Özcan PEHLİVANOĞLU



Selanik Sendromu... / Özcan PEHLİVANOĞLU PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 11 Mart 2013 19:48

Şahsen “Selanik Sendromu”na tutulmuş vaziyetteyim. Şimdi nedir bu “Selanik Sendromu” diyeceksiniz...

Hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i tek kurşun atmadan düşmana teslim etmiştir. Doç. Dr. Nuri Yavuz bir makalesinde “Tarihi Türk Şehri Selanik’in kurşun atılmadan düşmana teslim edilmesi, Türk Ordusu’nun şerefli geçmişine ve Türk tarihinin büyüklüğüne sürülen bir kara leke ve komutaya da kötü bir örnektir” demektedir.

Yorgo Kırbaki’nin Hürriyet Gazetesi’nde 15 Temmuz 2012’de yazdığına göre Hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa, Selanik’te “şimdi Yunan Kara Kuvvetleri’ne ait bir müzede özenle korunan mezarında” bundan sonrası bana ait... cehennem zebanileri ile uğraşıyor. Ki bu mezara Yunanlılar tarafından sonra taşınmıştır. Haine Yunan’ın gösterdiği değere bakın!

Yunan araştırmacı – gazeteci Alekos Orologas hain paşa için “O Selanik’in gerçek kurtarıcısı ve hayırseveri” diyor. Yani Türklerden tek kurşun atılmadan Selanik’i kurtaran (!) bir hayırsever... Yine araştırmacı – yazar Vasilis Nikoltsos’a göre, çok sevdiği Selanik’te kan dökülmesini istemiyordu ve bu nedenle de teslim protokolünü imzaladıktan sonra “Selanik kaybedildi ancak kurtuldu (!)” dedi. Sakın bizim topraklarımızın bir bölümü için aynı formulü düşünenler olmasın?

Ne mantık ama değil mi? Hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa’nın hayatta iki torunu var. Remzi Romanos Mesare ABD’de, mimar olan Şahin Seryios Mesare ise Yunanistan’da yaşıyor.

Bu hain paşaya, Selanik’i savaşmadan teslim et diyen etkili ve yetkili Türklerde var. Ama Yunan teslim aldığı şehirde, 10 yıla varmadan bunların mezarda kemiklerini bile bırakmamış.

Sonrada işbirlikçi ihanet; Türkiye’de, güzelim Türk şehri Selanik’in masonların, sabetayların, musevilerin, rumların kenti olduğunu anlatıp durmuş.

Biz Selanik’in Türkiye’de olduğunu ve bir de Türk şehri olduğunu unutup gitmişiz. Tıpkı Diyarbakır’ın, Hakkari’nin, Şırnak’ın, Erbil’in, Kerkük’ün, Musul’un, Süleymaniye’nin birer Türk şehirleri olduğunu unuttuğumuz gibi...

Aslında bir de Şehit Hasan Rıza Paşa tarafından yürütülen “Şanlı İşkodra Müdafası” var... Kahraman ve cesur bir asker olan Hasan Rıza Paşa, Padişah II. Abdülhamit’e hal edildiğini tebliğ edenler arasında bulunarak velinimetine ihanet eden ve aynı zamanda yardımcısı olan Esad Toptani adında Osmanlı Mebusan Meclisi üyeliğinde de bulunmuş bir Arnavut olan, Drac Mebusu’nun hazırladığı suikastle şehit edilmiştir. Böylece Osmanlı İşkodra’yı da kaybetmiştir.

Aslında benim “Selanik Sendromu”muma çok rahatlıkla bir “İşkodra Sendromu”da eklenebilir. Ama biz kaldığımız yerden devam edelim.

Onun için kafasına Arnavut “kelesh”i giyip PKK uzantılarının ayağına kadar gidip halay çekenler; bu ülke için Atatürk’ün dediği “Bu memleket tarihte Türktü, halde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.” sözünü unutmasın...

Özellikle de milli ve üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ne, biz “Türk Milletine mensubuz” diye adeta yalvararak gelenler ki; bunların belgeleri mevcuttur, Kara Hasan Tahsin Paşalığa ve Esad Toptaniliğe özenmesin.

BDP – PKK’lı milletvekili Emine Ayna “Türk askeri boşuna öldü” diyor. Eğer hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa’nın yaptığı gibi bölücü ihanetle müzakere yolu ile ülkemin toprakları; tek kurşun atmadan ve “Yeni Anayasa” aldatmacısı ile “Türk Milletinin hükümranlığına son verilerek” peşkeş çekilecekse, evet Türk askeri boşuna ölmüştür...

Görüyorum ki, 100 yıl sonra da ülkeme Kara Hasan Tahsin Paşa ve Esad Toptani gibi hainlerin mantığı hakimdir. Onlar Selanik’i ve İşkodra’yı ihanetle düşmana teslim etmiştir. Ortaya saçılan İmralı tutanakları ile de aynı ihanetin bu gün de yürüdüğüne şahit olmaktayız. Bu sebeple Milli Şairimiz Mehmet Akif’i ve Mustafa Kemal’i tekrar tekrar okumaya ve anlamaya, her geçen günden daha fazla ihtiyacımız vardır. Onlar bize birliği, mücadeleyi ve milliliği işaret ediyor, küreselciliği ve teslimiyetçliği değil...

Özcan PEHLİVANOĞLU, 11 Mart 2013
Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM) Başkanı
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU
http://www.rubasam.com

 
Merkel'in Düşündürttükleri!.. / Özcan PEHLİVANOĞLU PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 25 Şubat 2013 18:15

Alman Şansölyesi Angela Merkel; Türkiye’yi ve Türkiye’de konuşlu Alman askerlerini ziyaret için yurdumuza geldi...
Kahramanmaraş’ta Gazi Kışlası’nı mesken tutan Alman askerleri ziyaret eden Merkel, görüşme sonrasında Türk gazetecileri dışarı çıkarttırarak, Alman gazetecilerle kapalı bir toplantı gerçekleştirdi.
Merkel’in bu gezisine, şimdilik “millî”lik sıfatı taşıyan Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ve Kültür Bakanı Ömer Çelik’de zaman zaman eşlik etti.

Merkel’in beden dili, muzaffer bir komutan edasındaydı. İpleri ABD ve İngiltere’nin elindeki küçücük Alman Ordusu’nun, Türk Yurduna yerleşmesi anlaşılan Merkel’i çok memnun etmiş.
Buna karşılıkta, bizim tarafı temsil eden Millî(!) Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ında gardı çok düşüktü. Öyle ya, tarihe böyle bir bakan olarak geçmek yani milli onur ve haysiyet sahibi insanlar için, herhalde çok zor olsa gerek!..
Merkel’in dediklerinden şunu anladık ki; bu patriotlar Türkiye’yi, Suriye’ye karşı koruyacakmış. Her halde biz kendimizi tek başımıza Suriye’ye karşı koruyamayacak güçteyiz ki; patriotlar yolu ile üyesi olduğumuz NATO ülkelerinden yardım alıyoruz.


Bu bana Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun yıkılış döneminde, başta Almanlar olmak üzere kendi ülkelerinden kaçan Polonyalı, Macar ve İngiliz askerleri Ordumuzun başına getirdiğimiz günleri ve çok yakın zamanda Bosna’daki müslümanların katliamına destek veren ve teşvik eden Hollandalı’ları hatırlatıyor.

Yanya’da Türk Ordusu’nun istihkam mevki planlarını 200.000 drahmi karşılığında Yunan Ordusu’na satan Alman subayları ben biliyorum da, Türk olmayan AKP ve yandaşları bilmiyor...

Türk Ordusu’nun belini kıran operasyonları yapanları Cenab-ı Allah iki cihanda kahretsin ki; onlar bizi Suriye’ye karşı, elin hiç bir zaman dost olmayacak gavuruna muhtaç hale düşürdüler... Ya da bunu bahane ettiler !

Türk Ordusu ve Suriye Ordusu ve de Türkiye ile Suriye birbiri ile mukayese bile edilemeycek iki ordu ve ülke... Ne oldu da; Türkiye Suriye’ye karşı patriotlara ihtiyaç duyar hale geldi? Hani dünyanın 17. büyük ekonomisi ve savaşma gücü yüksek en iyi üç ordusundan biriydik?

Birileri Türk Milleti ile fena oynuyor. Onu, tarihin gizli sayfalarındaki tuzaklara bir daha düşürmek için, sünepe yerli işbirlikçiler görev başında... Merkel’in ve diğer patriot sahibi ülkelerin savunma bakanlarının Türkiye’ye gelişlerinde buna bir kez daha gördüm ki; sanki burası bir müstemleke! Gelmiş etrafı teftiş ediyorlar ve Türk gazetecileri dışlayarak kapalı kapılar arkasında toplantılar yapıyorlar.
Öte yandan iş başında olanlar, ihanetle müzakereyi sonlandırmaya çalışıyor. İhanet yumağını geviş getirerek destekleyenlerde el ovuşturuyor. RTE – Merkel – Obama – A. Öcalan – F. Gülen işbirliği hayırlı olsun... Kime karşı; Suriye’ye...

Güldürmeyin beni!..

Özcan PEHLİVANOĞLU, 25 Şubat 2013
Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM) Başkanı
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU
http://www.rubasam.com

Son Güncelleme: Pazartesi, 25 Şubat 2013 18:33
 
Dağa Meşruiyet Kazandırma! / Özcan PEHLİVANOĞLU PDF Yazdır e-Posta
Salı, 18 Aralık 2012 18:07

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onu yöneten hükümet, tarihimizde bir çok örneği olduğu gibi ihaneti affetme ve ödüllendirme yolunu seçti gibi gözüküyor.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın BDP’li kadın milletvekiline atfen onun yerinde olsam “ben de dağa çıkardım” sözünün ardından Abdullah Öcalan’ın, bir vakitler namazında niyazında olduğunun açıklanması hangi amaca yöneliktir?

Ana dilde eğitim, özerklik yolunu açacağı söylenilen büyükşehir yasası, anayasa çalışmalarında verileceği belirtilen etnik ve bu etniklere ait kültürel haklar, dilde birliği sağlamaya matuf TRT ŞEŞ, ana dilde savunma hakkı, Barzani’ye gösterilen ilgi ve tümden kürt açılımı yetmedi şimdi aynı ağızlardan bölücü ve ayrılıkçı terörü haklı ve mağdur gösterecek anlama gelebilecek sözler...

Bu yetmezmiş gibi Türkiye’nin en büyük gazetesinin “mahşerin üç atlısı” gibi attığı “Üç Arkadaş” başlığı.

Bu üç arkadaştan biri olan Yakup İnce, Abdullah Öcalan’la ilgili bir pişmanlığını da şöyle anlatıyor: “Risale-i Nur talebesi Mustafa Yeşilyurt ağabey, bir gün bizi eve çaya çağırmıştı. Öcalan’da gelmek istedi. Keşke “sen okula git” demeseydim. Eğer o gün bizimle gelseydi, bu gün Öcalan’da Nurcu olacaktı”

Bunun neresini düzelteyim. Bu açıklamalar ve bu açıklamaların medyadaki yer buluş tarzı, Türk Milleti üzerindeki psikolojik operasyonu çok net bir biçimde ortaya koyuyor.

Bir kere ayrılıkçı PKK hareketi; yerel bir hareket olmayıp, uluslararası güçlerin oluşturduğu strateji ve destekle oluşan, ve de devam eden bir harekettir. Bölücübaşı dört duvar arasında olmasına rağmen ayrılıkçı terör, yurtiçi ve dışında bütün hızı ile günümüzde de bu nedenle sürmektedir.

Ayrıca Nur Cemaatinin ve PKK’nın ayrı ayrı gerekçelerlede olsa Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile düşmanlık boyutunda bir hesapları vardır.

Sadece namaz kılmak, dindar olmak ve işkenceye tabi olmak bu hesapları oluşturmamıştır. Yüzyıllara dayanan, iktidara sahip olmak ve Türk Milleti’ni yeryüzünden silmek, bu insanların gerçek amacıdır. Atatürk ve cumhuriyetin kuruluşu, bu hesaba mâni olduğu için, bu düşmanlık dış güçlerin desteğiyle artarak devam etmiştir.

Türk Milleti; uzunca bir süredir kendisine karşı düşmanlıklar içeren bu davranışları devlet eliyle savuşturmak için, şehit kanlarıyla bezenen haysiyetli bir mücadele vermektedir.

Bu sebeble haini ve ihaneti; mağdur ve mazlum gösteren, hâl ve hareketlerin Türk Milleti’nin bölücülükle mücadelesindeki şevkini kurmaya yönelik olduğunu düşünüyorum.

Yeryüzünde gelişmiş ya da gelişmemiş hiç bir idari sistemde, hainin ve ihanetin bu derece meşrulaştırılmaya çalışıldığını göremezsiniz. Bunun istisnası gelişmelere bakılırsa Türkiye gibi gözükmektedir.
Amerikalı tarihçi Justin McCarthy, Balkanların elimizden çıkışı süresince Batı’nın bize ve dünyaya yalan söylediğini ifade ederek kesin bir hüküm koyuyor “Batı Yalancıdır”

Şimdi yine birçok olayda olduğu Türk Milletine ve dünya kamuoyuna; uluslararası güçler ve yerli işbirlikçileri tarafından, ayrılıkçı terörü meşrulaştırma adına yalan söylenerek, kara bir propaganda yapılmaktadır.
Herkes şunu iyi bilmelidir ki; Türk Milleti kendisine karşı yürütülen operasyonları algılama yeteneğine sahiptir. Ne terörizmin siyasal kanadının dağa çıkışında haklılık vardır ne de namazında niyazında bir portrede bize sunulan binlerce kişinin katili bölücübaşının, mâzur görülebilecek yanı vardır.
Türk Milleti; ihaneti af ve mâzur görme yoluyla kabullendirme çabasında olanlara, Türk tarihinin ihanet konusundaki yanlışlarınıda bilerek ve vakit çok geç olmadan “net” cevabını vermelidir.


Özcan PEHLİVANOĞLU, 18 Aralık 2012
Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM) Başkanı
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU
http://www.rubasam.com

 
Gerçek Ayrıntıda Saklıdır / Özcan PEHLİVANOĞLU PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 14 Haziran 2012 22:17

Bugünlerde birçok olay yine üzerimize çığ gibi düşüyor. Birinin etkisini ve yarattığı zararı telafi etmeden, daha doğrusu başımızı kaldıramadan üzerimize düşen bu çığların altında kalmış bulunuyoruz.
Bunların hiçbirinin tesadüf olmasına imkan ve ihtimal yok...

Toplumumuz iki kesimden oluşuyor. Büyük bir kesimin aklı ve düşüncesi dumura uğratılmış olduğundan, onlar hiçbir şeyin farkında değil. Küçük bir kesim ise kademeli olarak akıl ve düşünce sağlığını koruduğu için, okuyor, görüyor, itiraz ediyor ve başına gelecekler konusunda tedbir alıyor.

İşte bu ufak ikinci kesim için büyük bir bombardıman var. Bu kesimin varlığı bile memleketimiz üzerinde hesapları olanları ürkütüyor.


Öyle ise denenecek yollardan biri de; bu uyanık kesimi meşgul edecek bir gündem yaratmak, bu insanları kavram kargaşaları içine düşürmek ve şüphe uyandırmak oluyor.

Atatürk’ün ve Turgut Özal’ın ölümlerinin şüpheli olduğuna dair üst üste yapılan açıklamaları görüyorsunuz. Kılıçdaroğlu ve R.T.E’nin el sıkışmasının ardında gelen kürtçenin seçmeli ders oluşunu izlediniz. Başta emekli Genelkurmay Başkanımız İlker Başbuğ olmak üzere yüzlerce subay ve kamu görevlisini içeri tıktıktan sonra, Emre Uslu’nun PKK terörüne karşı mücadele eden asker ve polislerin savaş suçlusu olarak yargılanacaklarına dair iddiasına karşı büyük bir sessizlik var. En son haber de Leyla Zana’nın Türkiye’de yaşanan sözde kürt meselesini R.T. Erdoğan’ın çözeceğine dair düşüncesini açığa vuruşu. Bütün bunlara karşı TBMM’de görüşülen yasa tasarısı ile bor, uranyum, toryum gibi ekonomik ve stratejik değerleri yüksek madenlerin üçüncü kişilere ve yabancılara satılması ile işlenmesinin devri gibi hususlar bizim olduğu kadar dünyada muz cumhuriyetleri dışında her memleket için kırk yılda bir başlarına gelebilecek olaylar. Biz böyle hadiseleri ne gariptir ki; birkaç gün içinde yaşıyoruz.

Size göre de bir tuhaflık yok mu?
Ekonomik bakımdan daha düne kadar çok güçlü gösterilen Avrupa Birliği’nin; İrlanda, Portekiz, Yunanistan gibi ülkelerinin çöküşüne İspanya’da eklendi ve İtalya’nın da sırada olduğu söyleniyor.

Peki toplam borcunun 800 milyar doları, cari açığının da 100 milyar doları aştığı bilinen Türkiye nasıl olur da bir krize girmeyip ekonomik istikrarını sürdürüyor?

Malumu birkez daha ilan edelim: sessiz işgal tamamlanıp, aklını ve düşüncesini muhafaza eden kitle pes ettirilince, küresel güçler ve onların hamisi olan ABD yardımı ile ayakta tutulan Türkiye’nin ve Türk Milletinin önüne acı fatura getirilecektir. Bu fatura, bölünme ve yokoluştan ibaret olacaktır. Kimse bana “bin yıldır bu topraklarda devletiz” diye anlatmasın. Ben eşeğimi sağlam kazığa bağlayayım da, gerisini sonra konuşuruz.


Olaylara bakınca sadece Türkiye’nin değiştiğini ve dönüştüğünü kabul etmek, yanlış olur. Türkiye’yi değiştirdiğini ve dönüştürdüğünü zannedenler, tam bir teslimiyetçilikle, kendi iktidarlarını korumak ve Türk devleti ile olan binlerce yıllık hesaplarını görmek için bizi satmaktadırlar. Bu satış dönüşümle izah edilemez.

Onun için rahmetli Nihal Atsız “Fazilet temelleri üzerine kurulan devletimizin birkaç kara gün geçirmesi onu asla sarsıp deviremez. En güzel şiirlerdeki birkaç vezin veya kafiye aksaması nasıl o şiirin güzelliğine engel değilse, bir iki çelme de bu devleti mazideki ve ilerdeki ululuğundan alıkoyamaz. Bu devlet ve vatan büyüyecektir. Çünkü uğrunda ölmeye hazır olanlar var.” diyerek içimizi ferahlatmaktadır.

Geviş getiren hayvan misali yaşayanlar tarih boyunca bizi bugüne kadar yönetenlerin üretimidir. Ancak henüz akıl ve düşünce sağlığını koruyanları başta medya olmak üzere her türlü psikolojik operasyondan, kargaşadan ve etraflarına şüphe ile bakmaktan koruyabilmeliyiz.

Sıkıldığınızı biliyorum ama pes etmek yok. Ülke bizim, devlet bizim, Türk Milleti bizim... Çocuklarımıza sorunları minimize edilmiş bir gelecek bırakmak istiyorsak, vazgeçme hakkımız yok. Zaten onlar da bunu istiyor... Size tavsiyem; gerçeklerin ayrıntıda saklı olduğunu unutmayın.

Özcan PEHLİVANOĞLU, 14 Haziran 2012
Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM) Başkanı
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU
http://www.rubasam.com

Son Güncelleme: Cumartesi, 16 Haziran 2012 13:59
 
Aydınlanma Türkiye'de Sona Erdi... / Özcan PEHLİVANOĞLU PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 07 Haziran 2012 19:51

Ülkemizde meydan gelen olaylara, tartışmalara, söylemlere, kavgalara ve ortalama insan yaşamına bakınca “aydınlanma” meselesini bir kez daha hatırlamaya ve üzerinde düşünmeye gerek olduğunu gördüm.

Felsefe tarihinde iki aydınlanmadan söz edilir. Bunlar “Antik Aydınlanma” ve “XVIII. Yüzyıl Aydınlanma”sıdır.

Aydınlanmanın simgesi ışık’tır. Işık yüzyılı tanımlayan tüm kavramlara yansımıştır. Aydınlanma çağı, akıl ışığının yaydığı aydınlanma ile ifade edilmiştir.

Alman filazofu Kant “aydınlanma, insanın kendi suçu ile içine düşmüş olduğu ergin olmayış durumundan yani kendini özgürce yönetememe olanaklarını, özgürce geliştirememe durumundan kurtarmasıdır.” diyerek güzel bir açıklama geliştirmiştir.

Aydınlanma, Batı Dünyasının kültür yapısı üzerinde etkili olmuş, Fransız Devrimi bir bakıma bu düşüncenin politik – sosyal alana uygulanmasından doğmuş ve bu çağ monarşiyi aydınlatmış, biri Amerika’da olmak üzere iki büyük cumhuriyet kurulmuştur.

Ayrıca ülkemiz açısından Islahat Hareketleri ve Tanzimat Fermanı ile başlayan batılılaşma çabalarına ve reformlara ışık tutmuştur.

Aydınlanma döneminin en önemli özelliklerinden biri, bu cağın kendisine laik yada seküler bir dünya görüşünü temel yapmasıdır.

Eski düşünce alışkanlıklarının yıkılmasında ve günümüz dünyasını yaratmada, düşünce kalıplarını biçimlendirmede, hiç bir çağ, Aydınlanma kadar etkili olmamıştır.

Aydınlanmanın adı konulmamış amaçlarından en önemlisi; insanlarda başlangıçtan bu yana var olan korkuyu kaldırmak ve onları kendilerinin efendisi durumuna getirmektir.

İnsanın gerçek üstünlüğünün bilgiden kaynaklandığına dair tespitin doğruluğunda hiçbir kuşku yoktur. Bilginin karşılığı olan hiçbir değer bulunmamaktadır.

İşte bu bilgiyle aydınlanmacılar, insanı insan olmaktan engelleyen düşsel doğa üstü güçler karşısında, insanı bağımsız kılmayı hedeflemişlerdi.

Hristiyan dinci baskı odaklarının, Rönesansın bitimiyle yeniden eski güçlerini kazanmaya başlaması, insanın özgürlükçü atılımlarını tehlikeye düşürmüştür. Böyle ortamlar aydınlanmacı fikirlerin oluşmasının, koşullarını oluşturmuştur.

Aydınlanma, toplumsal siyasal düzeyde, mutlak yönetime tepkidir. Düşünce düzeyinde ise Descartes akılcılığına karşı bir duruştur.


Tabii bunlar bizim bakış açımız. Farklı sorular sorarak aydınlanmayı anlamaya ve farklı pencereler açarak konuya bakmaya çalışabiliriz.

Aydınlanma bir ideoloji olarak mı? Yoksa bir süreç veya bir takım düşünsel veya pratik süreçler bütünü olarak mı? görülmelidir soruları cevaplanmalıdır.

Yada aydınlanma entellektüel projeler listesi olarak yorumlanabilir mi? Veyahut Aydınlanmayı modernitenin alt yapısını meydan getiren bir fikir öbeği, modernliğin kaynağını oluşturan bir problemler ve tartışmalar dizisi olarak mı? algılamalıyız. Yoksa Aydınlanmaya olumlu bakarak bir kazanım yada musibetler kaynağı olarak mı? değerlendirmeliyiz. Bu sizlere kalmış bir durumdur.

Musevi düşünür Moses Mendelssohn’un bakış açısına göre, Aydınlanma onsekizinci yüzyılda başlamış olmakla birlikte, henüz tamamlanmamış olan bir süreçtir. Alman filozof Kant’ta aydınlanmayı bir süreç olarak görmektedir.

Aydınlanma; bir entellektüel hareket olarak 1688 İngiliz Devrimi’yle başlar ve 1789 Fransız Devrimi’yle doruk noktasına erişir. Buna göre Aydınlanma; Batının hayatında, ticaret ve sanayileşme yoluyla ve burjuvazinin veya bir orta sınıfın zuhuruyla birlikte gerçekleşen, büyük ve çok temelli bir dönüşümle belirlenen, tarihsel bir dönem yada sürecin kültürel ifadesidir.

İngiltere’de başlayan, Fransa’da güç bulan, en son Almanya’ya erişen ve nihayet 20. yüzyılda birçok ülkenin modernleşmesinde ifadesini bulan aydınlanma hareketinin yegane rehberi, akıldır.

Aydınlanma düşünürleri; aklın bozuluşundan kiliseyi, devleti, batıl itikatları, bilgisizliği, sefalet ve ön yargıyı sorumlu tutarlar.


Bazıları tarafından entellektüel bir hareket olarak nitelendirilen Aydınlanmanın; programında en önemli yeri, klasik dine veya teist inanca yöneltilecek saldırı ve hurafelere karşı açılacak savaş tutar. Aydınlanmanın saldırısı dinle sınırlanmış olmayıp, metafiziğide bir şekilde kapsar. Aydınlanma düşünürleri, metafiziği dinin bir kalıntısı veya dindeki hastalıklı tavrın daha çok rafine olan bir devamı olarak görürler.

Çarpıtılmış ve yozlaştırımış din ve metafizik, Aydınlanmanın baş düşmanlarıysa, bilimde en büyük kahramanıdır. Yada yıkılan putların yerine geçirilecek yeni put. Bilim ve Teknolojiye adeta aşık olan Aydınlanma açısından, bilim her şeyden önce, gerçek aydınlanma ölçüsü, gerekli zihniyet değişiminin anahtarıdır.

Bilime bu gözle bakan Aydınlanma düşünürlerinin, önemli bir kısmı, bilimle fiilen ilgilenen ya belli bir bilim icra eden yada genel olarak bilim üzerine yazan kimselerdi.

Sadece bilime dayanan bir toplumun üyelerinin mutlu yaşayan, gerçekten özgür ve rasyonel bir toplum olabileceğine inanan Aydınlanma düşünürleri; bilimi aynı zamanda güç ve iktidar içinde isterler.

Aydınlanma düşünürleri aşk, arzu, gurur ve tutku gibi duyguların zorunlulukla kötü veya kaçınılmaz olarak yıkıcı olmadıklarını, gereği gibi kanalize edildikleri takdirde ilerlemenin en önemli yardımcıları olma işlevini görebileceklerini savunurlar.

Bireyin mutluluğunu en temel değer olarak ortaya koyan aydınlanma; her bireyin mutluluğunu, kendi iyi yaşam telakkisine uygun olarak ve bunun peşinde koşma hakkını, bir kutsal olarak, politik dünyanın merkezine yerleştirir.

Aydınlanma; bireyi, sadece politik bakımdan değil, entellektüel ve ahlaki bakımdan da özgürleştirmeyi amaçlar. Ayrıca bireyin yaşama, hürriyet ve mülkiyet hakları, ne pahasına olursa olsun korunmalıdır.

Aydınlanma açısından, inanç ve ahlaki kanaatle ilgili konular, bireyin istediğine inanmak bakımından özgür olduğu özel alana ait olmalıdır.

Aydınlanma düşüncesi, iktisadi anlamda kiliselerin ve soyluların müdahalesinden bağımsız bir serbest pazar alanı, bireylerin kendi kişisel çıkarlarını hayata geçirmek için kendi yetenek, hüner, beceri ve erdemleriyle bir başlarına olduklarına bir pazar düşüncesi ikame eder. Ticaret, toplumda hayat ile ilgili bir yarıştır. Bu yarışa dışarıdan müdahaleler olmamalıdır.

Aydınlanma akımı; gelişime inanır, insanlık tarihinin sürekli bir gelişme olduğunu, tarih boyunca insanın sürekli ilerlediğini savunur.
Ancak yine aynı dönemin felsefecisi Rousseau bu görüşe karşı, uygar durumu değil, insanın doğallığını savunur.

Aydınlanma yüzyılında, bilimsel tarih anlayışına duyulan kuşku devam etsede, kuşkunun azalmaya başladığı ve hatta tarihe özel bir önem ve ilgilnin başladığı görülür. Thomasius “Aydınlanmanın hizmetinde bir tarih bilgisine” ihtiyaçtan bahseder.

Aydınlanma; 16. ve 17. yüzyıllarda doğa bilimlerinin büyük gelişmeler göstermesi ve bu bilimlerin teknik buluşlar yolu ile toplumsal yaşama sağladığı bir ilerleme inancı ile gerçekleşmiştir.

Aydınlanma, toplumları aynı zamanda bir milletleşme sürecine sokmuştur. Ortaçağın, dinsel bir dünya devleti ülküsü, altında eritmeye çalıştığı milli farklılıklar, bireyci hümanizma ve aydınlanma akımları içinde yeniden yeşertilmiş ve Avrupa toplumları; kendilerini ülkeleri, dilleri, kültürleri ve tarihleri bakımından farklı milletler olarak görmeye başlamışlardı. Tüm yüzyıla yayılan ilerleme inancı, bir yandan Avrupa milletlerince paylaşılan bir inanç olurken, öbür yandan milletler bu inanç altında kendi tarihlerini bir milli bilinçle ele almaya başlamışlardır.

Aydınlanma çağının ünlü düşünürlerinden D’Alembert “tüm idelerimizde önemli bir dönüşüm meydana gelmiştir. Öyle bir dönüşüm ki, hızı gelecek için pek büyük değişiklikler vaad etmektedir” demektedir. Bu teşhisin doğruluğu günümüzden geçmişe bakılınca tartışılmazdır.

Başka hiç bir yüzyıl tinsel/kültürel “ilerleme” idesinden, Aydınlanma yüzyılı kadar derinden ve coşkulu bir şekilde etkilenmemiştir. Bu yüzyıl kendini bir “akıl yüzyılı” bir “felsefe yüzyılı” olarak adlandırmaktan pek memnundur.

Onsekizinci yüzyılda atılan bir adımda matematiksel ve felsefi düşünme arasında bir sınırın belirlenmesi ve belirlenen bu sınıra göre sorgu ve araştırmanın yapılmasıdır. Böylece matematik ve felsefe arasındaki bağ koparılmamıştır. Zira matematik “insan aklının onuru”, aynı aklın silahı ve güvencesidir.

Kanaatime göre Aydınlanma çağının en önemli noktalarından biri tolerans anlayışıdır.

Tolerans sözcüğü latin kökenli eski bir sözcüktür. Gündelik dilde sabırlı olma, dayanma, katlanma, boş verme sözcükleri anlamına gelmek üzere kullanılır. Eski dilde tahammül yada tesamüh kökünden üretilen müsamaha olarak geçer. Ancak bahsettiğimiz Türkçe yada Osmanlıca sözcüklerin hiçbiri tolerans sözcüğünü tam anlamıyla karşılamaz. Yeni dilde kullanılan hoşgörü sözcüğüde aynı anlamı vermez.

Tolerans kavramını ünlendiren İngiliz devlet adamı ve düşünürü Thomas More olmuştur. More yazdığı ünlü yapıt olan “Ütopiya” da bu kavram üzerinde fazlaca durur. Ütopiya adlı düşsel adada tüm dinsel inançlar serbesttir. Tolerans yasasına göre bireylerin birbirlerinin dinlerine saygı göstermeleri gereklidir.

Şimdi Aydınlanma’nın özelliği olan bunları Türkiye’de yapmaya ve denemeye kalktık. Geldiğimiz sonuç ortada. Biz, güçlü bir insan yapısından oluşmuş mutlu bir toplum istiyoruz. Eğer insan, kendini insan yapan vasıflardan arınıyorsa, geleceğe dair öngörülerimizde, karamsarlık fazla yer tutmuş oluyor. Bir kısım zümrelerin baskısı altına girmiş toplumlarda gelişme hep yüzeysel kalır. Aydınlığa ulaşamadan karanlık viraja doğru döndük. Ama biliniz ki; aydınlık bir gerçektir ve bizim toplum olarak ulaşmamız gereken yer aydınlıktır.

Özcan PEHLİVANOĞLU, 6 Haziran 2012
Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM) Başkanı
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU
http://www.rubasam.com

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 7
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!