Feza TİRYAKİ

Feza TİRYAKİ



Anılarda Atatürk / Feza TİRYAKİ PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 10 Kasım 2013 21:45

“Bu memleket; dünyanın beklemediği, asla ümit (umut) etmediği müstesna mevcudiyetinin yüksek tecellisine (ayrıcalıklı bir varoluşa) sahne oldu. Bu sahne en aşağı (en az) yedi bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın (doğanın) rüzgârlarıyla sallandı, beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı. Onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu; tabiat oldu, yıldırım oldu, güneş oldu. Türk oldu!
Türk budur! Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir!”
Resim

Renk Deyip Geçme


Olay 2 Eylül 1922 Pazartesi günü geçer. Mustafa Kemal, Uşak’ta bir milletvekilinin evine gelir. Evin yüzü mavili beyazlı boyalıdır. Sorar:

“Bu renk de ne?” Cevap verirler:

“Düşman boyadı.”

“Hemen silin!”


Türk Askeri

Resim


Atatürk bir sohbette anlatır:

Olay, Atatürk Yıldırım Orduları Komutanı iken geçiyor. Liman Von Sanders askerimizi teftişe gelmiş. Askerlerin arasındaki hastaneden yeni çıkmış hasta bir askeri farkeden Alman komutan, “Böyle adamları ne diye buraya gönderdiler?” diyerek askerimizi göğsünden iter. Mehmetçik yere yuvarlanır.

Bunun üzerine Alman kumandan şişinir, askeri küçümser sözler eder.

Hemen Atatürk, askerin yanına gider:

“Ne kof şeymişsin sen. Dikkat etsene, seni yere yuvarlayan bizden değildi. Ne diye karşı koymadın? Şimdi tekrar yanına gelirse sıkı dur, gücün yetiyorsa bir kakma da sen ona vur.” der. Sonra Alman generaline döner:

“Sizin güçsüz sandığınız er boş bulunduğu için yere yıkılmış. Türk askeri amiri karşısında dünyanın en uysal insanı olur. Kendisine söyledim. “Hele gelsin, bak bir daha beni yere yıkabilir mi? diyor.”der.

Komutan askerlerle şakalaşmayı severmiş. Gülerek askerin yanına bir daha gider. Daha eliyle dokunur dokunmaz, o güçsüz Mehmet’ten göğsüne öyle bir kakma yer ki birden sırtüsü yere yuvarlanır…

Bunları anlatan Atatürk çevresindekilere son sözü söyler:

“İşte Türk askeri budur!”


Spor Nedir?


Atatürk anlatır:

Bir sohbette Atatürk sporcunun birine spor nedir diye sorar. Aldığı cevabı beğenmez, savaşta geçen bir anısıyla spor nedir sorusuna unutulmaz bir cevap verir.

Atatürk Arıburnu kumandanı iken ateş hattında yaşanmış bu olay. Birbirine yakın hatlar arasında dolaşan keşif kolundan bir Türk ve bir İngiliz keşşaf gece karanlığında burun buruna gelirler, ellerindeki uzun silahları birbirlerine doğrultamayacak kadar yakındaymışlar. Bu yüzden silahlarını atıp birbirlerini boğazlamak için elleriyle öne atılırlar.

İngiliz yumruklarını sıkmış, boks yapar gibi yumruklarını Türk askerinin göğsüne kalbine vurmaya başlamış. Bu boks denilen sporu bilmeyen Türk askeri kalbine madden, ruhuna mânen inen darbelerin etkisiyle iki eliyle İngilizin boğazına sarılmış, vargücüyle sıkmaya başlamış. Sonunda düşman askerinin yumrukları çözülmüş, teslim olmuş.

Türk askeri esirini sürükleyerek Atatürk’ün yanına getirmiş. Atatürk düşman askerine sorar:

“Ne için buralara kadar geldin?”

“Spor için.”

Atatürk bizim askere sorar:

“Nasıl oldu?” Asker, İngiliz’in dediği spor sözünden bir şey anlamadığı için:

“Bilmiyorum.” der. Atatürk İngiliz esire sorar:

“Sen sportmen misin?”

“Evet, çok iyi sporcuyum.”

“Bizim askeri nasıl buldun?”

“Spor bilmiyor.”

Resim


Atatürk, Türk askerine döner:

“ Senin için spor bilmiyor, cahildir, dedi.”

Türk askeri, başta dediğini yineler:

“ Huzurunuza getirdim efendim.”

Bu olayı anlatan Atatürk , spor nedir, şöyle açıklar:

“Spor, vatanın, milletin âli menfaatlerine tecavüz edenleri gırtlağından yakalayıp memleket ve millet hâdimlerinin huzuruna getirebilmek kabiliyeti maddiye ve mâneviyesidir.”




Bir Gün Gidecekler


Memleketin esir alındığı, düşmanın vatanı işgal günlerinde, Anadolu’ya geçmeden önce Mustafa Kemal Tokatlıyan Oteli’ne yemeğe gider. Her zaman oturduğu masaya oturur, yemeğini ısmarlar.

Resim


Pilav, fasulye, şişkebap, elma kompostosu.

Şef garson Kerabet’in suratı asıktır. Atatürk neden dertli olduğunu sorar:

“Düşmanı düşünüyorum, “ cevabını alır. Atatürk:

“ Düşünme! Ötekiler de, düşmanlar da buradan gidecekler!” “Geldikleri gibi gidecekler!”

Aradan yıllar geçer. Memleket kurtulmuş, düşman kovulmuş, herkes sevinç içindedir. Atatürk zaferden sonra ilk kez İstanbul’dadır.
Yine aynı yerde yemektedir. Kerabet’i çağırır:

“En son geldiğimde nerede oturmuştum?”

“Yine bu masada Paşam.”

“Sana ne demiştim?”

“Bir gün memleketteki ecnebiler (yabancılar) gidecek demiştiniz. “İşgalciler geldikleri gibi gidecekler!”

“Ne yemiştim o gün?”

“Fasulye, şişkebap, elma kompostosu.“ Atatürk garsonun unuttuğunu tamamlıyor:

“Unuttun, bir de pilav!..”


Şehit Olan Memleket Evlâdının Yetiminin Hakkı


Cumhuriyetin ilk yılları. Çankaya köşkünde inşaat var. Atatürk üç odalı bir binada geçici olarak kalıyor. Atatürk’ün en yakınında olan kişilerden biri olan Hasan Rıza Soyak anlatıyor.

Rıza Soyak bir akşam Atatürk’ü ziyarete gidiyor. Hava yağmurlu. Atatürk’ün kaldığı binanın damı akıyor. Odanın birkaç yerine leğenler konmuş. Atatürk masasında çalışıyor. Rıza Soyak getirdiği evrakları veriyor, çalışmaya devam ediyorlar. Evraklar arasında Mısır’dan bir paşadan mektup var. Mektupta Paşa San Remo’da Vahdettin’i gördüğünü, onunla görüştüğünü, Vahdettin’in Atatürk’ten övgüyle , saygıyla söz ettiğini belirtiyor, sonra konuya geliyor. Vahdettin’in sözlerinden , hal ve tavrından maddi sıkıntıda olduğunun anlaşıldığını, yardıma ihtiyacı bulunduğunu bildiriyor, Atatürk’ten Vahdettin’e yardım etmesini rica ediyor.

Mektup okunurken Atatürk başını pencereye çevirmiş, dikkatle dinliyor. Arada göğüs geçiriyor. Mektup okunup bitince gözleri dolu dolu şunları söylüyor:

Resim


“ Gördün mü dünyanın halini çocuk, nerede o haşmet( görkem), nerede o azamet( ululuk), nerede o saltanat!.. Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor. Hiçbir şeye güvenilmez. Bundan dolayı hayatta daima çok ölçülü olmak lâzımdır.”

Atatürk’ün bundan sonra söyledikleri bir devlet dersi:

“ Nasıl yardım edilebilir? Benim şahsi servetim yok. Devlet hazinesi de fakir. Memleketin en mâmur( bayındır) yerleri de bilhassa son hayat memat ( ölüm kalım) mücadelesinde harap oldu. Bu itibarla( nedenle), zengin de olsa, devlet hazinesinden yardıma hakkımız yok. Diğer taraftan, bahis mevzuu ( söz konusu) olan zatın (kişinin) hataları yüzünden, vatan ve hak müdafaası için boğuşmak mecburiyetinde kalarak şehit olan memleket evlâdının yetim bıraktığı yüzbinlerce devlet yardımına muhtaç insan var. Binaenaleyh ( bu yüzden), bu bahsi bırakalım çocuk…Yalnız mektubu bir vesika olarak sureti mahsusada (Özel Kalem) hıfzediniz( saklayınız).”


Tanrı Benim Dilimden de Anlar


Atatürk 1932 yılında Kayseri’ye gelir, orada bir açılış töreninde bulunur. Törende biri, bir imamı öne doğru iterek şöyle der:

“ Müsaade ederseniz, Hocaefendi dua etsin!

Atatürk’ün şöyle dediğini söylerler:

“ İstemez. Tanrı benim dilimden de anlar. “ Tanrıya anlamadığımız bir dille, ne dediğimizi bilmeden dua etmemiz şart mı?”

Resim



Türk Askerinin Yerine Neden Bu İmamı Koydunuz?


Aynı konuda Mahmut Esat Bozkurt’un anlattığı olay şöyledir:

Atatürk’le vekiller Hacıbayram camisine giderler. Camiden tekbirle çıkıp Meclis’e gelirler. Yanlarında bir de müezzin gelir, ezan okur. Tam Meclis’e girecekleri zaman sırmalı elbiseler giyinmiş bir imam yollarına dikilir:

“Dua etmeden girilmez!” der.

Atatürk:

“Bu yurt Mehmetçiğin süngüsüyle kurtarıldı ve bu Meclis onun gayretiyle kuruldu, yoksa senin duanla değil.” der, sonra Meclis Reisi’ne sorar:

“Türk askerinin yerine neden bu imamı koydunuz?”


Resim


Türk Milleti’ne Sevgim


Atatürk ‘e bir kadın yazar, bir yabancı gazetede küçültücü sözler yazmış. Bundan Atatürk’e söz etmişler.
Resim
Atatürk:

“Bana sokak çocuğu demiş. Ben pek küçük yaşta leyli (yatılı) bir talebe olarak mekteplere gittim. İdadî’den Harbiye’ye, oradan da orduya hizmete girdim. Sorarım size, benim sokaklarda oynamaya vaktim mi vardı?

Bana zalim diyormuş. Ben eğer ki bu vatana ihanet eden birkaç adamı mahkemeye vermişsem, kanun dairesinde bu adamlar cezalarını buldularsa, bu zalimlik midir? Benim onlara karşı sevgimden ziyade, Türk Milleti’ne sevgim büyüktür. Bu sebeple Türk Milleti’ne onların muzır ( zararlı) vücutlarını feda ettim.”


Gerçek Sevgi
Resim

Bir toplantıda Atatürk yaverine sorar:

“Ben ölürsem ne yaparsın?”

“Ben de ölürüm Paşam!”

Atatürk , bu cevabı beğenmez. Şunları söyler:

“ Eğer beni hakikaten (gerçekten) seviyorsan, yaşamalısın ve benim telkin ettiğim ideallerin benden sonra da gerçekleşmesine, yaşamasına çalışmalısın. Hakiki sevgi budur!”


Kaynakça:
Atatürk’ün Nükteleri- Fıkraları Hatıraları (Hilmi Yücebaş)
Millî Güvenlik Bilgisi-Lise-Devlet Kitapları
Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi- Ortaokul –Devlet Kitapları

Feza Tiryaki,10 Kasım 2012

 
Şafaklar Gibi / Feza TİRYAKİ PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 03 Kasım 2013 22:13

Alaca karanlıktayız. Ne tam ağardı ortalık, ne tam karanlık… Şafak zamanı.

Oysa şafak, kolay kolay sökecek gibi değil. Şafağın sökmesine daha çok zaman var…

Önümüze sahte şafaklar, sararıp solmuşluğu gözlerden gizlenen güller attılar. Bu alaca karanlıkta ne at izi belli, ne it izi. İzleri bilen biliyor da, bilmeyen yanlış izlerin ardına takılıp gidiyor. Bilerek gidiyor, parayla pulla, kişisel çıkarlarla kandırılanlar! Rahatım bozulmasın da ne olursa olsun diyenler her devrin değişmeyen destekçileri… Böyle zamanlarda bilmeyeni, aklı karışık olanı, bilincini yitireni, uyutulanı, uykuda gezeni, tatlı su sazanlarını, vur patlasın çal oynasıncıları… çekip bir yerlere götürmek kolaydır…

1923 yılında kurulan Cumhuriyetimizde Halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte yapılan en önemli devrim, “Eğitim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat)” çıkarılarak eğitimde birlik sağlanmasıdır. Bu yasayla (3 Kasım 1924) devlet, eğitimde laiklik ilkesini sağlamıştır. Tüm okullar devlet yönetimine alınmış, din eğitimi yalnızca devlet okullarında verilecek, eğitim öğretim devletin görevidir denmiştir.

Genç Cumhuriyetimizde, hukuk (hak, adalet) en çok önemsenen konudur, ilk açılan okullarımızdan biri (5 Kasım1925) Ankara Hukuk Mektebi’dir. Aynı ay tekkeler, türbeler kapatılmıştır. Ardından takvim değiştirilmiş, bir yıl sonra da Şubat ayında “Türk Medeni Kanunu” kabul edilmiştir.

Cumhuriyet tarihi boyunca da aynı yasalar devam etmiştir.

Şimdi Meclis’te yapılan “oldu bitti”, yasalar geçerliyken yapılan bir “yasa tanımazlık” eylemidir. Bir darbedir. Devletin yapısında açılan kocaman bir top deliğidir… Yıkımın başlangıcıdır…

Üstelik, başını Arap usulü sararak Meclis’e gelenler, alınlarına şerit dolayarak, (yüzlerini gözlerini boyamayı unutmadan) kafalarını sımsıkı rahibeler gibi örterek gelenler, böyle geldikleri için tebrikleri kabul etmişler, günün yıldızı olmuşlar… Bunu yandaş basın yayın büyük bir başarıymış, bir özgürlüğü kazanmakmış gibi duyurmuşlar. İşin garip yanı muhalefet partileri bu işi desteklemişler. Özellikle MHP, buna karışmamakla, bu yapılana göz yummakla büyük işler başarmış havasına girmiş…

Bu teklifi kendileri 2008’de, 2010’da iki kez vermişler. Türban kamuda serbest olsun demişler ama iktidar dinlememiş. Bu başarı (?) kendilerininmiş, bu karşı devrim atağına ilk cesaret eden, ilk teklifi getiren kendileriymiş kolay mı?

İşte bundan sonrası cümbüş!

CHP Meclis’te bir gece önce dediği gibi iki vekilini konuşturmuş. Konuşanın biri, konuşurken mangalda kül bırakmayan, aman ne konuştu, nasıl da taşı gediğine koydu, ağızlarının payını verdi… denile denile ünlenen Muharrem İnce’ymiş. Türkçeden başka bir dille- Kürtçe (!)- seçim konuşmaları, çalışmaları yapılabilsin diye Meclis’e, iki arkadaşıyla bir olup bölücü partiden, iktidar partisinden önce davranıp yasa teklifi veren kişi…

İkincisi, magazinsel haberleriyle gündeme gelen, seçilip Ankara’ya geldiğinde, Meclis’in açıldığı ilk gün, Meclis bahçesinde dolaşacak beyaz kuğuların özlemini çeken, ülke batarken romantik hayaller kuran bir bayan. Engelli bir bayan. Azmin simgesi, güçlülük timsali denilen…

İki satırlık konuşması, o günden beri günün konusu. Yere göğe konamıyor, ona söz diyenin dilini kesiyor, gözünü çıkarıyorlar malum Atatürkçüler… Atatürkçülük oynayanlar… Hepsi oyun sahasındalar. Maçı iktidara bile bırakmadılar…

Tüm ilgiyi bu kişiye çevirdiler. Yaşam öyküsü bin bir şekle sokularak, biraz kutsallık, biraz olağanüstülük verilerek anlatılıyor. En nihayet, geç kalınınca peronda koşarak trene binene uzatılan bir bilet kazaya neden olmuş. Kader. Kimse kimsenin felakete uğramasını, acı çekmesini istemez. İnsan, olanda kendi suçu yoksa ne diyecek? Dedikodularla zaman öldürüyoruz:

Sabah yazarı bir kadın gazeteci bu kişiye ne demiş, nasıl incitmiş… Yok, engelli birini incitene insan denmezmiş. Utanmazmış, rezilmiş… Kimseyi ilgilendirmeyen, fındık kabuğunu doldurmayan böyle saçmalıklarla haber diye oyalanıyoruz…

Şimdi biraz düşünelim. Sakat bırakılan, yağız delikanlıyken tekerlekli sandalyeye bağlı bırakılan, yatağa düşürülen askerlerimizi hatırlayalım:

Gazilerimizden bizler de sorumluyuz çünkü. Bizim için, vatan için sakat kaldılar, acılar içinde yaşamaya mecbur bırakıldılar… Kişisel bir olay değildir yaşadıkları, toplumu ilgilendiren, toplumla doğrudan ilişkili olaylardır onların sakatlıkları…

Bu engelli CHP’li (Ce He Pe)vekilin durumu ise apayrı. Vatanla milletle bir ilgisi yok başına gelenlerin. Sonra bu kişinin, ABD Dışişlerinden aldığı madalya, sık sık görüştüğü ABD elçisi, iki binli yıllarda Akdamar kilisesini Ermenilere açmak için verdiği mücadele, Agos gazetesindeki yazıları, sözde Ermeni soykırımı suçlamasına verdiği destek… konuşuluyor, yazılıyor, çiziliyor, açıklanıyor diye bağıran çağırana…

Uyarı tabelaları yazanlar var:

“Fiziksel engelli arkadaşını trene bindirirken sol kol ve sol bacağını kaybeden Şafak Pavey’i zihinsel engellilerin anlamasını beklemeyin.”

Sanırsınız bunu yazanlar pek insancıl… Birden bire acıma duyguları perçinleşen, vicdanları kanayıveren bu insanlar; tek suçları vatanı beklemek olan, vatan görevini yapmak olan, ülkemizin güvenliğini sağlamak, sınırlarını korumak olan, görevleri başındayken kanlı terör örgütü “pekaka”nın kolsuz bacaksız bıraktığı, kör ettiği, sağır ettiği, karnını deştiği, kafasına sırtından kurşun sıktığı, diri diri yaktığı, böyle sakat bıraktığı, yaşamını zindan ettiği askerimizi, polisimizi de anladılar …. Terör örgütünden söz edilsin, korkulsun diye yakılan, öldürülen, mayınla bedenleri parçalanan sivillerimizi de çok iyi anlamışlardı bu Şafakçılar… Onlar için üzüldüler, yollara döküldüler, şehitler gaziler için ayağa kalktılar mı? Şehitlerimizin, gazilerimizin öykülerini anlattılar mı? Şu anda yokluk yoksulluk içinde elsiz ayaksız kalmış gazilerimiz ne yaparlar? Ne iş görürler? Toplumda baş tacı mı ediliyorlar… Başlarına gelenler anlatılıp eşkıya lanetleniyor mu?

Ne gezer…

Bu oynanan oyunu anlayanları kınıyorlar. Bu çirkin oyunu sergileyenleri ortaya çıkaranları, cesaret denilince akıllarına doğal olarak ulusal kahramanlarımızı, askerlerimizi getirenleri ayıplıyorlar…

Asıl, bu basit, sıradan, hiçbir önemli içeriği olmayan, üstelik ülke çıkarlarımıza aykırı sözler söylenen, türbana seslenilen, önem verdirilen bu konuşma kınanmalı. Gündemi örtmek için kullanılmamalı.

Gündem, bu konuşmalar değil yapılan eylemdir!

Meclis’e türban girmiş. 1924 yılından beri süre gelen “Kılık Kıyafet Devrimi” uygulamada kaldırılmış… Laiklik ilkesine son verilmiş, dinsel kurallara göre giyinmek serbest bırakılmış ülkemizde, 31 Ekim’den beri… Bununla kimse ilgilenmiyor.

Ancak: “ Ne güzel konuştu! Muhteşem konuşma! “ tarzı övgüler düzülmüş bu konuşana. Bazı yazarlar, “Cumhuriyet kadını” benzetmeleri yapmış… Kimi, “Şafak Pavey’e kurban olun. Önünde diz çökmeye bile layık değilsiniz, olamazsınız da…” diyerek kantarın topuzunu bir iyice kaçırmış…

Önce dinlemeye, okumaya değer bulmadım bu vekilin konuşmasını. Şafak Pavey’in ne diyebileceğini, nasıl bir konuşma olacağını düşünebiliyordum açıkçası. Sonra baktım ki, deyim yerindeyse ortalık yıkılıyor. Hiç siyasetle ilgisi olmayan, bugüne dek ağızları sımsıkı kapalı duranlar bile ortaya çıkmış, ha bire de bire bu konuşanı ve dediklerini övüp duruyorlar; ben de mecbur kaldım, bu konuşmayı istemeden dinledim…

Hiç de şaşırmadım:

Ne varmış bu konuşmada? Bizden görünürken, karşıya baktırırken, konuşan kişi yandan vuruyor. Ruhban okullarını, azınlık okullarını araya katıvermiş, iki arada bir derede küresel çetenin sözcülüğüne soyunuvermiş… Demek onlar açılsa, tam hâkimiyet verilse bunlara, bu dayatılan küresel istekler yapılsa, vekilimiz sevinecek! Hem de Atatürk’ün altı oklu partisinin bir üyesi olarak. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin bir kadını olarak!.. Bari sus, başka partililer bunları desin. Sen, için için sevin, utanmazsan!

Konuşmasında türban destekçilerine çoğunluk, bizlere azınlık demiş bir de. Böylece psikolojik bir baskı yapılmış beyinlere. Türban eylemine de özgürlük benzetmesi yapıyor…

“Protez bacağı yüzünden pantolon izni isteyen vekile hayır diyenler, sadece türbanlı vekile özgürlük istemek insanlık mı?” diye çığlık atanlar hep bu konuşmadan sonra ortaya çıktılar. Laiklik ilkesini çekinmeden çiğneyenlere, dinsel kuralları kamuya dayatanlara ise aldırmadılar… En ünlü, en gözde yazarlar bile böyle yaptılar…

Kimse sormadı, neden bu günün ertesinde hemen şip şak pantolon izni verildi. Bu danışıklı döğüş mü? Bu kadar mı arabesk bir yönetim ülkemizin yönetimi? İşin ucu bir iyice kaçtı mı?

Hem soralım: Bu engelli vekil, altı yedi dili bilen, sayısız ödül sahibi, dünyaya parmak atan vekil, seçilirken Meclis’te pantolon giyilemeyeceğini bilmiyor muydu? Bilerek neden seçildi? Hangi özelliği partisi için, Türkiye için vazgeçilmezdi?

*

Tan yeri ağarınca hırsızın gözü kararırmış. Sersemler, ne yapacağını bilemezmiş...

Şafak atınca işler değişirmiş…

İstiklal Marşı şairimiz, marşın son dizelerinde şöyle seslenir:

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.”



Feza Tiryaki, 3 Kasım 2013

 
Dil Yamyamları / Feza TİRYAKİ PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 09 Ekim 2013 22:56

Dil yamyamlarına geçit verdik.

Söz konusu suç, hepimizin ortak suçu. Uzun yıllardan beri süregelen, herkesin ortak olduğu bir suç bu:

“Türkçeyi korumamak. Türkçeyi dil yamyamlarına yedirmek. Türkçeyi üvey ana üvey baba eline bırakmak. Türkçeye değer vermeyenleri Türk devletinin başına getirmek. Devlet eliyle Türkçeye ortak koşulmasına, yerel ağızlarla, Arapçayla, başka dillerle yayına izin vermek. Türkçeyi evlatlık, İngilizceyi neredeyse öz dilimiz saymak. Yerel ağızları Türkçeye ortak etmek isteyen bölücülere, gereken yanıtı vermemek. Bu yayılmacıların, eli kanlıların sözcülerine derslerini vermemek, karşılarında bir duvar gibi durmamak. Önlerinde duvar gibi durmamak ne kelime, bunların ağzının içine bakmak, ne isterlerse önlerine altın tabakla koymak! Yerel ağızlardan, bir sürü birbirini anlamayan ağızdan dil adı yaratıp bunu devlete dayatmalarına, olmayan dili dilmiş gibi saymalarına, hem de bununla eğitim isteyecek kadar azgınlaşmalarına, akla ziyan, akıl dışı yıkıcı, bölücü isteklere göz yummak…

En kötüsü de Türkçeye özen göstermemek. Yazımını, harflerini hiçe saymak…

İşte böyle dilinizin yazımını hiçe sayarsanız, ı harfimizi, ç harfimizi, ş’yi, yumuşak g’yi (ğ) görmezden bilmezden gelirseniz yazı yazarken, sesli harfleri yutarsanız, yabancı yazı dizimi kullanırsanız bilgisayarınızda, eloğlunun dili kadar bile kendi dilinize önem vermezseniz olacağı budur!

Borçlu olabilirsiniz, kredi kartı borçlusu, yabancı para borçlusu olabilirsiniz, bu iktidarın vatanı satmak pahasına getirttiği sıcak paraya bağımlı olabilirsiniz, bu anlayışa göbekten bağımlı, boğazınızdan bağımlı olabilirsiniz, geçiminizi, sosyal durumunuzu, işinizi, evinizi barkınızı, geleceğinizi iktidar karşıtlığı yaparsanız tehlikeye atacağınıza inanabilirsiniz…

İnsan halidir, beş parmağın beşi bir değildir, korkunun ecele bilmediğimiz bir yararı vardır belki, korkunuza tutsak olmuşsunuzdur, gözünüz açtır, doyuramamışsınızdır bir türlü, bu nedenle iktidar şakşakçılığı yapıyorsunuzdur, yağdanlık olmanız, yandaşlık etmeniz, suskunluğunuz bu yüzdendir… Hepsi tamam da şu biricik varlığımıza, dilimize, benliğimize sahip çıkamamanızı nasıl anlatacaksınız, bu duyarsızlığınızı neyle açıklayacaksınız?

Sözüm ana babalara. Çocuk yetiştirenlere, öğretmenlere, eli kalem tutanlara, bir parça da olsa defter kitap tutmuşlara…

Türk Harfleri’ne saldırının üzerinden tam on gün geçti.


Saldırının yapılacağı, ihanetin açıklanacağı günden, önceki güne kadar yalnızca çevremi gözlemledim. Açıklamaları, tartışmaları dinlemedim. Aynı gün neler dendiğini, neler konuşulduğunu ne duydum, ne okudum. Yalnızca yaşamın seyrine baktım.

Yer yarıldı, gök delindi mi? Ağıtlar göğe yükseldi mi? Türkçe sevdalıları yollara döküldü mü?

Kimse tınmadı bu yapılanları, işin doğrusu bu. Hiç kıvırtmayalım, hık mık etmeyelim!..

Biz, okuma yazma bilenler, az çok kitap yalamışlar, çoluğunu çocuğunu okutanlar, bu yazıyla, bu dille adam olanlar, diplomasını eline alanlar, profesör, doktor, bilmem ne sanı alanlar, Türk harfleriyle, Atatürk’ün yazı harfleriyle, Türk Alfabesi’yle kitap okumanın o eşsiz tadına varanlar, kendilerine çok okumaktan ötürü kitap kurdu denenler, bu harflerle kitap yazanlar, kendilerine yazar denenler, Türk harfleriyle her zaman gurur duyanlar, harflerimizin ayrıcalığından, ulusumuza Atatürk’ün armağanı oluşundan kendine bir pay çıkarıp Türkçeyi bu yüzden daha da çok sevenler, hepiniz, hepimiz suçluyuz!

Atatürk’ün mirasını hak etmemiş evlatlarız!

Kötülüğe bulaşmak o kötülüğe ses çıkarmamakla da olur. Büyük büyük yazarlar, siz adları büyük, kendileri küçücük zavallılarmışsınız!

Çoğunuzun ne sesi ne soluğu duyuluyor. Tavşan pisliği gibiymişsiniz! Sesi soluğu duyulanlar ise ihanete katılan o çatlak, pis seslerini duyuruyorlar.

Yıllardır, okula gittiğiniz günden beri, belki daha da önceden başlayarak Türk harfleriyle akıcı, hiçbir engele takılmadan, zorlanmadan, sular seller gibi yazıp okuyorsunuz. Bu yazıyla devleti idare ettiniz, memur oldunuz, yönetici oldunuz… Bilimsel makaleler yazdınız, bilim ilim diliniz oldu Türkçeniz. Türkçenin yazı dili sizin kaleminiz oldu, gözünüz oldu, kulağınız oldu… Gazete çıkardınız, dergi yayınladınız… Şiir yazdınız, şarkı türkü okudunuz… Öğretmenseniz bu yazıyla öğretmen oldunuz. Bu yazıdan geçiminizi sağlıyorsunuz. Bu yazıyla geleceğinizi kuruyorsunuz. Gençlik yetiştiriyorsunuz… Yazarsanız adınız bu yazıyla ünleniyor, bu yazıyla siz bir şeysiniz, bir değersiniz.

Bu yazıya ne edildiğini duymuş olmalısınız, kulaklarınız sağır değilse, aklınızı yitirmemişseniz…

Hani neredesiniz?
O çok satan kitapların, romanların yazarları hangi deliktesiniz, nereye bir sıçan gibi sindiniz? O geniş mideniz bunu da hazım mı ediyor yoksa, daha önceki ihanetleri bir bir içine sindirdiği gibi… Her pisliği yalayıp yuttuğunuz gibi…

Yazıktır, günahtır bu millete. Madem siz bu ulusun yazarısınız, içinizde bir kırıntı vatan sevgisi taşımadan mı yazar oldunuz, buz gibi bir yürekle mi yazı yazdınız?

Öğretmenseniz, yüce önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir!” sözünü ne çabuk unuttunuz?

Hepiniz çok iyi bilirsiniz bir ulusun dili, bir ulusun 85 yıllık yazı dili öyle bir anda darmadağın edilemez. Buna kimsenin ne gücü yeter, ne kuvveti…

Resim
Bir ulusun dili, çocuk oyuncağı değildir. Dil, devlet yaşamında, ulusun varlığını sürdürmesinde çok çok önemli bir unsurdur... Türk işçileri bunu Almanya’da yaşayarak gördüler. Almanların bir harflerinin yazılışının değişimi yıllar yıllar sürdü. Belki de on on beş senelik bir zaman diliminde gerçekleşti. Daha öncede bundan söz etmiştim. Önce bunu yıllarca tartıştılar. Bu harfin yazımı değiştirilmeli mi diye? Gerekli mi değil mi bunu sordular kendilerine. Her Alman, Almanca yazım kurallarını nasıl sıkı sıkı koruyor, dilini nasıl seviyor, önemsiyor görmeliydiniz… Bu konunun küçük büyük her kurumda eleştirisi yapıldı, konuşuldu, görüş alındı. Okullar tek tek görüş bildirdi. Okul konferanslarında bile bu konu çocuklarla konuşuldu. Sonra “s “ harfi, üst üste yazılan, sekizi andıran yazımlı “s” harfi üst üste değil de yan yana iki “se (ss) şeklinde yazıldı. Bir bunun için kıyametler koparıldı. “İyi mi ettik kötü mü? İyi mi olacak kötü mü?” diye.

Avrupalı gelişmiş ülkeler iyi biliyorlar bu işleri. Dile dokunmanın ne olduğunu, başka dillere, sömürge yaptıkları ülkelerin dillerine dokunmayı, onları dillerinden tutup köleleştirmeyi çok iyi biliyorlar çünkü... Kendi dillerini, dilleri bir mücevher imişçesine kötülerden, kötülüklerden koruyor, dillerini, harflerini gözlerinden bile sakınıyorlar: Tek bir yazım kuralı bu, ne olacakmış demeden, dillerini dış etkilerden, saldırılardan özenle koruyorlar.

Dilleri en önemli ders oralarda. Amerika’da, İngilitere’de İngilizce, Fransa’da Fransızca derslerin şahıdır. En önemli derstir.

Biz neden kazılan bu kirli –kanlı tuzağa düşelim? Dilimizin değerini neden bilmeyelim? Neden birlik olamayalım?

*

Türk harfleri, bizim ayakta durmamızı sağlayan, bizi küresel saldırılardan koruyan kalkandır! Birliğimizdir! Şu ana kadar bu yüzden dimdik ayakta kaldık. Sarsılmadık bile bize yapılan bin türlü ihanetten, oyundan, düzenden dümenden…

Türk harfleri aynı zamanda gururumuzdur. Sorun gurbetçilere, söylesinler! Dış ülkelerde dilimizle, Türk harfleriyle hep onur duyduk. Başımız dik, kendimize güvenli, dilimizden ödün vermeden, yaşanılan ülkelerin dilinden dilimizi kat be kat üstün tutarak el memleketlerinde yaşadık.

Dilimizi öğrenmek isteyen yabancılara Türk harfleri diye alfabemizi göğsümüz kabararak, Atatürk’ün dil mirası diye tanıtarak övünçle öğrettik. Bu böyledir, dilimiz böyledir, şu şu harfler yalnızca dilimize hastır, dilimizde sizin kullandığınız o üç İngiliz harfi (wxq) yoktur. Atatürk bu harfleri gereksiz görmüştür. “ dedik.

Gerçekten de bu harflerin gereksizliği seksen beş yılda iyice kanıtlanmıştır. “Eksiksiz gediksiz, dilimize tam uyumludur harflerimiz! Dünyanın en güzel, en özgün harfleriyle yazılır bizim Türkçemiz!”

29 harfimiz inci gibi parıldayan dişimizdir. Bizi besleyendir. Yüreğimizin atan damarıdır alfabemiz. Kan dolaşımımızdır.

Dokunmak istedikleri harflerimizi sevgiyle hep birlikte andımızı okur gibi okuyalım mı?


Biliyorsunuz, ünsüzleri, sessiz harflerimizi e harfi ekleyerek okuruz. Ünlüler, sesli harflerimiz kendi sesleriyle tek başlarına okunurlar. Türk harflerinin sırasıyla yazılışı, dizimi:

“A, B, C, Ç, D, E, F, G, Ğ, H, I, İ, J, K, L, M, N, O, Ö, P, R, S, Ş, T, U, Ü, V, Y, Z”

“a, b, c, ç, d, e, f, g, ğ, h, ı, i, j, k, l, m, n, o, ö, p, r, s, ş, t, u, ü, v, y, z”

Türk harflerinin okunuşu:

“A, Be, Ce, Çe, De, E, Fe, Ge, Yumuşak Ge (Ğ), He, I, İ, Je, Ke, Le, Me, Ne, O, Ö, Pe, Re, Se, Şe, Te, U, Ü, Ve, Ye, Ze.”


Dilimize özgü harflerimizi ( ğ, ı, ş, ç ) gözümüz gibi sevdik. Her kullandığımızda kendi özümüzle, kimliğimizle, dilimizle övünç duyduk. Bize bu harfleri veren, dilimizi özgürleştiren, geliştiren, en yüksek yerlere kadar çıkaran yüce önderimize minnet (gönül borcu) duyduk… Başımızı güzel dilimizin güzel sesleriyle daha bir dikleştirdik. Dilimizin güzelliğini bütün dünyaya duyurduk…

*

CHP İzmir milletvekili Birgül Ayman Güler bize yapılana dört kesim sevindi demiş:

“Başbakan Erdoğan’ın son paketinde alfabemiz 3 harf çoğaldı. Q, W, X kullanımı serbest bırakılarak, Türk harfleri kanunu operasyon hedefi oldu.”

Sonra açıklamış:

“Bundan dört kesim memnun: Dinciler, etnikçi siyaset (kürtçü), sağlı sollu neoliberal siyaset, MHP ve turancılık…” diye de bu dört kesim açıklanmış yazıda. Hele hele MHP’nin buna katılımını, üst düzey bir yetkilinin, bu yetmez 34 harf olsun demesini, bu partililerin Pekaka isteklerinden bile daha ileri gittiklerini, deyim yerindeyse onların ekmeklerine yağ sürdüklerini anımsatmış Birgül Hanım yazısında…

Ülke batarken, bu sahte Türkçüler, sahte milliyetçiler; dincilerle, kürtçülerle kol kola girebiliyorlar. Can simidi uzatıyorlar eli kanlı ırkçılara, terör örgütü yandaşlarına… İktidara destek çıkıyorlar. Yobazlara göz kırpıyorlar. Bölünmenin en korkuncuna, dilde bölünmeye şiddetle karşı çıkacaklarına bunu garipsemiyorlar bile… Tam da böyle günlerde, ülkemizin tüm değerlerinin lime lime döküldüğü, sağlam bir yerimizin kalmadığı, askerimizin elinin kolunun bağlandığı, ordumuzun komutanlarının terörist, eli kanlı, azgın teröristlerin siyasetçi kabul edildiği yıkım günlerinde bunu yapıyorlar… Dilimizin bozulmasına, dil parçalanmasına utanmadan, şu kadarcık bile çekinmeden çanak tutabiliyorlar. Sonra olmayan devletleriyle yani yıktıkları Türkiye Cumhuriyeti’yle, sözüm ona ortak dil aradıkları Türk cumhuriyetlerine yakın olacaklarını sanıyorlar bu hainler!


Dil bozulduğu an, 85 yıllık mayaya su katıldığı an, Türkçenin yazı diline, Atatürk’ün harflerine el uzatıldığı an; Atatürk ilkelerinin kaldırıldığı, neredeyse İngilizcenin orta öğretimde eğitim dili sayıldığı, ilkokullarda Arapça öğretildiği, ders diye din kitabı ezberletildiği günlerde, güneşin batmak üzere olduğu şu zamanda neler olacağını sanki bilmiyorlar!

Bir ülkenin harfleri biri istedi, biri de kabul etti diye değiştirilebilir mi? En ulusalcı vekilimiz bile bunu normal görüyorsa, yapılanın üstüne su içiyor, öyle konuşuyorsa, sakin sakin anlatıyorsa yapılanları, anlayın artık durumumuzu, ne halde olduğumuzu…

Sözün kısası paket maket hepsi hikâye! İstenilen şey tek:

Türk harflerini bozmak. Türkçeyi dağıtmak, toza dumana karıştırmak, rezilini çıkarmak. Sonra böylece bozulan Türkçeye bir yerel ağzı ortak etmek.

Balyoz davası yok Silivri’si bunlar da küresel oyunun gereği… Dili bozabilmek için susturulan Atatürk askerleri… Bu hukuk dışılıklar, askerin tutsaklığı, eğitimde yüz yıl geriye gidiş, kara çarşaf, kara peçe, andımızın kaldırılması, Türklüğün yok sayılması, vatanın satılması, parçalanması… Bütün bunlardan en önemlisidir Türkçemiz ve Türk harfleri!

Dilimiz bozulduğu an ipimiz çekilecektir!

Bunu bilerek susanları ise tarih affetmeyecektir!

Dilimiz bizim korunağımız, dilimiz bizim ordumuz, dilimiz bizim ses bayrağımız, aklımız, gönlümüz, beynimiz…

Yapmamız gereken:

Türk harflerini sonsuza dek korumaktır.


Özal döneminde f klavyeli (yazı dizimi- tuş takımı) daktilo dönemi sona ererken, ülkemize bilgisayarlar girerken neden Q ile başlayan klavyeleri bize dayattılar, zorla benimsettiler, alıştırdılar hiç düşünmediniz mi?

Eloğlu planını onlarca yıl önceden, yüzlerce yıl önceden yapar.

“Benimsenen kötülük, kötülüklerin en büyüğüdür.” der büyük önderimiz. Bize yapılan kötülükleri benimseyelim mi?

“Saygısızlığın, tecavüzün küçüğü, büyüğü yoktur.” sözü de Atatürk’ün sözüdür.

Atatürk’ün şu sözü de durumumuzu tam özetlemiyor mu?

“Maddi ve bilhassa manevi sukut( sessizlik), korku ile acz (güçsüzlük) ile başlar…”

İstiklal Marşımız ise ilk dizesinde, “Korkma!” der.

Dil yamyamlarından korkuyor musunuz yoksa?


Feza Tiryaki, 9 Ekim 2013
 
Bunak / Feza TİRYAKİ PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 14 Eylül 2013 17:30

“Atatürk ilkeleri Milli Eğitim’den gitti.”

Bu haber yeni değil. Aynı başlıkla verdiler üç kez. Eylül aylarında, okul açılırken muştuladılar.

İki yıl öncenin haberi. Geçen yılın haberi. Bu yılın en son haberi.
Atatürk ilke ve devrimlerini önce eğitimin amaçlarından çıkardılar, sonra kitaplardan çıkardılar, şimdi de bu ilkeler, Türk devrimleri, yönetimden, işleyişlerden çıkarılıyor.

Kös dinliyoruz nasılsa, artık çekinilecek bir durum yok, verin haberi diyorlardır.

Bu Eylül’ün başında okul kayıtları başlamadan duyurdular:

“Millî Eğitimin ilkelerinden, “Atatürk ilke ve inkılâplarını (devrim) benimsemiş bireyler yetiştirilir.” hükmü çıkarıldı.”

Millî Eğitim Bakanlığı Orta Öğretim Kurumları Yönetmeliği Resmî Gazete’de yayımlanmış. Eğitim ve öğretimin yönetim ve işleyişine ilişkin usul ve esaslarmış bunlar.

İki yıldır duyduğumuz, sezdirmeden içine sokulduğumuz yolun, Türkiye Cumhuriyeti’nin getirildiği yerin, adım adım gidilen yolun, başka bir deyişle Atatürk’ün yolundan dönülmenin, Atatürk yolundan sapılmanın haberi.

Sömürge ülkesi olmanın habercisi.

Türk vatanının bölüneceğinin ilk ağızdan duyurulmasının haberi.


Kişiliksiz, benliksiz (öz varlığı olmayan), kimliksiz, adı olmayan, bir tarihi, geçmişi, geleceği olmayan, geçmişini bilmeyen, öğrenmeyen, geçmişi öğretilmeyen, öğretilse de çarpıtılarak, ters yüz edilerek, hainler, eli kanlılar, yobazlar, işbirlikçiler övülerek öğretilecek olan bir kuşağın yetiştirilme haberi bu. Geçmişiyle onur duymayan, kahramanlarını tanımayan, atalarıyla göğsü kabarmayan, maymunumsu, gördüğünü taklit edecek, yabancıya köle, iş gücü olarak yetiştirilecek, düşünmeden boyun eğecek, düşünemeyen, ezik, paraya tapan, dini imanı para, güç olan, küresel çeteden, dünyadan habersiz, zavallı, acınası bir kuşak yetiştirileceğinin duyurusu…

En kötüsü, dili olmayan bir kuşağın amaçlanması.

Sömürge dili İngilizce’nin öne çıkarılması, yabancı dil eğitiminin kaldırılıp, İngiliz’in, Amerikan’ın dilinin açıkça, uluorta eğitim diline dönüştürülmesi… Orta öğretimde liselerin buna göre yeniden düzenlenmesi. Dilimiz Türkçenin bilinerek- istenerek değersizleştirilmesi, yerel ağızlarla, ufacık dilciklerle bir tutulması…

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş amaçlarının, kuruluş temelinin inkâr edilmesinin haberi bu! Atatürk Cumhuriyeti’nin temellerinin yıkımına girişilmesi…

*

Atatürk ilkeleri, Türkiye Cumhuriyetini yaşatan ana kan damarlarıdır. Atatürk devrimleri damarlarda dolaşan kan, Türkçe de Türkiye’nin kalbidir. Kanı damarlara pompalayan organıdır devletimizin. Atatürk’ün sözleriyle dersek, “ Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”

Unutmamamız gereken, kaç kez yazdığımız gerçek şudur:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Atatürk kurmuştur. Herkesin bildiği tek gerçek:

Devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Atatürk, Türk ulusuyla birlikte, tarihe destan yazan bir Kurtuluş Savaşı’yla, kurtuluşa önderlik ederek, kurtuluşun her adımını planlayarak, ya İstiklâl ya ölüm diyerek düşmanı kovmuştur…

Yüce önderimiz, Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, Türk ordusuyla, Türk ulusuyla birlikte kurduğu bu devletin gelişmesi, çağdaşlığa erişmesi, durmadan yükselmesi, ileri gitmesi, dünya durdukça var olabilmesi için de, devlet idaresine, ekonomisine, ülküsüne dair bazı ilkeler koymuştur.

Bu ilkeleri bilmeyen var mı? Bu ilkeler nedir? Bu ilkelere kısaca göz atalım mı?

Atatürk ilkeleri:

Cumhuriyetçilik, millîyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik, inkılâpçılık (devrimcilik).

Bunlardan vazgeçilmesi çağdaşlık yolundan dönülmesidir.

Bu ilkeleri kısaca tanımlayıp, nelerden vazgeçildiğini, Atatürk’ün söylediği sözlerle (tırnak imi içine alınan) açıklayalım:

Cumhuriyetçilikten vazgeçmek, halkın kendi kendini yönetmesinden, meclisin üstünlüğünden, ulusal egemenlikten vazgeçmek. Bir kişinin veya bir anlayışın emrine girilmesi.

“Millete değer veren, milleti devletin yönetiminde söz sahibi yapan cumhuriyet rejimini sonsuza kadar yaşatmak hepimizin en önemli vatandaşlık görevidir.”

Millîyetçilikten vazgeçmek, devletimizi kuran Türk ulusunun, ulusal birliğimizin, bütünlüğümüzün yok sayılması.

“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz, Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluma dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”

“Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir milletin evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”



Halkçılık olmazsa, her şeyimiz bir sultan, bir padişah, bir grup, bir aile için olur. Bireyler arasında ayrımcılık yapılır. Yabancılara yarar ülkemizin zenginlikleri, onlar sömürür kendi halkımızın varlıklarını… Oysa devlet halkı için vardır. Halkının güvenliği, refahı, mutluluğu…

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”

“Türkiye halkı, ırkça, dince ve kültürce ortak, birbirine karşılıklı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu, kaderleri ve menfaatleri müşterek olan sosyal bir toplumdur.”


Laiklik yok edilirse, hukuk kurallarının yerini dinsel kurallar alır, akıl ve bilimden uzaklaşılır, beyinler kalıplara hapsedilir, ayrımcılıkla, bağnazlıkla, artan din baskısıyla ülke yönetilmeye kalkışılır… Devletin, tüm inançları devlet güvencesi altına almasıdır laiklik. Dinsel kurallarla devlet yönetilemez. Asıl olan bilimdir, akıldır.

“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz biri milletin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz."

"Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar."


Devletçilik, devleti siyasal, düşünsel ve ekonomik konularda korumanın, devlet düzenini savunmanın adıdır.

Devletçilikten vazgeçmek devletten vazgeçmektir.

Anayasa’daki ilk üç maddede Türk devlet varlığının, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu açıklanmıştır. Atatürk milliyetçiliğine bağlı olmak bu bölümde özellikle belirtilmiştir. Anayasa’daki tanıma göre devletimiz, bu ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletidir.

“… Devletin siyasal ve düşünsel hususlarda olduğu gibi bazı iktisadi işlerde de düzenleyici rolü prensip olarak kabul edilmelidir. “

“Prensip olarak devlet, ferdin yerine geçmemelidir. Fakat, ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. Bir de, ferdin kişisel faaliyeti, ekonomik gelişmenin esas kaynağı olarak kalmalıdır. “


İnkılâpçılık, devrimcilik demektir. Nedense Türkçe karşılığı olan bu sözü devrim korkusundan mı nedir hep eski adıyla söylemeyi seviyorlar devletin yöneticileri.

Devrimcilik çağdaşlık anlamına gelir. Atatürk ilke ve devrimlerinin korunması devrimciliktir.

Devrimcilikten dönmek çağdaşlıktan geriye dönmektir.

"Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlam ve biçimi ile uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılâbımızın asıl hedefi budur. Bu gerçeği kabul etmeyen zihniyetleri darmadağın etmek zorunludur. Şimdiye kadar milletin beynini paslandıran, uyuşturan ve bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihniyetlerde mevcut hurafeler (boş inan) tamamıyla kovulacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyinlere gerçeğin ışıklarını sokmak imkânsızdır."

İşte bu ilkeler, Atatürk’ün sözleriyle daha iyi anladığımız bu ilkeler artık eğitimimizin amacı değil. Cumhuriyet devrimlerine uymak zorunlu değil. Bu ilkelere göre öğrenci yetiştirmek gerekmiyor.

Durumumuzu söze, yönetmeliğe dökmüşler, saklanmadan gizlenmeden, kimseyi kandırmadan… Olacakları, olmasını istediklerini saklamadan.

Bu yönetmeliğin ardından ilk uygulama kamuda türbana izin verme yasası hazırlamaları. Dünkü gazetelerin haberiydi. Tekke zaviye ve türbelerin kapatılması yasasını, bunların yasaklanmasını günlük yaşamda çoktan uygulamıyorlar. Adı konmamış bir geriye dönüş, devrim yasalarını tek tek yürürlükten kaldırma uygulaması var.

Alevileri kullanıyorlar bu tekke işinde. Sizin isteklerinizin engeli bu yasa, bu yasa elimizi kolumuzu bağlıyor, kabul edin kaldıralım diyorlar.

Laiklik karşıtı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kesin olarak bilinen, duyurulan bir parti ülkemizi on bir yıldır yönetiyor.

Kılık kıyafet yasası çoktan delindi. Din adamları özel giysileriyle sınıflara bile girmeye kalkıştılar geçen yıllarda. Şimdi adını koyup devletin tüm kurumlarını türban adlı örtüye büründürecek, kızı kadını çarşafa kapatacak, kadınları ikinci sınıf vatandaş yapacaklar… Erkeğin emrinde, görevi çocuk doğurmak, bakmak, erkeğe hizmet etmek olan bir varlık. Eşitlikmiş, insan haklarıymış, birey olmakmış… Bu kavramları yavaş yavaş unutturuyorlar. Başı kapalı bile değil, başı tepeli, alnı, yanağı, boynu rahibeler gibi bağlı, örtülü olacaksın.

Atatürk devrimlerinin en önemlisi Türk diline, Türk tarihine verilen önemdir. Eğitimde birliktir. Millîyetçi anlayıştır. Türklüğün manevi değerlerinin, Türk tarihinin korunması gerekliliğidir. Türk dilinin korunması, geliştirilmesidir.

Türk dilinin gelişmesi demek, çağdaşlaşmanın uygarlık yolunun açılması demektir.


Anayasa’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez ikinci maddesinde yazar:

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

Bizi ulus yapan, birleştiren, ortak tarihte buluşturan, gelecekte aynı ülküde kaynaşmamızı, kenetlenmemizi sağlayacak olan dildir. Türkçedir.

Kültürün gelişmesinde dil önemlidir. Ortak dil önemlidir. Öğretim birliği önemlidir. Öğretmenler, okullar çok çok önemlidir.

Bu yönetmelikle kültürümüze, bütünlüğümüze, ulus özelliklerimize saldırılıyor. Türk milliyetçiliği yok edilmek isteniyor. Dilimiz değersizleştiriliyor.

*

Hedefteki dilimize daha kolay saldıracaklar bundan böyle. İlk belirtiler gelmeye başladı.

Bölücü terör partisinin sesi daha bir güçlü çıkıyor.

Olmayan, yeryüzünde böyle bir ad taşımayan bir dil adıyla ortaya fırlıyorlar. Bu olmayan dille eğitim istiyorlarmış.

Bu olanak verilmezse, yani o olmayan dilleri, yani yerel ağızlarından şimdilik yalnızca biri, Türkçeye eş sayılmazsa, eğitim dili kabul edilmezse, bölücü terör örgütünün öncülüğünde bazı yörelerde çocuklar okula gönderilmeyecekmiş.

O olmayan dilde, yerel küçük ağızlarda okullara dil dersi kondu geçen yıl. Ne oldu? Öğrenmeyin, o derslere katılmayan diyen mi var? Yoksa kimse ilgi göstermedi mi?

İngiliz dilinin dayatmacıları, sömürgecilerin tutulmuş adamları, küresel çetenin çatlak sesleri daha da arsızlaştılar.

İngiliz- Amerikan sömürgecileri, Türklük düşmanları çok çok ilerdeler bu arsızlıkta:

İngilizce öğrenmek “Alzheimer”i (bir tür bunama, bilişsel yetenek kaybı) önlüyor yazmışlar, gazetelere duyuru göndermişler.

Okullar yetmemiş, her yerde gördüğümüz İngilizce tabelalar, işyeri adları, uyarı yazıları yetmemiş, İngilizce ürün adları, sözlerimize karıştırdığımız İngilizce sözcükler yetmemiş, bunların yıllardır bize bizi bölmek için, dilimizi, Türkçemizi bozmak, öldürmek için dayattıkları o üç harf (X,W,Q) yetmemiş, daha da ileri giderek herkesin İngilizce öğrenmesini istiyorlar.

Zaten bölücü kürtçümüz, Türkçeyi inkâr ediyor… Yerel ağızları, kültür dili olamamış, yetersiz, birçok dilin toplaması, karması, yalnızca bir konuşma dili. O zaman bu bölücüler hangi dille eğitim görebilecek? Kuzey Irak’ta eğitim dilleri İngilizce bunların. Olmayan dillerini denemişler orada, olmamış…

Şimdi koskoca bir ulusu, aydınlanmadan geçmiş, Atatürk devrimleriyle ışıldamış, çağdaş uygarlık yolunu görmüş bir ulusu geriye döndürmek, bunaklaştırmak istiyorlar. Dilini bozarak, dilini değersizleştirerek…


Yediden yetmişe İngilizce öğrenmeye kalkışmak, İngilizceyi ders gibi değil eğitim dili olarak öğrenmek, liselerin hepsini ikiye ayırıp bir kısmını İngilizce ağırlıklı Anadolu liselerine, yani bir iki ders dışında tüm dersleri İngilizce gören okullara, bir kısmını Arapça ağırlıklı dinsel okullara, çoğu dersini İngilizce gören Anadolu imam hatip okullarına çevirmeleri bizim sonumuzu getirecektir.

İngilizce öğrenen bunamıyormuş. Kafası çalışıyor, diri kalıyormuş haberiniz var mıydı?

Başımıza geleceğin tam tersini demişler.

İngilizce ve Arapça Türkçenin yerini alıyor. Yerel ağızları saymayın, onlar işin çerezi. Asıl düşman, Türk dilinin karşısına konan İngilizce.

Böyle giderse, bu planlar tutarsa toptan ulus olarak bunayacağız. Ortalık bunaktan geçilmeyecek!

Dilini bilmeyen, Türkçe konuşamayan, Türkçe okuyamayan, yazamayan, derdini anlatamayan, duyduğunu, söyleneni, denileni, olanı biteni anlamayan bunaklar!



Feza Tiryaki, 14 Eylül 2013

 
Hastane / Feza TİRYAKİ PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 20 Temmuz 2013 00:34

Halkımız kadercidir. “Hastalık sağlık hepsi bizim için!” deriz.

Sağlığın değerini bilmeyi de, “ Başının sağlığı, dünyanın varlığı.” atasözümüz pek güzel anlatır.

Bize göre, “Her işin başı sağlıktır.” “Hasta olmayan sağlığın kadrini (değerini) bilmez.”

Hasta, Farsça bir sözcüktür. Sayrı, sağlığı bozulan, esen olmayan. Organlarının çalışma uyumu, dengesi bozulan. Hastane, hastaların bakımlarının tedavilerinin yapıldığı yer. Hastane, aslı hasta- hane; hasta evi, sağlık evi anlamına gelir. Günümüzde büyük hastaneler, hasta bakımının yanı sıra bir araştırma, bir eğitim merkezidirler.

Tüm canlılar hastalanır. Bitkilerin, hayvanların da hastalıkları vardır.

Her hastalığın bir nedeni, belirtisi olur. Bu, nedenini bulmaya, tanı (teşhis), hastalığın ortaya çıkmasını önlemeye, sağlığı koruma, hastalığı yenmeye yönelik çalışmalara ise tedavi denir.

Hastalıklar, yaralanmalardan, fiziksel dış etkenlerden, zehirlenmelerden, mikroplardan, virüslerden, kötü beslenmeden, kötü yaşam koşullarından, ruhsal nedenlerden, doğuştan gelen eksiklik ve bozukluklardan olabilir. Yaşlılık da bir hastalık nedenidir. Organlar yaşlanınca çoğu kez hastalanırlar, organların yaşlılıktan işlevleri bozulabilir. Akıl da hastalanır. Ayrıca hastalık hastası da olunabilir. Hasta olmadıkları halde kendilerinde türlü çeşitli hastalık arayanlar böyledir…

Çok eski dönemlerde yalnızca askerler için hastaneler açılırdı. İlkçağda tapınaklar bu işlevi görürdü. Romalılarla kilise hastaneleri dönemi başladı. Rahipler, rahibeler buraları idare ettiler, buralarda çalıştılar. O zamanlar buralarda tek yoksullar tedavi edilirdi. Zenginlere evlerinde bakılırdı.

Tarihte Türkler, daha on ikinci yüzyılda Anadolu’da (Konya), çevre bölgelerde (Suriye) büyük hastaneler kurdular. Büyük Selçukluların Şam’da kurdukları hastane, döneminin en önemli, en gelişmiş hastanesiydi.

Oğuz- Türkmen soyundan gelen Türk Beyliği Artukluların kurdukları hastaneler de ünlüdür. Özellikle Mardin’de, Diyarbakır - Silvan’da, Elazığ- Harput’ta kurdukları hastaneler dönemin ilk Türk hastaneleridir. Daha sonra Anadolu’da Anadolu Selçukluları büyük hastaneler yaptırmışlardır (Sivas’ta, Kayseri’de).


Osmanlı Türk Devleti’nde de hastane yaptırma geleneği devam etmiştir. Padişahlar kendileri veya yakınları için şifa dağıtsın, hayır olsun diye hastaneler yaptırmışlardır. Bu hastaneler, yapılar bütünü içindeydiler. Cami , medrese, çarşı, han, hamam… hepsi birlikteydi. O günün hastanelerinden günümüze kalanlarından biri İstanbul’daki ünlü Haseki Hastanesi’dir (yapımı 1551). Edirne’deki İkinci Beyazıt Darüşşifası da (yapımı 1488) ünlüdür. Edirne’ deki bu hastane havalandırması, haftada üç kez verilen konserleriyle tanınmıştı.

On dokuzuncu yüzyıldan sonra ise hem bizde, hem dünyada çağdaş hastaneler dönemi başladı. Savaş yaralıları için kurulan gezici hastaneler bu dönemde çok yaygındı.

Önemli askeri hastanelerimiz: Toptaşı Askerî Hastanesi (1841), Haydarpaşa Askerî Hastanesi, Gümüşsuyu Askerî Hastanesi, Emirgân Hastanesi. Bu hastaneler bin sekizyüzlü yılların ortalarından başlayarak sırasıyla kuruldular. Cumhuriyetten önce, Cumhuriyetle neredeyse her büyük kentimizde sayısı kırkı bulan asker hastaneleri kuruldu.

1898’de kurulan Gülhane Askerî Tıp Akademisi (GATA) asker hastanelerinin en tanınmışıdır.

Ankara’da 1881’de kurulan “Gureba Hastanesi” 1924’te “Ankara Numune Hastanesi” adını almıştır. (Annemin ameliyat olduğu bu hastaneyi çocukluğumdan beri hiç unutmadım.) Günümüzde bu hastane bir eğitim ve araştırma hastanesi olarak işlevini sürdürmektedir.

Bu son dönemin günümüze kadar ulaşan en ünlü hastanelerinin bazıları:

“Bezmiâlem Gureba-yı Müslimin Hastanesi (1845), Zeynep Kâmil Hastanesi (1935), Hamidiye Eftal Hastanesi (1899), -şimdiki adıyla- Şişli Eftal Çocuk Hastanesi, Cerrahpaşa Hastanesi (1910), Haydarpaşa İntaniye Hastanesi ve Heybeliada Sanatoryumu (1924), Bakırköy Akliye ve Asabiye (Ruh ve Sinir Hastalıkları) Hastanesi(1927)…

Hastaneler çoğu kez, genel sağlığı ilgilendiren tüm konularda hizmet verirler. Bunun yanında yalnızca belli hastalıklar için açılan hastaneler de vardır. Hastaneler çoğunlukla devlete ait kuruluşlardır. Vatandaşa hizmet için kurulan devlet hastanelerinin yanında, para kazanma amaçlı özel hastaneler de vardır.

Sosyal güvenlik kurumlarına ödeme yapılarak sigortalı olunur. Sigorta kurumları vatandaşın hastane giderlerini karşılar. Bazı ülkelerde sağlık hizmetleri tümüyle parasızdır, sağlık hizmeti devletin görevidir. Bazılarında ise sağlık hizmeti için mutlaka özel sağlık sigortası yaptırılması gereklidir.

Bizim Cumhuriyet dönemimizde devlet hastaneleri parasız hizmet verdiler. Girişte, kayıtta alınan küçük ücretler, hastanelerin döner sermayesine katılırdı, vatandaşa hizmet için geri dönerdi. Sonra küreselleşmeyle özel hastaneler dönemi başladı. Daha sonra da hastaneler bugünkü durumuna sokuldu.

Üniversite hastaneleri, büyük devlet hastaneleri hastaya yetişemez durumdalar.

Telefonla, bilgisayarla gün alınan bu hastanelerden sigortalı olarak yararlanmak isteniyorsa, parasız muayene isteniyorsa aylarca bir tetkik için bekletiliyorsunuz… Sigorta kurumlarının masrafların belli bölümünü ödediği bir sistem bu. Özel hastanelerin öne çıkarıldığı, sağlığı bir ticarete dönüştüren, sağlık hizmetinden para kazanmayı amaçlayan bir sistem sağlıkta dönüşüm dedikleri…

Çağdaş ülkelerde, Avrupa ülkelerinde her semtte, her kasabada küçük hastaneler vardır. Bir de büyük üniversite hastaneleri, büyük devlet – vakıf hastaneleri…

Küçük hastanelere kolay ulaşılır. Hastalara buralarda çok büyük uzmanlık gerektirmeyen her türlü ameliyat, bakım, tedavi uygulanır. Bu hastaneler büyük yeşil alanlarda, orman kıyılarında kurulur. Kentin merkezinde iseler çok büyük bahçeleri bulunur.

Büyük hastane merkezlerinde ise daha zor durumlara bakılır, ülke çapında, kimi hastanelere dünya çapında hasta kabul edilir.

Bizde de durum böyleydi.

Her kasabanın bir hastanesi mutlaka vardır. Deniz kıyısındaysa o yerleşim yeri, hastane deniz kıyısındadır. Orman kıyısındaysa orman içinde, çamlıkta. Yamaçta kuruluysa kent, hastane en tepede, o yerin en gösterişli yerinde… Ağaçlar arasında… Kentin, ilçenin en havadar, en manzaralı, en güzel yerinde hastane yapılır. Hasta moral bulsun, temiz hava alsın çabuk iyileşsin diye…

Gezdiğim gördüğüm yerlerde, Karadeniz şehirlerinde bu hep böyledir. Hastanelerinizi bir düşünün, gözünüzün önüne getirin. Benim bildiklerim hep en güzel yerlerde. Sinop Devlet Hastanesi, Samsun Devlet Hastanesi... Eski Gerze Hastanesi bile Gerze’nin en güzel yerindeydi. Yenisini tahmin edebileceğiniz gibi, hem kötü, kişiliksiz çirkin bir binayla, hem de kötü bir yere yaptılar.

Ankara hastaneleri, Ankara’nın en güzel yerlerinde kurulmuş. İstanbul’un ünlü hastaneleri, hepsi en güzel, en güzel görünüşlü yerlerde. Ulaşımı kolay olan yerlerde, merkezde, çevrede oturanların yürüyerek gidebilecekleri uzaklıkta…

Şimdi sağlıkta dönüşüm bunun tam tersini öngörüyor. Küçük hastaneler kapatılıyor, arazisi, bulunduğu değerli yerin paraya dönüştürülmesi uğruna, hastaneler kentin dışına taşınıyor. Mahallelerden çıkarılıyor. Yüzlerce yıldır, Cumhuriyet boyunca hizmet veren, o yerin simgesi olmuş hastane yapıları tek tek dönüşüm çarkına kurban ediliyor.

Bakın çevrenize görün.

Neleri yitirmek üzereyiz. Para uğruna neler yapılıyor.
Resim
Kaş Devlet Hastanesi. Bu hastaneden daha güzel bir küçük hastane var mıdır?

Gidenler, buraları görenler bilir:

Akdeniz’in en güzel kenti Kaş olmalı.

Küçücük bir yerleşim yeri. Denize uzanan bir yarımadada. Kente yukarlardan döne döne iniyorsun. Karşında, yemyeşil, koyu mavi- yeşil kıyılara dolanmış, girintili çıkıntılı körfezler, koylar… Denizin parıltılı mavisi, hep güneşli gökyüzünün açık mavisi, dağların tepelerin koyu yeşili, çam ağaçlı yamaçlar, Akdeniz’in bodur ağaçları, ara ara yaprak döken orman ağaçlarının açıklı koyulu bin bir yeşili birbirine karışmış, sarılmışlar… Yetmiş kilometre uzunluğunda sahili var.

Kaş’ın burnunun ucunda topraklarımızın uzantısı olan kocaman bir ada: Meis Adası. Yunan’ın el koyduğu, Kurtuluş Savaşı öncesinde, Kurtuluş’ta yaşananları, yöredeki Yunan zulmünü, baskınlarını, yaş yaşamışlar, büyüklerinden bunları dinlemişler, sorsanız hâlâ gözleri yaşlı anlatıyorlar...

Kaş’a, Felen Yaylası 12 kilometredir. Oradan kalkar, birdenbire düzlüğe iniverirsin. Antalya yönünden gelirken de öyle. Tepedesin, bir bakarsın, beş on dakika içinde denizin kıyısına inivermişsin…

Arabayla aşağıya indikçe kulakların uçaktan inermiş gibidir. Yüksek yalçın dağlardan deniz seviyesine beş on dakika içinde inivermek, aklını olduğu gibi bedenini de şaşırtır. Tıkanır, kalırsın. Nefesin de tıkanır. Bu kadar güzel olamaz bir yer dersin. Burası bir masal diyarı filan olmalı. Burası yeryüzünün gizli cenneti mi yoksa diye düşünürsün.

Eski yapılarını korumuş, yüksek yapısı olmayan, buna izin verilmeyen, çağdaş bir belediye ile yönetilen, tertemiz, dar, çiçekli sokaklarıyla Kaş, unutulmuş, paraya tapan kent katillerinin elinden nasıl olduysa kurtulmuş bir yerdir. Beyaz boyalı taş evleri, tahtadan küçücük süslü balkonları, bahçelerinde yaseminleri, dev sardunyaları, hanımelleri, mor - beyaz- kırmızı- turuncu begonvilleri…

Resim

Kentin ucunda limanı vardır. Limanın az ötesi denizden biraz yükseğe doğru çıkarsan çam ağaçlarıyla, çiçekleriyle, eşsiz deniz görünümüyle Kaş Devlet Hastanesi karşılar sizi. Küçük iki katlı yapı arkaya doğru uzanır. Binanın girişindeki tabelayı okumasan burayı hastaneye benzetemezsin. Gösterişli bir malikânenin önünde sanırsın kendini. Yüksek yamaçlarda kurulmuş binanın yan camlarının hepsi denize bakar. İçeri girdiğin de hasta müracaat bölümüne gelince önce bir duraklarsın. Karşındaki duvarda büyük enli pencereler var. Pencereden ağaçlar arasından deniz görünüyor. Ne görünmesi deniz ayağının altında. Önce bunu pencereye benzetemezsin. Duvara resim asılmış olmalı diye düşünürsün. Ağaçlar arasından görülen deniz en büyük ressamın yapamayacağı bir güzellikte önündedir.


Hastaneye benzemeyen hastane diye buraya denmeli. Çalışanları güler yüzlü. Hepsiyle önceden tanışıyormuşsun gibi geliyor, emin olun insana.

Dâhiliyeci (İç hastalıkları uzmanı) girişte koridorda ilk kapıdır. En çok onun önünde bekleşirler. Tek tük kentli gelse de çoğunluğu köylüdür gelen hastaların. Doktoru her geleni konuğuymuş gibi karşılar. Karşısına sandalyeye oturtur. Seni cankulağıyla dinler. Genç bir hekimdir. Yanında yardımcı hemşiresi, önlerinde bilgisayarları ciddiyetle çalışırlar. Yanda muayene yatağı, tertemiz beyaz örtülü. Penceresinden yine denize bakılır…

Burada, kan- idrar tahlili, şeker kontrolü, kalp atışlarının çekimi(EKG) hemen yapılıyor. Akciğer, kalp, böbrek filmleri anında çekiliyor, sonuç söyleniyor.

En çok iki saatte neyin var, neyin yok ortaya çıkarıyorlar.

Değişik hastalıklar nedeniyle yirmi yıldır kaç kez gittim oraya. Ölüyorum diye gittim. Doktor yetiş, diye gittim… Her gittiğimde kendi derdimi unuttum oranın güzelliklerine daldım. İnsanlarının güzelliğine, yurdumun bu en küçük hastanelerinden birinin düzenliliğine, temizliğine, yönetimine…

Fevziye Hanım, yayla köylerinden gelmiş. Başı eski usul bağlı (eşarplı). Arap modeli alından bantlı tarikatların sıkmabaşı buralara pek girememiş. Kadınlar hep böyle, geleneksel giyinmişler. Çağdaş giyimliler, şortlu beyler, hanımlar da var sırada. Kimse kimseyi yadırgamıyor. Fevziye Hanım, sert ama sevecen bakışlı, konuşkan, uzun basma etekli, üstü yelekli bir yörük kadını.

Daha, “Buralar dünyanın en güzel yeri, herkesin gözü olan bir yer, bu yüzden İngilizler... demeye kalmadan yanındaki eşiyle birlikte buraların yabancıya satışını, nasıl toprakların halkın elinden bin bir numarayla çıkarıldığını ta 1994 yıllarına geri dönerek anlatmaya başladı.

“Topraklarını satanlar hizmetçisi oldular sattıklarının, ellerine geçen paralar uçtu gitti. Bizim oralarda şimdi İngilizler sahip, efendi, bizler hizmetçiyiz,” dedi.

Bir diğeri nasıl kandırıldıklarını, nasıl topraksız bırakıldıklarını anlattı.

Herkes birbiriyle konuşuyor, dertleşiyor. Herkes birbirini selamlıyor. Hemşireler kırk yıllık tanışınız gibiler…

Şehre girişte bir kaza olmuş o gün. Bisikletle giderken çiğnenen küçük oğlanın röntgen filmi çekiliyordu. Çocuğun yakınları koşturup sırayla geliyorlar. Yayan gelen gelene. Görseniz, herkes bir aile gibi, kazaya uğrayanın evinde buluşmuş gibiler…

Tüm bunlar, buranın hem dış görünüşünden, hastanenin yapısından, yönetiminden, çalışanların üstünlüğünden geliyor olmalı, hem de küçük hastanelerin olmazsa olmaz özelliğinden. Hastanın kendini, hastanenin küçüklüğü nedeniyle evinde hissetmesi, yabancılık çekilmemesi, büyük yapıların insana saldığı yalnızlık, terkedilmişlik, kaybolmuşluk duygusunu yaşatmaması…

Hastane çıkışı eczaneden ilaç alırken aklıma geliveriyor, sızıldanıyorum:

“Hastanenin resmini çekseydim keşke. Bugünü yazmalıyım. Hastanelerimizi anlatmalıyım…”

Kendi kendime mırıldanmamı eczacı duymuş:

“Artık yeni hastaneyi çekersiniz. Beş kilometre öteye gideceksiniz, şehrin çok dışına gidilecek. Burası çoktan elimizden çıktı. Ne uğraştık, hiç olmazsa müze olarak kalsın hastane binamız, halka açık bir yer olsun dedik, başaramadık. Burayı bakanlık çoktan birilerine tahsis etmiş, birilerine el altından verilmiş…”

*

İşte hastane sorunumuz böyle. Çağdaş kentleşmenin olmazsa olmazı, can kurtaran, halka kolayca ulaşan, hizmet eden semt, mahalle, küçük kent hastaneleri paraya, çıkara, birilerinin gözlerinin doymazlığına feda ediliyor ülkemizde.

Hastane zincirleri kuruluyor. İnsan sağlığı mal gibi alınıp satılsın isteniyor.

Resim


Koskoca hastanelerde durum tam bir can pazarı. Kim kime dum duma derler ya öyle.

Tamam, bunlar da gerekiyorsa yapılsın, büyük sağlık merkezleri de kurulsun ama bu küçük sağlık evleri gözden çıkarılmadan, yerleri birilerine peşkeş çekilmeden…

Eve geldiğimde, Antalya’dan, Üniversite Hastanesi’nden, bir bilgisayarlı beyin çekimi için gün istiyoruz. Araya kaç tanıdık giriyor. Yok, biri orada sekreter, biri uzman hekim… Uzun uzun telofonlaşmalar… En yakın on beş gün sonrasına gün alınabilirmiş, o da belki… Bazı çekimler tam dört ay sonrasına bile kalırmış…

Geçen yıl bir tanıdık böyle bir çekim için tam dört kez Antalya’ya gidip gelmiş, üç haftada işini bitirememiş…

Zorunlu olarak özele yöneliyoruz.

Sonra bilgisayarımı açıyorum evde. Bir duyuru yayınlanmış bilgiağında. Şu sözler iç yakıyor:

“Annem Hülya Ulusoy Keçiören Eğitim Araştırma Hastanesi’nde yoğun bakımda. Hastane içinde tanıdığı olan veya sağlıkçı olup yardım edebilecek olanlar bize ulaşabilir mi?” Kızı Özge.

Sağlıkta dönüşümle gele gele buraya kadar gelmişiz.

Arkası olmayan, toz duman içinde kayboluyor. Paran kadar konuşuyor, paran kadar yaşıyorsun…

Güzellikler paraya kurban ediliyor, muz kaçakçılarından yasadışılığa göz yumma karşılığı iktidarın bakanları Bodrum’da villa bakıyor. Çamlıca Tepesi’nin bile yapılaşmaya açıldığını, yapılaşmayı yasaklayan yasa hükmünün hiçe sayıldığını yazdı dün yandaş olmayan gazeteler…

Yine gazetelerden bir haber: Sağlık bakanının da katılacağı, sağlık çalışanları için İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü katılımı zorunlu olan bir iftar yemeği verecekmiş. Pazar günü İstanbul Wow Airport Otel’de, şaşırdım, yanlış yazdım, otel değil, Hotel’de. Otelin adı da Wow. Olursa bu kadar olur. Oteller bile bölücü harflilerinden, gâvurca adlılarından seçilmişler… Yemeğe her özel hastaneden bir doktor ve idareci katılacakmış. Katılmak zorunluymuş!

Bizim yalnızca hastanelerimiz hasta değil ki!

Tüm kurumlarımız, Cumhuriyetin tüm kurumları hastalandırıldı. Çoğu yoğun bakımda ölüme terk edildiler, can çekişiyorlar…


Kanlı örgütün ülkemizin yarısına yakın yerini ele geçirmeyi hedeflemesine, buna yayılmacı ülkelerin yayınlarıyla destek vermelerine göz yumulması, kendine milletin vekili denilen, bu devletten para alan, bu halkın ekmeğini yiyen kansız bölücü sözde vekillerin, katilbaşının ha bire ayağına gönderilmeleri, katilbaşının emirleriyle devlet yönetilmesi, iktidarın başının daha geçen gün şehitlerimizi trafikte ölenlerle bir tutması, şehitliği değersizleştirmesi başka nasıl açıklanabilir söyler misiniz?


Hastanelere bakın, kurumlarımıza bakın, durumumuzu görün!


Feza Tiryaki, 20 Temmuz 2013

Son Güncelleme: Cuma, 26 Temmuz 2013 00:39
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 37
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!