ASKER DUASI

ASKER DUASI

İletigönderen Feza Tiryaki » Sal Ara 03, 2019 20:21

ASKER DUASI

Öğle üzeri cami ses yükselticisinden (hoparlör) duyurdular. Karşı köyden, askere gidecek bir gencin haberiydi bu. Gencin adı, babasının adıyla verildi.

“Muharrem”in köy meydanında asker uğurlama duası yapılacak.

Köylerimize artık, çıkardıkları yasayla köy dedirtmeseler de, köy kavramı ortadan kaldırılmak istense de, yine köylere köy diyor köylüler. Köyler, ulusumuzun belleğini koruyan, töresini yaşatan en küçük ama en önemli yerleşim yerleridir. Düğünleri dernekleri; davul zurnayla, köye verilen, açık havada – yer sofralarında, kurulan masalarda yenen yemeklerle, kına gecesi, düğün, bayrak asma, gelin alma sıralamasıyla yapılıyor tıpkı eski zamanlar gibi.

İmece usulü kazanlarda pişirilen yemeklerin yerini, yemek firmalarının gezici arabaları almış yalnızca. Kap kaçak da naylonlaşmış tabii. Kalaylı taslar, tencereler, sahanlar kalkmış ortadan. Kaplar, bardaklar, köpükten, plastikten. Alüminyumdan olanları da var. Arada, haklarını yemeyelim, eski usul yemek pişirenler de çıkıyor köyde. Geçenlerde, aşure günü bunu gösterdiler, ortak alınan malzemeyle hep birlikte aşure kaynattılar köy kadınları, köy girişinde. Sonra da dağıttılar, gelemeyenlerin evlerine gönderdiler, isteyen aşure kazanının çevresinde aşuresini yedi.

Ölüm törenleri daha bir başka... Bu törenler ne kadar değişse de, “taziye çadırı” gibi, belediyelerin çadır üstüne adlarını yazarak, istenilen yere anında kurarak kendi reklamlarını yaptıkları, önceleri hiç bilmediğimiz Arap adetleri son yıllarda iyice yerleşse de, yozlaşma önlenemese de, ne diyelim, bu kadarı sürdürülüyor ya...

Yeni doğana tören... Haftasında duası. Bebek diş çıkarırsa tören. Buğday, baklagil karışımıyla kazanlarda “kölle” pişirilip, üstünü, fıstıkla, cevizle süsleyerek, yanında kesilmiş limon dilimleriyle tabak tabak dağıtmak; olursa, bir yerde, avluda toplanılıp bunu güle oynaya yemek, bebeğe armağanını bırakmak...

Perşembeleri ölmüşleri için, tepsilerle meydanda, köye, tatlı, çörek, bisküvi, lokum, şekerleme... dağıtmak...

Kimi zaman ortalıkta odun ateşi yakıp, saçta gözleme – bazlama pişirerek gelene geçene vermek, büyük yağ kazanlarında bişi ( yuvarlak şekil verilmiş, el ayası büyüklüğünde, parmak kalınlığında ekmek hamuru) kızartmak, tüm köy halkına, gezginci konuklara yedirmek, bunu, gerektiğinde zeytin, peynir, pekmez, salatalık, domates eşliğinde sunmak...

Askerini dualarla uğurluyor köylüler askere. İsteyen yemekli mevlit okutuyor, isteyen dua ettiriyor din görevlisine.

Aynı gün, ilerdeki büyük köyde, asker mevliti okutulmuş. “Ötte” gittiydik, burayı kaçırdık diye hayıflandı hanımlar, akşam üstü, niye gelmediniz diye sorulduğunda.

Genç asker, duadan sonra, tek tek, duaya katılan büyüklerinin ellerini öpüyor, onların hayır dualarını alıyor, yaşa göre kiminin elini sıkıyor, iyi dileklerini dinliyor, kimiyle kucaklaşıyor. Gelenler, askere gidecek gencin cebine, hazırladığı yol harçlığını göstermeden koyuyor.

Daha önce de, böyle bir günü anlatmıştım, o tören çok kalabalıktı. Okulun karşısında yapılmıştı, çok önceden de köye bildirilmişti.

Bu kez, bir kez duyuruldu, on dakika içinde de, gelenlerle hemen duaya başlandı.

Köyün imamı çok genç. İmam evinde oturuyor. İki küçük çocuğu var, biri okula gitmiyor henüz. Köyün ilkokulu ise çoktandır kapalı. Haftada bir gün doktor gelince, sınıfın birinde kabul ediliyor hastalar. Daha önceleri açık olan köy okulunun yanındaki “sağlık ocağı” da kaç yıldır, tüm açılsın dileklerine karşın, kapalı. Yazın iğne atsan yere düşmeyecek derecede kalabalık olan, günde binlerce yerli – yabancı turist ağırlayan bu yerde, en önemli ihtiyaç şu: “Sağlık güvencesi.” Başa bir iş geldiğinde zaman yitirmemek. Önceleri devamlı köyde kalan bir hemşiresi (ebe)varmış köyün. Köyde, içinde öğretmen evi de bulunan köyün okulu kapandığından beri, yıllardır öğretmen yok. Taşımalı sistemle çocukların her biri bir yana gidiyor. Şu mevsimde, karanlıkta yola düzülüyorlar, bir kısmı, deniz motorlarıyla öte köyden alınıyor, sonra çocuk kendisini bekleyen servise biniyor. Çok değil daha on yıl önce her köyde ilkokul vardı. Hele Kale Köy’ün ilkokulu, belki de dünyada güzellikte tekti. Taş evlerin süslediği dik bir yamaçta kurulan köyün, en tepesinde, tek katlı iki odalı, şirin mi şirin bir yapı düşünün. Çevresi ağaçlık, ötelerde asırlık zeytinlikler, Likya taş mezar kalıntıları, okulun duvarla çevreli küçük bahçesi. Dört yandan görünen deniz, ayaklarının altında.

Şimdi tüm bu okullar kapalı. Arabalarla gidilen okul yolları. Saatlerini yollarda geçirme... Temiz havada yürümeyi, doğa şartlarını yaşamayı, yağmurda ıslanmayı, soğukta üşümeyi unutma...

Yol arkadaşlığı, sırtta – elde çantasını taşıyarak okul yolunu tutmak çok çok uzaklarda kaldı, sanki bir düşmüş o eski günler. Şimdi çocuklar pamukların içinde büyüyorlar, yağmur yağış, soğuk sıcak bilmeden, okul yollarında yürümeden...

İmam, törene başlarken dedi ki, “Bu köyün törelerine hayranım, her olayda bir araya geliyorlar, acıysa acıyı, sevinçse sevinci paylaşıyorlar. Ben köyümde bu kadarını görmedim.”

Bu söz köylünün çok hoşuna gitti, kendileriyle onurlandılar, duadan sonra kadınlar hep bunu konuştular. “Bak burada durduk laflıyoruz, kimse kimseyi dışlamaz, biz hep böyleyiz, imam doğru söyledi, bizim köy birbirine çok bağlıdır.” dediler.

Meydana toplananlar çok azdı, yirmi otuz kişi kadar. Sonra anlaşıldı ki, çoğunun bundan haberi olmamış, yoksa duyan koşarmış.

İmam başa geçti, karşısında üç uzun sıra erkekler dizildi, onların arkasına da, arada büyücek bir boşluk bırakarak kadınlar. Aralarına karışan genç kızlarla, on on beş kişi ancaktılar.

Askerin annesi de oradaydı. İlk çocuklarıymış Muharrem. Aile varsılmış, turizmle uğraşan, gemileri olan bir aile.

Muharrem, yağız bir delikanlı, bekar.

Çocuklarına bedelli askerlik yaptırmayı bir an bile düşünmemişler. Türk töresine uymuşlar.

Yakmayan, ısıtan Aralık güneşi yüzleri ışıldatıyordu. Çocuklar, ayakta duramayanlar kıyıdan duayı izlediler.

“Bizler genç kardeşimizi vatani görevine uğurlamak üzere toplanmış bulunuyoruz.” diye başlandı söze.

Bir hadis örnek verildi: “ İki göz vardır ki, onlara cehennem ateşi dokunmaz. Allah korkusundan ağlayan göz, diğeri cephede bekleyen askerin gözü.”

Sonra, askerimize denen “Mehmetçik” sözündeki Mehmet’in peygamberin dört adından biri olduğu belirtildi. (Dört ad konusu da çok tartışmalıdır, bu konuyla uğraşanlar bir türlü sayıda anlaşamazlar, dört yüze kadar çıkarlar.)

“Askerimizin sağ salim dönmesini Allah nasip eylesin, sizlerden de hoşnut ve razı olsun, iki dünyada da selamet versin...” sözlerinden sonra, Arapça okumaya başladı imam, hemen eller açıldı, dua bitene kadar da öyle duruldu.

Duaya katılanlar için de, onların ölmüşleri için de Türkçe dua edildi.

“Allah’ım! Bize dünyada ve ahirette iyilik ve güzellikler ihsan eyle.”

Şehitler de anıldı.

Fatiha okuyun denmesiyle de, dua bitti.

En sonunda da, Türkçe sözlerle orada bekleyenler askeri selamladı, uğurlama tamamlandı:

“ Askerliğin mübarek, yolun açık olsun. Güle güle git, güle güle gel. Allah'a emanet ol.”
*
Akşam haberlerde vardı, “Din Dersi” kitaplarından Atatürk’ün adı yavaş yavaş çıkarılıyormuş, bu yıl basılan kitaplarda Cumhuriyet’i kuran, bağımsızlığımızı borçlu olduğumuz, çağdaş devletimizin temelini atan, dinin özgürce yaşanmasını sağlayan Atatürk’ün adı hiç geçmiyormuş. Kitap iç kapağında bir resmi varmış o kadar.

Bakınız, 1993 yılının ortaokullar için basılan (12. Basılış) din dersi kitabında, “Töre ve Gelenekler” başlığında, Atatürk’ün şu güzel sözü yazılmış, eski kitaplar nasılmış diye kitabı karıştırırken böyle ne çok söz gördüm:

“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel, Türkiye’nin istiklaline, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.”


Bu da dünkü gazetelerden bir haber:

“Şapkacı bere taktı”

“Alice müzikalinde “Şapkacı”yı canlandıran Şükrü Özyıldız’ı rol arkadaşları üç hafta önce askere uğurlamıştı. Oyuncu vatani görevini tamamlayıp İstanbul’a döndü. Önceki gün Nişantaşı’nda görüntülenen Şükrü Özyıldız, asker traşı, kısacık saçlarıyla görüntü vermemek için beresini çıkarmadı.”

Anlama özürlüler için, Şükrü’nün bereli resminin yanına bir kez daha yazmışlar:

“ Şükrü Özyıldız üç hafta önce asker traşı olmuştu.”

En iyisi, bedelli’nin kalıcı hale getirildiği, parayı verenin askerlik yapmadığı günümüzde, üç haftada başlayıp biten askerlikte, şip şak askerlikte, “şapkacılara” acısın yetkililer. Oldu olacak, asker traşı etmeden şu işi bitirtsinler gariplere (!).

Yazık, böyle güzel havalarda bereyle gezmesinler...

Ne yazıyor, üstte Atatürk’ün sözünü alıntıladığım eski ders kitabında:

“Töreler ve geleneklerini yitiren topluluklar, yok olmaya mahkumdurlar.”

Bu sözler de aynı kitaptan Türk çocuklarına bir uyarı:

“ Düşman, karşısındakini daima en hassas olduğu noktadan vurmak ve yıkmak ister. Dış mihraklar ve onların kandırdığı iç mihraklar, zaman zaman ülkemizde laikliği hedef olarak seçerler; dinin politikaya alet edilmesi, dini devlet kurulması yolunda propaganda şebekeleri kurarlar, taassubu körüklemeye çalışırlar.
Türk milleti bütün bu tehditlere karşı daima uyanıktır.”

*
Biz de, ülkemizin geldiği noktaya bakarak, daha uyanık olunmasını, derin uykudan, geç de olsa uyanılmasını dileyelim mi?

Asker duasının sonuna bir yakarış da, gelin biz ekleyelim...

Feza Tiryaki, 3 Aralık 2019
Kullanıcı küçük betizi
Feza Tiryaki
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 785
Kayıt: Sal Kas 09, 2010 14:12

Şu dizine dön: Feza TİRYAKİ

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 1 konuk

x