Basını hiç sevmediler -12- / Macit SOYDAN

Basını hiç sevmediler -12- / Macit SOYDAN

İletigönderen Oğuz Kağan » Çrş Şub 10, 2010 5:12

Basını hiç sevmediler -12-

Hedefe önce muhalefet sonra basın oturtulmuştu

Demokrat Parti iktidarı, icraatlarını eleştiren gazetecileri memleket menfaatlerine karşı çıkmakla suçluyor ve hemen yargıyı devreye sokuyordu.

DP’nin uygulamaları sertleştikçe her geçen gün geleceğe ışık oluyordu aslında. DP iktidarları bu uygulamaların Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecek hükümetleri tarafından da uygulanacağını kestiremiyordu elbette. Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik kurumlarının eksik ve yanlış tavırlar üzerine oturduğunu o günlerde tek parti iktidarına alternatif olma anlayışıyla iktidara gelmiş Demokrat Parti tam olarak hesaplayamamıştı. Bu nedenle tek parti eleştirisini, yine tek parti noktasından, bu sefer demokrasi adına yapan Demokrat Parti’nin bu yanlış uygulamaları Türk siyasal hayatına miras olarak kalıyordu. Yazı dizisinin başından beri vurgulamaya çalıştığımız gibi, bu uygulamalardan en çok nasibini alan basın kuruluşları ve gazetecilerdi.


Alışkanlık devam edecekti

Gazeteler ve gazeteciler iktidarın yanlış ve yanlı tavırlarının paratoneri olmaya başlamıştı. Yanlış bir iş muhalefet tarafından dile getirildiğinde ya muhalefet suçlanıyor, ya da basına yasak geliyordu. Basına yasak gelmesi bir yana bu uygulamaların eleştirilerini kaleme alanlar, bunlara ortak ediliyor, hedef oluyordu. Bunu anlatacak baskı grupları ve ara kurumların demokratik kurumsallaşma içerisinden olmadığından dolayı da basın ilk hedef olarak gösteriliyordu. Bundan sonra da bu alışkanlık devam edecekti. Hükümetlerin uygulamalarını eleştirenler olayları ve tavırları çarpıtmakla suçlanacaktı. Tüm bu uygulamalar demokrasinin kökleşmesinin önünde engeldi. Bunu elbette o dönemde Demokrat Parti iktidarı kabul etmiyor, hatta olayların sorumlusu olarak gördüklerini, memleket çıkarlarına karşı çıkmakla suçlayarak, yargıyı devreye sokuyordu. İşte Perşembe’nin gelişi, Çarşamba’dan belli olmaya başladı derken bunu kastediyoruz. Bugünkü tabloya bakıldığında bundan farklı şeyleri detaylar dışında kim söyleyebilir? Mutaassıp, demokrat partilerin demokrasi kisvesi adı altında yaptıkları, DP dönemini referans alan uygulamaların aynısı. Kimisi iki elini birleştirdi, kimisi “yeter karar milletin” dedi. İktidara gelirken iş dünyasının desteğini alanlar, iki buçuk gazete ile kağıt fabrikalarını kendi yandaşlarına satıp kendi gazetelerini yaratmaktan geri durmadılar. Demokrat Parti döneminde de iletişim araçlarının böceklenip kirlenmesi konuşulmuştu. O yıllarda bunu teknolojik olarak ülkede olmasına ihtimal vermeyen köşe yazarları, bu konudaki kaygılarını başka ülkelerde olan uygulamaları örnek vererek dile getiriyorlardı. Bunun en güzel örneğini KİM dergisinde çıkan yazılarda görebiliyoruz.


İşte kirlenme kaygısının örneği

1 Ağustos 1958 tarihli Kim dergisi’nde çıkan ve “Diktatörlüğe giden yol” başlığını taşıyan yazı sanki günümüze atıfta bulunuyordu. Yazıda şöyle deniyordu: “Kim dergisinin kanaatince geçen haftanın en mühim meselesi, TMTF’nin eski idarecileri Yalçın Küçük ile Erol Ünal’ın İstanbul Polis Müdürlüğü’nün 1. Şubesi’nde Şube Müdürü tarafından dövülmeleri ile ortaya çıkmıştı.. Vatandaş, ister vezir, ister katil olsun polis tarafından dövülebilir mi ? Kim dergisi, (belki ders alma kabiliyeti henüz kaybedilmemiştir diye) böyle bir hadise karşısında yabancı memleketlerde ne yapıldığını Londra’da vuku bulan bir hadise (Podola hadisesi) ile izah etmeye çalışmıştı.


Gazetecilerin tek kurtuluşu işten atılmaktı

DP iktidarları döneminde demokrasi kantarının topuzu kaçtıkça kaçıyordu ki bundan en çok fikir ve ifade özgürlüğünün merkezinde bulunanlar etkileniyordu. Bu daha sonra karşımıza maddeler olarak çıkacak ve Türkiye’de fırtınalar koparacak olayların da aslında temellerini yavaş yavaş atmaya başlamıştı. Uygulamalar derinleştikçe, kökleşmesi beklenen demokrasi raydan çıkıyordu. Bunu kimse kabul etmek istemiyordu ama gelecek günleri etkileyecek sorunların zemini genişliyordu. Bu sorunlara bugünden bakıldığında dönemin uygulamaları farklı şekillerde, ülkeyi yönetenlerin yönetme kılıfları olarak, hukuk boyutuyla karşımıza çakacaktı.


Farklı fikirlere dışlama

Genç demokrasi hukuku sadece yasaklar için kullanmayı tercih ediyordu. DP’nin erkler ayrılığı anlayışının eksikliği, seçim sonucu “biz varız, gerisi bize bağlı” anlayışını getirdikçe, sistem bozguna dönüyordu. Bunu düzeltmenin yöntemleri olduğunu ifade etmek isteyenlerin sözleri ise, muhalefet yapmayın, denerek arada bir anlamda kaynıyordu. İşte, Türkiye’de aslında çağdaş demokrasinin vazgeçilmez kurumları olan ve ifade özgürlüğünün temellerini oluşturan, bu özgürlüğü güvence altına alan bir ilkeyi temsil eden, muhalefet ve eleştiri kurumlarının aşınması bu dönemde başlayacaktı. Artık farklı fikirler sadece muhalefet yapılıyor damgasıyla dışlanacaktı. Bu da çoğulcu ve katılımcı demokrasinin önünü kestiği gibi ilerde yaşanacakların temelini atıyordu.


‘Su Müdürü’ Cumhurbaşkanı

Burada kastedilen sadece 1960 ihtilali değil. Daha sonraki yıllarda fikirlerini ifade edemeyenler, sokaklarda kurşunlarla birbirlerine hitap etmeye başlayınca DP’nin Su Müdürü olan bir dönemin başbakanı, bir döneminde cumhurbaşkanı olarak Türk siyasal hayatı tarihine adını yazdıran değerli bir sima, “Bana .... Adam öldürüyor” dedirtemezsiniz diyecek kadar, yönetim hatasının içine girecekti. Bu denli derin sorunların kaynağı olan bir ortamda ise elbette gazetecilere tek bir çare kalmıştı, o da işlerini bırakmak. Bir anlamda bir devrim edasıyla, basını yanına alarak iktidara gelen Demokrat Parti, devriminin çocuklarını yemekten kaçınmıyordu. Gazeteciler işten atılmayı, baskılar nedeniyle çare olarak görmeye başlamıştı.


İngilizler gangsterin bile dinlenmesine karşı çıktı

KİM dergisi “Padola hadisesi”ni sayfalarına şöyle taşımıştı: Haziran 1957. Londra. Gangster Billy Hill’in, avukatı ile yaptığı bir konuşma polis tarafından dinleniyor. Meselenin derhal Avam kamarası’na intikal etmesi için aradan sadece 24 saat geçmesi kafi gelmiştir. İşçi milletvekillerinden biri, İçişleri Bakanı Mr. Butler’a, “Bir polis devletinde mi yaşıyoruz?” diye soruyor.


Sözlü baraj ateşi

Mr. Butler, şaşkın bir vaziyettedir. Buna rağmen hususi görüşmelerin zaman zaman polis tarafından tele alındığı ve kendisinin de bu hususta emir verdiğini itiraf etmek zorunda kalıyor. İşçi milletvekilleri, İçişleri Bakanı’nı bir sözlü baraj ateşine tutuyorlar. Bu arada muhalefet lideri Mr. Gaitskell hükümetin tam bir izahatta bulunmasını talep ediyor. Mr. Butler, sözlerine “Her hükümet devletin nizam ve emniyetini muhafaza için tedbir almakla mükelleftir” diye başlayınca İşçi milletvekilleri ayaklanıyorlar. Tedbir almakla mükelleftir, evet! Ama bu tedbirler nerede biter? Mr. Butler sözlerini geri alıyor. Mr. Butler artık tamamen bir köşeye sıkışmıştır. Parlamentodan 15 günlük bir mehil istiyor. Meseleyi Avam Kamarası’na getiren İşçi Milletvekili Mr. Marcus Lipton devam ediyor:

“Bir avukat ile müşterisi arasında yapılan konuşma. İçişleri Bakanlığı’nın emriyle dinleniyor. Yoksa bir polis devletinde mi yaşıyoruz?” İçişleri Bakanı Mr. Butler’ın cevabı şudur: ”Elde ettiğimiz bilgiden yalnız ammenin menfaati için istifade edileceğinden emin bulununuz!”


Tatmin etmedi

Fakat İçişleri Bakanı’nın izahatından, İşçi milletvekilleri tatmin olmamıştı. Bakan, “Adalet mekanizması içinde vazife gören herkes, bir caninin cürümleri ile ilgilenmelidir” diye devam etti.

Bunun üzerine İşçi milletvekillerinden Mr. Eric Fletcher ve Raginold Pagef şunları söylemişlerdir: “Ammenin emniyeti ve nizamı için polisin bazı görüşmeleri tele alması ve bunların başka bir şahsa devredilmesinin bir zaruret teşkil ettiğini kabul edecek olursak, çok tehlikeli yerlere doğru gitmiş oluruz.”

Billy Hill’in tehlikeli bir gangster olduğunun açıklanışı, telefon sayesinde birçok gizli çetenin başı olduğunun öğrenilmesi, meseleyi temel prensip olarak gören milletvekillerini katiyen tatmin etmemişti. Muhafazakar milletvekillerinden bir teki dahi, İçişleri Bakanı Mr. Butler’ı desteklemek arzusunu göstermemiş, hepsi susmakla yetinmişlerdi. Müzakereler bir başka güne bırakılmıştı. Ama bu arada, vatandaşın muhavere hürriyeti ile ilgili kati bir prensip kararına varılana kadar, İçişleri Bakanlığı’nın bütün telefon muhaverelerinin dinlenmesine nihayet vermesi de karar altına alınmıştı.

YARIN: TOPRAK AĞASI BAŞBAKAN...


Macit SOYDAN, YENİÇAĞ, 10 Şubat 2010
Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"


Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."



http://www.guncelmeydan.com/pano/tayyip-erdogan-a-gonderilen-cfr-muhtirasi-kuresel-ihale-t18169.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/abd-disisleri-abdullah-gul-u-biz-yetistirdik-t23656.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/dun-malta-surgunleri-vahdettin-bugun-ergenekon-tayyip-t18151.html

KAÇAMAYACAKSINIZ!
Kullanıcı küçük betizi
Oğuz Kağan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 12048
Kayıt: Sal Oca 27, 2009 23:04
Konum: Ya İstiklâl, Ya Ölüm!

Şu dizine dön: Basını Hiç Sevmediler - Macit SOYDAN

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x