AB'nin 'din takıntısı' - Prof. Dr. Nadim MACİT

İzlem (Strateji) - Bazen barışın, bazen de savaşın sanatı...

AB'nin 'din takıntısı' - Prof. Dr. Nadim MACİT

İletigönderen Türk-Kan » Pzt Kas 17, 2008 2:31

Cumhuriyet / Strateji


İlerleme raporunda önemli yer kaplıyor…

AB'nin 'din takıntısı'

Türkiye’ye ilişkin yayımlanan ilerleme raporunda din konusu özgürlük adı altında farklı noktalara çekiliyor. Dinsel hak ve hukuk alanından yola çıkan ifadeler, misyonerlik yoluyla Kürt grupları Hıristiyanlaştırmayı öngörüyor. Fener’deki patriğin ekümeniklik talebi ise tamamen başka siyasi hedefler güdüyor.

Prof. Dr. Nadim MACİT

5 Kasım 2008’de açıklanan AB ilerleme raporu ‘Türkiye denen meçhul’ anlatımına uygun düşen ifadelerle dolu. Takdir edilen ya da edilmeyen kişiler ve kurumlara yer verilmekte “öyle ama aslında öyle değil”, “öyle değil ama aslında öyle” ironisi üzerinden Türkiye’nin AB üyeliği macerasının bitmeyen hikaye olduğu anlatılıyor. Ana cümle şu: Türkiye, beklenen reform sürecini tamamlayamadı. AB üyeliğine alınan ülkeler açısından bu gerekçenin ikna edici olmadığı yönünde yöneltilen soruya, Olli Rehn şu cevabı veriyor: “AB yolu bahanelerden değil, siyasi reformlardan geçiyor.” Siyasi reformlar ifadesine yüklenen anlama ve isteklere bakıldığı zaman; demokratikleşme talebinin ötesine düşen ve politik-mesiyanik genişlemeyi hedefleyen isteklerin yer aldığı görülüyor. Din özgürlüğü bölümüne baktığımızda ‘demokratikleşme isteğine’ eklenen hususlarla, Türkiye’ye giydirilmek istenen gömleğin ne olduğunu görebiliriz.

RAPORDAKİ SORUNLAR

    ■ Türkiye’de inanç özgürlüğüne genel anlamda saygı duyuluyor. 2008 yılında kabul edilen Vakıflar Yasası maddeleri arasında Müslüman olmayan azınlıklara ilişkin mülk konularına değinilmesi önemli bir adımdır.

    ■ Nisan 2007’de Malatya’da öldürülen üç Protestan ile ilgili dava devam ediyor. Önde gelen bir savunma avukatı tehditler aldığı için korunmaya alındı. Sınırlı sayıda mahkeme kararı Müslüman olmayan azınlıkların temsilcilerine yönelik tehdit ve saldırı hareketlerine aleyhte hüküm verebiliyor.

    ■ Bir çok ilde Müslüman olmayan ruhbanlara ve ibadet yerlerine saldırıda bulunuldu. Misyonerler hala ülkenin ve İslam dininin bütünlüğü için bir tehdit olarak algılanıyor. Türk Protestan Kiliseleri Birliği Türkiye’deki dini azınlıkların durumu ile ilgili olarak Parlemento’nun İnsan Hakları Komitesi’ne rapor sundu. Bu rapora göre ülkedeki Müslüman olmayan gruplar saldırıların hedefi oluyor, raporun yanı sıra olaylarla ilgili bir liste sundular ve hiçbir şüphelinin tutuklanmadığını belirttiler. Müslüman olmayan azınlıkların özgürlüğü konusunda 19 Haziran 2007 tarihli genelgenin uygulanması henüz istenen etkiyi yaratmamıştır.

    ■ Müslüman olmayan topluluklar -dini grupların organize olmuş bir hali olarak- hala yasal bir kimlikten yoksundur. Ruhbanların eğitimi konusunda kısıtlamalar devam etmektedir. Türk yasaları bu topluluklara yüksek derecede, özel dini eğitim imkanı sağlamamakta ve kamu eğitim sisteminde böyle bir imkan bulunmamaktadır. Heybeliada Yunan Ortodoks Papaz Okulu hala kapalıdır. Yabancı ruhbanlar Türkiye de çalışmak için çalışma izni almada problemlerle karşılaşmaktadır.

    ■ Ekümenik Patrik, hiçbir münasabette Ekümenik ünvanını kullanamamaktadır. Ocak 2008’de Başbakan Tayyip Erdoğan, Ekümeniklik olayının devletin karara bağlayacağı bir konu olmadığını söylemiştir.
BEĞENİLEN DÜZENLEMELER

Türkiye pratikte din özgürlüğü için tam anlamıyla saygıyı tesis edecek bir ortam yaratmak için daha çok çaba sarfetmelidir, çeşitli dini topluluklarla diyalogu geliştirmeyi amaçlayan istikrarlı teşebbüsler yürütmelidir.

20 Şubat 2008 kabul edilen 27 Şubat 2008’de resmi gazete yayınlanan Vakıflar Yasası ilerleme raporunda önemli bir adım olarak görülmektedir. Parantez içi şunu belirtelim ki raporda ‘Müslüman olmayan azınlıklar’ ifadesi kullanılarak ülkemizde ‘Müslüman olan azınlıklar’ olduğunu vurgulanmış oluyor. Peki yasa, neden önemli bir adım görülüyor?
    ■ Türkiye’de yerleşik olan yabancılar: Türkiye’de kurulu bir vakfın yönetim organında görev alabilirler. Türkiye’de yerleşik olmayan yabancılar Türkiye’de kurulu bir vakfın yönetim organında çoğunluk oluşturmamak kaydıyla görev alabilirler. (Madde: 6)

    ■ Bu kanunda daha önceki sınırlamalar kaldırılmış ve herkesin vakıf kurucusu olabilmesi sağlanmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile mal alıp-satma kaldırılmış: Vakıflar mal edinebilirler ve bu mallar üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilirler, (Madde: 12) hükmü getirilmiştir.

    ■ Vakıflar, uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunabilirler, yurt içi ve yurt dışındaki kişi, kurum ve kuruluşlardan ayni ve nakdi yardım alabilirler, yardım ayni ve nakdi yardım da bulunabilirler. (Madde:25)

    ■ Yeni vakıflarda iç denetim esastır. (Madde: 33)Yurt içi ve yurtdışında vakıf kültürünü araştırmak, geliştirmek ve desteklemek amacıyla gerçek ve tüzel kişiler …her türlü harcama yapabilirler ve bu harcamaların tamamı gelir ve kurumlar vergisi matrahından düşürülür. (Madde:77)
AB kriterlerine uyum adına çıkarılan bu yasa; (a) denetimi kaldırmakta, (b) yerleşik olmayan yabancılara açık alan sağlamakta, (c) mallar üzerinde her türlü tasarruf imkânını vermekte, (d) yurt dışından ayni ve nakdi yardım alma ve yapmanın önünü açmakta, (e) Vakıf kültürünü yayma, misal olarak misyonerlik faaliyetlerini destekleme, yayma ve benzeri faaliyetler yapma gibi etkinlikler altında yapılan harcamalar vergiden düşürülecektir. Daha açıkçası devlet bizzat kendi parası ve desteğiyle misyonerlik faaliyeti yapacaktır. Ekonomik ve mesiyanik faaliyetin önünü açan bu yasa övülmektedir. Çünkü bu yasa, reform adı altında Osmanlı Devleti’nin çıkardığı yasaların ikiz kardeşidir.

Her ne suretle olursa olsun nefsi müdafaa etme hakkı dışında bir insana yönelik şiddet insanlık dışıdır. Bir insanı öldürmek ise insani alanın dışına çıkmaktır. Dini inanç ve ibadet özgürlüğü ve inancını anlatma hukuki bir haktır. Din ve vicdan özgürlüğü içinde yer alır. Bu da yasaların teminatı altındadır. Hukuk; bir insanın hayatına kast eden ve onu öldüren kişi kim olursa olsun cezalandırabildiği zaman hukuktur. Ancak şu kaydı koymamız gerekir: Demokratik kültür ve din özgürlüğü, din adı altında bir toplumun dokusunu parçalama, onun inançlarını aşağılama, bürokratik ve politik mahfilleri kullanarak ülkenin ortak değerlerini parçalama hakkı vermez. Bu noktada yapılması gereken şey; Batı dünyasının aslında politik faaliyet olarak kullandığı tarihi olarak tespit ve tescil edilmiş misyonerlik faaliyetinden vazgeçmesidir. Dini, politik araç olarak kullandığı sürece hiçbir aklın ve vicdanın kabul edemeyeceği üzüntülü olaylar yaşanabilir. İslâm inancını fikri ve ahlaki düzeyden kopararak şiddetin aracı yapanlar ise bilmelidir ki hiçbir düşünce şiddetle ayakta duramaz.

KÜRT HEDEFLİ PROPAGANDA


AB yetkilileri bilmelidir ki Türkiye’de faaliyet gösteren misyonerler dinin sınırlarını aşan meselelerle uğraşmaktadırlar: “Kürtler, aslında Hıristiyan bir kavimdir’ telkini ve Irak’ın kuzeyindeki yapılanmaya kadar uzanan etnik ve dini ayrımcılığa dayalı faaliyetlerin dini mesele olduğunu hiç kimse ileri süremez. Eğer mesele demokrasi, hukuk ve din özgürlüğü ise AB ilerleme raporu bu siyasi faaliyetlere yer vermeli ve kınamalıdır. A. Rıza Bayzan(1), belgelere dayalı olarak Protestan bir misyoner olan Douglas Layton’un faaliyetlerini ortaya koymaktadır. Acaba din özgürlüğünden ve ihlallerden bahseden AB misyon şefleri şu faaliyetler hakkında ne der?

    ■ D. Layton, yazmış olduğu Kurds In The Bible-Kurd Dinaf (Tevrat ve İncil’de Kürtler) kitapta şöyle der: “Kürtler aslında Hıristiyan bir kavimdir. Kitab-ı Mukaddes’te Med kavmi olarak geçmektedir. Kürtler, Med kimliğine bürünmelidirler.” Denilebilir ki bu bir düşüncedir. Peki, devamına bakalım.

    ■ Kürdistan Gelişme Organizasyonu (KDC) direktörü olan Amerikalı D. Layton’a göre ‘uluslararası bir hava alanı ve işleyen bir banka, yabancı yatırımları çekmenin şartları arasındadır. Havaalanı baharda açılacak ve hemen sonra Irak’ın kuzeyi olan Kürdistan’da bankalar da açılacaktır. Mevcut durumda Erbil’den dışarıya banka transferi yapmak mümkün değil, bütün ödeme ve alışveriş elden yapılmaktadır. Bu nedenle gelişme organizasyonun büyük bir Avrupa bankası ile anlaşma yapması gerekmektedir. Aynı şekilde organizasyon Bağdat hükümeti tarafından verilen 45 lisanstan birine sahiptir. Aldığı lisansla sadece KDC şimdiye kadar 18 milyon dolar miktarında yatırımı aktive etti. 2005 yılı sonuna kadar Kuzey Irak’ın büyük şehirlerinde bankanın şubeleri açılmalıdır.’ Şimdi soralım, bu faaliyet İncil’in neresinde yer almaktadır. Hangi dini faaliyetin ve özgürlüğün uzantısıdır?
RUHBAN OKULU

Ruhban okulu meselesine gelince, Ruhban Okulu, 1971’de bizzat Fener-Rum Patrikhanesi tarafından kapatılmış ve eğitim faaliyetlerine son verilmiştir. Daha sonra yeniden açma girişimleri ise ‘özel ve imtiyaza dayalı eğitim hakkı’ isteğini içermektedir. Nitekim Fener-Rum Patriği yazılı açıklamasında şöyle der: “Ruhban Okulu’nun açılması ve orada okuyacak yabancı tabiiyetli öğrencilerden, mezuniyetlerini müteakip kurumumuzda kalmayı arzu edenlerin Türk tabiiyetine geçişlerinin kabulü konularında patrikhane olarak defalarca hükümetimize ricalarda bulunduk.”(2) Bu sözler ve taleplerin düğümlendiği nokta şudur: Patrik; Ruhban Okulu’nun devlet denetimi ve gözetimi olmaksızın yabancı öğrenci ve öğretmen alımına izin verilerek açılmasını istiyor. Kabul etmek gerekir ki bu talep, ‘Rum azınlığın’ ihtiyaçlarını aşan yepyeni bir durumdur. Ve “Rum azınlığın” ihtiyaçları ve dini özgürlüklerin sağlanması ile doğrudan bir alakası yoktur.

Yabancı uyruklu öğrenci alımının serbest bırakılmasının pratikte ne faydası olabilir? Bu sorunun cevabını G. Kılıç Yaşın şöyle vermektedir: “Türkiye’de yetişmiş bir yabancı uyruklunun ülkede kalması için Türkiye Cumhuriyeti Devleti makamlarından alınmış bir izin, metropolit ya da Patrik seçilebilmesi için de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının sağlanması gerekecektir. Eklemek gerekir ki öğrencilerin bir kısmı da çeşitli ülkelerde Patrikhane’nin yetkisini tanıyan Yunan asıllı Ortodoksların kiliselerine atanacak ve böylece ekümeniklik iddiası güçlendirilmeye çalışılacaktır. Böyle bir süreç, okulun açılmasının ardından Türkiye için yeni dış kaynaklı baskıları getirecektir. Üstelik Türkiye’nin azınlıklarına karşı sorumluluğu da dünya üzerinde yayılmış Yunan asıllı diğer tüm Ortodokslar lehine genişletilmiş olacaktır.”(3) Patrikliğin yasal konumunu ve Rum azınlığın dini faaliyetlerini yerine getirme görevini aşan böylesi talep ve çıkışlar politiktir ve başka amaçlara yöneliktir. Zaten Ekümenik Patrik meselesi de dini değil, politik bir konudur. Gerek tarihi veriler gerekse Hıristiyan geleneğinin temeli olan konsüllerde alınan kararlar bunu göstermektedir.(4) Dolayısıyla Ruhban Okulu’nun açılması konusunda hukuki ve dini sınırları aşan talepler getirip, kabul görmeyince de meseleyi merkezi güçlerin mahfillerine taşımanın, oradan da ‘bitmeyen hikâyenin’ raporlarına yerleştirmenin din özgürlüğü ile bir alakası yoktur.

Din ve inanç özgürlüğü kapsamında yer alan bütün meseleler Türkiye’nin siyasi geleneğinin, kuruluş esaslarının içini boşaltmaya ve Türk Milleti’nin birlikte yaşamasını sağlayan ortak değerleri çarpıtmaya yönelik teknik bir çalışma izlenimi vermektedir. Gerek seçilen ifadeler, gerekse yapılan tanımlar ve reform adı altında Türkiye’den talep edilen hususlar dikkatle incelenirse AB üyeliği maceramızın başka yönlere kaydığı görülür. Ülkemizde yaşanan kalkışma hareketlerinin temelinde “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer”, “Diyarbakır BOP’un yıldızı olacaktır” sözleri ve bu yöndeki faaliyetler yatmaktadır. Giderek ülkemiz şu noktaya doğru sürüklenmektedir: Türkiye, birbirinden kopuk dini ve etnik azınlıkların yaşadığı bir ülkedir! Dışarıdan demokratikleşme adına dayatılan konular ve içeride yaşanan gerilimler ve kurtarılmış bölge sendromları bunu göstermektedir. Bunun adı özgürlük değil, bunun adı özgürlük büyüsü ile meczuplaşmaktır!


Dipnotlar:

1- Bkz: Ali Rıza Bayzan, Küresel Vaftiz, İst: 2007, 259, 266.

2- Akt: Ali Güler, Sorun Olan Yunanlılar ve Rumlar, Ankara: 2007, 43. (H. Şentürk, “Fener’in Sinyalleri”, Panorama, 20-26 Nisan 1994, 27)

3- Gözde Kılıç Yaşın, “Türkiye’nin İçine Sürüklendiği Ruhban Okulu Çıkmazı”, Cumhuriyet Strateji, S.72, 14.11.2005, s. 20

4- Bkz: Nadim Macit, İmparatorluk Politikalarında Teo-Stratejiler ve Türkiye, Ankara: 2007.



Prof. Dr. Nadim MACİT - TUSAM Danışmanı, 17 Kasım 2008

Cumhuriyet / Strateji





Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir.

Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
Kullanıcı küçük betizi
Türk-Kan
Kuvva-i Milliye
 
İletiler: 6735
Kayıt: Pzt Şub 19, 2007 20:56

Şu dizine dön: İzlem (Strateji)

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x