Seçkin ERGÜN



Atatürk'ü Anmak - Anlamak / Seçkin ERGÜN PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 10 Kasım 2013 21:16

MİB etkinliği için 29 – 30 Ekim tarihlerinde Ankara'daydım. 29 Ekim'de bayram kutlamamıza, 30 Ekim'de konferansa katıldım. Bununla ilgili yazı ve videoları MİB sayfasında görmüş, okumuşsunuzdur. 29 Ekim'de Anıtkabir çok kalabalık olduğundan içeri giremedik. 30 Ekim'de tekrar gittim. 2 Japon turist bir de ben vardım.

Anıtkabir'e ilk gidişimdi. İçeri girer girmez aklıma gelen ilk düşünce; bir adamın dirilmesinden bu kadar mı korkulur olmuştu. Büyük mermer kütlelerini, beton yığınlarını "Anıt" diye yığmak Atatürk'ün dirilmesinden korkmanın apaçık göstergesiydi. Orada bulunan bir ulusun kurucusu, önderiydi ancak o ulusa ait ne bir bayrak, ne flama, ne motif vardı. Yetkiliyi bulup içeride neden bir tane bile Türk Bayrağı yok dedim, bahçede var ya dedi. . .

Parti ve derneklerin 10 Kasım'la ilgili çeşitli etkinlikleri oldu. Hepimiz ait olduğumuz, kendimizi yakın hissettiklerimizin düzenlediği törenlere katıldık. Ben bugün birkaç arkadaşla birlikte mahalledeki ilkokula gittim. Bu oldukça gecikmiş bir karardı. Henüz çocuğumuz olmasa da, ilkokula değil de lise, üniversiteye gidiyor olsa da "Milli Bayramlarda" tüm tanıdıklarımızla birlikte ilkokul bahçesinde olmalıyız. Hatta mümkünse bize ait en yakın köy okulunda olmalıyız. Okullardaki kutlama programı zaten 1-2 saat sürüyor. Sonra yine dilediğimiz meydanda kutlamalara katılabiliriz. Milli bayramları okul bahçelerinde, çocuklarla birlikte kutlamanın sayısız faydası var.

En önemli faydası milli bayramları bile kendi tüzel kişiliği için sömüren parti ve derneklerin kitlesi olmaktansa müfredat ve eğitim sistemiyle çocukların hafızalarından silinmek istenen "Milli Bayram" coşkusu ve önemini yaşatırız. 29 Ekim'de Tandoğan'da dalgalanan İP, TGB, CHP gibi bayrak ve flamalar "Milli Bayram" ruhuna, amacına ne kadar uygundu? Okul bahçesinde sadece Atatürk ve Türk Bayrağı olacaktır. Bir parti ve dernek etkinliği olmadığı için her görüşten cenahın katılımı sağlanacaktır.

Yerel ölçekte milli bilinç ve dayanışma canlanıp yeşerir.

Öğretmenleri ve okul yönetimlerini AKP baskılarına karşı yalnız olmadıklarını, iktidarın değil Türk Milletinin memuru olduklarını hatırlatırız.

Adet yerini bulsun diye düzenlenen törenlere daha ciddiyetle ve önemle hazırlanılmasını sağlarız.

Sembolleşen ve sloganlaşan "Milli değerlerimiz" gerçek anlamını kazanır.

Eğer bizler gidip geleceğimize, bayramlarımıza sahip çıkmayıp alanlarda ve meydanlarda kutlamacılık oynamaya devam edersek birileri gider fotoğrafta göründüğü gibi köy okulu öğrencilerinin eline AB bayrağını tutuşturuverir.

Milli değerlerde birlik olduğumuzda AKP'nin din sömürüsüyle tutsak ettiği kişiler de bu aydınlanışla esaretten kurtulacaktır.

Atatürk'ün şahsında tüm kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anıyorum. . .



Seçkin ERGÜN, 10 Kasım 2013

Resim

http://www.milliiradebildirisi.org

 
Evim / Seçkin ERGÜN PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 21 Ağustos 2013 21:37

En güzel tatil beldesinde, çok yıldızla otelde, çok güzel vakit geçirsek de eve dönüş yolunda içimizde bir sevinç peydahlanır. Kapıyı açtığımız anda “İnsanın evi gibi yok” deriz. İyi vakit geçirmek, eğlenmek ihtiyaç olsa da evde olmanın huzuru ve güveni en muhtaç olduğumuz duygu.


Tanıdığım pek çok kişi arabasını çok sever. Bir önceki arabasını da çok severdi, ondan öncekini de. Sorsan kaçıncı arabası olduğunu hatırlamaz. O an sahip olduğu araba hep en sevdiği arabasıydı.Önce iki zeytin bir ekmek mutlu olmak için yeter dedik. Sonra o zeytinle ekmeği koyacak masa istedik. Sona o masayı koyabileceğimiz mutfak, mutfaktan çıkınca uzanıp dinlenebileceğimiz salon istedik. Mutfak ve salona duyulan sevinçli minneti Sevgili ile paylaşabileceğimiz bir yatak odası, ardından insani ihtiyaçlarımız için banyo istedik. Olmuşken gelen eş-dost için misafir odası da olsun dedik. Ardından neredeyse dolmuş parasıyla aynı hesaba geliyor, araba artık ihtiyaç dedik. Sahip olduğumuz onca şeyi koruma telaşına kapılmak kaçınılmazdı, fazlasıyla kapıldık. Krediler çektik. Çalışma hayatının gerekliliği deyip pek çok insani değerlerden feragat ettik. Bilinci, aklı, duyarlılığı siber kablolara yükleyip bir tık’la vicdanımızı akladık. En sonunda iki zeytin bir ekmeği fakirlik görüp o duruma düşmekten korkar olduk.


Biz bunlarla cebelleşirken ne mi oldu? 1938’de, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra başlayan karşı devrim AKPKK’nın iktidarıyla olgunluk dönemini çabucak tamamlayıp mevcut güce erişti.


Kazanmak istiyorsak kavganın olduğu yerde bulunmamız şart! Yıllardan beri karşı tarafı güçlendirip bizi sürekli aşındıran, zayıflatan sebep de zaten bu, hiç karşı karşıya gelemedik. Hep başka mecralarda mücadele ettik. Çünkü bizi bu mecralara sürüklediler. Nedir bu mecralar? Birincisi medya eliyle yaratılan gündem dalgaları. İkincisi seçim-sandık kandırmacası, üçüncüsü dinle-Atatürk’le kandırmak.


Medya konusuna girmeye gerek yok. Hainliğin ve alçaklığın sınırsız olabileceğini onlar sayesinde öğrendik. Can Dündar gibi 2002 de “Değiştiler, artık Milli Görüş gömleğini çıkarttılar” manşetleri atıp, seçimlere 1 gün kala tam sayfa Abdullah Gül röportajı yayınlayanların günahı kandırıldım sızlanmasıyla akan iki gözyaşıyla aklanmaz.


Seçim-sandık bile bile düştüğümüz bir tuzak. AKPKK’nın son 11 yılda yaptıkları gerçekten inanılmaz değil mi? Ordu da dahil Devleti tüm kurum ve kuruluşlarıyla ele geçirişi, Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda gizlemeye gerek dahi görmedikleri pervasız ve ilkel kin patlamaları, Atatürk’e, ilke ve değerlerine karşı yürütülen saldırıların cüretkarlığı, ayrılıkçı Kürt hareketi ile yanaşık düzen eşbaşkan ittifakının ilanı ve hayal dahi edilemeyen durumda oluşumuz gerçekten şaşırtıcı. Bütün bunları birkaç badem bıyıklının yapma kapasitesi olmadığı, onların gerisinde emperyalizmin hizmetindeki CIA’nın olduğu çok açık. Bu milyon kere yazıldı, örnekleriyle gösterildi, herkes tarafından bilinen bir gerçek. AKPKK’yı kuran bu düzeneğin CHP ve MHP’yi dizayn etmeyi ihmal etmeyeceği de aynı derecede gerçek.


AKPKK her sıkıştığında yardımına koşan MHP’nin kalkıp onları hainlikle suçlaması kendilerini de hain yapmasa bile işbirlikçi yapar. 10-15 vekille seçmen tabanını muhafaza etmek için Atatürkçülük, ulusalcılık konusunda esip gürleyen CHP’nin diğer vekillerinin Doğu illerini karış karış dolaşıp “Akil!” heyetinden daha özverili çalışması kurulu tezgahı yeterince deşifre ediyor. Her ihtimale karşın hazır tutulan, gerektiğinde, gerektiği miktarda devreye sokulan seçim hilelerini ise hiç saymıyorum bile.


Ayrıca Milli Mücadelenin seçimle yürütülmesi komik bile değil. Vatandaşlık sorumluluğu 4 yılda bir oy vermekten fazlasını gerektirir. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak oy kullanmaktan daha fazla yetki ve sorumluluğumuz var. Bize hep devlet “Yasama, Yürütme, Yargı” erkinden oluşur diye öğrettiler. Yasama da ,Yürütme de, Yargı da yetkilerini “Türk Milleti” adına kullanır. Yani bizlerin adına “vekaleten” yapar.


Bireylerin bütününü oluşturan üst yapının adı “Devlet” olduğuna göre bu “vekalet” sistemi her ölçekte aynıdır. Mesela bir emlakcıya evinizi kiralasın diye vekalet verirsiniz. Emlakçı evinizle ilgili işleri “vekaleten” yürütür. Bakım, onarım, kiralama işlerini kapsayan vekaletname dışında evinizi satmaya, yıkmaya, değersizleştirmeye çalışan emlakcı olursa hemen gider vekalet’i iptal ederiz.


Vatan da bizim evimiz olduğuna göre Yasama-Yürütme-Yargı erki evimizi koruyup gözetmek zorundadır. Henüz bir duvarını yıktı, üç duvar daha var, vekaletin süresinin dolmasına 6 ay kaldı, bekleyelim demek saflık olmaz mı? Kim kendi şahsi mülkü için bu bonkörlüğü, duyarsızlığı gösterir? Arabasındaki bir çizik için, site yönetiminde onay görmeden bakım-onarım isteği için ortalığı ayağa kaldırıyoruz. Ama “Vatan” için bonkör ve sabırlıyız. İnanın Iraklı, Suriyeli, Mısırlı insanlar da evlerini, arabalarını bizim kadar çok seviyordu. Gördüler ki “Vatan” yoksa hiçbir şeyin değeri yok.


Milli İrade sandık demek değildir. Milletin iradesidir. Eğer vatan tam anlamıyla bağımsızsa, devlet tüm kurum ve kuruluşlarıyla Milletin emrindeyse, siyasi partiler Avrupa ve ABD’de olduğu gibi öncelik olarak ulusal çıkarları gözetiyorsa seçimler demokratik bir yöntemdir. Değilse ABD tarafında atanmışları meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramaz.


Kazanmak istiyorsak kavganın olduğu yerde olmak zorundayız. Karşımızdaki düşman demokratik yollarla mı mücadele ediyor ki seçimle, sandıkla mücadele edelim. PKK bir terör örgütü. AKP ise ABD tarafından Türkiye Cumhuriyetini bölüp parçalamak için kurulmuş bir parti. Sanırım bu iki konuda hemfikiriz. Kaset olaylarıyla MHP ye ve Baykal üzerinden CHP’ye operasyon yapılıp iki partinin de AKP’yi kuran irade tarafından dizayn edildiği de herkesçe biliniyor. Doğu illerinde egemenlik PKK’ya bırakıldıysa, Batı illerinde tabelalardan tutun ders kitaplarına, siyasi davalardan gündelik yaşama kadar Atatürk ve ulusalcılık ağır saldırı altındaysa seçim de sandık da tıpkı 90 sene önce olduğu gibi “Milli Mücadele” sonuna kadar geçersizdir.


Milli İrade Bildirisi bu düşünceyle kurulmuştur. Her türlü siyasi kaygı, beklenti ve kavgadan uzak, tek hedefi tam bağımsız Türkiye’dir. Kime oy verirseniz verin. Hangi partiye, derneğe üye olursanız olun. Bu oluşuma destek olmak değil, gücümüz ve imkanımız yettiğince bu oluşumun tarafı, bu oluşumun safında olmak zorundayız.

Bu mücadele sonunda hakkımız olan zaferi kazandığımızda hepimiz “İnsanın evi gibi yok” diyeceğiz.

Seçkin ERGÜN, 21 Ağustos 2013

Resim
http://www.milliiradebildirisi.org


 

 
Kalem / Seçkin ERGÜN PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 20 Temmuz 2013 00:05

Kolay sanmayın dostlar.
Benimki de bana zor.
İki adım hücrede,
Her geçen gün azan siyatiğim yok.
Sizler kadar özgürüm.
Ne özgürlük ama!
Hepimizi dışarı salıp
Vatanı hapsetmişler.
Böyle özgürlük,
Siyatikten beter.

Beni yakalasalar,
İlk celsede asarlar.
Güçlü olduklarından değil,
Korkak olduklarından!
Öyle korkaklar ki,
Sesimizi duysalar,
İlk solukta boğulurlar.
Firari olduğumu bilen yok.
Umursayan da .

Sahipsiz bir çağ bu.
Ne bir şairin kırk küsur dile çevrilen şiiri var,
Ne bir kahramanın korku salan meydan okuyuşu.
Leş gibi bilgelik taslayan cehalete saplamışız,
O canım vatan sevgisini.
Öyle bir saplamışız ki,
Hainin bağrımızı delen cüreti bile,
Bir milim kıpırdatamıyor.

Fakat durun!
Daha ne gördük ki.
Dedeleri de onlar gibi gülerken,
Boyunlarında buldular yağlı ilmeği.
İstiklal Mahkemesinden,
Darağacına giderlerken,
Son ana kadar umutla beklediler,
İşgal güçlerinin zafer haberini.

Klavyeyle ekrana “barış” yazmak ne kolay.
Vatan, özgürlük, bağımsızlık yazmak da.
Klavyenin ruhsuz tıkırtısını boş ver,
Kalemle yazabiliyor musun,
Sen ona bak!

Beni yakalasalar,
İlk celsede asarlar.
Şuracıkta saklayın beni.
Toplanın etrafıma,
Anlatacaklarım var.
Ama önce,
İçinizden biri rakı versin,
Diğeri sırtımızı sıvazlasın.
En sevdalınız gözümüzün yaşını silerken,
Ağız dolusu sövsün en genç olanınız.
Çocuksu bulur, güleriz belki.

İkinci dirilişe şahitlik ettiğinden habersiz,
Şaşkının biri düşmeden içine,
Kaldırın şu işbirlikçi kasveti ortalıktan.

Beni yakalasalar,
Vallahi asarlar.
Hem de zamanın ipiyle asalar.
Kimse bilmez neyle suçlandığımı.
Atatürk’e, Nazım’a, Deniz’e dedikleri gibi,
“Vatan haini” bile demezler.
Terör örgütü üyesi deyip,
Adam gibi yatırmazlar mapusta.

Beni yakalasalar,
Asarlar.
Kendimi umursadığımdan değil,
Sizi düşünürüm.
Bu rezil çağın
Neresine gömersiniz beni. . .

Seçkin Ergün / Güncel Meydan

 
Yelek / Seçkin ERGÜN PDF Yazdır e-Posta
Salı, 15 Ocak 2013 22:03

Sigarasının ucuyla iyice dolmuş kül tablasındaki izmaritleri sağa sola açtırıp sigarasını söndürmek için boş alan açarken diğer eliyle tabakadan yeni sigarayı almaya uğraştı, tek elle beceremedi. Söndürüp yenisini yaktı. Bu beceremeyişi bile yenilgi olarak algılaması komiğine gitti. Gülümseyemedi. Çünkü yenilgi hissi yüzünün her kasını çoktan kuşatmıştı bile. Bu da komiğine gitti. Bu kez boğazını düğümleyen boğumla yutkunmakla yetindi.

Erken mi geldim diye düşünüp pencereden etrafındaki hareketliliğe bakıp saatin kaç olduğunu kestirmeye çalıştı. Artık alışkanlıkla elinin baş ve işaret parmağını yeleğinin cebine sokup saatine bakma alışkanlığından kurtulmuştu. Saatini ve evdeki birkaç parça eşyayı Rum tefeciye satalı 6 ay olmuştu. Bu alışkanlıktan kurtulmak için 3 ay yelek giymedi. 3 ay kendisini çıplak gibi hissetti.

Cebinden iki sayfalık gazeteyi çıkardı. “Mustafa Kemal Paşa Ordudan istifa etti” manşetine uzun uzun baktı. İstifa kararını bugün açıklayacak olan Mustafa Kemal Paşa bir kez daha Milli Birlik çağrısı yaptı. . . Üniformasından vazgeçen Atatürk’ü düşünüp saatine hayıflanışı içinde dehşetli utanma duygusu olarak yayıldı. Erken geldiği için kendine kızdı. Okuduğu haberin hemen altında “Başbakan Damat Ferit’ten tutuklamalar arttırılsın, idare şiddetlensin emri” haberini okudu. Hainlerin düştüğü bu acze biraz keyiflenip utanma duygusundan biraz arındı. Bir sigara daha yaktı. Saate bakar gibi gazetenin üstündeki tarihe baktı, 8 Temmuz 1919. En soldaki, Yunanlı temsilci Paris’teki toplantıda “Çetelerin elinde top bile varmış. Bu durumda Anadolu içlerine ilerlemek, bu çeteleri yok etmek şart oldu” haberi keyfini daha bi arttırdı. “Yakında kavga başlayacak” diye mırıldanıp keyfinin tadını çıkardı. 

Rüstem kapıya her zamanki gibi büyük bir gürültüyle, peş peşe vurdu. Selim kapıyı açar açmaz devrilir gibi içeri giren Rüstem, gelirken kafasında kurduğu cümleleri unutma telaşıyla bağırır gibi konuşmaya başladı:

-Yok azizim yok! Üç-beş kişilik acemi birlikle Avrupa beslemesi koca Yunan ordusuna karşı koyamayız! Üstelik birçok şehir de işgal altında. Osmanlı orduyu terhis etmeseydi belki bir umudumuz olurdu.

-Hangi Ordu Rüstem!? İngiliz Vali karşısında selam durup sadakat yemini eden orduyla mı savaşa tutuşacağız? Bu hainliği, onursuzluğu reddedenler Anadolu’ya geçip gerçek Türk Ordusunu kurma çalışmalarına başladı bile. Geçmeyi başaramayanlarsa ya hapiste tutsak, ya sürgünde çilekeş.

-Ne ordusu Selim!? Hangi devletin ordusu olacak!? Osmanlının diyorsan Osmanlı onlar için ordu mensubu demeyi bırak, çete diyor? Destek olmak bir yana, haklarında idam kararları çıktı. Silahı, cephaneyi nereden bulacaklar? Devlet değiller ki borçlansınlar.

-Devlet değillerse olurlar!

-Nasıl!?



Peşpeşe gelen sorular ve karamsar sözler Selim’i iyice bunaltmıştı. Birden ses tonu düştü, hiç beklenmedik sevecenlikle;

-Bilmiyorum. . . Mustafa Kemal Paşa’nın bir bildiği olmasa canını ve milleti ateşe atıp mücadele çağrısı yapmaz.

-Rakı var mı?

-Yok, çay var. İster misin?

-Yok, istemem.


Söyleyeceklerinin daha başında bozguna uğraması Rüstem’in canını sıksa da duymaya muhtaç olduğu sözleri duymak çok hoşuna gitti. Daha çoğunu duyma arzusuyla tekrar bıraktığı tondan söze atıldı,

-Anadolu’nun her köşesinden ayaklanma haberleri geliyor. Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Gericiler. . . Ülkedeki kargaşayı fırsat bilen eşkıyaları hiç saymıyorum bile. Kurulacak dediğin ordu Fransız, İngiliz, Yunan işgal kuvvetlerini yenmeyi bırak, bu ayaklanmaları bile bastıramaz!

-Rüstem, bak kardeşim; kazanmak-kaybetmek yok, mücadele var. Kavga var. Bir düşünsene, madem biz bu kadar zayıfız, ordumuz, silahımız, gücümüz yok. Peki o zaman neden Damat Ferit sinirden küplere binip, öfkeyle emirler yağdırıyor? Çete deyip küçümsedikleri Vatan Perverlere karşı bu tahammülsüzlük, bu korku neden? Madem bir fiskeyle yıkılacak durumdayız, o zaman ne diye tüm Avrupa Yunan ordusunu donatmak için bütün imkanlarını seferber ediyor? Zaten hükümet onların elinde. Yerli işbirlikçileri de fazlasıyla var. Ordu desen, terhis edilmiş. Kalan subayların çoğu da İngiliz Valinin emrinde. İngiliz İmparatorluğuna sırtını dayamış hain hükümet ne diye Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçip direniş çabasından bu kadar korkuyor? İşi gücü bırakıp alelacele idam fermanları tanzim ediliyor? Dün Kamil Beyle konuştuk. Milli Mücadele Devrimsiz başarıya ulaşamaz diyor.

-Devrim mi? Haydaaaa!!! Ne devrimi!!?

- Mili Mücadele başarıyla sonuçlandığında, tekrardan vatanı bu hale getirenlerin avucuna iade edileceğini düşünmek aptallık olmaz mı?

-Yani? Dediğinden hiçbir şey anlamadım?

-Anlamayacak ne var Rüstem! Devlet değiller dedin ya. Devlet olduktan sonra aynı toprakta iki devlet olur mu? Bu vatanı düşmana peşkeş çekenlere tekrar vatanı nasıl emanet edeceğiz? İstanbul hükümetini, bu kokuşmuş düzeni yıkıp yepyeni bir düzen kurmak şart. Çok konuştuk, neredeyse gelirler. Hayırlısıyla bir Anadolu’ya geçebilsek. . . Selim’in eli aylar sonra ilk kez yeleğin cebine gitti. Boğazındaki o yumrunun orada hep hazır durması çok sızılı geldi. Yutkundu. . .


. . .

Gözünün birini hafif aralayan Rüstem hiç konuşmadan Selim’i seyretti. Onun da uyumadığından emin olunca fısıltılı bir sesle;

-Neden uyumuyorsun? Yarın zor bir gün olacak. Halit komutan yarın taarruz emri verecekmiş. Dinlensen iyi olur. Yunan birlikleri bizden çok kalabalık diyorlar.

- * Nezahat mı söyledi? Şu kız da az hınzır değil ha! Bu arada, Halit Komutana da şaşıyorum ha! 10 yaşındaki kızın cepheye getirilmesi görülmüş şey değil. Hiç mi bırakacak kimsesi yok? Kaç yıldır savaş meydanlarında babasıyla çile çekiyor.

-Uyu artık! Hem Nezahat söylemedi. Karamanlı Çavuştan duydum. Adamın karısı genç yaşında ölmüş. Bırakacak yeri olsa bırakırdı elbet. O’da bayılmıyordur herhalde el kadar kızı cephelerde yanında gezdirmeye.


. . .

Siperdeki sessizlik ağır gelmeye başlamıştı. Selim yanındaki Rüstem’ e baktı. Rüstem bakışlarını tam karşıya dikmiş, birine bakar gibi tek bir noktaya bakıyordu. O’nu hiç bu kadar kararlı görmemişti. Kulağına iyice sokulup; “Sakın yanımdan ayrılma” dedi. Rüstem başını ve bakışını çevirmeden “Asıl sen benim yanımdan ayrılma, hele bi taarruz emri verilsin, Atina’ya kadar kimse durduramaz beni”. Dizlerinin titrediğini hisseden Selim sanki herkes kendisine bakıyormuş gibi utandı. Korkudan değil, heyecandan diye iç geçirişi herkese ulaşmış kadar rahatlattı.

Albay Hafız Halit Bey taarruz emrini alır almaz, kılıcını havaya kaldırıp “Hücum!” diye bağırdı. Siperlerden fırlayan askerler namludan çıkan mermiye yetişmek ister gibi koşmaya başladılar. Sanki, hepsi sabitti de yer ayaklarının altında hızla kayıyordu. Karşıdan yağmur gibi kurşun yağıyordu. Vurulup düşenlerin üzerinden atlayıp koşmayı sürdürmeleri, çok özledikleri, çocukken oynadıkları oyundu. Bu kez tepedeki çınara değil, ateş ve ölüm kusan makinalı tüfeğe ilk ulaşanın kazanacağı oyun!

Koşarken tüfeğini düşüren Selim birden durdu. Tüfeğin elinden nasıl düştüğüne anlam veremedi. Almak için eğildiğinde parmaklarının olmadığını gördü. Dehşetli şaşkınlığı kısa sürdü. Tüfeği sol eliyle alıp koşmaya devam etti. Tek elle ateş edemiyor, sadece koşuyordu. İki adım önünde koşan Rüstem Selim’in elini görür görmez durdu. İki omzundan tutup “Çadıra git hemen! Sargı çadırına git, vurulmuşsun” diye bağırdı. Selim, oyun dışı kalmış çocuk gibi buruklaştı. Bir karşıya, bir geri baktı. Yerde yatan askerleri gördü. Geniş bir alana serpilmiş askerlerin kimi ölmüş, kimi yaralı, kıvranıyordu. Yaralılardan birini yerden kaldırıp, koltuğunun altına girip sürüklemeye başladı.

Yaralı olmadığı halde kimi şaşkınlıkla, kimi korkuyla bazı askerler geri çekilmeye başlamıştı. Selim onları durduracak mecali kedisinde bulamadı. Tam o anda atın üzerinde Nezahat belirdi. Koca atın üstünde daha da küçülmüştü. Geri çekilen askerleri bağırıp durdurdu. Askerlerin hepsi şok halinde, şuursuzdu. Gittikleri yönün cephe gerisi olduğunun bile farkında değillerdi. Sol eliyle dizginleri sımsıkı kavrayan Nezahat, sağ elindeki tüfeğini havaya kaldırdı, herkesin şaşkın bakışları karşısında bir masal kahramanı gibi büyüdü, büyüdü, kocaman oldu ve “Ben babamın yanına ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz” diye haykırdı. Askerlerin hepsi uykudan uyanmış gibi irkildi. Tepeye doğru koştular, koştular. . .

. . .

Pansuman çadırına giren Rüstem yataklar arasında dolanıp Selim’i aradı. Sondan ikinci yataktaydı, gördü. Yanına gidip yatağın kenarına ilişir gibi oturdu.

-Doktor ölmeyeceğini söyledi. Şanslı adamsın.

-Çok zaiyat var mı Rüstem? Burada kimse bir şey söylemiyor.

-181 şehit, 135 gazimiz var.

-Deme ya! Çokmuş. . . Nezahat. . . O olmasaydı, ön saftaki askerlerin hepsi ölürdü. Görmeliydin. Tam bir kahramandı.

- Duydum. 70. Alayda herkes O'nu konuşuyor.


Konuşurken Selim'e doğru bakmamaya gayret ediyordu. O’na baktığında gözü hep bilekten kesilip kalın sargı içindeki koluna gidiyordu. İkisi de sustu. Rüstem içini kemirip duran sızıya daha fazla dayanamadı. Tüm sevecenliğini sesine yansıtmak için çabalayıp;

-Mustafa’nın evinde buluştuğumuzda, hani Anadolu’ya geçtiğimiz gün. Masanın üzerine senin için bir paket bırakmıştım. Almayı unutman isabet olmuş.

-Ne vardı ki o pakette?


Birden yaptığı densizliğin ayırdıyla sarsılan Rüstem geçiştirmenin de mümkün olmadığının farkındalığıyla daha fazla ezildi. Gene de boşuna olduğunu bildiği son bir gayretle;

-Boşver Selim! Döndüğümüzde paketi açma sakın. At gitsin!

-Adamı çatlatmasana. Ne vardı o pakette!?

-Saatin. . . Silah ve yolluk aldıktan sonra artan parayla aldım. Domuz Rum bu paraya olmaz diye çok diretti ama önce silah almakla akıllılık etmişim. Görünce hemen ikna oldu! . .


Rüstem’in tebessümü yüzünde asılı kaldı. Elini kaybedişine nispet yapmış gibi olduğunu fark etti. Yaptığı patavatsızlık için kendine çok kızdı. Kıpkırmızı oldu. Sıktığı dişleri canını acıttı. Gözleri doldu. Titreyen sesiyle “Kusura bakma, bilirsin, densizin biriyim”

-Ne diyorsun sen Rüstem! Şu koğuşa bir bak. Toprağa kanını, canını verip şehit düşmüş 181 vatan evladının yanında bir elin nesini dert edineceğim. Üzülme be kardeş, bundan sonra yelek giymem olur biter!



. . .


-Biliyor musun, sırf adın Rüstem diye seni daha bir başka seviyorum. Dedemin en yakın arkadaşının adı da Rüstem’miş. Kurtuluş Savaşında birlikte savaşmışlar.

-Birkaç yıl önce biraz bahsetmiştin. O gece de rakı içiyorduk, o gece de masanın üzerinde bu eski, köstekli, işlemeli saat vardı. Hadi şu hikayeyi baştan anlat da gündemin lanet kıstırılmışlığından biraz kurtulalım.

-Gündem mi? 90 yıldır bu toprakların gündemi hep aynı be Rüstem. Değişen sadece isimler. O zaman da şimdi de Ordunun direnen subayları tutsak, direnmeyenler ya emir eri olmuş ya terhis edilmiş. Tek fark teknoloji. O zamanlar sömürge valisi İstanbul’dan durumu idare ediyordu, şimdi okyanus ötesinden buradaki yaverleriyle yapabiliyor. O zamanlar Yunan ordusunun cephesinde kurulu çadırda ağırlanan din bezirganları şimdi düşman toprağında kurulu çiftliklerde ağırlanıyor.

-Fark var tabii. . . O zamanlar ülke işgal altındaydı.

-Yapma Rüstem! Şimdi de işgal altında değil miyiz? Daha geçen gün başbakan Türkiye Cumhuriyeti topraklarının NATO toprağı olduğunu ilan etmedi mi? Biliyor musun, aslında askeri olarak işgal edilmemek bile bizim için yeterince onur kırıcı. Bir mermi atmaya bile değmezsiniz deniyor. Türlük tarihini bırak, dünya tarihinde bir tek mermi atılmadan teslim alınan tek ordu olduk. Bak sana şöyle izah edeyim. Bugün çıkan gazeteyi eline al. Magazin haberlerinin hepsini çıkart. Hemen yanına da 8 Temmuz 1919 tarihli gazeteyi koy. Her şey aynı.

-Ne yapağız peki?

-Yelek ister misin?

-Üşümedim, istemem.

-Üşüyeceksin!

-Efendim?

-Boşver Rüstem.


. . .

* Hikayede adı geçen Nezahat onbaşı gerçek bir kişidir ve cephede söylediği söz yaşanmış bir olaydır . 9 yaşından 12 yaşına kadar çeşitli cephelerde babasıyla beraber bilfiil çarpışmalara katılmıştır. Gösterdiği kahramanlıklardan dolayı 30 Ocak 1921 tarihinde İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmesi önerilen ilk vatandaştır. Bu öneri TBMM’ de hararetle kabul edilmiş, ancak Kurtuluş Savaşının hengamesi içinde işleme konulamamış, daha sonra da kararın yerine getirilmesi unutulmuştu. Kendisi de hiçbir zaman, ne "Madalyamı verin!" talebinde bulundu, ne de TBMM Başkanlığınca alınmış kararın yerine getirilmesi için müracaat etti. Karardan tam 65 yıl sonra 78 yaşında TBMM’nin “Şükran Belgesi”ne kavuşmuştu! 24 Eylül 1993'de Gata'da vefat ettiğinde tek vasiyeti olan Türk Bayrağıyla gömülmeyi ise "Bayrak Kanunu" gerekçe gösterilerek engellendi.Nezahat Onbaşı ve tüm kahramanlarımızı saygı ve minnetle anıyoruz.
Son Güncelleme: Salı, 15 Ocak 2013 22:08
 
Milli Mücadelemizin Gayri Milli Aktörleri / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Salı, 27 Kasım 2012 00:30

http://guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/2_SalikRes/01/28.jpgSanki hepsini biz kazanmışız gibi emanetçisi olduğumuz değerlerimizden ne de kolay feragat ettik. Devrim mahkemelerinin ilmeğinden kurtulmak için “Majesteleri”ne yalvaran mektuplar yazan onursuz dedelerin onursuz torunlarının dilleri bile “adam gibi ölmeyi” söyler oldu.

Bir anlığına haber ve makalelere konu olan, fakat asla bizim gerçek gündemimiz olmayan dayatma haberleri bir kenara koyarsak, yaşanılan süreci, bu sürecin aktörleri diye öne çıkanların gerçekte figüran bile olamayışını dehşete düşüren çıplaklıkla görürüz. Gündelik hayatımızdaki her şeyin sindirilmesi kolay olsun diye soyutlaştırıp bize yutturulmasını bir kereliğine olması gerektiği gibi somutlaştıralım. Ortaya çıkacak olandan hiç hoşnut olmasak da, hepimiz biliyoruz ki, bu çamurdan bu çömlek çıkar. Galiba sırf bu bilmişlik yüzünden herkes kandırılmayı tercih ediyor. Çünkü gerçek, gereğini yapmayı gerektirir. Bu da kimsenin işine gelmiyor. Oysa onlar en cüretkar şekilde yapıyor!

Hemen herkes gelinen durumun Milli Mücadele öncesi duruma tıpatıp benzerliğini söylüyor! İyi de madem içinde bulunan durum aynı, o durumdan kurtulma yolunun da aynı olması gerekmiyor mu? Zaten konunun da, bu yazının da en can alıcı noktası tam olarak burası.

“Ulusalcı Cephenin” önde gelenleri ülkenin işgal altında olduğunu söylüyor. Üniter yapının tehlikede olduğunu, Atatürk İlke ve Devrimlerinin karşı devrimle çökertilme aşamasına geldiği de ihmal edilmiyor. Malumun ilamı olan bu tespit karşısında yapılanların da söylemle aynı doğrultuda olması gerekmiyor mu? Bakalım öyle mi;

29 Ekim ve 10 Kasım’da başarılı öne çıkışı sayesinde sivrilen TGB’nin üst yapısı olan İşçi Partisinden başlayalım. Ankara’da toplanan kararlı ve inançlı yığınları kremalı pasta gibi görüp başka partilerle paylaşmak istememenin hırçınlığına kendini kaptırdı. Genel Başkan Doğu Perinçek önderliğinde İP’nin tüm önde gelenleri her ortam ve her fırsatta CHP başta olmak üzere partili, partisiz, AKP dışındaki herkese dürbünlü tüfekle ateş eder gibi isim vererek saldırıyor, itham ediyor. İyi de bu süreci bize yaşatan CIA’nın Türkiye ayağı AKP değil mi? İP’nin, kendisi dışındaki Banu Avar, Mümtaz Soysal, Erdal Sarızeybek başta olmak üzere tüm ulusalcı kişi ve kurumlara karşı sergilediği saldırgan tutum ne anlama geliyor? Bu isimlerin ortak özelliği Milli Mücadele için herhangi bir siyasi parti gözetmeksizin birlik çağrısı yapmaları. İP kadrolarını çileden çıkaran da bu. İş yardım kampanyasına geldiği zaman Ulusal Kanal ve Aydınlık gazetesi hepimizin deyip partili partisiz herkesten katkı istemek, İP menfaatleri dışında görüşü olan ulusalcıları yayınlarla linç ettirmek hiç de ahlaki değil. Atatürkçülük ve ulusalcılığı gelir temin etmek için simgeleştirmenin AKP’nin din sömürüsünden hiç farkı yok.

İP sonuçta siyasi bir parti. Her siyasi partinin olduğu gibi İP’in de iktidara gelmek gibi bir düşüncesi, çabası var. Bunu gözeterek siyaset yapması, eylem ve söylemde bulunması gayet normal. Ama sergilenen linç davranışını iktidar olma çabasına sığdırmak çok zor. Zor çünkü bu linç kampanyasını, dürbünlü tüfekle nokta atışını, iktidar mücadelesi için değil, Milli Mücadele adına yaptıklarını söylüyorlar.

Yazdıkları makaleler ve parti söylemlerinde yapılacak bir Milli Mücadelenin İP çatısı altında yapılacağını dayatması, aksini savunanlara her türlü nezaket kuralından son derece yoksun, kaba bir üslupla saldırmaları çelişkilerin en berbatı. Milli Mücadeleyi iktidar mücadelelerine aracı kılmak, çağrıyı bununla etkin kılmak, insanların korkularını sömürmek, yakışıksızlıktan öte Milli Mücadele kavramına, ruhuna ihanettir. AKP dışında kalan çok geniş yelpazedeki siyasi parti ve derneği (MHP, CHP, ADD, ÇYDD gibi) partisi-partisiz ulusalcı kitlenin tamamını İP çatısı altına çağırmayı, böyle bir beklenti içinde olmayı tanımlamak için siyasi öngörüsüzlük oldukça hafif kalır. Üstelik bunu meşrulaştırmak için Atatürk’ten hiç de gerçek olmayan alıntılarla örneklendirmek parti başkanlığından ziyade Doğu Perinçek’in kişisel donanımıyla bağdaşmıyor. Atatürk Milli Mücadele öncesi Hilafeti kaldıracağını, Osmanlı İmparatorluğu yerine Cumhuriyet esasları üzerine Türkiye Cumhuriyetini kuracağını, laiklik başta olmak üzere yapmayı düşündüğü diğer devrimlerini sıralasaydı Kurtuluş Savaşı daha başlamadan bitmek bilmez siyasi mücadelelerin içinden çıkamaz, ağır bir yenilgiyle sonuçlanırdı. Oysa biliyoruz ki Atatürk Samsun’a ilk ayak bastığında kafasında emperyalistlere karşı savaşın ardından kuracağı Türkiye Cumhuriyeti genel hatlarıyla vardı. Hilafeti kaldırma kararına en yakın mücadele arkadaşlarının muhalefetlik ettiğini biliyoruz. Osmanlı ve Hilafet yanlıları Atatürk’ü unvan ve mevki ile kandıramayınca işi tehdit etmeye kadar götürmüştü. Milli Mücadeleye partiyi sokmak birleştirici değil, ayrıştırıcı etki yapar.

Atatürk CHP'yi kurup herkesi bu parti çatısı altına çağırmadı. Herkesçe kabul görecek, herhangi bir siyasi hedef gütmeyen, sadece emperyalist işgale karşı savaşmak için Kuva-i Milliye’yi kurup mücadele sancağını bunun üzerine dikti. Parti menfaatini, particiliği, teşkilatı sürekli ön plana çıkaran İP ve CHP’nin seçim sandığıyla emperyalistlerle mücadele edileceğini söylemesi hiç de iyi niyetli bir yaklaşım değil. İP ve CHP’nin yaklaşımının doğru olduğunu düşünürsek, 90 sene önce Atatürk’ün Kuva-i Milliye’yi kurup İngiliz, Fransız, Yunan işgal kuvvetlerine karşı silahlı mücadele etmesine hiç gerek yoktu. Atatürk boşuna o kadar kan döktü. Kuva-i Milliye’yi kuracağına ilk önce CHP yi kurup İstanbul hükümetine karşı seçime gitseydi pekala sorunu çözerdi. O zamanki İngiliz, Fransız, Yunan işgal kuvvetleri neyse şimdiki NATO, ABD, AB, de o. Hatta daha fazlası. Kimse kimseyi kandırmasın. Milli Mücadele partiyle, seçimle falan olmaz.

Ergenekon ve Balyoz davaları başta olmak üzere son dönemde yaşananlara bakılırsa Emperyalistler ve onların yerli işbirlikçilerinin Türkiye’yi bu aşamaya getirebilmek için çok önceden ciddi, son derece detaylı çalışmalar yaptıkları gayet açık. Ayrılıkçı Kürtler ve laiklik karşıtı yobazlar ekonomik ve siyasi olarak Cumhuriyet tarihi boyunca hiç olmadıkları kadar güçlüler ve hiç de azımsanmayacak kazanımlar elde ettiler.

Koskoca Genel Kurmay Başkanı başta olmak üzere yüzlerce subayın PKK’lı kadroların tanıklığında kurgulanmış mahkemelerde “terörist” olarak yargılanması bile işi nerelere getirdiklerinin en belirgin göstergesi. Karşı devrimciler 10 yıllık AKP iktidarında, Kemalist yapıyı yıkmaya bu kadar yaklaşmışlarken, İP’nin kalkıp son anketlerde parti oylarının 0,5’den %2 ye çıkışını gerekçe gösterip, bu süreci durdurabilecek tek güç olarak partilerini ilan edip, herkesi parti çatısında toplanma çağrısını dayatma noktasına taşıması, asıl niyetin Milli Mücadele değil, partinin devamını ülke çıkarlarının üzerinde gördüklerini, insanların korkularını sömürmek olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlıyor. Bu bir suçüstü vakasıdır. Ve 29 Ekim’de, 10 Kasım’da kent meydanlarına, Ankara’ya akan vatanseverlere en büyük hakarettir. Haksızlıktır.

İP böyle de CHP ve MHP çok mu farklı? 29 Ekim’de TGB’nin akıllıca oyununa, Ankara vakisinin gazına gelip iki gün dilinden düşürmediği Kuva-i Milliye, Atatürk ve Kemalizm söylemleri Kemal Kılıçdaroğlu’nun bünyesine o kadar ağır geldi ki, hiç vakit kaybetmeden ağzını Seyit Rıza ile çalkalayıp damağında kalan Ulusalcılık tadını Dersim’le arındırdı. CHP tabanına yönelik bir söylemde bulunur bulunmaz hemen TESEV’ci olmanın sorumluluğuyla Y-CHP’ye yöneliyor. Kemal Kılıçdaroğlu AKP usulü demokrasi(!) katınca ortaya "Halkların Kalleşliği" çıktığını bile bile Soros’a ve kendisini o koltuğa taşıyanlara hizmet etmek zorunda. Sonsuz medya desteğine ve sınırsız maddi güce rağmen umdukları tabanı sağlayamadıkları “açılım” ihanetine Atatürk’ün partisi CHP’yi alet etmekle Kılıçdaroğlu Tayyip’ten çok daha ağır ihanetin içinde yer alıyor.

CHP bir parti değildir, Cumhuriyetin bir kurumudur. İçişleri Bakanlığına dilekçe vermeden kurulan tek partidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur. Diğer sağ partiler gibi ne pahasına olursa olsun iktidarı hedeflemez. Varlık amacı kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyetini koruyup kollamak, Atatürk İlke ve Devrimlerinin devamını sağlamaktır. ANAP, DYP gibi onlarca siyasi parti muhalefete düşünce dağılıp gittiler. Yıllarca iktidar olamadığı halde hala ayakta kalan CHP’nin siyasi partiden çok fazlası olduğunun ispatıdır. Son dönemde parti kadroları her ne kadar müteahhit kılıklı, BDP bozması kadrolar tarafından işgal edilmiş olsa da genlerinde hala bu var. AKP yi kuran emperyalistlerin CHP ve MHP’yi dizayn etmeyi ihmal etmeyi unutacakları düşünülemezdi. İhmal etmediler de. 90 sene önce aldıkları yenilgiden dersler çıkarıp bu sefer işi daha sıkı tutuyorlar. Yapılanlar toplum mühendisliğinin, rejim değişikliğinin çok ötesinde.

MHP’yi uzun uzun yazmaya gerek yok. MHP, kuruluşundan beri bir türlü Atatürk Milliyetçiliği çizgisine gelemeyen, günümüzde AKP’nin gizli koalisyon ortağı bir parti durumunda. Adı Çankaya Noteri’ne çıkan, devletin hücrelerini oluşturan ”yürütmenin”, yani Cumhuriyetin tüm kurum ve kuruluşlarının yönetim kadrolarını kendi yandaşlarını atayıp yasamayla aynı çizgiye, hatta daha ilerisine taşıyan Abdullah Gül MHP sayesinde o makamda. Üst mahkemelere hakim atamasından tutun, rektör atamalarına, kurum ve kuruluşların yöneticilerini atayan Abdullah Gül MHP sayesinde o koltukta oturuyor. O Abdullah Gül bu ülkede “Kürdistan” sözünü ilk telafuz eden adamdır. Abdullah Gül yaptığı atamalarla devletin genlerini onarılamaz düzeyde değiştirdi ve bu ülkeye AKP’den çok daha fazla hasar verdi. Sadece bu bile MHP için altından kalkılamayacak kadar büyüklükte suç ortaklığı. Meydanlarda ve kürsüde AKP’yi en ağır şekilde vatan hainliğiyle suçlayıp Meclis Alt komisyonunda, meclis salonunda AKP’nin oyu ile geçeceği belli kanun tekliflerini legalleştirmeye yarayan bir partidir MHP.

Ordu hakkında yazılacak çok şey var. Tüm yaşananlara rağmen ordu hakkında eleştirel yazı yazmak içinde bulunduğumuz hassas durumdan dolayı biraz zor. Ergenekon ve Balyoz davalarında hiç de iyi sınav veremediler. Yıllar önce Ergenekon savcısı iddiannameyi yayınladığında, bu davanın ulusalcı subaylarla karşı PKK için intikam saldırısı, AKP için tasfiye operasyonu olduğu gayet açıktı. İlker Başbuğ görev yaptığı dönemde net ve birkaç kez ordunun savaş durumunda olduğunu söyledi. Şimdi bu savaşa esir düşmesi kesin bir başarısızlıktır. Başarısız olmasından dolayı suçlanamaz. Ama Türk Ordusunun subayı başarısız olduğunda bile saygınlığını asla kaybetmez. Atatürk katıldığı her savaşı kazanan bir komutan olduğu için değil, kaybettiği savaşlarda bile zafer kazanmış komutan kadar saygınlığını koruya bildiği için eşsiz bir liderdi. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarında emrindeki subaylar da önderinin saygınlığını içinde taşımış, kanının son damlasına kadar bu saygınlık için mücadele etmiştir. İşte bu saygınlık sayesinde askerlere “ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” diyebilmiştir. Bir subay askere ölüm emrini verebiliyorsa, askerler de gözünü kırpmadan ölüme koşuyorsa bu vatan sever olmanın yanında Türk Subayının onurlu, saygın duruşunun eseridir.

Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanı konumundaki kişiyi hiçbir mahkeme “terör örgütü” lideri suçuyla yargılayamaz. Yolsuzlukla, görevi kötüye kullanmakla, hatta tecavüzle bile yargılanabilir. Bunlar bireysel suçtur, kişiyi bağlar. Terör örgütü lideri suçu kurumu bağlar. Bununla suçlanan Türk Subayı tinerci çocuk gibi savcı karşısına çıkıp bu oyuna alet olup sac ayağının üçüncüsünü tamamlayamaz. Bir Türk Subayı mahkemeye çıktığında savcının yüreğine ateş düşmeli. Tayyip’in ağababası, eli kanlı Kenan Evren bile kalktı “bu mahkeme beni yargılayamaz” dedi. Bizim subaylarımız yıllardır redd-i hakim talebinde bulunuyor. Yapılması gereken redd-i makeme olmalıydı. O mahkemenin sanık sandalyesinde oturmak zaten yenilgiydi. Deliller kurgu, montaj. Tanıklar PKK’lı. Savcı iddiannemesi kadar savcı. Hakimler YSHK tarafından ayarlanmış. Canlı yayında, evlerinden pijamasıyla alınıp götürülen subaylar, sanık olmakla, o mahkemenin bir parçası olmayı kabullenmekle zaten yenilgiyi, bozgunu ilan etmiş oldular.

Demokrasi aşkına koskoca orduyu mahkeme salonunda tecavüze uğramış hukuka başlık parası niyetine kurban vermeleri affedilir değil. Ondan sonra kozmik oda talanı da yapılır, idam cezasını geri getirmekle tehdit edip Apo’ya karşılık özgürlüğünüzü verebiliriz şantajı da yapılır.

Şimdi komutanlar, emir-komuta zincirini parçalamak için bakanlılara dağıtılacakmış. Yani her komutan Et-Balık Kurumu müdürü statüsünde olacak. Mahkeme salonunda “terör örgütü lideri” suçundan suçlanmayı kurumsal müdür olmaya tercih ettiler. Kimsenin Türk Milletine bu ayıbı yaşatmaya hakkı yok. Türk Subayı giriştiği savaşı kaybedebilir. Onurunu, asla!. . .

Parti ve kurumların dışında bireysel olarak ulusalcılığın önde gelen kişileri var. Bunlar çeşitli gazetelerde yazılar yazıp, konferanslar verip, kitaplar yazarak cepheye yığınak sağlamaya çalışıyor. Bu çalışmaların çoğu gerçekten büyük özveriyle yapılıyor. Ama yeterli değil. Olması gereken de değil. Salon toplantıları, konferansların aşamasını geçeli çok oldu. İnsanları salonlarda toplayıp herkesin bildiğini herkese anlatmakla bir ilerleme sağlanamaz. Salonlarda düğün olur. Bir de kongre. Gerisi içinde bulunduğumuz durum için boşuna uğraş! Atatürk hiç konferans vermedi. İki şeye önem verdi:

1-) Miting

2-) Kongre

Atatürk Sivas, Erzurum, Amasya ve daha pek çok kongreyi boşuna düzenlemedi. İşgal altındaki ülkede işgal edenler ve buna direnenler olmak üzere iki karşıt kesim yok. En tehlikeli olan üçüncü bir grup var; işbirlikçiler. Bunlar direnenlerin saflarında görünürler. Öyleymiş gibi görünüp, tüm çabaları birliği bozmak, bundan nemalanmak, safları gevşetmek, işi sulandırmaktır. Kongre işte bu yüzden önemlidir. Kongre bir çizgidir. Herkesin safını belli eden bir çizgi. Solcu, sosyalist, sağcı, liberal, milliyetçi, tüm siyasi görüştekileri Milli Mücadele, emperyalist saldırı karşısındaki cephenin birleştirici sancağıdır kongre.

Hürriyet gazetesini açıyorsun. Yılmaz Özdil Seyit Rıza için “Vatan haini” diyor, hemen üstünde Ahmet Hakan “boşuna asıldı, elleri Kemalistlerin yakasını bırakmayacak” diyor. İkisinin maaşını da aynı patron veriyor. Biri bir kesimin duymak istediğini söylüyor, biri diğer kesimin. Tipik bir gaz alma durumu. Kongre işte bunun için şart. Sapla samanı ayırmak için şart. Safları sıklaştırmak için şart. İşbirlikçiyle gerçek ulusalcıları ayırmak için şart. Kimse ben mesleğimi icra ediyorum ucuzluğunda olamaz. Hele ekmek parası için sözü asla geçerli değil. Ağır yarasını sırf annesinden dolayı dert edinip, düşmanla savaşan arkadaşlarım yesin diye revir çadırında dağıtılan ekmeğin payına düşeni yemeyip ölümü kucaklayan Mehmetçikten daha mı ekmeğe muhtaçlar.

Ülkemiz 90 yıl aradan sonra yeniden işgal altında. Aradaki tek fark, bugün Atatürk gibi bir önderimiz yok. Bize bıraktığı mücadele var. Hem de tüm detayları, tüm sıcaklığıyla. Ve Atatürk’ün en büyük eseri Türk Milleti var. Bundan iyi önder mi olur. . .


Seçkin Umut

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 6
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!