2014’e damgasını vuran olaylar / Fatih ERBOZ - Hanife AÇIKALIN

Yazı Dizileri

2014’e damgasını vuran olaylar / Fatih ERBOZ - Hanife AÇIKALIN

İletigönderen Balasagun » Pzt Oca 05, 2015 9:54

Yolsuzluklar gündemden düşmedi
Komisyona dışarıdan müdahale geliyordu!

Rüşvet ve yolsuzluk iddialarına adları karışan 4 eski bakan için kurulan Soruşturma Komisyonu’nun CHP’li üyesi Erdal Aksünger, çarpıcı açıklamalarda bulundu

Aksünger, “Başkan toplantıyı ertelediğini söylerken kararında çok zorlandı. Olumlu bir beklentim yok. Çünkü dış müdahaleler olduğunu düşünüyorum” dedi


Resim
Türkiye’nin son bir yılına damgasını vuran en önemli olayların başında 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonu yer aldı. Eski 4 bakan ve oğullarının adlarının yolsuzluk olaylarına karıştığı iddialarıyla ilgili olarak TBMM’de muhalefetin zorlamasıyla Soruşturma Komisyonu kuruldu. AKP’nin üye vermemesi yüzünden uzun süre oluşturulamayan komisyon çalışmalarını tamamladı ve bakanlarla ilgili “Yüce Divan” kararını 5 Ocak 2015’e erteledi. Komisyonun CHP’li üyesi İzmir Milletvekili Erdal Aksünger’le bu süreçte yaşananları konuştuk...

İktidar “darbe” dedi

17- 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının ardından AKP iktidarı kendini savundu. Sürekli yolsuzlukların üstü örtülmeye çalışıldı. Gelinen noktada yolsuzlukların üstü tamamen kapandı mı?

17/ 25 Aralık’ta önemli olaylar başladı. İktidar yine alışılagelmiş bir söylemle ‘darbe’ olarak nitelendirdi. Erdoğan olaylardan hemen sonra bir haftalık Afrika gezisine çıktı. Aslında dönecek miydi, dönmeyecek miydi belli olmayan bir yere gitti. Ortada bunların montaj olduğu, darbe olduğu ve bu girişimlerin kendilerine yönelik alaşağı etme ve antidemokratik olduğunu ilan edip milleti de inandırdı.

Bu süreçte yargı ve emniyette neler oldu?

Bir ayda kabarık dosyalar Adalet Bakanlığı’na geldi. Yüzlerce klasördü. Adalet Bakanlığı hepsini tasnif ederek geri gönderdi. Bu memleket artık 17 Aralık’ın bir öncesi bir de sonrası olarak ikiye ayrıldı. 17 Aralık sonrası tüm bu işleri yürüten emniyet görevlileri ve savcılar rotasyona tabi tutuldu. O günden bu güne kadar 80 bin kişi rotasyona tabi tutulmuş ve 210 bin rotasyon hareketi yapılmış. Yüzlerce binlerce insan görevden ihraç edilmiştir.

Dosyalar azalıyordu

Soruşturma Komisyonu’na nasıl gelindi?

5 ayda bir önerge geldi. Bir soruşturma komisyonu kurulması ve bu fezlekelerin incelenmesi üzerinden ama kapsamlar giderek daraltılmaya başlandı. Savcılıkta yürüyen dosyaların bir kısmı orada kaldı ve o soruşturmalar devam eder gibi göründü. Rıza Sarraf dosyası özellikle orada kaldı. 70 klasörden 34 klasöre indirilerek Meclis Başkanlığı’na geldi. Meclis Başkanı kendi görevi olmamasına rağmen bunları tasnif etti. Döndüğünde 11 klasördü. Her gidiş-gelişte Ankara- İstanbul arası dosyalar azalıyordu. 7. ay geldiğinde ilk toplantıyı yaptık.

Dosyayı kimler inceledi?

Dosyaları gidip incelemelere başladım. Bir gün baktım ki dosyaların başında, biri oturuyor. ‘Bu kim’ dediğimde Adalet Bakanlığı’ndan gelen müfettiş olduğunu söylediler. Bunlar hâkim sıfatlı müfettişler. ‘Bunlar ne yapıyor’ dedim. Komisyon Başkanı, Adalet Bakanlığı’ndan böyle bir görevlendirme istemiş. Niye istiyor böyle bir şeyi? Hiç toplanmadan, konuşmadan, keyfe keder böyle adamlar getiriyorlar. Bu duruma tepki gösterdik. Benim bulunduğum ortamda bunlarla inceleme yapmayacağımı söylemiştim. ‘Kendi başıma bu incelemeleri yaparım, onlar beni ilgilendirmez” dedim.

Kesin bir durum yoktu

Dışarıdan müdahale oldu mu?

Evet, dışarıdan bir müdahale geliyordu, bu belli oluyordu. Sonra 1 saat tartışmalar sürdü. ‘Bunları bilirkişi tekrar incelesin ve rapor düzenlesin’ dendi. Sonra Başkan kendi inisiyatifinde toplantıyı Ocak’ın 5’ine ertelediğini söyledi ama ertelenirken de kesin kanaatli bir durum yoktu. Başkan çok zorlandı bu kararda. Ne vardı arkada, niye erteliyordu? Komisyonun süresi de bitiyordu. Meclis açıldığı günden itibaren 4 gün çalışacağız. Birinci gün oylamaların çok uzun süreceğini düşünürsek üç gün kalacak ve raporlar dev raporlar. Öyle üç günde yazılacak raporlar değil. Şerh yazmamız gerekecek. Bunu ne zaman yazacağız. Bu raporu okumamız gerekiyor. Oylama yapılacak rapor okunacak, ondan sonra bir şerh yazacağız. Çok bir beklentim yok. Çünkü dış müdahaleler olduğunu düşünüyorum.

2015 yılında bu olaylar çok konuşulacak. Sizin yolsuzluklara ilişkin 2015 öngörünüz neler?

2015’te ne olur, fiillerin tespiti, faillerin ortaya çıkması çok önemli, bu adamlar ak pak olduğunu iddia edecekse burası mahkeme değil. Buradan aklanamazlar. Gitsinler aklansınlar. Parmak çoğunluğu üzerinden değerlendirildiği için o parmak sayısı üzerinden kimse aklanamaz. Kimse kendi iktidarı döneminde Yüce Divan’a gitmedi. İktidardan gidince gitsinler aklansınlar. Bu milletin insanına yazık. Rahmetli İnönü’nün dediği gibi olması lazım. Namusluların da en az namussuzlar kadar cesaretli olması lazım.

Bundan sonra bu dosyalara ilişkin çalışmalarınız neler olacak?

Komisyonun yaptığının 50 katı araştırma yaptık. Çoğu o dosyaları okumadı ki. Mümkün değil. Kapağını açanların sayısı birkaçı geçmez. Bizde çoğu belge bilgi var. Biz önergelerle bağlıyız. Yani onun dışındakiler fezlekenin içinde olması lazım ki biz bu iddianın üzerinden bunu şekillendirelim.

Ama şu vardır. Bu soruşturma genişletilebilir.


Çoğu tanıklıktan çekildi

Rıza Sarraf niye Meclis’e çağrılmadı?

Duyduk ki Rıza Sarraf alt komisyona ifade alınmaya çağrılmış. Kaldı ki ifade alınmaya çağrıldığı söyleniyor ama hiçbir şey söylemedi. Erdoğan Bayraktar tayfasının dışında, bir iki hizmetçinin konuşması ve bir kuryenin de itirafı var. Bu ifadelerin dışındakilerin çoğu tanıklıktan çekilme haklarını kullandı. Kendileri de o dosyanın şüphelilerinden birisi olduğu için ’vereceğim ifade aleyhime’ kullanılır diye CMK 48’e göre tanıklıktan çekilme haklarını kullandılar. Elle tutulur iki kişi kalmıştı. Birisi Egemen Bağış’ın hizmetçisi, diğeri Sarraf’ın kuryesi o da ’Paraları getirdim götürdüm ama ne kadar olduğunu bilmiyorum’ dedi. Gerçekten saçma ve trajikomik konulardı.

Hiçbirini göremedik

Dinlenmesi gerekenlerin bilgisine başvurabildiniz mi?

26 Ekim’di ve 26 Aralık da son gündü. Sonrasında 8 kişinin ismini dinlemek üzere getirdiler. Bu 8 kişi ya Bakan yakını ya korumasıydı. Dinlenmesi gereken bilirkişiler vardı, polisler, emniyet müdürleri vardı ne yazık ki hiçbirini görmedik. Aylar süren bu incelemede Bakanların mal varlıklarına dair bir çalışma da ortada yoktu. 8 kişiden de 5’i tanıklık yapmaktan çekildi. Zafer Çağlayan’ın oğlu, şoförü, Muammer Güler’in ekibi hep çekildi. Bakanları dinlemeye geldiğimizde ortada hiçbir şey yoktu. Etik Kurul’un kararları var bununla ilgili. Maddi olarak karşılığı olsun olmasın elbise, hiçbir şey alamaz diyorlardı. Zaten kaç yıllık dostlar hediyeleşiyorlar gibi bir durumları da yoktu. Kendilerini çok garip hallere düşürerek savunmaya çalıştılar.

YARIN: 2014, yolsuzluk ve israf yılı oldu

Fatih ERBOZ, 26 Aralık 2014
“Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin”
Kullanıcı küçük betizi
Balasagun
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 3524
Kayıt: Cum Eki 17, 2008 13:18

Re: 2014’e damgasını vuran olaylar / Fatih ERBOZ

İletigönderen Balasagun » Pzt Oca 05, 2015 10:04

İktidar aklanmak için demokrasiyi katletti!

MHP’li Halaçoğlu, 2014’ün AKP’nin yolsuzluk iddialarından kurtulabilmek için çırpınıp mücadele ettiği ve adaletin ayaklar altına alındığı bir yıl olarak tarihe geçtiğini söyledi

Resim
MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu, 2014 yılında Türkiye’de iç politikada yaşanan gelişmeleri YENİÇAG’a anlattı. Halaçoğlu, 2014 yılının, AKP’nin kendisini yolsuzluk ve rüşvet iddialarından kurtarabilmek için çırpınıp mücadele ettiği bir yıl olarak tarihe geçtiğini söyledi. İşte Halaçoğlu’nun değerlendirmeleri:

Siyasette 2014’ün en belirleyici olayı neydi?

2014 yılı aslında 2013 yılının sonu ile bağlantılı olarak bir dizi hukuk ve adaletin ayaklar altına alındığı bir dönem olarak görülebilir. 2013 yılı sonlarında meydana gelen 17 ve 25 Aralık yolsuzluk iddiaları ve tepeler 2014 yılında hükümeti çok sarstı. Hükümet bu suçlamalardan kendisini kurtarabilmek için yasal düzenlemeler yapmak zorunda kaldı. Aslında bütün bir yılı hükümet bununla geçirdi. Normal yasalar arasına serpiştirdikleri kendilerini hukukun pençesinden kurtarabilecek yasalar çıkardılar. Öncelikle hukukun en üst mercii olan HSYK’da yapılan değişiklikler, Danıştay ve Yargıtay’da yapılan değişiklikler ile savcılar ve hakimlerin yer değiştirmesi buna örnektir. Ayrıca iktidarın, bu yolsuzlukları ortaya çıkaran binlerce emniyet mensubunun görev yerini değiştirmesi de önemli. Kendilerini kurtarmak için uğraştılar.

Milliyetçilik rolü

Hükümet sarsıldı ifadesini kullandınız ancak bu yıl içinde 2 seçim oldu ve hükümet 2 seçimden de istediğim aldı, bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Mahalli seçimlerde hükümetin ciddi bir güven kaybını gördük. Çok büyük bir oy kaybına uğramadı ama kaybı oy bazında önemli oldu. İktidar, mahalli seçimlerde 2.5 milyon oy kaybetti. Buna karşılık diğer partiler oy kazandı. Muhalefet partileri içinde ise en kazançlı MHP oldu. 2011 genel seçimlerinde MHP yüzde 13 oy aldı, mahalli seçimlerde yüzde 18’in üstüne çıktı. Bu oy oranı mahalli seçimlerde büyükşehirlerde belediyelerin AKP’ye kaptırılmaması için MHP seçmeninin bir kısmının CHP’nin aday gösterdiği kişilere oy vermiş olması sebebiyle yüzde 18 oldu. Büyük illerdeki oyları da sayarsanız MHP yüzde 23 oranında oy aldı. Bu AKP için önemli bir mesajdı. AKP seçimden sonra milliyetçilik rolü oynamaya başladı.

Çatı aday Ekmeleddin İhsanoğlu, Erdoğan karşısında istediğini alamadı. Bunun nedeni neydi?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına Orta Doğu’da çok önemli bir rol oynamış İslam Kalkınma Örgütü’nün genel sekterliğini yapan Ekmeleddin İnsanoğlu, muhalefet partilerinin ittifakıyla aday gösterildi. Ulusalcı kesiminin ve aşırı solcuların İhsanoğlu’na oy vermemesi sebebiyle aslında rakip durumda olan Erdoğan cumhurbaşkanı seçildi. En ilginç gelen konu da Selahattin Demitaş’ın yüzde 9.8 oy almasıydı. CHP’nin bir kesiminin de oraya oy verdiği görülmeliydi.

AKP’nin kendini korama altına almak için sürekli yasalarla oynadığını, yargının yapısını değiştirmek- istediğini söylediniz. En önemli değişiklik hangi yasada yapıldı?

Yasa çıkıyor, daha 24 saat geçmeden yeniden değişiyor. Yasanın bir yıl içinde 4 kez değiştiğini bu hükümet döneminde gördük. Yasanın daha cumhurbaşkanına imzaya gittiğinde imzalanmadan değiştirilmeye çalışıldığını gördük. Bu anlayıştaki hükümetin devlet yönetmesi mümkün değil. Bu görüldü Türkiye’de. Bunlar bir kenara hükümetin operasyonlar yapması güvenlik güçlerini görevden alarak mahkemeye çıkarması, hükümetin nasıl bir şaşkınlık içinde olduğunu görüyorsunuz. Balyoz ve Ümraniye davalarıyla askerleri cezaevine gönderirken bunları daha sonra çark ederek ‘paralel yapı’ dedikleri kişilere yükleyerek kurtulmaya çalışan hükümet, aynı hukuksuzluk içinde onları içeriye almakta. Somut deliller yerine hukukta yeri olmayan, hukuki olarak geçerliliği bulunmayan ‘makul şüphe’ adı altında içeriye almaya başladı. ‘Makul’ kelimesinin hukukta pek yeri yok. ‘Makul’ kelimesi kişiden kişiye değişir. Delile dayalı bir uygulama yaptığınızda hukuk devleti olmaktan çıkarsınız. Hükümet kendini aklamak için böyle bir yasa getirdi, hukuk ve demokrasiyi katletti. Bunun sonuçlarını önümüzdeki süreçte hükümet görecektir.

PKK gemi azıya aldı

Yolsuzluk re israfın yanında Türkiye aynı zamanda sözde çözüm süreci adı atında terörist başı Öcalan ve Kandil’deki teröristlerle de çok görüştü bu yıl içinde. Sözde çözüm sürecini gelinen noktada nasıl değerlendiriyorsunuz?

Artık sadece PKK İmralı ve terör örgütünün siyasi uzantısı olan HDP ile görüşmeleri değil, Kandil ile de görüşmeleri ilerleten ve bir mutabakat metni olduğunu da ifade eden bir hükümet ile karşı karşıyayız. 6-8 Ekim’de meydana gelen bir kalkışma provasında bin 113 bina yakıldı. Bunun içinde hastane, okul, çocuk yuvaları vardı. Bin 177 araç yakıldı, insanların iş yerleri tahrip edildi. 49 kişi hayatını kaybetti. Hükümet bu 49 kişiden hiç bahsetmezken yakılan, yıkılan yerler ile ilgili ciddi açıklama yapmadı. Güneydoğu Anadolu bölgesinde buna bağlı olarak PKK’ya bir daha bu olayların çıkmaması için yalvarır hale gelmiş. Güvenlik güçleri karakollarına, askerler kışlalarına mahkum edildi. PKK gemi o kadar azıya aldı ki; bir askeri birlik içerisindeki bayrak indirilip, ayaklar altına alınırken ne askerden müdahale söz konusu oldu, ne hükümetten. Bunu örtbas edebilmek için ‘Bir çocuk indirdi’ diyecek kadar da ilginç bir beyanat verilebildi. Sonunda anlaşıldı ki; bunu yapan 26 yaşında bir PKK’lı. Bu hükümeti de sıkıntıya düşürdü.


Millet adına kendi egolarını tatmin ettiler

Erdoğan, Köşke çıktıktan sonra yolsuzluk ve israf azaldı mı, arttı mı?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanlığı köşkü yerine kaçak olarak yaptırılan ve adına Ak Saray dedikleri içinde bin 150 odası bulunan bir saraya geçti. Gariptir ki resmi rakam olarak açıklanan 1 milyar 370 milyon eski parayla 1 katrilyon 370 trilyon liraya mal olduğu söylenen bu sarayda millete ait iddiasıyla oturmaya başlayan Erdoğan, daha önce olduğu gibi milletin değerlerini ve geleneklerini yıkan, hiçe sayan bir tavır takındı ve Çankaya Köşkü’nü atıl hale getiren bir politikanın temsilcisi oldu. Millet adına derken egolarını nasıl tatmin etmek istediklerini, kendilerini korumak için nasıl kanunlar çıkardıklarını gözler önüne tekrar serdi.

İktidarı en çok sarsan, saray ve masrafları oldu. Erdoğan, daha cumhurbaşkanı olmadan önce ısmarladığı 185 milyon dolarlık Başbakanlık uçağını da cumhurbaşkanlığına tahsis etti. 5 uçak varken, altıncısı eklendi. Bunu da düşündüğünüzde 1 katrilyon 800 trilyon lirayı aşan bir tutar lüzumsuz yere bir israfın kapısının nasıl açıldığını da gösterdi. 2014 yılına en büyük damgayı bu vurdu. Yolsuzluk da gündemden hiç düşmedi. 4 eski bakanın oğullarıyla birlikte suçlu telakki edilerek savcılık tarafından kendilerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak Yüce Divan’a gönderilmeleri istemiyle TBMM’ye sunulan fezlekeler, 41 dosyadan 11 dosyaya indirildi. Komisyon çalışmaları en son aşamaya geldiğinde Yüce Divan oylaması 5 Ocak 2015’e ertelendi.

YARIN: CHP’li Böke: “Plaket yasağıyla ekonomik büyüme sağlanamaz”

Fatih ERBOZ, 27 Aralık 2014
“Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin”
Kullanıcı küçük betizi
Balasagun
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 3524
Kayıt: Cum Eki 17, 2008 13:18

Re: 2014’e damgasını vuran olaylar / Fatih ERBOZ

İletigönderen Balasagun » Pzt Oca 05, 2015 10:35

Bu saray çocukların “geleceğini” çalıyor!

Resim
CHP’nin ekonomiden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Selin Sayek Böke, Türkiye’nin 2014 yılındaki en büyük ekonomik skandalının Recep Tayyip Erdoğan’ın inşa ettirdiği Ak Saray olduğunu söyledi. Böke ile 2014 yılını ve 2015’te Türkiye’yi nelerin beklediğini konuştuk.

* Ekonomide hükümet pembe tablo çiziliyor. Fakat yurt dışı kredi derecelendirme kurumları sürekli notumuzu düşürüyor. Gerçek tablomuz nedir?

Her vatandaş ekonominin bir parçasıdır. Dolayısıyla ekonominin nasıl gittiğini kredi derecelendirme kuruluşlarından veya siyaseten bir amaç uğruna anlatanlardan daha iyi bilen vatandaşın kendisidir. Bu sene Türkiye yaklaşık yüzde 3 büyümüş olacak. Bugüne kadar hep yüzde 5 büyümüşsen ve son yılda bu yüzde 3 olacaksa tarihsel olarak yaratabildiğimiz kadar gelir yaratamıyoruz demektir. Türkiye’nin en temel sorunu bu ekonomik yavaşlamadır. Bunun bir izdüşümü de işsizliktir. Türkiye’de işsizlik çift haneli bir rakama ulaşmış vaziyettedir. Yüzde 10.5 resmi rakamdır. Bir de bu olumsuz tablodan ümidini kaybetmiş, “gitsem de iş bulamayacağım” diye düşünen insanları da dahil ederseniz bu rakam yüzde 18’e varır. Enflasyon da Türkiye’nin büyük sıkıntısı. Son 10 yılda enflasyon hedeflenen noktaya gelemedi. Hâlâ yüzde 9’da. Eskiden cebinizde 100 lira vardı, şimdi yine 100 lira var ama eski 100 liralık ürünü almak için 110 lira ödüyorsunuz.

* OECD Türkiye’nin gelir dağılımında üyeleri içinde servetin en adaletsiz paylaşıldığı 2. ülke olduğunu açıkladı.

Türkiye’de gelir dağılımında ciddi uçurumlar var. En alt yüzde 10’luk gelir kesimiyle en üst yüzde 10’luk gelir kesimi arasındaki gelir farkı neredeyse 14 kattır. Biliyoruz ki bu gelir adaletsizliği, kendi başına sosyal ve ekonomik risk yaratan ve yavaşlamaya katkıda bulunan sorunlardan biridir. Aslına baktığınızda bazı alanlarda da alt gelir gruplarının erişemediği refah unsurlarına da eriştiği bir dönemden geçtik. Zaten küresel düzen buydu.

* 2014 yılına damgasını vuran en önemli ekonomik gelişme nedir?

Türkiye’de şu anda ekonominin bu kadar yavaşlamasının temel sebebi hukukun üstünlüğünün zedelenmesidir. Artık ekonomik faaliyete katılan hiçbir birey yarınını öngöremiyor. En üst makamdaki birinin çıkıp belli bankalara, şirketlere dair açıklama yapması ve bunu teknokratlardan önce yapması hukukun nasıl işlediğini sergiliyor. Böyle bir ortamda ne üretim oluyor ne istihdam yaratılıyor.

* Erdoğan’ın Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’ya sürekli faiz indirimine gitmesi konusundaki baskısını nasıl yorumlarsınız?

Türkiye’de kâğıt üzerinde Merkez Bankası bağımsızlığı var. Faizler neden yükselir? Neden sürekli “indirin” diye bağırıyorlar? Esasında durmadan indirin diye müdahale edildiği için faizler yükseliyor. Siyasetçi olarak faizi siyasi bir karara dönüştürürseniz piyasada o faizi belirleyenler döner der ki, “burada ciddi bir risk var.” Çünkü yarın o siyasetçinin ne diyeceğiniz bilemezler. O zaman da faiz zaten siyasi risk sebebiyle daha yüksek olur.

* Türkiye, son yılların en büyük cari açığını 2013’te verdi, 65.4 milyar dolar. Ekonomide hızla ilerlediğini söyleyen hükümet söylemleriyle çelişmiyor mu?

Cari açığın küçülmesi bu modelde esasında büyümenin yavaşlaması ve işsizliğin artması anlamına da geliyor. 2014’te cari açığın azaldığını göreceğiz. Bu hem yavaşlamadan olacak hem de petrol fiyatlarının düşmesinden kaynaklanacak. Her 10 dolarlık petrol fiyatı düşüşü cari açığı yaklaşık 4 milyar dolar değerinde azaltıyor. Petrol fiyatları neredeyse 100 dolardan 60 dolara indi. 16 milyar dolar civarında cari açıkta düzelme bizim bir şey yaptığımız için değil, dünyada petrol fiyatları düştüğü için olmuş olacak. Ve bize muhtemelen “bakın cari açık küçüldü” hikâyesini anlatacaklar. Cari açığın temelinde yatan sorun (ithalata bağımlı üretim ve dış borca bağımlı üretim) bunlarda bir değişiklik yoksa eğer yarın Türkiye’nin ekonomisinin tekrar canlandığı takdirde yine cari açıkla karşılaşacağız.

* Ak Saray ekonomiyi nasıl etkiler?

O saraya bakıyorum ve düşünüyorum, bu mücadele sadece bugünün Türkiyesi’ne dair bir mücadele değil. Bu verilen ekonomik kararlar, siyaseten verilen ekonomik kararların hepsi yarınımızı çalıyor, çocuklarımızın yarınını, Türkiye’nin geleceğini çalıyor. Türkiye’de siyaset öyle bir noktaya getirildi ki, bu sarayın duvarlarına takıldı. Son 10 yıldır buldozerin üstüne çıkmış bir kişi var. Buldozerin üstünde taşı toprağı birbirinin üzerine koyarak ekonomik bir büyüme yarattı. Ama onu yaparken ağacı, fidanı, hayatı yok etti. Yarınımız bitti. Türkiye bu sarayda tıkandı. Masrafını bile bilemediğimiz bir saray şu an karşımızda duruyor.

* Bu sarayla Türkiye’nin nur topu gibi sürekli artan gideri olan bir kuruluşu daha oldu. Türkiye’nin içmeye ayranı yokken cumhurbaşkanı nereye gidiyor?

Bu yıl cumhurbaşkanlığına geçen seneki bütçeye kıyasla iki katı daha çok para ayrıldı. Demek ki oranın aynı şekilde devam etmesi vizyonu her sene bütçeden aynı paranın artarak muhtemelen oraya aktarılması talebi gelecek. Buna bizim “dur” dememiz gerekiyor. O para halkımızın ödediği vergiler ve o vergilerin halka hizmet için harcanması lazım. O saray şu anda halka hizmet etmiyor.


Plaket yasağıyla büyüme olmaz

* Plaket tasarrufu için ne diyorsunuz?

Türkiye gibi büyük bir ülkenin ekonomisindeki büyümeyi plaket üzerinden sağlamaya çalışmaları ayıptır. Pişirip pişirip tekrar aynı şeyleri ortaya koyuyorlar. Büyük 25 eylem planı denen bu maddelerin bir çoğu Türkiye’de zaten uzun zamandır dillendirilen ve hiçbir türlü eyleme dönüşmeyen maddelerdir. Sanki kendileri bir şeyler keşfetmiş gibi “bu plaketleri vermezsek eğer vallahi Türkiye inanılmaz büyüyecek” deniyor. Aldıkları lüks arabalar, hiç ihtiyaç duyulmayan saraylara yapılan yatırımlar, hiç ihtiyaç duyulmayan uçaklara yapılan yatırımlar kısılmadığı takdirde plaketi daha az vererek Türkiye büyüyemez. Kaynak kullanımı siyasi bir tercihtir.

* 2015 yılında Türkiye'yi neler bekliyor?

2015 yılı için ekonomik olarak çok olumlu tablo öngörmüyorum. Seçimler bu yüzden çok kritik. Türkiye’yi, hak ettiği ekonomik ve siyasi ortama geçiş imkânı yaşayacağı bir 2015 bekliyor. Türkiye hak ettiği ekonomiye ve siyasete ulaşabilir. Öte yandan riskler de var. Risklerden biri olarak hazırlanan bütçenin tutmayacağını şimdiden biliyoruz. Çünkü 2015 seçim yılıdır. İkincisi de hükümetin kendi yarattığı jeopolitik risklerdir. Şu anda ülkemizde bildiğimiz 2 milyon Suriyeli vatandaş var. Bunların ne sayısını ne de bütçeye yükünü biliyoruz. Bilmediğimiz için bütçede var mı yok mu onu da değerlendiremiyoruz. Bütün bu riskler ışığında Türkiye için 2015 zor bir yıl olacak.

YARIN: Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu

Hanife AÇIKALIN, 28 Aralık 2014
“Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin”
Kullanıcı küçük betizi
Balasagun
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 3524
Kayıt: Cum Eki 17, 2008 13:18

Re: 2014’e damgasını vuran olaylar / Fatih ERBOZ - Hanife AÇIKALIN

İletigönderen Balasagun » Pzt Oca 05, 2015 10:53

“Yolsuzluk” oylaması Meclis’in namusudur

TBB Başkanı Feyzioğlu, “Meclis soruşturma komisyonları hukuka uygun karar vermeliler. Eğer talimat üzerine iş yapıyorlarsa namuslu ve vicdanlı olmadıkları sonucuna varırız” dedi

Resim
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, 2014 yılına damgasını vuran en önemli olayın siyasi iktidarın hukukun üstünlüğünü hiçe sayarak tek adam yönetimine doğru hızla gitmesi olduğunu söyledi. Feyzioğlu ile yargı-iktidar ve yargı-cemaat kavgalarını konuştuk.

* 2014 yılının hukuki açıdan değerlendirmesi nedir?

Siyasi iktidar hukukun üstünlüğü ve demokrasi yönünden anlamlı şekilde saptı ve tek adam yönetimine doğru çok ciddi bir kayma oldu. Sanıyorum tüm 2014’ü özetleyen bir cümle olarak şunu söyleyebilirim: Halkın oylarıyla ilk kez o makama seçilmiş olan cumhurbaşkanı “yurttaşlık diye yapay bir din icat ettiler” cümlesini sarf etti. Bu cümle yurttaşlığın bünyesinde barındırdığı bütün ilkelerin, kavramların, kurumların şu anda devletin en etkili yöneticisi tarafından reddedildiği anlamına geliyor. Çünkü yurttaşlık temel hakları, insan haklarını, seçme seçilme hakkını barındırır. O an için sayısal anlamda azınlıkta olsan bile o an için sayısal anlamda çoğunlukta bulunan kesimin veya siyasi iktidarın keyfi bir biçimde dilediğini yapamamasını barındırır. Sosyal devlet ilkesini barındırır. Yurttaşı kaldırıp yerine koyabileceğiniz tek kavram kulluktur. Bir üçüncü statü yoktur. Yurttaşı inkâr ederseniz yerine kul ve tebaa kalır.

* Bu yıl gerçekleşen bir gelişme de adli yıl açılış töreninin yargı paketi içine dahil edilerek kaldırılması oldu. Bu ne derece doğru bir karardır?

Sembolik anlamda tabii ki de çok büyük önemi var. Siyasi iktidarın alkışlanmak dışında hiçbir tepkiye tahammülü olmadığı anlamına geliyor. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra “ben o törene Barolar Birliği Başkanı geliyor ise gelmem” demesini takiben törenin kanunla kaldırılması artık yukarıdan birinin buyurduğu ve herkesin de o buyruğu yerine getirmek için sıraya girdiği anlamına geliyor.

* TBMM’den geçen yeni yargı paketi sizce hukuki temellere dayanıyor mu?

Önümüze paket paket bir şeyler koyuyorlar. Torba yasa dedikleri aslında teklif görünümlü sakat topal tasarılardır. Türkiye bu paketlerle yöneticilerin o anki keyiflerine göre kanuni düzenlemelerin yapıldığı bir üzücü görünüme büründü. Bu keyfiliklerle devlet olma özelliğimizi de yitiriyoruz. Yargı paketi siyasi iktidarın cemaatle yaptığı koalisyon henüz ayaktayken 2010 referandumunun sonrasında anayasa değişikliği çerçevesinde yenilenen HSYK’nın iktidar tarafında olduğu varsayılarak Yargıtay ve Danıştay’ın üye sayılarını arttırılması yoluna gidilmişti. İş yükü böyle bir artırımı gerektirmediği, tam aksine istinaf mahkemeleri yürürlüğe girerse yüzde 80 civarında bir iş yükü düşüşü beklenmesine rağmen bir anda Yargıtay’a 160 yeni üye, Danıştay’a da 40-50 üyenin seçilmesi söz konusu oldu. Amaç yüksek mahkemelerdeki üyeleri hükümet emekliye sevk edemediği için o üyelerin toplam içerisindeki gücünü kırmak, yeni üyelerle çoğunluğu elde etmekti. Nitekim Yargıtay’da bu seçimden sonra blok oylar dönemi başladı. 160’a yakın üye genel oylamalarda blok halinde tavır koymaya başladı. Bu aynı kaynaktan seçildikleri, yönlendirildikleri şeklinde çok üzücü, yargıyla bağdaşması çok zor algılara yol açtı. Sonra siyasi iktidarın içinde parti-cemaat iç savaşı çıktı ve kardeşler birbirinden ayrıldı. Fakat iktidar yargıyı cemaate teslim ettiğini düşündü, rahatsız oldu ve 2010’daki senaryoyu tekrar yenilenen HSYK sonrasında bir defa daha sahneye koymak istedi. Bu defa da yüksek mahkemelerdeki cemaat ağırlığını kırmak için Yargıtay ve Danıştay’da pek de ihtiyaç görülmeyen üye artırımına gitti kanunlaştı. Bizim karşımızda bir eski Yargıtay var, HSYK düzenlemesinden, 2010’dan sonra bir yeni Yargıtay var. Bir de en yeni Yargıtay olacak. Çünkü yargı paketiyle yüksek mahkemelerin üye sayıları tekrar arttırıldı. Bu defa hükümet HSYK üzerinde daha büyük bir nüfus sahip olduğu düşüncesiyle olsa gerek tekrar bir Yargıtay, Danıştay üye artırımıyla bu yüksek mahkemelerdeki güç dengesini kendi tarafına çevirmeyi denedi.

* Makul şüphe çok tartışıldı. Hukukta bu kadar tartışmaya açık bir kavramın olmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Hiçbirimizin elinde kuyumcu terazisi yok. Herkes makul şüphe uzmanı oldu. Ne makuldür dediğimizde 10 kişiye sorun 10 makul cevabı çıkar. Neyin daha basit şüphe neyin makul olduğu yıllar içerisinde içtihatlarla oluşur. Makul şüphenin şu anda tartışılıyor olmasının sebebi, “burada makul şüphe vardır” diyecek olan hâkimin tarafsızlığına, bağımsızlığına ve adil yargılama yapacağına güvenmiyor olmamızdır. O hâkimin, siyasi iktidarın hiçbir şekilde etkisinde kalmadan görev yapmasını sağlayan bir sistemimiz olsa ve o hâkimin keyfilik yapmasını önleyecek bir mekanizmamız olsa makul şüphe konusu bugünkü sıkıntıyı doğurmaz.

* HSYK seçimlerinde neler yaşandı?

Siyasi iktidarın müdahalelerini gördük. Yargı kendi haline bırakılmalıdır. Tabii ki keyfiliklerini önleyecek bir sistem kurulmak suretiyle. Siyasi iktidarın HSYK seçimine müdahalesi gözle görülür şekilde oldu. Öte yandan cemaatin de yargı içinde örgütlendiğine dair görmezden gelinemeyecek duyum ve kaygılarımız var.

* Meclis soruşturma komisyonu görevini yerine getirebildi mi?

Meclis soruşturmasının en eleştirilebilir tarafı her ne kadar Meclis soruşturmalarıyla ilgili partiler grup kararı alamasalar da fiilen “o partilerin gruplarının etkisinde kaldı” diye endişe edilir. Meclisin namusunu koruma görevi vardır. Bu görevi verecekleri kararın keyfilikten uzak olmasıyla ancak yerine getirebilirler. Gönderilsinler ya da gönderilmesinler demiyorum. Ne karar vereceklerse hukukun namusunu lekelemesinler diyorum. Meclisin namusu kendilerine emanettir. Ne karar verirlerse hukuka uygun vermelilerdir. Namus ve vicdan üzerine yemin etmişlerdir. Eğer talimat üzerine iş yapıyorlarsa namuslu ve vicdanlı olmadıkları sonucuna varırız.


Kral yoksa kralcı olmaz...

* 2015 yılında bizi bekleyen hukuki tehlikeler nedir?

Başta cumhurbaşkanının hayal ettiği, aklından geçen neyse, devleti yönetenlerin aklından geçen neyse o kadardır. Türkiye’de kraldan çok kralcılık her yerde kol geziyor. Ama kralcı olabilmek için de bir krala ihtiyaç var. Genellikle kralcılar, aslında kraldan çok kralcılar “kötü imaj veriyor” derler. Kral yoksa kralcı olmaz. Devletin çivilerini tek tek çıkardılar. 2015’te bizi bekleyen en önemli gelişmelerden ilki barış süreci dedikleri sürecin ciddi ivme kazanmasıdır. İçeriği sır gibi saklansa da ne kadar acıdır ki biz nelerin hedeflendiğini, terör örgütü sözcülerinden onların ağızlarından yazılan beyanlardan okuyoruz. Görünen o ki Türk milleti kavramının aşındırılması çabalarına devam edilecek. Millet olma bilincinin biraz daha kırılması istenecek. Bizi birbirimize kenetleyen bağlar zayıflatılacak, biraz daha kutuplaştırılacağız, biraz daha her vesileyle bölünmemiz için uğraşılacak. Bunun içinde büyük ihtimalle, federasyon var, başkanlık sistemi var. Bu vesileyle tüm vatandaşlarımıza mutlu güzel sağlıklı huzurlu refah içinde bir yeni yıl diliyorum. Dilemekle kalmıyorum bunun için mücadeleye devam etmeye de söz veriyorum. Bildiğim tek şey var, Anayasa’nın ilk 3 maddesinin değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

YARIN: Emekli Orgeneral Edip Başer: Terörle müzakere değil mücadele edilir

Hanife AÇIKALIN, 29 Aralık 2014
“Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin”
Kullanıcı küçük betizi
Balasagun
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 3524
Kayıt: Cum Eki 17, 2008 13:18

Re: 2014’e damgasını vuran olaylar / Fatih ERBOZ - Hanife AÇIKALIN

İletigönderen Balasagun » Pzt Oca 05, 2015 11:24

Emekli Orgeneral Edip Başer’den AKP’ye uyarı
Terörle müzakere değil sadece mücadele edilir

Terörle mücadeleyi sadece silahlı eylem cephesinde değil politik, ekonomik, sosyo-kültürel, diplomatik, psikolojik ve istihbarat alanlarında da güvenlik güçlerinin çalışmalarıyla ve birbiriyle tam eşgüdüm içinde, kararlılıkla devam ettireceksiniz ki mücadele tam olsun.

Teröristle masaya oturursanız, taleplerin nerede biteceğini kestiremez, taviz vermeye zorlanırsınız. Vereceğiniz taviz üniter yapıdan, vatan toprağının bütünlüğüne kadar milli değerlerinizin tümünü içine alabilir. Ulusal onurunuz da bu değerlerin içindedir.


Resim
Eski 2. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Edip Başer 2014 yılı içinde özellikle terörle mücadele ve sözde çözüm süreci konusunda gelinen noktayı Yeniçağ’a değerlendirdi. Başer, terörle mücadeleye ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Terörle müzakere ederseniz, vereceğiniz tavizler ülkenin üniter yapısından vatan topraklarının bütünlüğüne kadar ulusal değerlerinizin bütün alanlarını içine alabilir. Ulusal onuruz da bu değerlerin içindedir” dedi. Başer, sorularımızı yanıtladı.

Türkiye’nin en yakıcı sorunu PKK terörü, hükümetin çözüm süreci adı altında İmralı ve Kandil ile pazarlık masasına oturmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Başlangıcından bu yana böyle bir yönteme karşı olduğumu açıklaya geldim. Terörle müzakere değil, sadece mücadele edileceği inancındayım. Ancak mücadeleyi, devletin tüm olanaklarını seferber ederek sadece silahlı eylem cephesinde değil politik, ekonomik, sosyo-kültürel, diplomatik, psikolojik ve istihbarat alanlarında da güvenlik güçlerinin çalışmalarıyla ve birbiriyle tam eşgüdüm içinde, kararlılıkla devam ettireceksiniz. Mücadeleden vaz geçip devlet olarak terörle müzakere masasına oturursanız ve hele de bunu terör örgütünün elinde silahıyla tüm eylem yeteneğini koruduğu koşullarda yaparsanız, terör örgütünün taleplerinin nerede biteceğini kestiremez, taviz üzerine taviz vermeye zorlanırsınız. Vereceğiniz tavizler ülkenin üniter yapısından, vatan topraklarının bütünlüğüne kadar ulusal değerlerinizin bütün alanlarını içine alabilir. Ulusal onurunuz da bu değerlerin içindedir.

Süreçte oluşturulan devlet heyetinde MİT ve Kamu Güvenliği Teşkilatı Müsteşarlığı görevlileri yer alırken TSK mensuplarına yer verilmemesi için ne düşünüyorsunuz?

Emin değilim. Ancak sanırım askerler böyle bir girişimde yer almayı, ettikleri yeminle bağdaşır bulmamışlardır.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel iki kez süreçten haberdar edilmedikleriyle ilgili açıklama ve serzenişte bulundu. Özel Paşa’yı böyle bir açıklama yapmaya iten nedenler nelerdir?

Bu konuda da kesin bilgi sahibi olmam imkânsız. Sanıyorum Sayın Genelkurmay Başkanı, kamu oyuna gerçekleri aktarmak suretiyle Silahlı Kuvvetler’in terör örgütüyle pazarlık süreci içinde yer aldığı şeklinde oluşabilecek yanlış algılamaları önlemek istemiş olabilir. Bu şekilde bir algılama, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şehitlerine vefasızlığı, onların aziz anısına saygısızlığı olarak tanımlanacaktır.

Süreçte kazanan taraf kim oldu?

Şu anda görülebilen kadarıyla kaybeden kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Türk ulusu (kendisini terörle aynı yerde konumlandıran bir bölümü dışındaki Kürt vatandaşlarımız dahil) olacaktır.

Örgüt açık açık özerklik ve genel af isteğini dillendiriyor. Bunun gerçekleşmesi mümkün mü?

Örgütün İmralı’daki terör elebaşının serbest bırakılması gibi taleplerinden geri adım atmasını beklemek mümkün görünmüyor.

2015 yılında Öcalan’ın cezaevinden salıverilmesi mümkün mü?

Kandil’deki terörist elebaşlarının ve örgütün siyasi sözcülerinin beyanlarından, bu konunun pazarlık sürecinde masaya konan taleplerden biri olduğu ve terör örgütünün bazı sözler aldığı anlaşılıyor.

Etnik terör örgütleriyle ilgili mücadele nasıl olmalı? Türkiye’nin 40 yıllık mücadelesinde eksikler nelerdi?

1- Terörle mücadelede devletin bütün kurumlarının eşgüdüm içinde çalışması sağlanamadı.

2- İstihbarat paylaşımında yetersiz kalındı.

3- Uygun bir psikolojik harekât planlanıp uygulanamadı, vatandaşlar zamanında doğru bilgilerle donatılarak bölücü unsurların kara propagandasına karşı korunmaları sağlanamadı.

4- Belli bir süreden sonra siyaset, terörle mücadelenin arkasında kararlılıkla durmadı.

Abdullah Öcalan cezaevinde olmasına rağmen hâlâ örgütü yönetiyor, yönetmesine izin veriliyor. Buradaki yöntem ne olmalıydı?

Balyoz, Ergenekon ve diğer davalardan tutuklanan, ömrünü ulusuna sadakatle hizmete adamış askerler, henüz duruşmaları devam etmesine, haklarında herhangi bir cezai hüküm bulunmamasına karşın, eş ve çocuklarıyla görüşmelerine dahi bin türlü kısıtlama kondu, bir çoğu, cezaevi koşullarının neden olduğu önemli sağlık sorunlarıyla boğuşmak zorunda kaldı. Buna karşılık İmralı’daki ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına hükümlü kişi, malum sürecin en önemli aktörü olarak muhatap alındı. Bu konunun daha sürecin başlarındayken terör örgütünün masaya koyduğu talepleri arasında yer aldığı anlaşılıyor.

Açılım sürecinde gerek polis gerekse TSK’nın operasyon düzenleme yetkileri ellerinden alındı. Bunun için ne söyleyebilirsiniz?

Bırakınız operasyon yapmayı, örgütün kentsel alanda yaptığı yasa dışı eylemlere dahi müdahalede, sürece zarar verebilir endişesiyle çekingenlik gösterildiğini izliyoruz.

Genelkurmay Başkanlığı bölgede yaşanan terör olaylarına müdahale etmek yerine sadece yapılan saldırıların bilançosunu kamuoyuyla paylaşıyor. Neden?

Türk Silahlı Kuvvetleri, Anayasa’ya göre “siyasi erk” in emrindedir. Siyasi erk terörle mücadelede TSK’nın hareket alanını kısıtlamış, müzakere sürecine zarar vermemesi için bir tür eylemsizliğe mahkum etmişse Genelkurmay Başkanlığı’nın yapacağı fazla bir şey kalmaz. Terörle mücadelede de diğer tehditlere karşı ülkenin savunulmasında da asıl sorumlu “siyasi erk” tir. Öte yandan değerli vatandaşlarımızın bilmesi gereken bir önemli nokta da Genelkurmay Başkanlığı makamındaki komutanların, siyasi makamlarla ilişkileri konusunda her şeyi kamuoyuyla paylaşmalarının, onların almış olduğu devlet terbiyesiyle bağdaşmayacağı gerçeğidir. Böyle bir ahlaki sınırlama olmasa eminim o komutanların kamuoyuyla paylaşmayı çok arzuladıkları bir çok şey olabilirdi.

6 Ekim olaylarının gerçek nedeni nedir? Hükümet burada nasıl bir yol izlemeliydi.

Bence gerçek neden, örgütün taleplerinin karşılanmaması halinde ülke çapında dilediği yer ve zamanda devlet otoritesini sarsacak, hatta yok edecek terör eylemleri yapabileceğini göstermek istemesidir. Bu durumlarda hükümetlerin yapması gereken, terör örgütünün böyle tehditlerine ve yasa dışı eylemlerine hoşgörü gösterilmeyeceğine hem terör örgütünü hem de vatandaşlarımızı inandıracak biçimde karşı koymak ve gereken yasal işlemleri tereddütsüz uygulamak olmalıdır.

İç güvenlik paketiyle ilgili getirilen düzenlemelerin terörle mücadelede olumlu bir etkisi olacak mı yoksa bu muhalefeti susturmak için mi kullanılacak?

Bu paketi hukuki boyutuyla inceleyen uzmanların değerlendirmelerinden anladığım kadarıyla paket içeriğindeki bazı maddeler terör örgütlerinin kentsel alanlardaki eylemleriyle daha etkin mücadeleye katkıda bulunabilecektir. Bunun yanında bir kısım uzmanlar, bu paketin içerdiği diğer bir çok düzenlemeyle ülkenin bir “polis devletine” dönüştürüleceği endişesini dile getirmektedir.


‘Asker millet’ kavramı bedelliyle yok olabilir

AKP’nin jandarmayı lağvetme projesinin art ve eksileri nelerdir?

Jandarma Genel Komutanlığı, barış zamanındaki asayiş görevleri bakımından mevcut durumda da İçişleri Bakanlığı’na bağlıdır. Ancak bu komutanlığın, savaş zamanında TSK’nın harekât planları içinde destek görevleri vardır. Bu nedenle TSK ile bağlantısının tümüyle kesilmesi, bu görevlerde etkinliği tartışılır hale getirir. Öte yandan atama ve yükselme bakımından da doğrudan siyasi bir makama bağlı olmasıyla bu kurumun, kısa zamanda siyasallaşması ve kendi içinde birlik ruhundan zaman içinde koparak görev etkinliğini önemli ölçüde yitirmesi benim diğer bir endişe nedenimdir.

İktidar sık sık bedelli askerlik uygulamasıyla ilgili yasal düzenleme yapıyor. Bunun sakıncaları nelerdir?

Türk ulusunda askerlik yükümlülüğü “vatan borcu” olarak nitelenir. Türk Ordusu bu milletin ordusudur. O millet kavramının içinde “paralı olanlar” ve “parası olmayanlar” diye bir ayrım söz konusu değildir. Vatan savunmasıyla ilgili görevleri tüm erkek vatandaşların öğrenmesi ve bir genel tehdit durumunda üzerine düşecek sorumluluğun gereğini yapmaya hazır olması beklenir. Ancak bedelli askerlik uygulamasıyla sözünü ettiğim bu “asker millet” kavramı geçerliliğini yitirmiş olacak, bunun yerini vatan savunmasında fiilen görev almanın sadece parası olmayanların sorumluluğu olduğu şeklindeki anlayış alacaktır. Öte yandan asker ocağının gençlerimize, yaşamlarının daha sonraki bölümünde yararlanacakları bir çok şeyi öğrettiği, sabır, zorlukları yenme iradesi, arkadaşlık, insanları tanıma, sır saklama, paylaşma gibi insani değerler kazandırmak yanında, meslek sahibi olmayanlara sivil yaşamda geçimlerini sağlamaları için meslek edinme olanağı sağladığını da belirtmem gerekiyor.

YARIN: MHP Iğdır Milletvekili Sinan Oğan: Türkiye mezhep temeli dış politika izliyor

Fatih ERBOZ, 30 Aralık 2014
“Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin”
Kullanıcı küçük betizi
Balasagun
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 3524
Kayıt: Cum Eki 17, 2008 13:18

Re: 2014’e damgasını vuran olaylar / Fatih ERBOZ - Hanife AÇIKALIN

İletigönderen Balasagun » Pzt Oca 05, 2015 15:33

AKP eliyle Kürt devleti
AKP iktidarı, bölgede mezhepçi politika izliyor


MHP’li Sinan Oğan, AKP’nin uyguladığı yanlış politika yüzünden Türkiye’nin Orta Doğu’da yalnızlaştığını belirterek “Ülkenin itibarı sıfırlandı” dedi. Oğan, “Kuzey Irak’ta AKP eliyle bir Kürdistan kuruluyor. ‘Türkiye’ye bir Kürt kedisi vermem’ diyen Barzani, Davutoğlu’nun ‘ağabeyi’ olmuş” ifadelerini kullandı.

MHP’li Sinan Oğan, AKP’nin uyguladığı yanlış politika yüzünden Türkiye’nin Orta Doğu’da iyice yalnızlaştığını söyleyerek “Ülkenin itibarı sıfırlandı” dedi


Resim
MHP Iğdır Milletvekili Sinan Oğan, AKP iktidarının uyguladığı dış politikayı Yeniçağ’a değerlendirdi. İktidarın izlediği yanlış politika yüzünden Türkiye’nin yalnızlaştığını söyleyen Oğan, hükümetin özellikle bölgeye mezhepçi yaklaştığını belirterek “Ülkenin dış politika notu sıfır” dedi. İşte MHP’li Sinan Oğan’ın değerlendirmeleri...

2014 yılında Türk dış politikasında en önemli olaylar sizce nelerdi?

Türkiye’nin Musul Konsolosluğu’nun terör örgütü IŞİD tarafından basılması, hepimizi son derece üzen olayların başında geliyor. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği Geçici Üyeliği seçimini kaybetmesi, peşmergenin Ayn el-Arap (Kobani) bölgesine yardım için Türk topraklarını kullanması gibi olaylar ilk aklımıza gelen dış politika gelişmeleri. Genel anlamda bakılacak olursa, Kıbrıs ve AB konusunda herhangi bir müspet gelişme yok maalesef. Öte yandan ABD ile ilişkilerde bir soğuma göze çarpıyor. Orta Doğu konusu ise tam bir felakete dönüştü. Türkiye, çevresinde olup bitenleri sadece izliyor. İsrail-Filistin meselesinde arabulucu olarak rol oynayamıyor ve Gazze’de yaşanan drama Türkiye bölgedeki arabulucu rolünü kaybettiği için maalesef kayda değer olumlu katkılarda bulunamıyor. Özellikle de Mısır ile ilişkilerimizin bir inat uğruna kötüleşmesi Türkiye’ye Arap coğrafyasında farklı sıkıntılar getirecek gibi. 2015’te sözde Ermeni Soykırımı iddialarının 100. yılı olacak ve hükümetten beklentileri harekete geçirecek hiçbir adım göremiyoruz. Kısacası özellikle de dış politikada AKP’nin başarılı olduğu bir alana rastlanmıyor. Bu bakımdan, Türk dış politikasını 2014 yılı için değerlendirecek olursak, benim notum sıfır.

Batı’dan azar işitti

Türkiye- Rusya arasında son dönemde ciddi bir yakınlaşma söz konusu. Bu yakınlaşmayı nasıl yorumluyorsunuz?

Batı’dan istediğini alamayan Türkiye’nin bir koz olarak Rus kartını oynadığı görülmektedir. Bu durum aslında Rusya için de geçerlidir. Zira Ukrayna krizinde Rusya batıdan ciddi bir azar işitmiştir. Asıl nokta ise Türkiye’nin bölgesinde giderek yalnızlaşan bir ülke konumunda olması. Rus tarafına bakıldığında ise Putin’in enerji kartını son derece iyi oynadığı biliniyor, bu bakımda Rusya Türkiye’yi kritik önemde görüyor. Sadece Bağımsız Devletler Topluluğu ve Çin ile değil Türkiye’yi de ilişkilerini geliştirmesi gereken bir coğrafya olarak görüyor. Erdoğan’ın kendini içerisine sokmaya çalıştığı “tek adam figürü” ile Putin’in dominantlığı, ikisi arasında liderlik konusunda benzerlik de oluşturuyor. Zira Rusya ile ilişkilerde otoriter liderliğin sorun yaratması gibi bir durum söz konusu değil, bu da Erdoğan’ın işine gelen bir diğer nokta. Rusya’nın Kırım’ı ilhakına AKP iktidarı maalesef hiç sesini çıkarmamıştır. Kırım Tatarları, Recep Tayyip Erdoğan’ın Putin ile dostluğuna kurban edilmiştir.

Ermenistan’a taviz

Azerbaycan ile ilişkilerimiz nasıl bir seyir izledi?

Türkiye ve Azerbaycan arasında 2014 yılında yine yüksek seviyeli ziyaretler gerçekleşti ve enerji konularında iki taraf arasında büyük bir işbirliği var. TANAP, Azerbaycan’ın yeraltı kaynakları ve Türkiye’nin stratejik konumunu bir araya getirerek büyük bir proje olarak hayata geçirilecek. Azerbaycan ile Türkiye birçok yerde kardeş devlet olarak tanımlanır, ben bu kavramı biraz daha ileri götürerek bu iki ülkeye “ikiz kardeş” diyorum. Tarihi, ekonomik, sosyal, kültürel birçok müşterek noktamız var. Karabağ konusuna gelince, Türkiye Azerbaycan’a destek vermekten ziyade Ermenistan’a taviz veriyor. Ermenistan ile Türkiye’nin ilişkilerinin kesilmesindeki sebep Ermenistan’ın Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesini hukuka aykırı bir şekilde işgal etmesidir.

Türkiye’nin üst düzeyde Ermenilerden özür dilemesi noktasına gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

2014 yılında Tayyip Erdoğan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı sevincini yaşadığımız 23 Nisan günü sözde soykırım iddialarının yıldönümü saydıkları 24 Nisan tarihinin yıldönümü için bir özür mesajı kaleme almış ve Ermeni tarafının üzüntülerini paylaştığını belirtmiştir. Ne var ki, Ermeni katliamlarında şehit olan atalarımız için şu ana kadar benzer bir mesaj göremedik. Benim dedemi, Ermeniler diri diri yakarak şehit etmiştir, ben de Recep Tayyip Erdoğan’dan, Ahmet Davutoğlu’ndan ve beraberinde Serj Sarkisyan’dan bu konuda bir özür mesajı bekliyorum; ama maalesef iktidarın olaylara bakışı farklı.

Türkiye sınıfta kaldı

Türkiye-Irak ilişkileri açısından 2014 yılı nasıl bir yıl oldu?

Türkiye, AKP sayesinde Türkmen politikasında 2014 yılında sınıfta kaldı. Gündeme oturan Ayn el-Arap’a yapılan saldırılar sonucunda sınırlar ardına kadar açıldı ve Suriye’de yaşanan iç savaş nedeniyle 2 milyon mülteci Türkiye’ye geldi ve kendilerine birçok imkan sağlandı. Türkmenlere en başta sınırlarda pasaport sorularak içeri alındılar, şu anda Türkiye’deki Türkmenler sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor, birçoğu çok kötü durumda.

AKP iktidarının mezhep temelli dış politika çizgisinin sonuçları neler olacak?

Mezhep temelli bakış açısının ne iç politikada ne de dış politikada olumlu bir sonuç alması beklenemez. Tayyip Erdoğan’ın, Irak’ta yaşayan Türkmen vatandaşlarımızla ilgili “Onların yarısı Şii, yarısı Sünni” demesi bu konuda etkin bir politikanın hayata geçirilmemesinin nedenlerindendir. Türkmenlere “Türk/Türkmen” ortak paydasında bakılmalı ve yapılması gereken onlara sahip çıkılmasıydı. Mezhep temelli dış politikada bir tarafın yanında olmak demek diğer tarafı karşınıza almak demektir.


“Barzani, Davutoğlu’nun ağabeyi oldu”

Kuzey Irak Bölgesel yönetimiyle ticari ilişkileri geliştirmekte her türlü fedakarlığı yapmaya hazır bir Türk hükümetinin bu tavrı Türkmenleri nasıl etkiliyor?

Kuzey Irak’ta AKP eliyle bir “Kürdistan” kuruluyor. Bunun bölgesel ve uluslararası bir boyutu var tabii ki. ABD ve koalisyon güçlerinin müdahalesi, IŞİD’in Kuzey Irak’taki statükoyu sarsmasının ardından gelmiştir. Türkiye’nin ticari ilişkileri sonraki dönemlerde Barzani’yi Diyarbakır’da misafir edecek boyuta gelmiş ve Habur’da teröristlere yapılan davullu zurnalı karşılamada “Türkiye’ye bir Kürt kedisini vermem” diyen Barzani’ye her istediği verildi, şarkı türküyle ağırlandı. Irak’ta yeni kurulan kabinede Türkiye’nin devreye girmesiyle Türkmenlere bir bakanlık verilebilirdi; ama AKP oralı olmadı. Irak’ın yanı sıra Suriye’de de kurulmaya başlanan bir Kürt devletinden bahsedilebilir. Bunun Türkiye ayağı da olacaktır. IŞİD ile mücadele sırasında peşmerge Türkmenlerin kapısına dayanıp silahlarına el koymak istemiştir. Irak’ta gelinen noktada Mesud Barzani, Ahmet Davutoğlu’nun ‘ağabeyi’ olmuş, Türkmenlerin kardeşliği sorgulanır hale gelmiştir.

YARIN: Türkiye Maden İş Sendikası Başkanı Akçul: Define avcısı işletmeciler, madenlerden uzak dursun

Fatih ERBOZ, 31 Aralık 2014
“Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin”
Kullanıcı küçük betizi
Balasagun
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 3524
Kayıt: Cum Eki 17, 2008 13:18

Re: 2014’e damgasını vuran olaylar / Fatih ERBOZ - Hanife AÇIKALIN

İletigönderen Balasagun » Pzt Oca 05, 2015 15:41

Define avcısı işletmeciler madenlerden uzak dursun

Türkiye Maden İş Sendikası Genel Başkanı Nurettin Akçul, bu işi mutlaka madencilik geleneği ve kültürü olan firmaların yapması gerektiğini ifade etti

Resim
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de her gün 172 iş kazası meydana geliyor. Bu kazalar ortalama 4 işçinin hayatına mal olurken 6 işçi ise sürekli iş göremez hale geliyor. Çalışma hayatındaki bu olumsuz tablo, Türkiye’nin Avrupa’da iş kazaları ve işçi ölümlerinde birinci sıradaki yerini korumasına neden oluyor. 2014, Türkiye’nin işçi sağlığı ve güvenliği konusundaki kötü şöhretinin adeta zirve yaptığı yıl oldu. Meydana gelen kazalarda tam 1800 işçi yaşamım yitirdi. Türkiye Maden İş Sendikası Genel Başkanı Nurettin Akçul ile Soma, Ermenek, Mecidiyeköy ve diğer iş kazalarını konuştuk.

* 2014 yılında maden kazalarında sendikalar iyi bir sınav verdi mi?

İşçilerin emeklilik süreleri uzundu, eski haline döndü. Ne önerdiysek dikkate alındı. Kendi gördüklerini de yasalaştırdılar. Ama bu torba yasayla olmamalıydı. Nasıl deniz iş hukuku, basın iş kanunu varsa bu kadar ağır koşullu sektörün de maden iş kanunu başlığı altında tüm mevzuat toparlanmalıydı ve Meclis’in gündemi sadece bu olmalıydı. Torba kanunlarla mevzuata girdi. Şimdi içinde ara ki bulasınız. 13 Mayıs’tan sonra olaya daha ciddiyetle bakmaya başladıklarını söyleyebilirim. Bu tarihe kadar madenciler görmezden gelinmeseydi veya sadece toplu ölümlerde gündeme gelmeseydi belki de Soma felaketi yaşanmayacaktı. Buna fıtrat diyemem.

* 2014 yılındaki maden facialarının ardından hükümet üzerine düşen ödevleri yaptı mı?

Ben istifaları hiçbir zaman çözüm olarak görmedim. Tek taraflı bir iradedir, kendilerini ilgilendirir. Bu saatten sonra da anlamı yoktur. Ben olsaydım birazcık sorumluluk hissediyorsam hiç düşünmem, istifa ederdim. Asıl olan özelleştirme politikalarının yanlışlığıdır. Ermenek’teki yer altı linyit işletmeciliği Türkiye Kömür İşletmeleri eliyle yapılmalıdır. Uzun süreli şartı olmazsa sahayı verdiğiniz şirket yaklaşık 5 yılda oradaki rezervi bitiriyor. Bir an önce madeni alıp çıkıyor. İş, kömür çıkarmaktan ziyade para çıkarmaya dönüşüyor. Sistem, işveren öncelikli bir sistemdir. İş kazalarında sendikaların ne sorumluluğu var ne de yetkisi. Çünkü sendikalar sistemin dışında bırakılıyor. Tutulan raporların suretini istedik, “ticari sırdır” cevabını aldık. Resmi olarak bilgilendirilmiyoruz.

* Türkiye’de is kazalarının yargıya yansıma oranı nedir? Sendika olarak bu konuda işçilere yardımda bulunduğunuz biliniyor?

Faciadan etkilenen ailelerin tamamı yargıya durumunu yansıttı. Kazanın sebebi tam bilirkişi raporlarına yansıyıp Yargıtay’ın onayından geçmediği için sonuçları da henüz belli değil. Kazanın sebebi ne? Kusurlu kim? Bunların netleşmesi lazım. Barolar Birliği bu konuya çok ilgili durdu. Ailelerin tamamından vekâlet aldı. Bu tazminat davaları, hemen sonuçlanacak davalar değildir. Biz 302 aileyi sendikadaki 7 arkadaşımıza paylaştırdık. Herkesin sorumlu olduğu aileler var. Haftada bir onlarla iletişim halinde oluyorlar. Zaten bugüne kadar maddi bir talep kimseden gelmedi. Bir çalışanımız çocuk bezi yardımı için bir firmayla konuşuyor. Firma da sponsor olup 1 yıllık bebek bezi ihtiyacını gönderiyor.

* Madenlerde taşeron işçi çalıştırma ve dayıbaşı yöntemi geçen yılın gündeminden hiç düşmedi. Bu kaçak işçi çalıştırma yöntemlerine net bir çözüm bulunabilir mi? Geçen yıl yasal mevzuatta bu yönde hangi değişiklikler yapıldı. Bu yeterli oldu mu?

Kaçak işçi olayı bir efsaneydi. Suriyeli işçi de efsaneydi, söylendi bitti. Ama şimdi Suriyelilerin çalışmasına dair bir kolaylık sağladılar. Bu saatten sonra olur mu bilmiyorum ama bugüne kadar olmadı, insanlar ölümle açlık arasındaki tercihi yaparak madene giriyor. Ucunda ölüm de olsa girecek. Yoksa aç kalacak. 24 kişilik minibüse 50 kişi bindiriliyor. O şoförün “ben 50 kişiyi bu minibüse bindiremem” deme hakkı var mıydı? İşçiler de ölümü düşünmüyor. Gidecek o elma bahçesine, elmaları toplayıp 30 lirasını alacak. Dayıbaşılık da böyle bir şeydir. Biraz da yöresel kültür meselesidir, işçi bulmakta zorlanan işveren aracıların eline düşüyor.

* Maden sektöründe sendikalaşma oranı yeterli mi?

Türkiye’de 190 bin maden işçisi var. Bunlara linyit işletmeleri, kum ocakları, mermerler de dahildir. Bu işçilerin 38 bini sendikalıdır. Çin’den maden işçisi getirdikleri doğrudur. Resmen çalışma izni alıp çalışıyorlar. Zonguldak’ta da var. Ucuz iş gücü oluyorlar. Örgütlenmenin önündeki engellerinden biri de bunlardır. İşveren aylık 500 dolara Çin’den işçi getirebiliyorsa neden sendikalı işçi çalıştırsın.

* Türkiye Kömür İşletmeleri’nin maden ocaklarında meydana gelen kazaların sayısı nedir?

Türkiye Kömür İşletmeleri’nin kendi eliyle işlettiği Tunçbilek Kömür İşletmesi var. Ölümlü iş kazası son 4 yıldır hiç yok. Yer altında çalışan toplam üye sayımız 8 bin. Tunçbilek’te 550 çalışanımız var. İşçi madene girip 1000 liraya çalışmaya razıysa sen onu ne kadar eğitirsen eğit, sendikanın arkasında durmaz, işverenin bir işareti yeterlidir. Yine de akıl yoluyla biraz işvereni insafa biraz da işçiyi mücadeleye çağırarak sendikasız kimseyi bırakmamak için uğraşıyoruz. Ama ülke işsizlikten kırılırken insanlar önce “iş” diyor. 24 kişilik minibüse 50 kişinin binmesini bana kim anlatabilir? Şoför mü, elma bahçesi sahibi mi, işçi mi suçlu? Tabii ki sistem suçlu. Sen gidip yüzde 50 ile birilerini iktidara getirirsen onların da fakir fukaradan yana bir dertleri olmaz.

* Maden sektörüne özel sermayenin girmesiyle birlikte kaza sayısı neden arttı?

İşverenle iktidar arasında hep bir yakınlık oldu, olmak zorunda bıraktılar. Çalışma Bakanlığı müfettişleri madene gitmeden önce haberi gidiyor. Müfettiş geliyor. Hava alanından aldırıyorsun, çayını kahvesini veriyorsun. Yerin altını gösteriyorsun, “inmesen de olur” diyorsun. Ufak tefek hediyelere boğuyorsun. Kısacası müfettiş yerin altına girmeden raporu tutup geri dönüyor.


Akçul: “Yaşadıklarımız kaza değil, cinayettir”

* Türkiye maden kazaları başta olmak üzere iş kazalarında dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri oldu. Geçtiğimiz yıl içerisinde madenlerde kamuoyuna yansıyan, yansımayan kaç maden kazası oldu? Kömür madenlerinde meydana gelen kazalar 2014 yılının gündemine oturdu. Başka madenlerde durum nedir? Soma ve Ermenek faciaları dışında kamuoyunun gündemine gelmeyen kazalar üzerine tespitleriniz neler?

2014 yılında maden kazalarında hayatını kaybedenlerin bilinen sayısı 385 kişidir. Gerekli tedbirler alınsaydı bu kazalarda kimse ölmeyebilirdi. Yaşadıklarımız kaza değil cinayettir. Madenlerdeki iş kazalarında dünya birincisiyiz. İstatistiklere göre 2 günde 1 kişi ölüyor. Bu yıl toplu ölümler bu rakamı biraz daha artırdı. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 176 sayılı sözleşmesi, madenlerde iş sağlığı güvenliğinin tedbirlerini belirliyor. Soma faciasından sonra bu sözleşme Meclis’e sunuldu. Ermenek faciasından sonra da onandı. ILO’nun bu sözleşmeyi gündeme aldığı gün ülkemiz de kabul etmeliydi. Bunun için Soma ve Ermenek’teki faciaların yaşanması beklenmemeliydi. Mevzuatta hangi değişikliği yaparsanız yapın önleme kültürü oluşturamadığınız sürece ölümlere engel olamazsınız. Madencilik geleneği ve kültürü olan firmaların bu işi yapması lazım. Sıradan define avcısı işletmecileri madenlerden uzak tutmak gerekiyor. 2014, madenciler için kara bir yıl oldu.

BİTTİ

Hanife AÇIKALIN, 1 Ocak 2015
“Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin”
Kullanıcı küçük betizi
Balasagun
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 3524
Kayıt: Cum Eki 17, 2008 13:18


Şu dizine dön: Yazı Dizileri | Genel & Güncel Konular

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x