Selçuk TINAZ



Çirkin Koalisyon / Selçuk TINAZ PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 11 Mart 2013 18:21

Herkes hatırlar; Hani bir dönem, adeta bugünlerin habercisi ve AKP iktidarı boyunca yapılacak göz boyama, akıl çelme işlerinin öncüsü olan bir söylem vardı.

Türkiye Cumhuriyeti'nden intikam alma dürtüsü ve AB üyeliği gerekçesi ile AKP hükumetinin kendilerine gönüllü olarak verdiği kapitülasyonları "Doğrusu bu kadarını biz bile beklemiyorduk" (İstemeye hakkımız olmadığını biliyorduk. Utanırdık) diyerek mutlu ve mahcup bir şaşkınlık ile karşılayan Avrupalılar ve AKP'nin vatana ihanet derecesine ulaşan tam teslimiyet hâlini gizlemeye çalışan, büyük bir zevk içindeki Amerikalılar, o söyleme bağlı olarak şöyle bir özet yapıyorlardı;

"Türkiye'de bir elit varmış. Bu elit Cumhuriyeti kurunca, tabanı ezmiş. Derken efendim, o taban bir şekilde gıdıklanmış ve gelip eliti tekmelemiş. AKP iktidarında olan biten her şey, bundan ibaretmiş".

Oysa, Türkiye'deki herkesin bildiği gibi, işin aslı çok farklıydı.

Osmanlı döneminde Anadolu'daki namuslu, dürüst, haysiyetli insanlar 'bu cephe benim, o cephe senin' diyerek savaştan savaşa koşarken ve bu yüzden can verip malını mülkünü de azınlıklara kaptırırken, tekkelerde, zaviyelerde yuvalanmış tarikat şeyhleri ile müritleri, askerlikten, vergiden muaf tutulmanın keyifli ve bereketli saltanatını sürüyorlardı.

Kurtuluş Savaşı'ndan sonra yaptığı devrimlerle bütün vatandaşları devletin karşısında eşitleyen Atatürk'e ve onun kurduğu Cumhuriyet'e bu yüzden düşman olan, din satıp dindarlık taslayarak geçinen bu sahtekârlara bir de, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla çağdışı ve insanlıkdışı kalan feodal ayrıcalıklarının, büyük bir ahlâksızlık olduğu ortaya çıkan ve hükmettikleri insanların onlarla eşit birer vatandaş haline gelmelerini hazmedemeyen, Güneydoğulu şıhlar ve aşiret mensupları eklendi.

Şurası muhakkak ki, şimdilerde etnik maske takabilmek maksadıyla, PKK'yı da aralarına almak için uğraşan AKP-BDP koalisyonu, bu iki asalak grubun kötü niyetli işbirliğinden başka hiçbir şey değil.

O yüzden AKP iktidarının tek başına veya ortaklarıyla beraber bu ülkede yaptığı işlerin tamamı, Cumhuriyet'in bütün vatandaşlarını birbirine eşit insanlar olarak görmesiyle işleri bozulan ayrıcalıklı asalakların, intikam alma hırsından gayri bir dürtüsü ve amacı olmayan kötülüklerinden ibaret.

(Silivri fesadını "Size vurun dediysek, öldürün demedik" diye eleştiren ABD elçisinin, bu konuda hükumetin bir kanadına yeşil ışık yaktığını düşünenler var galiba. Islak imzalı bir 'Fettullah'ı tasfiye belgesi' gibi duran tutanak sızıntısından, cemaatin dışlanacağı anlaşılıyor. Cumhurbaşkanını devreye sokmaya çalışan telaşlı gayretin nedeni, bu olsa gerek. Aslında, Güneydoğu'daki feodal yapının ezdiği insanlardan meydana geldiği için, bu koalisyondaki varlığı eşyanın tabiatına aykırı olan PKK'nın yerine cemaatin katılması daha mantıklıdır ama, o zaman da, din pastasını paylaşmak gerekir. Daha da önemlisi, ABD'nin hazırladığı ve AB'nin desteklediği ülkeyi bölme planına etnik kimlik makyajı yapma şansı kalmaz).

Atatürk karşısında aldıkları yenilgiyi unutamayan, hazımsız ve kibirli Avrupalıların, Amerikalıların, bu çirkin koalisyona destek vermeleri hiç de şaşırtıcı değil.

Ne de olsa Batılılar, üç kuruşluk bir menfaat için dahi, kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri bütün değerleri hemen çiğnemeye her an hazır, imanı ve dini 'para' olan bir kültürün beşiğinde yaşıyorlar.

 

Bütün bu gerçekleri açıkça görebiliyor olmanın etkisine rağmen "şu sorunu - bu sorunu", "demokratikleşme", "özgürleşme", "reform", "çözüm", "barış", vs. cinsinden, insanları kandırmak için kullanılan büyülü hipnoz sözcüklerine, stratejik seviyede bir kurnazlık düşünmenin sonucu ve o düşünceyi gizlemenin gereği olarak, aldanıyormuş gibi yapmak bile çok zor olurdu herhalde.


Selçuk Tınaz

 

Son Güncelleme: Salı, 12 Mart 2013 20:56
 
Meğerse, Sorun Zaten 'Çözük'müş / Selçuk TINAZ PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 06 Mart 2013 19:06

Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin yaptığı, Avrupalılar ve Amerikalılar için büyük bir şok ve içimizdeki çözükçüler için de okkalı bir tokat olan araştırmada, çok ilginç gerçekler (bir kere daha) ortaya çıkmış;


Ortak bir gelecek kurulacağını düşünen Türkler yüzde 70.7, Kürtler ise yüzde 90.3, olmuş.

Kürtlerin yüzde 94'ü "Türk bayrağı benim de bayrağım", yüzde 91'i "İstiklâl Marşı benim de marşım" demiş.

Bu oranlar, piyasada aydın geçinenlerin bunca yıldır yaptığı propagandanın hiçbir temelinin ve etkisinin olmadığını ve "Kürtlerin Temsilcisi" sıfatı ile ortalıkta dolaşan sahtekârlardan hiçbirinin böyle bir yeteneğe ve yetkiye sahip olamadığını gösteriyor.

Çeşitli araştırmalarda defalarca kendini gösteren bu gerçeklere rağmen, BDP'yi ve/veya PKK'yı, Kürtlerin temsilcisi olarak görüp kabul etmek, gaflet, dalalet, ülkeye hıyanet, Kürtlere ihanet ve hem de hakarettir.

Peki öyleyse şimdi Kürtleri kim temsil edecek? (Demokrasilerde etnik temsil olamayacağı için bu çok aptalca bir ifade ama, ülkenin bugün getirildiği yere doğru olan bir yolculuğu da, ancak aptallar yapardı zaten).

"Kürtler kendilerini gerçekten temsil eden bir temsilci buldukları zaman, devlet o temsilci ile ne konuşacak ve hangi soruların cevaplarını arayacak ?" diye düşünmeye gerek yok, tabii ki araştırmadaki soruların;

"Ortaklığımızı sürdürecek miyiz... Türk bayrağı sizin de bayrağınız mı... İstiklâl Marşı sizin de marşınız mı?".

Araştırma merkezinin yaptığı bu çalışmanın sonucunda "Kürt Sorunu" lâfının tutarsızlığını ve saçmalığını, o lâfı icat edenlerin kötü niyetini, kullananların ahlâksızlığını veya gafletini hâlâ göremeyen, anlayamayan kalır mı acaba?

Bence kalır çünkü, halkın tamamına yakınının duygu ve düşünceleriyle hiç alâkası olmayan ve istekleriyle hiç örtüşmeyen genel gidişata bakılırsa, sözde temsilcilerin, yöneticilerin ve aydınların arasından, Aziz Nesin'lik olacak veya hain kontenjanından söz eden Attila İlhan'ı haklı çıkaracak, birileri bulunur illâ ki.

Aydınlar aydınlanmaya muhtaç durumda kaldıkça, bu ülkede sorun çözmek, yabancıların kötü niyetli planlarına hizmet etmek anlamına gelmekten kurtulamayacak.

Selçuk TINAZ, 5 Mart 2013
Son Güncelleme: Çarşamba, 06 Mart 2013 19:09
 
Kürtçülük Sorunu / Selçuk TINAZ PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 04 Şubat 2013 03:52

Geçtiğimiz hafta, Cumhuriyet Halk Partisi'nden iki milletvekilinin yaptığı konuşmalar çok önemliydi.

Birincisi ile bağlantılı ikinci konuşmada Sayın Emine Ülker Tarhan, BDP'lilere son derece önemli bir soru sordu ;"Siz kimsiniz ?"

Bu akıllı soru, benim aklıma şunları getirdi ;

"Siz kimsiniz?  Bizim Kürt vatandaşlarımıza hiç benzemiyorsunuz... Bir eliniz yağda, bir eliniz balda... Ağa babanızın kucağında, şıh dedenizin dizinde büyürken, ağzınızdan kuş sütü eksik kalmamış... Bizim Kürt vatandaşlarımızın bir yılda kazandıkları parayı bir günde kazanıyor, bir yılda harcadıklarını bir günde harcayabiliyorsunuz... Bizim Kürt vatandaşlarımıza hiç benzemiyorsunuz...

SİZ KİMSİNİZ !"

Birinci konuşma ise Prof. Dr. Birgül Ayman Güler'e ait. Hocamız, hitap ettiği kitlenin belli seviyede temel bilgi sahibi olduğunu varsayarak konuştu. Meclis'teki ve basındaki cehaletin ve kötü niyetin boyutlarını hesaba katmayan sözleri, bence son derece faydalı oldu.

Öğretmenin ne dediğini anlamayan veya anlamak istemeyip çarpıtan öğrencilerin bağrışmaları, hepimiz için çok aydınlatıcıydı. Kimin neyi ne kadar bildiği ve kimin ne kadar iyi niyetli veya ne kadar kötü niyetli olduğu iyice ortaya çıktı.

'MİLLET' daha çok dini bir anlam taşıdığı için, onun yerine kullandığımız, 'kültür ve amaç birlikteliğini gösteren yaşam beraberliği' anlamına gelen 'ULUS'un ne olduğu ve onun içinde yer alan küçük parçaların, yani 'MİLLİYET'lerin (aralarında bir bölünmenin ve parçalanmanın hedeflenmediği iddia edildiğine göre) hadlerinin ne olması gerektiği, nihayet konuşulmaya başlanınca, herkesi aptal yerine koymaya çalışan Kürtçülüğün maskesi yerlere kadar düştü.

Türkiye'de uzun süredir dillendirilen ama bir türlü tanımı yapılamayan "Kürt Sorunu" kalıbını kullananların en büyük sıkıntısı, kalıbın, hedeflediği sonuçları da kapsayacak bir tanımının yapılması halinde, adının değişmesi ve "Kürtçülük Sorunu"denilmesi gerektiğinin herkes tarafından anlaşılacak olması galiba.

Devletin, Türklüğü, ne Anayasa'da ne de başka herhangi bir yerde ırk olarak tanımlamadığını bile bile, Türk olmayı bütün kötülüklerle birlikte, ırkçılık ile de eşanlamlı hale getirmek için çabalayan Kürtçüler, kendilerinin ve yaptıkları işin ırkçılık ile tanımlanmasından çok gocunuyor ve rahatsız oluyorlar.

Oysa, Türkiye'de azınlık değil, çoğunluk haklarına sahip olan ve herkesle eşit durumda bulunan Kürtlere, özel azınlık hakları da vererek bütün diğer vatandaşların üzerine çıkarmak istemenin hiçbir haklı mazereti olamayacağına ve ancak "SEÇİLMİŞ, ÜSTÜN IRK" zırvalığına dayandırılabileceğine göre, Kürtçülerin yaptıkları ırkçılıktan başka hiçbir şey değil.

Kürtleri herkesten her konuda ve mümkün olan her şekilde ayrıştırmak için yıllardır çabalayan Kürtçüler, bu fesadı sinsi ve istikrarlı bir biçimde sürdürüyorlar ama, ABD'den gelen uyarılar nedeniyle şimdilik, Kürtlerin Türkiye'den ayrılmalarını istemeye ara verdiler.

Kürt olmayanları doğru-yanlış, olur-olmaz her şey için suçlama dönemi yavaş yavaş geride kalacak, çünkü şimdi havuç mevsimi. Bu nedenle Kürtçüler hepimize havuç ikram ediyorlar. Dediklerini yaparsak, Ortadoğu'nun hakimi olurmuşuz.

(Eğer biz onların senelerdir iddia ettikleri kadar kötü insanlar isek, bu nasıl iyi bir şey olabilir ki ?)

Hepimizi yıllardır suçlamaya doyamayanların övgüler düzmeye başladıklarını görürseniz, hiç şaşırmayın. Ayrıca, PKK'lı teröristleri halkın gözünde insanlaştırmaya çalışan propagandayı dengelemek için de, böyle bir oyuna ihtiyaç var zaten.

"Zihin Kontrol Yöntemleri"ni anlatan kitapları alıp okumak için çok geç kaldık tabii ama, insan gene de, bizi bu derece aptallaştırmayı nasıl başardıklarının bilimsel açıklaması gerçekten yapılıyor mu acaba diye merak ediyor.

Ortadoğu'ya hakim olmanın ilk şartı, güçlü bir orduya sahip olmak iken, biz, komuta kademesinin tasfiye edilmesi sayesinde ordumuzun zayıflatılmasına alkış tutuyor ve adına da "demokratikleşme" diyebiliyoruz. Devletin tamamı yabancı bir devletin vesayeti altına sokulurken, askeri vesayetten kurtulmaktan söz edebiliyoruz.

Bu "demokratikleşme" sayesinde ordumuzu yabancı vesayeti altına sokanlar askerimize diyorlar ki ; "Nerede, ne zaman ve kimin için öleceğine yabancılar karar verecek. Sen hiçbir şeye karışma. Sadece öl".

ABD'nin ordusu teknolojik olarak zaten güçlü. Bu nedenle güçlü bir Türk ordusuna ihtiyaç yok. Kara harekâtında kullanılacak kadar kalabalık bir ordu yeterli olacak. Amerikan çıkarlarını korumak için ABD kuvvetleri havada, Mehmetçik de karada savaşacak.

Amerikan askerleri ceset torbalarında eve döndükleri zaman, yönetim büyük sıkıntı yaşıyor. ABD'nin çıkarları uğruna ölecek lejyoner ihtiyacı Türkiye'den karşılanacak. Mehmetçik bu göreve seçildi çünkü Türkiye her gün şehit cenazesi görmeye alıştırıldı

(Galiba asıl neden, Amerikalıların kafasındaki 'Türk' tanımında gizli. "'The Reader's Digest Great World Atlas' isimli dünya atlasının 129. sayfasında, "Turks, a Central Asian warrior race" yani, "Türkler, Orta Asyalı savaşçı bir ırk" şeklinde bir tanım yapılıyor).

Dünyadaki egemenlik yarışında iddialı taraflardan birinin hesabına Ortadoğu'nun bekçisi olmaya kalkışırsak, diğer tarafların itirazı kaçınılmazdır ve bu da yeni bir dünya savaşı anlamına gelebilir.

Karşı tarafta en az ABD kadar iddialı Çin ve Rusya bulunuyor. Bu iki devin, her zaman çocuk kandırma seviyesinde yapılan ve ahmak ıslatan Amerikan propagandasına pabuç bırakıp, kendi geleceklerinin tehlikeye düşmesine razı olacaklarını zannetmemeliyiz.

Amerikan projesini engellemek için en başta terör olmak üzere ne lâzım ise yapacaklarından hiç şüphe yok. Bu kapışmanın yeni bir dünya savaşına kadar yolu var.

Başını propagandadan ve İmralı adasından kaldırıp dünyaya bakan herkes, o adada uyduruk bir barışa değil, korkunç bir savaşa yol yapıldığını açıkça görebilir.

(Koskoca ülkeyi küçücük bir adaya hapsedip, ABD'nin politikalarına ve projelerine uygun hale dönüştürme işinin barış için yapıldığını söyleyenlere de, ne demeli bilmem ki. Hele, Dışişleri Bakanımız (!) Sayın The Son of David'in, İsrail saldırısına Suriyenin misilleme yapmamasından duyduğu hayal kırıklığını gösteren, sitem dolu sözlerinden sonra, hâlâ bu iddiayı sürdürebilmek mümkün mü ?)

Ancak, herkesi, Ortadoğu'nun nimetlerinden eşit olarak yararlandıracağınızı söylerseniz, böyle bir bekçiliğe izin alabilirsiniz.

Tabii, sözünüzün inandırıcı olması için Türkiye'nin AKP'den kurtulması gerekir çünkü onunla hiç inandırıcı olamayacağı, Erdoğan'ın Şanghay şakasına Putin'in gülüp geçmesinden belli. Bir Amerikan eyaleti haline gelen Türkiye'yi, çok ihtiyaç duymasına rağmen, AB bile üyeliğe kabul etmiyor.

Eğer yepyeni bir parti ile iktidara gelecek, bölgenin şart koştuğu ve şiddetle ihtiyaç duyduğu şekilde veya kısaca söylemek gerekirse, 'Atatürk gibi doğru ve tarafsız bir politika izleyecek' akıllı bir yönetim oluşturamazsak ve bugünkü politikayı devam ettirirsek, bütün dünyada inanılmaz sayılara ulaşacak insanın ölmesine, en büyük yardımı yapmış olacağız.

Bütün dünyanın kaderini elinde tutmak çok ağır bir yük ve hayli iddialı bir görev belki ama, uygarlık tarihini doğru ve dürüst bir şekilde okuyunca, Türk Kültürüne sahip olan topluluklar için tarihin başlangıcından beri bunun adeta bir kader olduğunu ve ister istemez hep bu noktaya sürüklendiklerini görmek mümkün.

Bu kader, dünyadaki bütün uygarlıkların temelinde yer almanın getirdiği, bir ana-baba sorumluluğu olsa gerek.

 
Keşke, Öcalan'ın Uçak Konuşması, Türkçe'den Türkçe'ye Doğru Tercüme Edilseydi / Selçuk TINAZ PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 24 Kasım 2012 17:25

Basında halka anlatıldığına göre, hapisteki 683 PKK'lının açlık grevi Öcalan sayesinde bitirilmiş ve böylece sayın terörist, ülkemizde ve bölgemizde yeniden siyasi aktör haline gelmiş veya getirilmiş.

Onu, bölgedeki feodalizmi tehdit eden siyasi bir rakip olarak gören Iraklı Kürt feodal Celâl Talabani, "Türkiye Kürtlerinin bu adamın halâ arkasından gitmesini anlayamıyorum, senin bir izahın var mı ?" şeklindeki uzman sorusunu, tam da adamına sormuş.

Bu sorunun bize, "Körler sağırlar, birbirini ağırlar" atasözünü hatırlatan muhatabı Cengiz Çandar da, Öcalan'ın, yakalandıktan sonra uçakta yaptığı konuşmayı ve mahkemedeki savunmasını duyduğu zaman hiç beğenmediğini söylemiş.

Kendi gözünde, "isyan ettiği devlete teslim olmuş, boyun eğmiş bir lider" profili çizen Öcalan'ın ve dolayısıyla PKK'nın artık bittiğini düşünen Çandar böylece, bölücülük propagandası yapma işinde onların yüzünden yaşanan zorluklar geride kalacak diye duyduğu memnuniyetin coşkusuyla, diğer Kürtlerden kendilerine, Amerikan planlarına hizmet edecek yeni bir lider seçmelerini istemiş.

Askerin elinden alınarak MİT'e teslim edildikten sonra görülen, İmralı'daki U-Dönüşüne ve ABD planı doğrultusunda Suriye'nin kuzeyine toplanan Kürtlerin duvarlara Öcalan posteri yapıştırıp, boyunlarındaki madalyonlarda resmini taşımalarına bakılırsa, Amerikalıların onu kullanmayı bırakmaya henüz niyetli olmadıkları anlaşılır.

Belki de Amerikalılar, bütün yumurtalarını çürük feodalizm sepetine doldurmakla, ileride kendi projelerine büyük bir zayıflık ve hasımlarına da avantaj sağlayacaklarını, görebildiler nihayet.

Bölgeye getirilen yalancı baharlar eliyle Irak, Suriye ve Türkiye'den toprak çalarak, Nil'den Dicle ve Fırat'a kadar uzanan coğrafyada kurulmak istenen Büyük İsrail Devleti'nde gerçek bir halk baharı yaşanma ihtimali, onlar için çok korkutucu olmalı.

Öcalan, yabancı gizli servislerin elinde ülke ülke dolaştırıldıktan sonra, onlar tarafından öldürülme tehlikesinden kurtulmanın verdiği rahatlık ve güvenle, Türkiye'ye getirilmek üzere paketlendiği uçakta devlete bir teklifte bulundu.

Bu hiç de göründüğü ya da zannedildiği gibi zavallı, ezik ve pasif bir yalvarma değildi. Tam aksine, kendine güvenen, aktif ve saldırgan bir işbirliği önerisiydi. Öcalan diyordu ki ; "PKK, bölgedeki feodal sisteme karşı tepki olarak ortaya çıkan (en azından, ona katılanlar açısından böyleydi) ama, sonradan yabancı devletler tarafından Türkiye'ye karşı bir Kürt isyanına dönüştürülmeye çalışılan bir terör hareketidir. Devlet feodalizm ile mücadele etmeye karar verirse, ben de örgütü aslına çeviririm ve birlikte bu sorunun üstesinden geliriz".

Amerikalıların kendi planlarına hizmet edecek bir "Kürt Sorunu"na ihtiyaçları vardı. Bu yüzden Öcalan'ı, ABD'nin Türkiye'ye zarar veren düşmanca planlarını gören ve Avrasya seçeneğini düşünmeye başlayan askerin elinden alarak, kendi kontrolleri altındaki MİT'in eline düşürdüler. Böylece, feodalizmi gizlemeye de yarayan "Feodalizm Sorunu'nu, Kürt Sorunu'na Çevirme Projesi" gittikçe hız kazanarak devam etti ve bölgedeki feodal yapı ile işbirliği halindeki ABD'yi çok rahatlattı.

Amerikalılar, bir yandan PKK'ya etnik kimlik kazandırarak onu iyice ırkçı bir çizgiye oturttular, diğer yandan da satın aldıkları ve/veya kandırdıkları Türkiyeli basına sürekli olarak, "Kürt Sorunu" dedirttiler.

Sanki Kürtler Türkiye'de, örnekleri Avrupa ve Amerika'da görülen cinsten bir azınlık sorunu yaşıyorlarmış gibi propaganda yaptırdıkları basında, ne yazık ki var olan sorumsuzluğu, düşüncesizliği, tembelliği, devlete karşı olan kindarlığı, intikamcılığı ve hainliği, hayli etkili bir şekilde kullandılar.

Bugün artık bu konuda kibarlık edip, sözümüzü esirgeme lüksüne sahip değiliz. Eğer basınımız namuslu ve akıllı davranabilseydi, her gün şehit cenazeleri taşımak zorunda kalmaz ve devlet yönetimini ellerine geçiren bazı hain imamlar tarafından şu anda, devletin ve milletin cenaze namazına hazırlanıyor olmazdık.

Maalesef, kendisine ezberletilen kalıpların dışına çıkarak, "PKK'lı Kürt teröristler, feodal Kürt köylerini basıp feodal Kürtleri öldürüyorlar. Bu yüzden devlet, koruyamadığı Kürt köylerini boşaltmak zorunda kalıyor. Bölgedeki Kürtlere ait feodal yapının silahlı gücü olan Kürt korucular, devletin yanında Kürt teröristlere karşı savaşıyorlar. Feodal Kürt Yapısı'nın içinde ezilen de Kürt, ezen de. Çatışmanın her iki yanında da Kürtler var, bu ne biçim 'Kürt Sorunu' ?" diye soramadı, US Dollar'lı ve sloganlı hipnoz altındaki basınımız.

Soruyu sormayı akıl edemeyenler malûlen, akıl edebilen ama işine gelmediği için soramayanlar da taammüden, bu cinayetlere ortak olmaya devam ediyor ve bir Yahudi kehanetinin peşinden sadistçe, mazoşistçe veya enayice gidiyorlar.

Geçmişte, yabancı devletler hesabına Türkiye'de devlete karşı topluca isyana kalkışan feodal Kürtlerin bu ihanet hareketini önlemek maksadıyla alınan tedbirleri ve isyancılara çıkarılan doğru veya yanlış faturaları, bugün artık geçerli olmasalar da, bir propaganda aracı olarak halâ kullanıyor ve "30.000 kişi, PKK tarafından kimlik ve kültürel haklar için öldürüldü" anlamına gelen sözler sarf etmeye, devlet içinde devlet kurmak sanki demokratik bir hakmış gibi, insanları aptal yerine koymaya devam ediyorlar.

İktidara geldikten sonra, vatana ihanet suçunu kanunlardan çıkarmakla işe başlayan AKP, güvenlik güçlerimizin elini kolunu bağlayan AB'ye uyum yasaları sayesinde, terörle mücadeleyi engelledi ve vatan evlatlarının bir Amerikan projesi uğruna, birbirlerini öldürmelerinin önünü tamamen açtı.

Suriye ve İsrail yönetimlerine karşı sahnelenen saldırı tiyatrosunda esas oğlanlığa soyunan ve kendi ülkesinde en az Ortadoğu'daki diktatörler kadar baskıcı olan AKP hükumeti, İsrail'deki bütün yönetimlerden daha kanlı ellere sahip.

Kan görmekten zevk alırcasına, kan kokusu aldığı her yerde şiddeti artırmak için çalışan AKP'nin girdiği kılığa bakınca, insanın aklına bazı sorular geliyor ;

"İsrail ile yaptığı danışıklı dövüş marifetiyle üzerine giydirilen kamuflaj kıyafetine, şimdilerde ABD ile ağız dalaşına girerek bir de şapka ekleyen başbakan, Vaşington'un dünyada yapmak istediği her işte bir koçbaşı gibi mi kullanılıyor ?"...

"ABD, BM Güvenlik Konseyi'nde Rusya ve Çin vetolarını aşmak için, yeni bir düzenleme yapma peşinde mi acaba ?"...

Bu ikiz soruların cevaplarını, onlarla kardeş olacak diğer soruların cevaplarıyla beraber, yakında duyarız herhalde. O zamana kadar ve ondan sonra da daima, basınımıza namus ve akıl, geri kalan vatandaşlarımıza da sabır ve kuvvet diliyorum.

Selçuk TINAZ, 24 Kasım 2012

Son Güncelleme: Pazartesi, 26 Kasım 2012 09:28
 
Haydarpaşa'nın Şifresi / Selçuk TINAZ PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 07 Kasım 2012 23:53
Haydarpaşa Tren İstasyonu'nun tarihi binası, Amerika'daki başkanlık seçimi dolayısıyla ABD diplomatik temsilciliği, CNN Türk ve Yaratıcı Fikirler Enstitüsü (?!) tarafından kiralanmış.

Her üniversiteden seçilen 10 cici çocuk ve cici gazetecilerin katılımı ile yapılan bu özel davetiyeli demokratik (!) etkinlik ile, seçim propagandasında kullanılan konuları ve seçim sonuçlarını tartışmak üzere Amerikalı ve Türk yorumcuların bir araya getirilmeleri amaçlanmış.

Tam da Başkanlık Sistemi'nin dayatıldığı bir dönemde, Türk halkının Amerikan yönetim sistemi hakkında bilgilendirilmesi de, toplantının konusuymuş ("bonusu" demek daha doğru galiba. Yaratıcı fikirli ya bunlar...).

Bazılarına göre her şey pek iyi ve güzel de, bugüne kadar Amerikan tarafında art niyetsiz, namuslu ve masum bir iş yapıldığını hiç göremediğimiz için, aklımıza "Neden, Haydarpaşa Garı?" sorusu ister istemez geliyor.

İstanbul'da, Amerikalıların dünyaya vermek istedikleri imaja uyacak onlarca yapı varken, ABD'nin ülkemizde algılanan imajı ile de kesinlikle uyuşmayan eski, yanmış ve terk edilmiş bir binanın seçilmesi ancak 'mesaj gönderme' niyetiyle açıklanabilir bence.

Bu mesajın ne olduğu, belki de Haydarpaşa Garı'nın bazı özelliklerinde saklıdır.

Amerikalılar, sembollerle yaşamayı, konuştukları konuları onlarla süslemeyi, hedeflerini onlarla gizlemeyi veya anlatmayı pek severler. Amerika Birleşik Devletleri'ni masonlar kurduğu için, parasının üzerinde de, başkent Vaşington'un şehir planında ve ona yerleştirilen yapılarda da mutlaka masonik semboller bulunur.

Diğer bir ifade ile, ülkeyi temsil eden her nesne ve olayda, özel mesajlar veren semboller vardır.

Peki, Haydarpaşa Garı kime, ne gibi bir mesaj verebilir? Bunu anlayabilmek için, binanın ne zaman, kim tarafından, niçin yapıldığını bilmek lâzım.

Almanlar tarafından 1908 yılında yapılan bina, kara yollarının çok az ve kötü olduğu bir dönemde başkent İstanbul ile Anadolu'yu birbirine bağlayan demiryolu projesinin başlangıç noktasıdır ve Alman İmparatorluğu'nun Anadolu'daki sembolüdür.

Sanki, padişah'a ve payitaht'a, "Bak, ülkeni benim sayemde yönetiyorsun" der gibidir.

İki imparatorluk arasında yapılan anlaşmaya göre bu proje, sömürgecilikte ileri gitmiş olan Avrupalı kardeşlerine yetişmeyi amaçlayan Almanlara, bir koyundan bir kaç post çıkarmaya meraklı Avrupa kültürüne uygun olarak, demir yolunun geçtiği bölgelerdeki madenleri arama ve alma yetkisi verirken, aynı zamanda da, İngilizlerin Hindistan'da "Biz işgâlci değiliz, buranın eski sahibiyiz. Geri geldik" diyebilmek için uydurdukları "Hint-Avrupa" masalını hatırlatan bir şekilde, yapılacak arkeolojik kazılarla "Osmanlı topraklarında, Almanlara köken bulma" hevesine de hizmet ediyordu.

Osmanlı Ordusu'na ait birlikleri Alman komutanların yönettiği, Alman Genel Kurmay Başkanı'nın Mehmetçiğe başkomutan yapıldığı yılların hemen öncesinde, Alman İmparatorluğu'nun Ortadoğu'ya hakim olmak için planladığı ünlü "Bağdat Demiryolu"nun ve "Hicaz Demiryolu"nun ilk istasyonudur Haydarpaşa.

Bütün bunları düşününce, etkinlik nedeniyle Haydarpaşa Garı'nın kiralanma işi, Türkiye'nin ve Ortadoğu'nun egemenliği ile ilgili bir mesajı, alması gerekenlere ve alabilecek olanlara verebilmek için kurnazca yapılmış, sembolik bir yer seçimine benziyor.

Daha önce, İngilizlerin de aynı mesajı vermek amacıyla İstanbul'da benzer bir sembol kullandığına şahit olmuştuk. Kraliçe, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü, işgal yıllarındaki gibi Dolmabahçe'nin karşısına demirleyen İngiliz savaş gemisine davet etmişti.

Eğer bu tespitler doğruysa, mesajı yollamak istediklerine ABD diyor ki; "Ne Fransa, ne Almanya, ne İngiltere, ne de Rusya. Bu ülkenin patronu benim. Ortadoğu'nun hakimi de ben olacağım".

ABD için, bu ülkenin patronu olmak çok kolay bir hale geldi artık. Hillary ile "çak" yapınca tavlanıp, först parmağın gösterdiği her yere koşarak giden, komşularla sıfır barışçı bir dışişleri bakanı ve deliğin kenarında süpürge bekleyen bir başbakan var nasıl olsa.

Ama Ortadoğu'nun hakimi olmak çok iddialı bir hedef. Anlaşılan, ABD başkanı kim olursa olsun, bu bölgede yaşayan insanlar uzun süre barış ve rahat yüzü göremeyecekler.

Amerika'daki başkanlık seçimi ile ilgilenmediğini söyleyenleri küçümseyen kişilere sormak lâzım; "Türkiye'de ne değişecek?"

Keynes'çi ekonomi politikalarını savunan demokratlar kazanırsa, Amerika'da büyüme ve istihdam artacak, sağlık sigortası yaygınlaşacak ve zenginlerin vergileri yükselecekmiş.

Cumhuriyetçiler ise Friedman gibi devleti küçültmek, para basmayı bırakıp kemer sıkmak, sağlık sigortasını daraltıp, zenginlerin vergilerini düşürmek istiyorlarmış.

Keynes de, Friedman da sırasını beklesin. Bizim önceliklerimiz başka.

Ülkemizde yapılan her seçime hile karıştıran Amerikan bilgisayar programını kaldıracağını, Mehmetçiği "Gurkhacık" yaparak, Ortadoğu'da ve ihtiyaç duyulan başka her yerde ABD'nin çıkarları için savaşa sürmekten vazgeçeceğini söyleyen bir başkan adayı olduğunu gördüğümüz gün, bizim de, ABD'deki başkanlık seçimi ile ilgilenmek ve sonucunu beklemek için bir nedenimiz olur.

Selçuk TINAZ, 7 Kasım 2012
Son Güncelleme: Cuma, 16 Kasım 2012 14:18
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 7
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?