Erol BİLBİLİK



Bumerang / Erol BİLBİLİK PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 04 Temmuz 2013 00:57

Çevreci küçük bir grubun, 15 Mayıs günü Gezi Parkı’nda birkaç çınar ağacının kesimi sırasında kendiliğinden ve örgütsüz olarak başlattıkları eylemler, 21 Mayıs’ta başlayan ağaç nöbetleri ile daha da güçlenmiştir.

1990 kuşağı gençliğinin, bu eylemleri sosyal medya üzerinden geniş halk kitlelerine hızla taşımalarıyla kadın, erkek, yaşlı, genç, partili, partisiz Özgürlükçü Cumhuriyetçiler; 31 Mayıs günü onbinleri bulan kitleler halinde Gezi Parkı’nda toplanmışlardır.

15 Haziran günü, Başbakan’ın “Karanlık Saldırı”sı ile de kitlesel halk isyanına dönüşmüştür.

“Her yer Taksim her yer Direniş” sloganının yaratıcısı isyancılar gerçekleştirdikleri eylemleriyle korku duvarlarını yıkmışlar ve halkın umudu olmuşlardır.

Atatürk Cumhuriyeti’nin temel değerlerine bağlı, bağımsızlıktan, özgürlükten, demokrasiden, insan haklarından ve laiklikten yana olan isyancıların, Sol’a yakın durdukları gözlemleniyor. Siyasi parti üst yönetimlerine şu mesajı veriyorlar:

“Politikalarınızla ilgili olarak sıkça bir araya gelelim, görüş alışverişinde bulunalım. Ortak politikalarda buluşalım. Halk hareketini Meclis’e taşımak için partiler olarak aranızda anlaşın. Oylarımızı “aralarında anlaşan partilere” kullanalım. Politikalarını benimsemediğimiz AKP iktidarını yıkalım.

Yakın gelecekte kendi siyasi partimizle mücadele içinde olacağız.”

“İslamcı tek adam faşist diktası”nın tek çıkış yolu olduğuna inanan Başbakan, halkın direnişinin, 2014 seçim sürecinin sonuna kadar boğulmasını öngörmüş ve 15 Haziran günü “Karanlık Saldırı” emrini vermiştir. Ne var ki saldırı, halkın direnişi karşısında yenilgiye uğramıştır.

İktidarının boşluğa düştüğünü görerek kontrolünü kaybeden Başbakan, gerilimi şiddete dayalı olarak tırmandıracak ve kendi seçmen oylarını kemikleştirecek bir siyasi saldırıyı gizlice uygulamaya başlamıştır.

Şöyle ki;

“Başkanlık sistemi anayasası”ndan vazgeçilecek, Türkiye’de “İslamcı tek adam faşist diktası”nı inşa edecek “parlamenter sistem anayasası”nın yürürlüğe konulacak. Bu anayasada 5 temel önlemin yer alacak:

1) Cumhurbaşkanı partili olacak,
2) Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkileri minimum düzeyde olacak,
3) Başbakan’ın görev ve yetkileri maksimum düzeyde olacak,
4) Bağımsız adaylar Cumhurbaşkanı olamayacak,
5) Seçim barajı aynı kalacak.

Başbakan Erdoğan, ilk üç sıradaki önlemlerle; 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin reddi ile ilgili tavrı nedeniyle kendisine en tehlikeli muhalif kuvvet olarak gördüğü Cumhurbaşkanı Gül’ün, yeniden Cumhurbaşkanı, yeniden Başbakan, ve AKP Genel Başkanı olmasını önlüyor. Böylece de Cumhurbaşkanı’na, sadece yeni bir siyasi parti kurma seçeneğini bırakıyor.

Dördüncü önlemle; bağımsız adayların Cumhurbaşkanı olmalarını önlüyor.

Beşinci önlemle; Sosyalist Sol, Ulusal Sol, Kemalist Sol, Sosyal Demokrat Sol, ve Kürtçü Sol partileri parlamento dışı muhalefete mahkum ediyor.

Cumhurbaşkanı, Başbakan’ın böyle bir çalışma içinde olduğunu bildiği için, Fethullah Gülen ile birlikte yürüttüğü “Yeni Parti” çalışmalarını son derece ihtiyatla ve gizlilik içinde sürdürüyor.

Bu çalışmalardan haberdar olan Başbakan’ın, önce yerel seçimler ve sonrasında referandumla birlikte yapılacak genel seçimlerden asgari yüzde 60 oy alarak; Gül ve Gülen’in “Yeni Parti” projesini ezmeyi ve “İslamcı tek adam faşist diktası”nı ilana yönelik politik bir saldırı tasarladığı anlaşılıyor.

Saldırının ardından büyük olasılıkla;

- Numan Kurtulmuş; Cumhurbaşkanlığı’na,

- Beşir Atalay; Milli Savunma Bakanlığı’na,

- Yalçın Akdoğan; Dışişleri Bakanlığı’na,

- Burhan Kuzu; Meclis Başkanlığı’na
getirilecektir.

SONUÇ

Başbakan, büyük halk direnişini ezmek için 15 Haziran’da “Karanlık Saldırı” emrini vererek büyük bir yenilgiye uğramıştır. 16 Haziran’da, ikinci bir “Karanlık Saldırı” emrini verememiş, yenilgisi daha da büyümüştür. Başbakan, artık BOP Eşbaşkanlığı görevini ve bölge liderliği iddiasını sürdüremez. Suriye, Irak ve İran ile ilgili aktif politik roller üstlenemez. Kürt açılımı dahil diğer açılımları gerçekleştiremez.

Ülkenin yüzlerce meydanında, her geçen gün daha da güçlenen büyük direnişe karşı Başbakan’ın ilk günden bu yana fırlattığı bumeranglar ilerleyen süreçte kendisini yıkacaktır.

ABD’nin atadığı Cumhurbaşkanı da Gülen ile birlikte yürüttüğü kendi planlarını, Başbakan’ın çöküşü ile birlikte kendisi de çökeceği için gerçekleştiremez.
Devrim, kendi liderlerini yaratacak, halkı iktidara taşıyacaktır.

Bundan kimsenin en ufak bir kuşkusu olmamalıdır.

Erol BİLBİLİK, 4 Temmuz 2013
Güncel Meydan

 
Marshall Planı ve NATO İle İşgal Edilen Türkiye -1 / Erol BİLBİLİK PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 27 Mayıs 2013 21:20

Marshall Planı’nın mimarı, ABD’nin eski Dışişleri Bakanlarından G. C. Marshall’dır. Marshall, I. Dünya Savaşı sonrasında Fort Benning Georgia’da ki Piyade Eğitim Okulu’nun komutan yardımcısı olmuştu. Okulun eğitim yöntemlerinde de değişiklikler yapan Marshall, II. Dünya Savaşı’nda öne çıkan bir çok generali derinden etkilemiştir.

Başkan Franklin Delona Roosvelt’in (1932-1945) Genelkurmay Başkanlığı’na getirdiği Marshall, Kasım 1945 de Başkan Harry S. Truman (1945-1953) tarafından Dışişleri Bakanı (1947-1949) yapıldı.

Marshall, Dışişleri Bakanlığına atanınca, dışişleri ekibini Avrupa’nın ekonomik iyileşmesi konusunda bir program oluşturmakla görevlendirmişti. Dışişleri Bakan Yardımcısı Dean Acheson, Avrupa Ekonomik Programı Direktörü ve aynı teşkilatın Avrupa temsilcisi Averall Harriman ve Senatör Arthur Vandenberg ile birlikte sunulan taslak planı bizzat gözden geçirmiştir.

Marshall ekibince hazırlanan ve Avrupa’nın (Türkiye ve Yunanistan dahil) ekonomik kalkınması için yardım gerekliliğini savunan ve tarihe Marshall Planı olarak geçecek olan planın ana hatları, 5 Haziran 1947 tarihinde Harvard Üniversitesi mezunlarına yaptığı bir konuşma ile Marshall tarafından şöyle ortaya konulmuştur.

“ABD’nin ekonomik ilişkilerinin dünya çapında yeniden normalleşmesi için elinden gelen her türlü yardımı göstermesi zorunluluğu mantığın gereğidir; Aksi taktirde hiç bir şekilde barış ve istikrarı temin edemeyiz. Politikamız belirli bir ülke veya doktrini değil, açlık, yoksulluk, umutsuzluk ve kaosu hedef almıştır. Amacı, içinde özgür ekonomilerin var olabileceği siyasi ve sosyal şartların oluşmasına izin verecek bir iş ekonomisini canlandırmaktır.”

Politikbilimci Dr. Holly Sklar, Marshall Planı’nın bu yönünü şöyle ortaya koymuştur; “ABD, demokrasi cephaneliğinden Sovyetler Birliği dahil olmak üzere Avrupalı müttefiklerine uzun vadeli ödeme koşuluyla savaş malzemesi vermeye başlamıştır. Bu politikayla bu ülkeleri büyük bir borç bataklığına sokmuştur.”

Gerçekten de Birleşmiş Milletlerde SSCB delegesi Visinski’nin tespitine göre “Marshall Planı başka bir silahtır.” BM Genel Kurul toplantısında 18 Eylül 1947’de SSCB adına söz alan Visinskinin bu sözleri bu planın hükümlerinin uygulanmasından sonra anlaşılmıştır. Doğrusu Visinski’nin planı okuduktan sonra önemli bir gerçeği dile getirdiğini kabul etmek gerekir.

Truman Doktrini, temelinde ABD’nin milletler arası işbirliği ve BM’nin müşterek hareketler prensibini terk etmekte olduğunu ifade eder. Marshall Planı başka bir siyasi silahtır. Bu Truman Doktrininin Avrupa’ya uygulanmış şeklidir.

Marshall Planı’nın hakiki manası, Avrupa’nın iktisaden ABD’nin tahakküm altına girmesi ve Avrupa memleketlerine siyaseten müdahalesidir. Marshall Planı, her ne kadar bir yardım planı olarak sunulmuşsa da plan bir borç verme –borçlandırma planıdır. Ülkeleri borçlanma bataklığına sürerek teslim alma planıdır.

George Catlett Marshall, 31 Aralık 1880’de Uniontown - Pensilvania’da dünyaya geldi. Babası kömür tüccarı idi. 1901’de Virginia Harp akademisinden mezun olduktan sonra, piyade teğmeni rütbesiyle ilk görev yeri Filipinlerdi. Tarihçi ve biyografi uzmanlarına göre, ileride yükselmesini sağlayacak disiplinli çalışma alışkanlığı ve diğer komutanlık vasıflarını burada edindi.

1.Dünya Savaşı’nda Birinci Ordu’nun Harekatlar Kumandanı olan Marshall,1918’de ki Meuse-Argonne taarruzunun hazırlıklarına katkısı ile ünlendi.

Marshall 1938’de Savaş Bakanlığı’nın Savaş Planları Daire Başkanlığı’na getirildi. Başkan Franklin D. Roosvelt tarafından

1939 başlarında Genel Kurmay Başkanlığı’na aday gösterilen Marshall, bu göreve iki ay vekaleten baktıktan sonra Nazilerin Polonya’yı işgal ettikleri 1 Eylül 1939 tarihinde ABD’nin Genelkurmay Başkanı oldu. Marshall’ın o dönem kuvvetle savunduğu Nazilere karşı Manş Denizi üzerinden yapılacak müttefik harekatı fikri, 6 Haziran 1944’deki Normandiya çıkarması ve Batı Avrupa’nın kurtarılması ile sonuçlandı

Roosvelt ısrarla kendisini Washington’a isteyince Avrupa’daki Müttefik Kuvvetlere, Dwight Einshower’in komuta etmesini öneren Marshall, Kasım 1945’de 65 yaşında Genelkurmay Başkanlığından emekli oldu.

Ordudan ayrılmasından bir kaç gün sonra Başkan Harry Truman, Marshall’dan özel temsilci olarak Çin’de ki kanlı iç savaşta arabuluculuk yapmasını ister. Savaşı sona erdirmese de Truman, Marshall’a Dışişleri Bakanlığını teklif eder. Senatonun onaylamasından sonra Marshall, Amerika’nın ilk asker kökenli dışişleri bakanı oldu.

Sağlık nedeniyle iki yıl sonra bakanlıktan ayrılan Marshall, 1950 yılında Kore Savaşı patlak verince Truman, Marshall’ı Savunma Bakanı yapmıştır. Buradaki yıllarında orduyu büyütmüş ve NATO’nun oluşturulmasına katkıda bulunmuştur.

Aralık 1953 de Avrupa’nın ekonomik rehabilitasyonuna katkılarından dolayı Nobel barış ödülünü alan Marshall bu ödülü alan askerdir.

Büyük işadamı Baruch’a göre “ ilk global stratejist “ olan Marshall, 5 Haziran 1947’de Harvard Üniversitesinde yaptığı konuşmasında “Kavgamız, açlık, yoksulluk ve umutsuzluk iledir” diye sunduğu planın uygulanmasının sonuçları olarak halkları, açlık, yoksulluk ve umutsuzluğa mahkum eden adam olarak tarihe geçti.


Kaynakça:
Bilbilik, Erol, İşgal Örgütleri, Asya Şafak yayınları, İstanbul Mart 2007.
Holden, Jeanne, General Marshall, Amerikan Basın ve Kültür Merkezi Haber Dergisi, Ankara, Kasım-Aralık, 1977.


Erol BİLBİLİK, 27 Mayıs 2013
Güncel Meydan

 
Marshall Planı - NATO Yardımları ve Marshall'cı İktidarlar PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 27 Nisan 2013 20:41

Marshall Planı:

ABD eski Dışişleri Bakanı George Marshall; 5 Haziran 1947 tarihinde, Harvard Üniversitesi’nde bir konuşma yapmış ve tarihe “Marshall Planı” olarak geçecek olan, Avrupa’nın ekonomik kalkınması için yardımın gerekliliğini savunan bir planı gündeme getirmiştir. Bu konuşma “Marshall Planı” na temel oluşturduğu gibi, “Truman Doktrini”ne de kaynaklık etmiştir.

12 Temmuz 1947 tarihli “Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Anlaşma”; Truman Doktrini çerçevesinde, bu yardımlar konusundaki en temel anlaşmadır.

5 Haziran 1947 tarihli Marshall Planı’na ile birlikte, ABD ile yedi temel anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmaların tamamında, “yardımların” Türkiye’nin yararından çok, ABD’nin güvenliği uğrunda yapılmış yardımlar olarak düşünüldüğü açıkça belirtilmektedir.

ABD İle Türkiye Arasındaki Yardım Anlaşmaları:

1) 23 Şubat 1945 tarihli, ABD’nin Ödünç Verme ve Kiralama Yasası gereğince; “Türkiye’ye Yapılacak Yardım” ile ilgili anlaşma (1945 Türkiye - ABD Askeri Yardım Anlaşması):
Savaş sonrası için öngürülen bu anlaşma 23 Şubat 1945 tarihinde yürürlüğe girmiş; 25 Mayıs 1945’te de II. Dünya Savaşı’ndan sonra yürürlükten kalkmıştır.

2) 1947 Truman Doktrini Anlaşması ile yardımlar yeniden başlamış ve 1952 yılında NATO’ya girilmesiyle artarak devam etmiştir.

3) 22 Mayıs 1947 tarihli, Yunanistan ve Türkiye’ye yardım sağlamak için kabul edilen ABD kamu kanunu.

4) 5 Haziran 1947 tarihli, ABD eski Dışişleri Bakanı George Marshall’ın Harvard Üniversitesi’nde yaptığı konuşmanın temelini oluşturduğu Marshall Planı.

5) 12 Temmuz 1947 tarihli, Türkiye ile ABD hükümetleri arasında (Truman Doktrini çerçevesinde) imzalanan “Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Anlaşma”.

6) 4 Temmuz 1948 tarihli, “Türkiye - ABD İktisadi İşbirliği Anlaşması: Türkiye ile Amerika arasında, “Türkiye’nin Marshall Planı’na Dahil Edilmesi Konusunda Anlaşma”; ABD, yardım ettiği ülkelerle, Truman Doktrini’ne göre verilen yardımın uygulamasına yönelik ekonomik işbirliği anlaşmaları imzalamıştır.

7) Ekim 1949 tarihli, “Karşılıklı Savunma Yardımı Kanunu”: “Truman Doktrini” olarak anılan bu kanunun gerekçesinde, yabancı hükümetlere yapılacak yardımların, onların siyasi ve ekonomik güvenliklerini sağlamakla beraber aslında “ABD’nin güvenliği uğrunda yapılmış yardımlar” olarak düşünüldüğü vurgulanmıştır.

1964 yılında, dönemin Başbakan’ı İsmet İnönü’ye gönderilen ve Amerikan silahlarının Kıbrıs’ta kullanılamayacağını hatırlatan ünlü “Johnson Mektubu”nun dayanağı bu olmuştur. Yardım kurulları, yardımlarla ilgili kararlarını ABD Dışişleri Bakanlığı’nın onayından geçiriyor. 1985 yılında, dünyada 71 adet Amerikan Yardım Kurulu mevcuttu.

Amerikan Askeri Yardım Programları Ve Bunların Yönetimi:

1) MDAP (Mutual Defence Assistance Program)
2) FMAP (Foreign Military Assistance Program) - FMGP (Foreign Military Grand Program)
3) JUSMMAT (Joint United States Military Mission For Aid To Turkey)
4) FMAP’ye (Foreign Military Assistance Program) bağlı olarak çalışan; IMET (International Military Education And Training) Programı

1950 yılına kadar, ABD Savunma Bakanlığı organizasyonunda askeri yardım programlarıyla ilgili bir birim mevcut değildi. 1953 yılında ABD Savunma Bakan Yardımcısı, MDAP - Mutual Defence Assistance Program (Karşılıklı Savunma Yardımı Programı) ile sorumlu tutuldu. Ayrıca MAAG - Military Assistance Advisory Group (Askeri Yardım Danışman Grubu) ve ona bağlı iki program daha oluşturuldu. Bunlar:

1) Foreign Military Assistance Program (FMAP), diğer adıyla Foreign Military Grant Program (FMGP): “Yabancı Askeri Hibe Programı”
2) Foreign Military Sales Program (FMSP): “Yabancı Askeri Satışlar Programı”

Bu program au iki yolla uygulanmaktadır: Credit Sales (Kredili Satışlar), ve, Cash Sales (Peşin Satışlar).

ABD Savunma Bakan Yardımcısı, aynı zamanda Özel Operasyonlar’dan da (Özel Savaş) sorumludur.

1972 yılında ise, “Politikadan Sorumlu Bakan Yardımcısı”na bağlı; Uluslararası Güvenlik Politikaları’ndan Sorumlu Yardımcı, askeri yardımların idaresinden ve hükümetlerle bu politikaların uygulanması konusundaki müzakereleri yürütmekten sorumlu tutuldu.

IMET (International Military Education and Training) Programı:

“Uluslararası Askeri Eğitim ve Talim” Programı; IMET - FMAP tarafından yürütülen bu program hakkındaki bilgileri, ABD eski Genel Kurmay Başkanı Oramiral William Crowe’un, savunma bütçesinde yaptığı konuşmalardan (Nisan 1989) aktarıyoruz:

Oramiral Crowe; bu yardımların doğrudan siyasi amaç güttüğünü söylemiştir. Crowe, IMET programını, “yatırım” olarak niteleyerek , “bize göre dost ve müttefik ülkelere yaptığımız yatırımlar içinde en etkili ve çok fazla karşılık aldığımız bu programdır” demiştir. Pentegon tarafından ABD Kongresi’ne sunulan raporun, IMET burslarının anlatıldığı bölümünde, bu programın “ABD açısından düşük maliyetli, ancak etkili bir dış politika aracı olduğu”nu belirtilerek, bu programın amacı için “yabancı hükümet ve ordularla gerekli dostluklar, iletişim kanalları tesis etmektir” deniliyor.

Pentagon raporuna göre IMET, diğer ülkelerin askeri ve sivil liderlerine gelecekte yaklaşabilmek bakımından da önemli imkanlar sağlamaktadır. ABD’de eğitim görmeleri için seçilen öğrencilerin çoğu, zaten üst kademe askeri lider olma özelliğine sahip subaylardır. Bu programda; ABD’de eğitim gören askeri ve sivil liderler, geçmişte olduğu gibi gelecekte de ülkelerinde önemli görevler üstlenebileceklerdir. Bugün dünyada, bakan, büyükelçi, kuvvet komutanı ve askeri okul komutanı pozisyonlarında IMET eğitimi görmüş 1500 kişi vardır. IMET; uzun vadeli bir yatırım olarak çok değerli bir “Güvenlik Yardımı” aracıdır ve ABD’ye sayısız yararlar sağlamaktadır.

ABD’nin Pentagon Sözcüsü, bugüne kadar IMET programıyla eğitim gören Türk subaylarının sayısının 4.461 olduğunu açıklamıştır. 1988 yılında 180 Türk subayı, IMET bursları ile eğitim görmüştür.

Türkiye’nin NATO İle İlgili Antlaşmaları:

1) Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılması: 25 Temmuz 1950
2) Türkiye ile Amerika Arasında Ortak Güvenlik Anlaşması: 7 Ocak 1952
3) Türkiye’nin NATO’ya katılması: 18 Şubat 1952

Sonuç:

Ne yazık ki Türkiye, Marshall’cı-NATO’cu iktidarlar aracılığıyla içinde bulunduğumuz karmaşık duruma düşürülmüştür. Ancak, Silivri ve diğerlerindeki Kemalist Devrimciler ayağa kalkan Türk Halkı’yla birlikte Marshall-NATO zindanlarının duvarlarını yıkarak özgürlüklerine kavuşacaklar, devrimci mücadelelerine devam edecekler ve zaferle çıkacaklardır; bu kesindir.


Kaynakça:
Uluslararası Susurluk Konferansı’nda sunduğum bildiri; “Bütün Yönleriyle Susurluk”, Kaynak Yayınları (Haziran 1998), sayfa: 66-77


Erol BİLBİLİK, 22 Nisan 2013

 
Ethem Sancak 2015’te TÜSİAD Başkanı Olacak / Erol BİLBİLİK PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 10 Mart 2013 21:24

ABD yönetimleri için, ulusal çıkarlarıyla ilgili önemli projeler üreten Brookings Enstitüsü başkanı Strobe Talbot, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin yapılacağı 2007 yılının Türkiye için çok kritik bir yıl olacağını; bu seçimlerin siyasal ve hukuksal sisteminin yakın geleceğini şekillendireceğini, seçim sürecine parelel olarak Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin de Türkiye’nin, ABD, İslam Dünyası ve İsrail ilişkilerine yön vereceğini öngörmüştür. Bu sorunları çözümlemek üzere “Türkiye 2007 Projesi” adlı bir yapılanmayı oluşturmak ve yapılandırmak üzere bir çekirdek ekip oluşturmuş ve ekip içinden ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Marc Parris’i proje direktörlüğüne getirmiştir.

Başbakan Erdoğan’la mutabakata varılan projeye göre ABD; BOP’u uygulamak üzere iktidara getirdiği Ilımlı İslamcı AKP İktidarı’nın, 2007 Genel ve Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nden çok daha güçlü olarak çıkması için mutlak bir medya desteğine ihtiyaç olduğunu değerlendirmiş ve Brooking Enstitüsü ile TÜSİAD arasında bir anlaşma imzalayarak hızla uygulamaya sokmuştur.

Anlaşmanın ilk aşamasında Ömer Sabancı görev süresi dolmadan TÜSİAD Başkanlığı’ndan alınmış, yerine Doğan Medya Grubu Temsilcisi Arzuhan Doğan Yalçındağ getirilmiştir. İkinci aşamada Yalçındağ’da görev süresi dolmadan TÜSİAD Başkanlığı’ndan alınarak Ümit Boyner TÜSİAD Başkanlığı’na getirilmiş ve görev süresi tamamlattırılmıştır. TÜSİAD Başkanlar Konseyi’nin TÜSİAD için başkanlığa yeni aday göstermemesi ve Boyner’in de görev süresinin bir yıl daha uzatılmasını kabul etmesi üzerine TÜSİAD Başkanlar Konseyi tarafından TÜSİAD Başkanlığına aday gösterilmiş ve seçimi kazanmıştır.

Anlaşmanın üçüncü aşamasında SÜTAŞ’ın patronu Muharrem Yılmaz, 600 civarındaki üyeden 215’inin katılımıyla TÜSİAD Başkanlığına getirilmiştir.

Yılmaz, seçimden sonra yaptığı basın toplantısından önce Başbakan Erdoğan’dan bir tebrik faksı almıştır. Basın toplantısında “İmralı Süreci’nin barış ve huzuru tesis edeceğine inanıyorum.” demiştir.

ABD; Ömer Sabancı, Arzuhan Doğan Yalçındağ, Ümit Boyner operasyonlarından sonra Muharrem Yılmaz’ı TÜSİAD Başkanlığı’na getirerek TESEV’ci TÜSİAD’ı, İslamcı TÜSİAD’a dönüştürmüştür.

Şimdi sıra dördüncü aşamayla Hedef Alliance’nin sahibi Ethem Sancak’ın 2015 yılında TÜSİAD Başkanlığı’na getirilerek İslamcı TÜSİAD’ın, Radikal İslamcı TÜSİAD’a dönüştürülmesine gelmiştir.

Kendi Ağzından Ethem Sancak Portresi

Binbeşyüz kişilik Siirtli Sancak Aşireti’nin Reisi’yim. Daimi Seyyid yani Hz. Muhammed soyundan gelmeyim, aile olarak Sünni ve Şafi’yim.

Siirt’in Çatılı Köyü’nde, 1953 yılında, 9 kardeşin üçüncüsü olarak dünyaya geldim. Emine Erdoğan’ın hemşehrisiyim. 1972’de İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ne başladım, bitiremedim.

Ben boşadım hanımı ve yeni hanım ile dini nikah kıydım. Eski ve yeni hanımdanda çocuklarım var. Yeni hanıma 25 yıldır aşığım.

Asgari üç çocuk düsturuna uyuyoruz. Bunun da çok doğru olduğuna inanıyoruz. Biyolojik büyüme şart. Aile içinde en az çocuk bende. 13 amcam var, her amcamın 13 çocuğu var. Hep bir arada yaşıyoruz.

Ben hiçbir zaman kafamı omuzlarımın dışında bir yere kiraya vermedim. Hep kafamı omuzlarımda tuttum. Hep gerçeği aradım. Hala da öyleyim. Doğru bildiğim yolda yürürüm. Ve o doğruyu paylaşanlarla kader birliği yapar, sonuna kadar giderim.

Şu anda en önemli idolüm Tayyip Erdoğan. Çünkü ideallerime uygun davranıyor. Kendimi çok yakın görüyorum ona. Ben AKP’li değilim. Ama onunla çok iyi bir dostluk oluşturduk. Adamın sevdalısıyım. Yalan söylemiyor. Halkla muazzam bir yeknesaklık içinde.

2003 yılının Ocak ayında iktidara geldikten sonra Davos Ekonomik Forumu’nda Lula’yı dinledim. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da aynen Lula gibi halkın içinden geliyor. Halkı tanıyor.

Recep Tayyip Erdoğan’la 10 yıl önce tanıştım. Bir “elçilik” için gittim. O gün bu gündür adama kapılandım. Recep Tayyip Erdoğan’ın arkadaşlığı size ne kazandırdı diye sorarsanız; Forbes’ta zenginler sıralamasında ilk 20’deydim, 10 yıldır arkadaşız, son 20’ye düştüm. Tanıştıktan sonra Başbakan “Keşke seninle 20 yıl önce tanışsaydık Ethem.” dedi. Ben de, “İyi ki tanışmamışız. Ben o zaman Maocu siz akıncıydınız”dedim. Gerçeği bu. Ama arkadaşlığı büyük bir onur. Türklerin önüne 100 yılda bir lider koyuyorlar. Ya bunu izliyorlar, insanlığa yön ve şekil veriyorlar, ya da asıyorlar. İnşallah bunun değerini biliriz.” dedim.

Kanal 24 ve Star’ın sahibiyim, medyaya Erdoğan’a destek vermek için girdim ancak “benzeşleri” artınca bu “misyon”a gerek kalmadığı için çekildim.
TİKP’liyim, 1980’den once TİKP Diyarbakir İl Başkanlığı yaptım. Maocuyum, komünistim, eski CHP delegesiyim. Dev-Genç’e katıldım.

Önce Turan Güneş, Mehmet Ali Aybar, Oral Çalışlar ve Gün Zileli ile parti kurmak için çalıştık. Parti hayallerimiz ve umutlarımız gerçekleşmedi.

20 sivil toplum kuruluşuna üyeyim .TÜSİAD, İKSV, TESEV gibi 10 sivil toplum kuruluşunda yönetim kurulu üyesiyim. Brezilya’nın İstanbul Fahri Başkonsolosu’yum.

TÜSİAD üyeliğine 7 yıl önce Ömer Sabancı tarafından davet edildim. Bu süre zarfında üyeliğimiz devam etti. Ümit Boyner döneminde yaklaşık 3 yıl Yedek Yönetim’de yer aldım. Yeni Başkanımız Muharrem Yılmaz ise TÜRKONFED’deki çalışma yapımızı bildiği için Yönetim’de beraber çalışmak istediğini söyledi. İlk defa bir Güneydoğulu’nun TÜSİAD’a girmesi bölgeyi heyecanlandırdı. Bu nedenle teklifi kabul ettim. TÜSİAD Başkanlığı’na Muharrem Yılmaz’ın seçilmesinden memnunum.

En önemli amaçlarımdan biri “Devlet-i Ebed Müddet” anlayışından yola çıkarak; “Şirket-i Ebed Müddet” anlayışı içinde kurumlaşmayı sağlamak. İTO’nun Kandilli’deki Cemile Sultan Korusu’nda toplanmaları nedeniyle “Kandilli Kulübü” üyeleri olarak anılan iş dünyasından arkadaşlarım benim yakın çevremi oluşturuyor.

Hedef Alliance Holding

Ethem Sancak, ilaç dağıtımı sektörünün yüzde 40’ını elinde bulunduran Hedef Alliance Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı’dır.

İngilizler’in yüzde 60’ına sahip olduğu Türkiye’nin en büyük ilaç dağıtım şirketi olan holding, 2009 yılında 5.5 milyar liralık cirosuyla Türkiye’nin en büyük 11’inci şirketidir.

Sancak; “160 yıllık Alliance Boots (İngiltere) şirketinin, altı kişilik icra kuruluna seçilen ilk Türk’tür. 2010 yılından itibaren Alliance Boots’un icra kurulu’nda 3 İtalyan, 2 İngiliz, ve 1 Türk görevdedir.

22.5 milyar poundluk cirosuyla dünya devleri arasında olan Alliance Boots, Hedef Alliance’ın 34 yaşındaki İTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu CEO’su Bülent Denkdemir’i şirketin Operasyonlar Komitesi’ne seçmiştir. Hedef Alliance’in gelecek planları arasında 5 yılda 10 ülkede faaliyette bulunmak var. Sancak; “pazarlık yaptığım altı ülke var. Yerel şirketler satın alacağız. Suriye, Kazakistan, İsrail dahil, faaliyette bulunduğumuz ülkelerin sayısı 10’a çıkacaktır” diyor.

Şirketin tarım ve hayvancılık alanında büyük yatırımları var. Bunlar arasında TİGEM’den 30 yıllığına kiralayarak, 60 milyon dolar yatırım yaptığı Denizli, Acıpayam’da bir çiftliği, ayrıca Kaliforniya’da ve Yeni Zelanda’da da iki çiftliği daha var.

Sancak Aşireti’nden Olan Diğer İşdamları

Kardeşi; Suat Sancak: Sancak Grup ve Sancaklar Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı
Kardeşi; Burhan Sancak: Hedef Alliance Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Amcası; Şakir Sancak: Sancaklar Vakfı’nda görevli
Oğlu; Özer Sancak

Ethem Sancak Kendini TÜSİAD Başkanı İlan Ediyor

Sancak; konuk olduğu CNBC-e’deki Finans Cafe programında, aşağıdaki açıklamasıyla sadece başkanlığını değil, başkanlığa nasıl seçileceğini de ilan etmiş oluyor:

“TÜSİAD üyeliğim devam ederse; bundan sonraki kongrede Başkanlar Konseyi’nin değil, TÜSİAD üyelerinin özgür iradelerinin adayı olarak başkanlığa aday olacağım. Daha önce iki yıl TÜSİAD’da yöneticilik yaptım. Şu anda TÜSİAD Başkanlığı’na Muharrem Yılmaz’ın seçilmesinden memnunum.”

Sancak böylesi bir açıklamayı, hem de iki yıl öncesinden, “Türkler’in önüne yüzyılda konulan bir lider (!)” ve “İdol’ü ve Sevdalısı”nın emri olmadan yapabilir mi? Hayır yapamaz!

Erol BİLBİLİK, 10 Mart 2013
Güncel Meydan

 
1 Mart Tezkeresi’nin Tutanakları Açıklanmayacak! / Erol BİLBİLİK PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 27 Şubat 2013 20:24

AKP Erzurum İl Başkanlığı Kurucu Başkanı ve 22. Dönem Erzurum Milletvekili İbrahim Özdoğan; Ulusal Kanal’da konuk olarak katıldığı programda, 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin reddedilmesi konusunda özetle şu dikkat çekici açıklamayı yaptı:

“Recep Tayyip Erdoğan’ın, 1 Mart Tezkeresi için yaptırdığı gizli oylamada, Tezkere’nin kabul edilmesine 'evet oyu' çıktı. Tezkere’nin TBMM’de yapılan oylamasında ise 'red oyu' çıktı. Ben, Erdoğan’ın yaptırdığı oylamada ve TBMM’deki elektronik oylamada da 'Red oyu' kullandım.

1 Mart Tezkeresi’nin reddedildiği gizli oturum tutanakları zaten 2-3 yıl sonra TMMM Başkanlığı’nca açıklanacak ve olay açıklığa kavuşacak, o oturumda benim gibi red oyu verenler oldu. Erdoğan bir süre bekledi ve red oyu verenlerin hepsini Parti’den yeniden aday göstermeyerek attı. Çünkü bunları atmayıp yeniden seçtirirse, birleşerek kendisine muhalefet ederler diye düşündü.

Ben, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce ANAP’a geçmiştim. Erkan Mumcu Genel Başkan’dı. Ben red oyu verilmesi için yoğun çaba harcadım, zaten ANAP olarak Tezkere’ye red oyu verilecekti. Erdoğan, Erkan Mumcu ve benim gibi red oyu verecek milletvekillerine büyük baskıda bulunuyordu. Benim Erzurum’da yaşayan yaşlı anneme oğlunu öldüreceğiz diye sürekli haberler gönderiyorlardı. O dönemde ben Ankara’da bir otelde saklanmak durumunda kaldım. Bu süreçte ‘askeri kanat’tan bize hiçbir baskı gelmedi, bütün baskılar ‘sivil kanat’tan; Fethullahcı, dinci ve şeriatçı kanatlardan geldi.

Erdoğan 2000 yılında Avustralya’ya gitti, orada bebek katili Apo için “Sayın Öcalan” ve şehitler için “Kelle” dedi. Ben bunların hiçbirini kabul edemem. Doğu Perinçek; emperyalizme karşı çıkışıyla, Berlin ve Lozan’da ‘Ermeni Soykırımı’ tarihi bir yalandır deyişiyle ve seçimlerin çoğunda zindanda oluşuyla gerçek bir Müslümandır. O’nun Meclis’e girmesini, ve Cumhuriyet İçin Güçbirliği adaylarını destekliyorum. Bana göre 12 Haziran 2011 seçimiyle Türkiye’nin parçalanmasına veya parçalanmamasına karar verilecektir.”
(Ulusal Kanal, 10.06.2011, Dünya’da Neler Oluyor)

AKP’nin iktidara gelmesinin ardından 1 Mart 2003’te gerçekleşen Kuzey Irak’a asker gönderilmesini amaçlayan teskere TBMM’de reddedildi. AKP’de o dönemde Abdullah Gül Başbakan, henüz milletvekili seçilemeyen Recep Tayyip Erdoğan ise Genel Başkanlık görevini üstleniyordu. Tezkere; TSK’nın Kuzey Irak’a gönderilmesini ve gerektiğinde kullanılmasını, ve de muhtemel bir askeri harekat çerçevesinde yabancı silahlı kuvvetlere mensup hava unsurlarının Türk hava sahasını kullanmalarına 6 ay süreyle izin verilmesini öngörüyordu. Buna göre en fazla 62 bin yabancı askeri personel Türkiye’de bulunabilecek ve yabancı kuvvetler 255 uçak ve 65 helikopteri aşmayacaktı.
1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi, Irak savaşında İncirlik Üssü ve Türk limanlarını ve topraklarını kullanacak olan ABD’yi şok etti. Reddin üzerine, savaş gemilerini İskenderun açıklarında bekleten ABD; İngiltere’deki Lakenheath, Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia ve Suudi Arabistan’daki üslerini kullandı.

Erdoğan, Başbakan olabilmek için; 4 Kasım 2002’de ABD Savunma Bakanı Yardımcısı Paul Wolfowitz’e gizli bir mektup yazarak “Geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkelerimizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim. Bu amaçla Hilmi Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum. Bu yardım için ve ülkeme geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkür ederim. Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.” demişti.

Erdoğan bu mektubuyla, Başbakanlığı üstlenebilmesi için Wolfowitz’ın desteğini açıkça talep etmiş ve sonrasında bu talep kapsamında da hem kendisi hem de Hilmi Özkök, Washington’u ziyaret etmiştir. Sonuçta; TSK’nın Kuzey Irak’a asker gönderilmesini amaçlayan tezkerenin kabul edilmesi koşuluyla, Erdoğan’ın Başbakanlığı üstlenmesinde ABD ile Erdoğan arasında gizli mutabakata varılmıştır. Daha kapsamlı 9 maddelik Colin Powell ile Abdullah Gül arasında bir mutabakat belgesi de Nisan 2003’de imzalanmıştır. Erdoğan Başbakanlığı’nı tam garantiye almak için tezkere oylamasına katılacak milletvekillerinden imzalı boş kağıtlar almış ve onlara yemin ettirmiştir. Ancak bunlara rağmen Meclis’teki elekronik oylamada tezkere reddedilmiştir. Tezkere’nin reddedilmesinde ileride yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olmayı planlayan Refah partisi milletvekilleri üzerinde önemli gücünü yeterince kullanmayan Abdullah Gül’ün de önemli rolü olmuştur.

Tezkerenin reddiyle şok yaşayan ABD, o günden sonra Erdoğan’a, Gül’e ve onların dış politikaları nedeniyle Türkiye’ye düşman muamelesi yapmaya başlamıştır.

Tezkere konusunda en fazla bilgiye sahip olan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Tezkere’nin kabul edileceğinden o kadar emindi ki, Washington’da Şerif Egeli’ye yaptığı açıklamada bunu “Ben Tezkere’nin geçmesinden yanaydım. Tezkere geçseydi ordumuz Irak’ta görev alacak, o zaman PKK’da bitecekti.”demiştir. (Hürriyet, 19 Ekim 2010)

Tezkere konusunda en etkin konumda olan ve yoğun çaba harcamış olan eski ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney “Benim Zamanımda” (In My Time) adlı kitabında, Türkiye’nin analizini yaptığı bölümde; İslamcı parti olarak nitelendirdiği AKP’nin İktidarı’na olan intikam duygusunu, Erdoğan’ın adını dahi kullanma gereğini duymadan kısaca şu ağır cümlelerle ifade etmiştir: (Tolga Tanış, Hürriyet, 31 Ağustos 2011)

Derin Bir Şeyler Oluyor:“2002 Kasımı’nda İslamcı AK Parti parlamentoda çoğunluğu kazanacak, bir sonraki Mart’ta da partinin lideri Erdoğan’ı Başbakan yapacaktı. Yeni seçilen parlamento; Saddam Hüseyin’e karşı operasyonları başlatma zamanı geldiğinde, 4. Piyade Tümeni’ni Türkiye’ye konuşlandırma talebimizi reddedecek biz de sonunda bu birliği Kuveyt’e yollayacaktık.”

Tehlikeli Geçişin Ortasında: “Genel olarak, sanırım Türkiye’de yaşanan kaymanın şiddetini anlamada başarısız olduk. Amerika’nın en önemli NATO müttefikinden birinde İslamcı bir hükümetin iktidara gelmesinin ne anlama geldiği, o sırada karşı karşıya olduğumuz diğer meseleler yüzünden belirsiz kaldı. Bugün Türkiye, anahtar rolündeki NATO müttefikliğinden, ABD ve İsrail ile ilişkileri pahasına İran ve Suriye gibi ülkelerle yakın ilişki geliştiren İslamcı devlet yönetiminde bir ulus olmaya doğru tehlikeli bir geçişin ortasında gözüküyor.”

Yukarıda anlatılanlar dikkate alındığında; Teskere’nin reddine yönelik gizli toplantı tutanaklarının açıklanmayacağına şüphe yoktur.

Erol BİLBİLİK, 27 Şubat 2013
Güncel Meydan

Son Güncelleme: Pazar, 03 Mart 2013 20:31
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 7
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?