker, Mustafa Necati, Reşit Galip,…

b) Atatürk gayelere ulaşmaya çalışırken “aşmak zorunda oldukları çetin ve köklü zorluklar”a dikkatimizi çekiyor. Gayelere bu zorluklar sebebiyle tam erişilememiştir. Ancak:

- Asla ödün vermemişlerdir.

- Akıl ve bilimi rehber edinmişlerdir.

Şu ünlü sözlerinde hem gayesini, hem karşılaştığı zorlukları, hem de ödün vermezliğini bir arada bulabiliyoruz:

"Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin: Hiç kimseyi aldatmayacaksın. Ülke için gerçek amaç ne ise, onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır; herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engeller de yığacaklardır. Kendini büyük değil, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin."

Atatürk zorlukların kaynağını dış ve iç bedhahlara bağlar: Dış bedhahlar, emperyalist ülkeler ve onların maşalarıdır. İç bedhahlar ise çıkarları uğruna milleti aleyhine dış bedhahlarla işbirliği yapanlardır.

III) “Zaman hızla ilerliyor; toplumların, bireylerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini ileri sürmek aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur.”

Atatürk zamana bakıyor, hemen her şeyi değiştiren zamana. Kaçınılmaz sonucu çekinmeden söylüyor. Asla değişmeyecek hükümler getirmiş olmak iddiasında değildir. O tutarlıdır: Böyle bir iddiada bulunsa, önce kendi öğretisiyle çelişkiye düşecektir. Çünkü yaşanan hayat, akıl ve bilim ortaya koyuyor ki dünyada -ebedî gerçekler dışında- her şey değişim halindedir. Bu açıdan rahattır. Çünkü değişime uymak, kendi öğretisinin de bir gereğidir. Zamana uyum sağlama, onun Devrimcilik ilkesi’nin özüdür, işlevidir.

IV) “Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.”

Bu ifade ile, “Türk milleti için yapmak istediklerini ve başarmaya çalıştıkları”nı hatırlatıyor. O Türk yurdunu işgalden kurtarmış, milletinin başına geçerek, emperyalistleri yurdumuzdan sürüp çıkarmıştır. Onlarla işbirliği yapanlara haddini bildirmiştir. Sonra, Millî Egemenlik ve Tam Bağımsızlık temelinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti onun en büyük eseridir.

“Yapmak istedikleri”ne gelince, aşağıdaki satırlar bize bu konuda yeterli fikir verebilir.

Bir yurt gezisinde, Malatya’dan dönerken, trende Sabiha Gökçen’e içini şöyle döker: 5

“İnsan ömrü, yapılacak işlerin azameti karşısında çok cüce kalıyor Gökçen… Geçtiğimiz yerlerde fabrikalar görmek istiyorum, ekilmiş tarlalar, düzgün yollar, elektrikle donanmış köyler, küçük, fakat canlı, tertemiz, sağlıklı insanların yaşayabileceği evler, büyük yemyeşil ormanlar görmek istiyorum.

Gürbüz çocukların, iyi giyimli çocukların yüzleri sararmamış, dalakları şiş olmayan çocukların okuduğu okullar görmek istiyorum.

İstanbul’da ne medeniyet varsa, Ankara’ya da ne medeniyet getirmeye çalışıyorsak, İzmir’i nasıl mamur kılıyorsak, yurdumuzun her tarafını aynı medeniyete kavuşturalım istiyorum. Ve bunu çok ama çok çabuk yapmak istiyorum.

Dedim ya, insan ömrü çok büyük işleri başarabilecek kadar uzun değil. Mamur olmalı Türkiye’nin her bir tarafı, müreffeh olmalı…

Ben yapabildiğim kadarını yapayım, sonra ne olursa olsun demek yok benim kitabımda. Geleceği, geleceğin Türkiye’sini, geleceğin halkını düşünmek görevim. Bir iş aldık üzerimize, bir savaşın üstesinden geldik, şimdi ekonomik alanda savaş veriyoruz, daha da vereceğiz… Bu heyecanı yaşatmak, bu heyecanın ürünlerini görmek lazım.”


V) “Bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimi rehber edinenler mânevî mirasçılarım olur.”

Yukarda dikkatinizi çektiğim Temel Eksen kavramıyla bu cümlede karşılaşıyoruz.

Atatürk kendi görüşlerini sistemli bir şekilde ifade etmemiştir. Nutuk’ta Millî Mücadele’yi nasıl yürüttüğünü anlatır, görüşlerinin tamamına yer vermez. Ancak ortaya bir öğreti koyduğu da kesindir. Öğretisi –bence- yukarda saydığım 10 ilkeden oluşmaktadır. Bu muazzam fikir yaratısının dışında pek çok somut işler, büyük hizmetler yapmış, yapmak istemiştir. “Temel Eksen” derken, bunların, yani fikir ve eylemlerinin tamamını kast ettiğini düşünüyorum.

O zaman Vasiyet’in son cümlesinden anlamamız gereken şu olacaktır:

Temel Eksen’den yola çıkıp aklın ve bilimin rehberliğinde dosdoğru yürüyenler, benim mirasçılarım olur. İlkelerimden Devrimcilik İlkesi, zamanın getirdiği değişimlere uyma imkânı sağlayacaktır. Bilim İlkem ise ‘Öğreti’mde yapılacak değişikliğin akla ve bilime uygun olmasını sağlayacaktır. Ahlak İlkem bilimin katkılarının, gerektiğinde, insanileştirilmesini sağlayacaktır. İşte benim mirasçılarım ancak bu şekilde, bu esaslara göre davrananlardır. Benim izimde olanlar da yalnız onlardır.

***
Bugün durum nedir? Temel Eksen’den, eylemlerinin çoğu eserleri tarumar edilmiştir, edilmektedir. Özellikle 1938 sonrasının sahte, “kifayetsiz” Atatürkçülerinin cehaletleri, çıkarcılıkları, ihanetleri, yıllar süren kayıtsızlıkları ve ihmalleri yüzünden... Ancak Öğreti’yi oluşturan diğer unsur, yani İlkeler, fikirler sapasağlam ayaktadır. Eğer bu ilkelere sahip çıkarsak, İlkeleri yeniden halka, gençliğe ulaştırırsak, Manevi Miras’ın bize yüklediği görevi yerine getirmiş oluruz. Temel Eksen’i de zamanla yeniden bütünlüğüne kavuşturabiliriz. Cumhuriyet’i yükseltiriz, devam ettirilebiliriz.

1 Atatürk’ün asıl kullandığı terim “nass-ı katı”dır. “Kesin kanıt olan Kur’an âyeti” anlamına gelir.
2 Afşar Timuçin, Felsefe Sözlüğü, İnsancıl Yayınları, 2.B., İst., 1998, s.93.
3 Türkçe Sözlük, TDK yayını, 1983.
4 Cihan Dura, Düşünme, Araştırma, Yazma, Ekin Kitabevi, Bursa, 2005, s. 41 vd.
5 Sabiha Gökçen, Atatürk’le Bir Ömür, (Anıları kaleme alan: Oktay Verel), Altın Kitaplar Yayınevi, İst., 1994, s.159.


Prof. Dr. Cihan DURA, 22 Eylül 2013

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 13
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?