Kanadı kırık kuş olmak...
Her duruma, her olguya ve her insana göre farklılıklar arz eden bu kavramın iç dünyamızda bireysel bir imgeye dönüştüğünde yarattığı yankı ne gariptir oysa...
Mütemadiyen defalarca duyduğum, ahengi kederli, bu sıralı cümlenin benim yüreğimdeki karşılığı ise onun kaleme aldığı satır aralarında hayat buluyor. Yorgun değil kelimeleri, umutsuz hiç değil.
Az biraz mahçubiyet ve tılsımına erişebilmenin tebessümü ile yüreğimin en baş köşesine misafir ediyorum bu dizelerin nazlı sahibini...
Bağımsızlık ve hürriyet aşkı ile nice ızdırabı bağrında yeşertmiş şerefli "Türk Milletini ve Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı anlayabilmiş küçük bir çocuğun efsunlu satır aralarında iliklerime kadar buz kesiyorum.
Şöyle başlıyor sözlerine:
14 yaşındaydım. Babam eve bir HMV radyo aldı. Nedeni, Atatürk’ün hastalığı ile ilgili günlük raporları takip etmek. Atatürk günlerdir hasta. Sanki bizde hastalanmışız gibi bir hava var. Babaannem ile anneannem birlikte kıldıkları namazdan sonra birlikte Atatürk’ün sağlığı için dua ediyorlar, tespih çekiyorlar. Biz gençler, evimizin bahçesinde, mersin ağacının altında Atatürk’ü konuşuyoruz. Ve akşam üstü babam eve gelir gelmez radyoyu açıyor. Sağlık bültenine sıra gelince tüm sesler susuyor. Babam, üzüntülü veya sinirli olduğu anlarda yaptığı gibi mendilini çıkarıp alnını silmeye başlıyor. Gözleri bulutlanmış, şapkasını alıp dışarı çıkıyor. Okulda "Türk" çocukları gruplar halinde Atatürk’ü konuşuyor. Ölürse ne olacak? "Ölmez bre diyor, bir arkadaş. Evde babama soruyorum. Atatürk ölür mü? Ölmez inşallah diyor. Günler böyle geçiyor.
Bir gün babam ile birlikte Dr. Pertey beye gidiyoruz. Dr. Pertey Bey aile doktorumuz. Babacan bir kişi. Atatürk’ün hastalığı ve son yayımlanan raporlar hakkında yorum yapıyor. Birşey anladığım yok. Fakat doktorun mimiklerine bakıyorum. Gözler yaşlı, ses tonu üzüntülü. Babam gözlerini siliyor, galiba gözüne birşey kaçmış. Hiç bir şey konuşmadan eve dönüyoruz. Radyoda sağlık bülteni, sessizlik içinde dinliyoruz. Bu gün, geçmiş günlerdeki bültenlerden farklı galiba... Babam ağlıyor. Ağladığını görmeyelim diye acele ile yatak odasına çıkıyor.
Ve ertesi gün Kıbrıs Türkleri tümüyle ağlıyor. Sanki her evde bir değil birkaç ceneza varmış gibi bir yas bulutu kaplıyor Kıbrıs’ı... Okulda yas var.
Kanadı kırık kuşa dönmüşüz sanki...
Eve gelir gelmez babama soruyorum. Korkuyoruz! Şimdi ne olacak? Korkma diyor babam, birşey olmaz. Onun yerine geçecek İstiklal savaşı kahramanları var. İnönü herkesin ümidi...
Radyodan İstanbul ve Ankara’yı dinliyoruz. Dinliyor ve ağlıyoruz. Şairler bizi dahada ağlatan şiirler yazmış. Hergün bir kaçtanesini yayımlıyorlar. En sonunda kitapçı Lütfü Bey haber gönderiyor. Atatürk ile ilgili şiir kitabı gelmiştir.
Bisikletimin üzerinde uçarcasına gidip bu kitabı alıyorum.
Evde ninelerime, babam gelince babama Atatürk şiirlerini okuyorum. Yine gözyaşı var. Ve tesellimiz: O, ölmedi. Türk ulusunun kalbinde yaşayacak ve Türk gençliği onun eserlerine sahip çıkacak. Evet, o ölmedi! Ölmüş olsaydı O’nu öldürmek ve tarihten silmek için bunca yıl uğraşanlar olurmuydu? O üniter devlet dedi, parçalamak istiyorlar. O "ulus devlet" dedi, küreselleşmek adı altında yok etmek istiyorlar.
O, " Ne mutlu Türk’üm diyene" dedi.
Türkiye’yi ümmetlere bölmek istiyorlar. "Azınlık olmayanlarıda azınlık yapınız" buyuruyorlar. Atatürk bizimle yaşamakta, her doğan Türk genci ile yeniden büyümektedir.
(Rauf Denktaş)
Gözyaşlarımı siliyorum bu satırları yazarken. Ölüm bir hülyalı diriliş. Vazifesini layığı ile yerine getirmiş olmanın huzuru ile bu dünyaya gözlerini kapatanlar tarihin en güzel deminde hep hatırlanacak biliyorum.
Ve Yavru Vatan’ın asırlık çınarı ebedi hayata intikal ederken soylu bir cümle daha kuruyor, az sonra gözlerini kapayacak olan bu yürekli sesin sahibi ile bir kez daha gururlanıyorum.
Ey Hristofyas! "KKTC bağımsız bir Cumhuriyettir"


