Mustafa YILDIRIM

Mustafa YILDIRIM



Seyyid Kamal bin Haşimi / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Salı, 22 Ekim 2013 20:08
Herkes sandı ki, oy alabilmek için boncuk dağıtıyor. Bağımsız bir devlet kökten yıkılırken fırkayı yönetenin boncukçu olduğunu ileri sürmek gafletin ta kendisidir. 23 Şubat 2012 öncesinde söylediklerini anımsayalım:

“Türkiye’de laiklik tehlikede değildir!”

“İyi cemaatler de var!”

“Öcalan’la da görüşülebilir.”

“MIT-PKK görüşmesi yapılabilir!”

“Arap Baharı laiklik hareketidir!”
“Dersim’de katliam yapılmıştır!”

“Sabahattin Ali’yi CHP öldürttü!”

“TESEV’de iyi aydınlar var!”

“TESEV’den ayrılmayı düşünmüyorum!”

“O zamanlar (TESEV’de) Soros yoktu!”

AKP, günümüzde ABD’ye karşı ikiyüzlü bir politika izlemektedir… Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler çok önemlidir. Bu ilişkiler istikrarlı ve üretici olduğu zaman bunun Orta Doğu’da ve diğer bölgelerdeki barış ve güvenlik üzerinde de yapıcı etkileri olur.”


Aradan birkaç ay geçti ABD ile ortaklık için can attığını “Suriye’de Esad, Türkiye’de Tayyip!” diyerek yineleyiverdi. 


ABD İLE ORTAKLIK İÇİN YOLLARA DÜŞTÜLER

Aradan yine bir iki ay geçmedi ki milletvekilleriyle Antalya Belediye Reisini ABD’ye, o topluluğun (cemaatin) toplantısına gönderdi. Heyet topluluğun Washington merkezi Rumi Forum’a gitti. Üst katta AEI (Amerikan gerici operatörlerinin merkezi)ye uğradılar mı, bilmiyorum. Heyet Başkanı Rumi başkanının makam koltuğuna oturtuldu. “Onlara kendimizi anlattık, onları da anlamaya çalıştık” dedi. Anlamak için Silivri ya da İzmir özel mahkemelerine gitmek yetmemiş.

O sıralarda Öcalan’la pazarlıklar gelişti. Fırkanın başkanı, Başbakana “Sen teröristle görüşüyorsun ya!” diye bağırdı. Sekiz ay önce “Öcalan’la görüşülebilir” dediğini unutturmaya çalışıyordu.


TBMM YERİNE ‘AKILLILARI’ O ÖNERMİŞTİ

Başbakan Akil adamları toplayınca sinirlendi. Oysa Kürt sorununun çözümü için “Akil (akıllı) adamlardan komisyon kurulmalı” diyen ilk kişiydi. Kürdistan yolunda ve “demokratik özerklik” yaftası altında Türkiye parçalanırken birden coştu; “demokratik çözümden yanayız” deyiverdi.

Aradan bir ay geçmedi ki, “Ne görüşülüyor? Biz bilmiyoruz” diye söylenip durdu; ama “Kürt Açılımı” sonuçlarını hiç ama hiç eleştirmedi. Kürdistan’ın kuruluşunu ilan ettiler; sesini çıkarmadı. O arada ilköğretim okullarına gidenler çocuklarının okulunun “İmam Hatip Ortaokulu” olduğunu gördüler; isyan ettiler.

Bir kerecik olsun ilgilenmedi.

Kürt Hizbullahileriyle Amerikan milliyetçisi PKK ittifakı birleşmek için “Kürt İslam Konferansı” düzenlemeye çalışıyorlar. Onun sesi çıkmıyor!


“NUTUK” VE “TÜRKLÜK” KİMLERE BATTI?

Tunceli’nin adı ‘Dersim’ olarak değişsin diye yasa önergesi verdirdi.

İşte burada duralım ve soralım: İlin adından önce ilçelerin adını değiştirilmesini istemeleri gerekmiyor mu? Örneğin, Nazımiye ilçesinin adı da “Kızıl Kilise” olarak değişmeyecek mi?

O azınlık milliyetçiliğiyle uğraşırken “Türküm, doğruyum” demek yasaklandı. O yine coştu “Andımızın nesi batıyor?” diye bağrındı.

Daha önce de “Gençliğe Sesleniş” kaldırılınca “Nutuk’un nesi seni rahatsız ediyor?” diye bağırmıştı.

Şimdi de kalkmış “Seyyid” olduğunu; yani Haşimi sülalesinden geldiğini söylüyor.

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal (o zaman soyadı alınmamıştı), Bağımsızlık ve Kuruluş tarihini anlatan sözlerini bitirirken şöyle demişti:

Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyidlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen, kaderlerini ve hayatlarını falcıların, büyücülerin,
üfürükçülerin, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa bir millet gözüyle bakılabilir mi?

Milletimizin kendine has niteliğini yanlış şekilde gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi unsurlar ve kuruluşlar, yeni Türk Devleti'nde Türkiye
Cumhuriyeti'nde devam ettirilmeli miydi?


Gazi, daha sonra, elde edilen utkunun çekilen acıların bedeli olduğunu söylemiş; “Ey Türk Gençliği” diye başlamış; gözlerinden akan yaşlarla ve giderek boğulan sesiyle bitirmişti.

Cumhuriyeti yıkmak için ayaklanan Seyyid Rıza’nın davasını güden, Kızılkiliseli Seyyid Kamal bin Haşimi namı diğer “Zoraki Genel Başkan!” Demek ki “Nutuk” da “Türklük” de bir yerlere batıyormuş!

Demek ki kelebek gibi oradan oraya konmakla dava görülemez; ‘Dersim Eyalet Devleti Başkanı’ ya da ‘Kürdistan Federe Devlet Başkanı’ olunamazmış.

Öyleyse şimdiye dek “Y-CHP ya da YT-CHP (Yeşil-Turuncu CHP)'de göğsünü gere gere ‘Türküm’ diyebilen kaç yönetici var?” diye sormak gerekmiyor muydu?

Mustafa YILDIRIM / 21 Ekim 2013
Son Güncelleme: Salı, 22 Ekim 2013 20:10
 
755 Yıllık Camiyi Kimler Yıkmadı Ki! / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 12 Ekim 2013 17:22

Denizli’de Ulu Cami’nin 1976 depreminde duvarları çatladı; ancak Selçuklu minaresi dimdik ayaktaydı. Cami yıllarca bakımsız kaldı. Her gördüğümde içim sızladı. 2001’de Denizli Lisesi’nin salonunda konuşmamı bitirdiğimde alkış koptu. İrkildim; çünkü iki saat boyunca yurdumu parçalamaya çalışan şebekeleri, Türkleri Anadolu’dan silmeye girişen Doğu-Batı’dan saldırıları anlatmıştım. Alkışlanacak ne vardı? Salonun ön sırasında ilin devlet ricali ve komutanlarından bazıları vardı. Öne eğilip sesimi yükseltmiştim:

Beni neden alkışlıyorsunuz? Türklerin tapusu, Denizli Kuvayı Milliyesi'nin yadigârı Ulu Cami yıkılmak üzere! Şimdi kalkıp gidin oraya ve camiyi-minaresini kurtarmak için işe koyulun!

Siyasal ayrım gözetmeden Denizlilileri uyarma çabalarından sonuç yoktu. Ulu Cami’nin bahçe parmaklıklarına da “Ulu Cami Yaptırma Cemiyeti” levhası asılıydı. Anlaşıldı ki kendiliğinden yıkılsın diye bekliyorlardı.

14 Haziran 2002 sabahı caminin değerini ve bir an önce kurtarılması gerektiğinden söz eden yazıyı internetten ilk gazeteye yolladım. Üç dakika geçmeden telefonum çaldı: Ulu Cami’yi geceleyin yıkmışlardı.

Öfkemi bastırıp minareyi kurtarmak için işe koyuldum; telefonla fakslarla odaları, dernekleri uyarmaya çalıştım. Saatler geçiyordu. Bursa, Tokat’a ve birçok kentteki kişi ya da kuruluşları yardıma çağırdım. Cami yeniden aslına uygun yapılabilirdi; ancak minarenin tuğlaları bir daha bulunamazdı…

Bir gün sonra, 15 Haziran 2002 telefonum yine çaldı: Geceleyin minareyi de yıkmışlar; yıkıntılarını kamyona yükleyip uzaklarda bir yere dökmüşlerdi. Hemen o gün aşağıdaki yazıyı yazdım. Günlük gazetelerde yayınlandı. 2 Temmuz 2002’de Müdafaa-i Hukuk Dergisi 15 Haziran 2002’de yazdığım yazıyı yayınlamıştı. “İbret-i âlem” için belge olarak kalsın diye aşağıya alıyorum:

ULU CAMİ YERLE BİR!

1206-1207: Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev'in görevlendirdiği Mehmet Gazi ve Server Gazi, Leodekeia'yı aldılar. Leodekeia yüzyılı aşkın savaşlarda iyice yıkıma uğramıştı. 891 yıl önce, 1211'de Türkler, yepyeni bir kent (bugünkü Denizli) kurmaya başladılar.

Önce bir Kale; onun hemen altına da evler yapıldı. Ve bundan 755 yıl öncesinde, 1247’de Ulu Cami'nin inşaatı bitirildi.

Sayısız depremlere dayandı kırmızı tuğlayla örülmüş minaresi. 1899 depreminde ana binası içine girilmeyecek denli yıkıma uğradı. Savaş yıllarında onarılamadı.

15 Mayıs 1919 öğlen Denizli: Müftü Ahmet Hulusi Efendi –sonradan Denizli Mudafaai Hukuk Reisi- yıkık camiden aldığı sancakla yürüdü Bayramyeri’ne. Gür sesiyle konuşmaya başladı:

Bu işgale karşı durmak ve düşmanın saldırısına karşılık vermek lazımdır! Fetva veriyorum, silah ve cephane azlığı veya yokluğu hiçbir zaman mücadeleye engel değildir. Elinizde hiçbir silahınız olmasa dahi, üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka fiili olarak karşılık veriniz!



Denizli Kuvayı Milliyesi Mustafa Kemal'e bağlandı, hiç tereddüt etmeden! Türklerin Ege’deki tapusu Ulu Cami yeniden onarıldı ve 16-18 yaşlarındaki gençler 1922’de uğurlandı son büyük savaşa.

13-14 Haziran 2002, Perşembeyi Cumaya bağlayan gecenin sabahı: Ulu Cami artık yerinde yoktu! Karanlıkta gelenler, makineleriyle yıkmışlardı onu! (...)14-15 Haziran, Cuma'yı Cumartesi'ye bağlayan gece: Yassı kırmızı kiremitle örülmüş, depremlere direnmiş minare de yerle bir edildi.

1985 yılında, Anıtlar Y. Kurulu (İzmir) çürük raporu vermiş. Vakıflar Bölge Müdürlüğü (Aydın) onaylamış…

1986’da belediye yeni cami yapılsın demiş. (Koruma Kurulu Başkanı Ali Aygören’miş.)

Denizli’de önce Cumhuriyetin yadigârlarını (Başta tarım çiftliğini, sokakları, evleri, konakları yıktılar! Yakınlarda meslek lisesini… Halk Kütüphanesi de McDonalds oldu) yok ettiler…

15 Haziran 2002'yi siz unutsanız, tarih sizi unutmayacak! Torunlarınız asla bağışlamayacak!.. Ulu Cami'nin taşını toprağını, tuğlasını, kiremidini geri getirin! Geri getirin ki, mezar kazıcıları utansın! Yenilirseniz yılmayın! Yemin edin, ‘Bir gün gelecek biz camiyi de minaresini de yeniden yapacağız!’ deyin. O güne dek her gün Ulu Cami'nin yerine yapılacak olan çarşıya, dükkâna gidin, dua edin, çiçek koyun, bir ay yıldızlı bayrak dikin! Yoksa atasözüdür: Yuva yıkanın yuvasını yıkarlar!
2 Temmuz 2002




Çeşitli iletilerle, telefonla tepkilerle üzüntülerini bildirenler oldu. Avrupa’dan, Amerika’dan da iletiler geldi. İçlerinden biri Asya şivesiyle yazılan bir ağıttı: “Vay benim Alparslan Babam, Oğuz Atam! Vay benim Mustafa Kemal Atatürk Babam” diye başlıyor ve “Şimdi” diyordu, “Oralardaki Türk oğulları, o minarenin taşlarını, tuğlalarını, en küçük kırıntılarını eski yerine getirsinler ve insan eli değmeyecek biçimde korusunlar!

Bu konu 2004’te Sivil Örümceğin Ağında kitabında yer aldı. Sonraki yıllarda da aralıklarla basılı ya da elektronik yayınlarda yayınlandı.


11 YIL SONRA

Son yıllarda yıkım haberleri geliyordu. Ulu Caminin değerini ve yıkım öyküsünü yeniden yayımladım. “755 Yıllık Camiyi Kim Yıktı?” başlıklı yazıdan genellemeler çıkarılsın diye ve duyarlılığı ölçmek için bu kez yıkım tarihini belirtmedim.

İlk tepkiler hemen geldi: Birisi, araştırmacılığıma hakaret ederek “Kemalistler ne zaman din yazsa dikkat etmeli” diyor ve AKP’den söz ediyordu. Oysa yazıda siyasal örgüt ya da partiden, din fetvalarından söz edilmiyordu. Demek ki kişileri Türklerin tapusu caminin yıkımı değil, kimin yıktığı çok ilgilendiriyordu. Yarası olan gocunur, desek yeridir.

Bir başkası, camileri CHP’nin yıktığını yazıyordu. Yandaşı olduğu parti ya da oluşumları koruma, kollama kaygısı!

Yazıyı eleştirenler tarihsel köklerin, toprağa kök salmış tapuların yok edilişinden söz etmiyorlardı.

Ulu Cami’yi resmi görevlilerin emriyle, iş makineleriyle yıkmışlardı; ama Denizli’deki Türklerin tümü - siyasal hattı ne olursa olsun- caminin ve daha önemlisi 755 yıllık minaresinin yıkımını önlemeye çalışmamıştı.

2002’de Denizli Valisi Yusuf Ziya Göksu’ydu; şimdi kendileri TOBB Koordinatörü…

1986’nın Koruma Kurulu Başkanı Ali Aygören de 2002’de Belediye Başkanıydı.

Ancak bu kişilerin payının önemi yok! Caminin yıkımı Ankara’dan emirle değil, yerinde kararlaştırılmış; geceleyin belediye ekipleri işi bitirmişti. Cami yaptırmaya çalışanlar başta olmak üzere yıkımı engellemeyen Türklerin payı daha da büyüktür. Atanmış, seçilmiş görevlilerin hatasıydı, deyip kendimizi kurtaramayız!

Denizli’deki Türkler de 28 yıl önünden geçtikleri, her geçen gün eriyip giden camiyi görmezden gelmişlerdi. Yıkımdan bu yana 11 yıl geçti ve olaylar birbirini izledi. O zamanların Belediye Başkanı Sayın Ali Aygören’in bir yıl önceki sözleri gelişmeleri ve değişimi özetliyor:

1950 yıllarında Adnan Menderes'in başlattığı bu yol Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan ile devam ediyor. Türkiye her geçen gün daha demokratik bir ülke haline geliyor. Darbelerle hesaplaşan bir partiye katılmaktan dolayı çok memnunum. Bundan sonra AK Parti'nin bir neferi olarak görev yapacağım.

Türklüğün önemi yok sayılırken Selçukluların minaresinin yıkımı da olağandır. Yazıya tepki gösteren ön yargılılar artık rahat edebilirler.


Mustafa YILDIRIM / 9 Ekim 2013

 
755 Yıllık Camiyi Kim Yıktı? / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 07 Ekim 2013 15:56
Dünya mirası”, “din-inanç turizmi” denilerek, uygulanan programla, cemaatsiz kiliseler kuruldu; antik kiliseler yenilendi. Aynı dönem içinde sayısız tarihsel cami ya yıkıma terk edildi ya da bilerek ve istenerek yıkıldı. Türklerin 1211 yılında kurdukları Denizli kentinde yaşandı olay. 

Türkler, çıplak bir tepeye kale kurdular. İlk yerleşimde kalenin elli metre aşağısına Ulu Cami’yi yaptılar. Sayısız depremden sonra onararak açık tuttular 755 yıllık Ulu Cami’yi. Eylül 1899 depremiyle sarsılan cami yıkılmamış; ama iyice hırpalanmıştı. Balkan, Trablus, I. Dünya savaşları döneminde öylece kaldı.

15 Mayıs 1919 sabahı Denizli, İzmir’in işgaline karşı Türkiye’deki ilk kitlesel gösteriye hazırlanıyordu. Bir gece önce kurulan “ulusal heyet” kenti hazırlamıştı gösteriye. İşbirliğine hazır, Hanedan’ın emrinden çıkmayan İtilaf Fırkası yandaşlarının çoğu da işgalle uyanmışlardı.

Daha sonra Ulusal Heyet Başkanlığına getirilecek olan Müftü Ahmet Hulusi Efendi, Kayalık Camisi önünde toplananların başına geçti ve eski kalenin aşağısındaki “Bayram yeri” ne yürüdü. Yıkılmak üzere olan Ulu Cami’nin önünden geçerken, arkasındakileri bir el işaretiyle durdurdu; camiye girdi; sancağı alıp çıktı ve arkasındakilerle yeniden yürüdü.

Müftü Ahmet Hulusi Efendi, alanda toplananları işgale karşı direnişe çağırdı; “elinde silah olmayanların dahi düşmana taş atması” gerektiğini anlattı. Müftü’nün başkanlığında, subay ve aydınlardan oluşan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Cemiyet, hiç ikirciklenmeden ulusal direnişe katıldı. İşgalcileri Denizli’ye 25 km ötede durdurdular. Yunanlılar Denizli’ye savaş sonuna dek giremediler.

İşgalcilerin zulmünden kurtulmak için Denizli’ye sığınan Egeli aileler Ulu Cami’nin avlusunda kurulan çadırlara yerleştirildiler. Heyet-i Milliye Başkanı Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’ne katılan Denizli delegelerine “Sizin Aydın Kuvayı Milliye’sinde patlattığınız tüfeklerin sesi Versailles Sarayı’nda (Paris Teslim ve Parçamla Konferansı) çınladı!” dedi.

Bağımsızlık Savaşı sürüyordu. Denizlili yurtseverler Anadolu’daki varlıklarının tapusu olarak gördükleri Ulu Cami’yi onardılar; 30 Ağustos 1922’ye yakın ibadete açtılar; 16-18 yaşlarındaki son savaşçıları oradan Bağımsızlık Cephesine dualarla uğurladılar.


TÜRKLER CAMİYİ YIKIYOR

Caminin ilk açılışından tam 755 yıl geçmişti. Ulu Cami ve Selçuklu minaresi, iki gecede belediye ekiplerince yıkıldı.

Yıkımın ardından yedi gün geçti. AB parasıyla ve devlet eliyle yenilenen yalnızca taşları kalmış 11 kiliseden biri olan Pamukkale Kilisesinin yıkıntılarında ayin düzenlendi. Ayinin birinci grubu, Amerikan Presbiterian Kilisesi üyeleriydi. 25 kişilik ikinci grup, Koreli Sun Myung Moon’un Birleştirme Kilisesi temsilcileriydiler. Ayinciler, Vali Yardımcısı Musa Uçar’a konuk oldular; armağanlar aldılar. (Moon örgütü ayrıntıları için bkz. Sivil Örümceğin Ağında)

Türklerin Denizli’deki 800 yıllık geçmişlerinin kanıtı, alçak gönüllülüğün simgesi, kırmızı kiremitli Ulu Cami ve sayısız depreme direnen kırmızı tuğlalı minaresi işte böyle yıkıldı. Yıkanlar, Ulu Cami’nin arkasındaki alana estetikten yoksun, betonarme bir cami yaptılar; fosforlu plastik şeritlerle bezeli minareler diktiler. Onun adını da, alay edercesine, “Ulu Cami” koydular. “Ulu” demekle ulu olunamayacağını anlamadıkları gibi vatanın da satılacak arsa olmadığını bilemeyecek denli imanlıydılar!

Emperyalizmin, onların emrine giren Arapların, Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’ne düşman Hizbullahilerin ellerini sımsıkı tutan ılımlı(!) Müslümanlar, başta İstanbul’da olmak üzere, birçok kentte, Türklere ait hangi tarihsel kalıt varsa yıkmaya kararlılar. Belki bundandır Türklerin Mekke’deki el-Ciyad kalesinin yıkılmasına ses etmemeleri.

Bir düşünün; camisini ve tarihini kendi elleriyle yıkanlar daha neyi yıkmazlar ki!

Mustafa YILDIRIM / 6 Ekim 2013
Notlar:
(1) Denizli’de Ulu Cami yıkılmadan önce bir tabela asılmıştı bahçe duvarı parmaklıklarına: “Ulu Cami Yaptırma Cemiyeti.” Eksik yazmışlardı “cami yıktırma” daha yakışırdı.
(2) Müftü’nün torunu M. Haluk Müftüler, 19. Dönem ANAP Milletvekiliydi...
Son Güncelleme: Pazartesi, 07 Ekim 2013 15:56
 
Utanç - 2 / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 12 Eylül 2013 04:59
HALEP’TE EMPERYALİZME KARŞI SAVAŞMIŞTIK!

ŞİMDİ İŞGALCİYE YAMAKLIKTA YARIŞIYORUZ!


Kumandan atın başını okşadıktan sonra sol ayağını üzengiye atıp, çevik bir hareketle bindi. Süvarilere selâm verdikten sonra atını Bab Faraj meydanına sürdü. Günlerdir, kargaşa içinde bunalan halk ve tüccarlar çarşının dar yollarından yavaş yavaş geçen kumandanı ve arkasındaki süvarileri alkışlıyordu. 

Antakya kapısından geçip, çarşının nemli havasından kurtuldular. Bu kapıdan ne zaman geçseler, memleketlerine dönecekleri o günün düşleriyle duygulanan zabitler, ikişerli sıraları bozmadan Kuvayk ırmağını sollarına alarak Kumandan’ı izlediler. (…)

Aziziye mahallesine giden şoseye vardılar. Bir süre sonra Kuvayk ırmağı üstündeki eski taş köprüyü geçtiler. Sağda solda bozulmuş bağların arasından havalanan arı kuşları, atlıların üstünde dolaştıktan sonra, Aziziye konaklarının üstünden demiryoluna doğru uçup gittiler. 

Kumandan,
“Konacak telgraf teli arıyorlar”
dedi. 

Aziziye mahllesinde meydana geldiklerinde, kadınlar ve kızlar Kumandan ve süvarilerini alkışlamaya başladılar. Kumandan ve süvarileri, Cemiliye mahallesinden geçerek Gazali tepesine çıktılar. Tepe, birkaç yüz metre yükseklikteydi. (…) Kumandan atından indi. Güneye Baalbek yönüne ve batıya Antakya yönüne, sonra kuzeye Katıma ve Tel Arif’ten Kilis’e uzanan yollara dürbünüyle baktı. (…)

Süvarilerden biri: “
“Bahse var mısın? Topları yerleştireceği yerleri tespit ediyor.”


Öteki süvari: “
“Burada harbedip de ne olacak?”


Bir başka süvari sesini iyice alçalttı:
“Her çekilişin bir duruşu vardır unutma!”


O sırada Kumandan, aşağılardaki bahçelere ve doğularında kalan Şam istasyonuna şöyle bir baktıktan sonra, yamacın alt yanında bekleyen sabırsız süvarilerin yanına indi. (…) Eski kale duvarlarını izleyen güney yolundan geçtiler. Kumandan, Binbaşı Behçet Bey’e bir şeyler anlatırken Atını Bab el-Makam kapısına doğru sürdü.

Serseri yatağı denilen eski mahalleye girmişlerdi. Şeria’dan beri yollarda Arap aşiretlerinin saldırısına uğramış, arkadaşlarını yitirmiş olan genç süvarilerden bazıları yürek çarpıntılarına engel olamadılar. (…) Aniden saldırıya uğramak, görünen düşmanla ölümü göze alarak savaşmaktan korkmayan askerlerin en çok ürktükleri durumdur.

Selçuklulardan kalma Mengli Boğa camisinin önünden geçerlerken Bnb. Ferhat Bey, elini beline atıp, tabanca kılıfının düğmesini açınca arkadan gelenler de, birbiri ardına, kılıf kapaklarını açtılar. Her an çarpışmaya hazır, başları iki yana çevrili ilerliyorlardı. El-Fetat’ın (Arapların gizli örgütü) silahlıları kaç kişi olabilirdi ki! Onlarla baş etmek kolaydı da, gözü dönmüş çapulcuların ne yapacağı belli olmazdı.

Kör bulmacaya benzeyen sokaklarda önce çocuklar belirmeye başladı; daha sonra yaşlılar… Sonra bir gürültüdür koptu. Zabitler ellerini tabancalarının kabzasına attılar. Penceresiz taş evlerden kadın bağrışmaları duyuldu. Binaların düz damlarında çömelmiş kadınlar birden zılgıt çekmeye başladılar. Teraslardan sarkan kadınlar da el sallıyor, Türkçe, Arapça bağrışıyorlardı.

Bazı kadınlar, Kumandan’a ve Türk süvarilerine güller atıyordu. Kumandan kapı önlerindeki yaşlılarla sağ elini göğsüne götürerek selâmlaşıyor, küçük çocuklara rastladığında, eğilip gülümseyerek bir şeyler söylüyordu. Yoksulların mahallesinde Faysal bin Hüseyin bin Haşimi’nin çapulculardan eser yoktu.

Kumandan ve süvarileri Gümrük Han’ından iç kalenin önüne çıktılar; Ak Boğa camisini geçip Altın Boğa camisine geldiler. Kumandan cami önündekilerle kısa süre söyleşti. (…) Ağacık camisinin önünden geçerken ezan okunmaya başladı. Kumandan cami önündekileri başını hafifçe öne eğerek onları selamladı. Kenti geride bırakıp Şeyh Naccar tepesine çıktılar. Cibrin köyünden Um el-Amad’a uzanan yol görünüyordu. Yüzbaşı Salih, bir kez daha yanındakine döndü:

Bak İngilizlerle Faysal’ın adamları işte bu yandan gelecek. Bizim mızraklılara da çok iş düşecek!”



Arkadan biri:

“Sokaklardakiler ne olacak? Bizi görünce inlerine saklandılar ama ne yapacakları belli olmaz!”



Onu yanındaki yanıtladı:

“Dağlar topçulardan, düzler bizim süvarilerden sorulur. Gerisini de piyadelerle jandarma düşünsün!”
(…)



Kılıçlılar hangi yüzle Anıtkabir’e?!

16 Ekim 1918’de Halep ve çevresinde yaşananları 58 Gün kitabından özetledim. Halep, emperyalistlere karşı savunulacaktı. Sonrasında Ortadoğu’nun Büyük İşgal Koalisyonu, Birinci Dünya Savaşının son darbesini, 25 Ekim 1918’de Kumandan Mustafa Kemal ve süvarilerinden yediler: Halep sokaklarında, Halep dışındaki tepelerde. Büyük savaşın son muharebesini onlar kazanmıştı.

Şimdiyse şu halimize bir bakın: Kumandan’ın ordusu, Ortadoğu’nun son işgal koalisyonunun emriyle 1918’in kılıç artığı katliamcı Arap aşiretleriyle ve onların ağaları emperyalistlerle aynı cephede saf tutmuş! 10 Kasım 2012’de kılıçlarını kuşanıp Anıtkabir’de törene gidecekler!

Hangi yüzle?!
Mustafa YILDIRIM / 8 Kasım 2012
Not: 1914-1918 Büyük İşgal Koalisyonu: İngiliz-Fransız - Kanada – Yeni Zelanda - Müslüman Hintli ordusu – Yahudi Tugayı – Mekkeli Şerif Hüseyin Bin Haşim ve oğulları – Der’a katliamcısı Arap aşiretleri – işbirlikçi Kürt aşiretleri – işbirlikçi Osmanlı Arap zabitleri vb. (Meraklısı için ayrıntılar: “58 Gün – Mustafa Kemal ile Filistin’den Anayurdun Dağlarına”, 4. Basım, UDY, 2008)

Resim
Son Güncelleme: Perşembe, 12 Eylül 2013 05:00
 
Biyo-Kimyasal Yerleştirme Şirketi / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 07 Eylül 2013 04:30
Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ve Müsteşar Douglas Feith bir dolap planladılar. Elbette Beyaz Saray’dan habersiz olmazdı. İsrail elemanları da düşman belledikleri devlete özgürlük getirmeye kararlıydılar. Yarı resmi subay görünümünde USA Komutanlığı Karargâhına yerleştiler.

CIA’nın başarılı Türkiye-Ortadoğu elemanı Valerie Plame ve arkadaşları Türkiye’ye geldiler. Alınlarında CIA yazacak değildi elbette. ‘Brewster Jennings ve Ortakları’ enerji şirketi olarak girmişlerdi.

Kirli Görev:

VX sinir gazı, Rusya’dan Bosna’ya ve Kosova’ya oradan da Türkiye’ye getirilecek.

VX sinir gazı gizlice Türkiye’den komşu ülkeye sokulacak ve İsrail elemanlarının yardımıyla yerleştirilecek. Uluslararası araştırma heyeti Biyo-Kimyasalları bulacak.

Vay canına, kimyasal silah gizlemişler” diyerek yaygara koparılacak. Hem ABD vatandaşları, hem de dünya işgal saldırısını destekleyecek. İşgal koalisyonu Birleşmiş Milletlerden izin alacak. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve TSK, yabancı askerlere kuzeyden yol açmak için bahaneyi bulacak. Biyo-Kimyasalla korkutulup kışkırtılan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları komşu ülkeye saldırılması için hükümeti ve ordu yönetimini destekleyecek.

*

Bu satırlar on yıl önce yazılmıştı. Türkiye’ye yerleştirilen şirketin elemanları Biyo-Kimyasal silahları Irak’a geçirmeyi başarmışlardı. Irak’ta malzemeyi yerleştirmek için işbaşı yapan ekibe rastlayan dost güçler, yanlışlıkla ateş açınca operasyon açığa çıkmıştı. İşte bu hesapta yoktu. Pis işi örtmekte CIA’ye kalmıştı. Örtme işinin bedeli 38 milyon dolardı. El altından iletilen parayı ABD Başkanının dostları, İsviçre banklarında aklamışlardı.

Bu arada CIA, Irak yönetiminin Nijerya’dan nükleer malzeme aldığını ileri süren bir rapor hazırlamıştı. Nijerya Eski Büyükelçisi Joseph Wilson konuyu incelemek üzere Afrika’ya gönderilmiş ve CIA’yı yalanlayan bir rapor hazırlamıştı. Bu sonucu içlerine sindiremeyenler, Joseph Wilson’ın eşi Valerie Plame Wilson’ın CIA elemanı olduğunu basına sızdırmışlardı. (Joseph Wilson, eşinin CIA elemanı olduğunu tanıştığında bilmiyormuş.)

Bu konuyla ilgili soruşturma açılmış; İsrail destekçisi Paul Wolfowitz’le Douglas Feith görevlerinden alınmış; ilgili kişiler küçük hapis cezalarına çarptırılarak olay kapatılmıştı. Ne var ki Türkiye’den Irak’a Biyo-Kimyasal sızdırma operasyonunu yürüten enerji şirketi hiç soruşturulmamıştı.

Ya soruşturulsaydı ve CIA’nın şirketinin Türkiye’deki bağlantıları ortaya çıksaydı” denilebilir; ancak hiç bir şey olmazdı; çünkü Türkiye, her türlü kirli ilişki soruşturulmasına karşı şerbetliydi!

Osmanlı şerbeti, o denli koyu ki kimyasal silah oyunu oynamak için Suriye’ye eleman sızdırılmasına da gerek yok! Sınırın bu yanında ve öte yanında yeterli sayıda dost kuvvet var. Savaşlar-işgaller tarihinde kirli oyunların bu denli açıktan oynandığı bir dönem yok!

Din-iman-insanlık-demokrasi diye, bile bile yutanlar ve daha bombanın dumanı dağılmadan “Kimyasal silah kullanılmışsa müdahale edilebilir” diyerek ABD ve yerli Hükümetin koluna giriveren Kemal Kılıçdaroğlu düşünsün!

Mustafa YILDIRIM / 6 Eylül 2013
Not:
1- Valerie Plame ile Joseph Wilson, Türkiye’nin Washington Büyükelçisinin bir davetinde tanışmışlardı. 2- Kirli biyo-kimyasal oyununun ayrıntıları ve operasyonun yerli yardımcıları için The General ve Ortağın Çocukları (özellikle 3. basım) kitaplarından yararlanılabilir.
Son Güncelleme: Cumartesi, 07 Eylül 2013 04:38
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 13
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!