Biyo-Silah Terminatör Tohumlar (10-12) / Naci KAPTAN

Yazı Dizileri

Biyo-Silah Terminatör Tohumlar (10-12) / Naci KAPTAN

İletigönderen Oğuz Kağan » Cmt Kas 07, 2009 12:31

Biyo-Silah Terminatör Tohumlar 10

Egemen elitin zihnindeki ana düşünce yer altı kaynakları açısından zengin ülkelerdeki nüfusun azaltılmasıydı ancak bunun ters bir tepkiye yol açmadan nasıl gerçekleştirileceği bilinmiyordu.

Rockefellerlar tarafından beslenen Nixon’un ana stratejistlerinden Kissinger nüfuz azaltım planlarını ayrıntılarıyla açıkladığı Ulusal Güvenlik Araştırma Yazısını (NSSM200) hazırladı. Bu yazıda özellikle 13 ülke geçiyordu:

Bangladeş, Brezilya, Kolombiya, Mısır, Etyopya, Hindistan, Endonezya, Nijerya, Pakistan, Türkiye, Tayland ve Filipinler.

“Dört özel şirketin üçünün Pentagonla kimyasal savaş araştırmaları konusunda sıkı bağları vardı. Dördüncü şirket aslen İsviçre kökenli olmasına rağmen İngiliz kontrolü altındaydı. Petrolde olduğu gibi GDO tarım projesi de bir Anglo-Amerikan küresel plânıdır."

Kitle İmha Silahı Olarak GDO’lar
Cengiz Aktar

Engdahl, fikri temelleri olan, hasta, renkli derili ve yok edilebilir ırkların toplu itlafının ABD’de nasıl atıldığını ve hatta yasal olarak kabul edildiğini dikkatli bir şekilde belgeliyor. Öjenik araştırmaları Rockefeller ve diğer elit aileler tarafından desteklenmiş ve Nazi Almanyasında denenmişti.

Dünyanın en fakir ülkelerinin doğal kaynaklarla en iyi şekilde donanmış ülkeler olması bir şans. Bu bölgeler aynı zamanda da artan nüfusa da sahip olan bölgeler. ABD’nin iktisadi ve askeri gücüyle gittikçe artan bir şekilde entegre olan Avrupa’nın yönetici konumundaki aileleri arasındaki korku şuydu: Eğer fakir ülkeler gelişirse petrol, gaz ile stratejik öneme sahip mineral ve metaller beyaz nüfus için azalabilir. Bu yönetici elit için kabul edilemez bir durumdu.

Egemen elitin zihnindeki ana düşünce yer altı kaynakları açısından zengin ülkelerdeki nüfusun azaltılmasıydı ancak bunun ters bir tepkiye yol açmadan nasıl gerçekleştirileceği bilinmiyordu. ABD’deki petrol reservleri 1972’de zayıfladığında ve petrol ithal eder hale geldiğinde durum alarm vermeye başladı ve ajanda (nüfus azaltımı) ön plana çıktı. Rockefellerlar tarafından beslenen Nixon’un ana stratejistlerinden Kissinger nüfuz azaltım planlarını ayrıntılarıyla açıkladığı Ulusal Güvenlik Araştırma Yazısını (NSSM200) hazırladı. Bu yazıda özellikle 13 ülke geçiyordu: Bangladeş, Brezilya, Kolombiya, Mısır, Etyopya, Hindistan, Endonezya, Nijerya, Pakistan, Türkiye, Tayland ve Filipinler.

Kulllanılacak kitle imha silahı ise gıda idi; bir açlık durumu olsa dahi gıda nufus azaltımı için (bir araç olarak) kullanılacaktı. Kissingerin 'petrolü kontrol ettiğinde ulusları, gıdayı kontrol ettiğinde insanları kontrol edersin' dediği bilinmektedir. Küçük bir grup insanın elitist felsefeyi, insanları kontrol etmek için gıdayı kontrol etme düşüncesini nasıl gerçekçi uygulanabilir bir olasılığa kısa sürede dönüştürdüğü Engdahl'ın kitabının temelini oluşturuyor.

William Engdahl’ın 'Yıkımın Tohumları' adlı kitabının Arun Shrivastava'ya ait ingilizce yorumun tamamı için http://www.globalresearch.ca bakiniz.

***
Yukarida görüldüğü gibi Türkiye de geri kalmiş ülkeler liginde HEDEF ÜLKELERDEN birisi haline getirlmiş ve Terminatör tohumlarin oyun sahasi haline getirliyordu. Ülkemiz sadece bu konuda hedef alinmamiş ve tarimcilik sektörü de farkli şekillerde teslim alinmaya başlanmişti!!!

Küresel baronlar tüm güçleriyle Türkiye'yi oyun sahasi yapmişlar ve sistematik bir şekilde iş birlikçileriyle birlikte Ülkemizin tarimcilik ve hayvancilik sektörünü yok ederek teslim almaya başlamişlardi.

***
Söz Yeniçağ gazetesinden Serpil Özkaynak'ta;

TARIMIN BİLİNÇLİ YOK EDİLİŞİ - 1 -

Atatürk ne dediyse tam tersi yapılıyor!

`Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını, çağdaş ekonomik önlemlerle en yüksek düzeye çıkarmalıyız. Köylünün çalışması sonunda elde edeceği emek karşılığını, onun kendi menfaatine olmak üzere yükseltmek, ekonomi politikamızın temel ruhudur.`
Gazi Mustafa Kemal 1922

Batılı çiftçi kalkınıyor Türk çiftçisi batıyor

TARIMIN BİLİNÇLİ YOK EDİLİŞİ
Atatürk ne dediyse tam tersi yapılıyor!
Büyük Kurtarıcı`nın yaptıkları ve söylevleri ile `tarımda` Türk ulusuna çizdiği yol haritası, özellikle son yıllarda bir tarafa bırakıldı ve ülke tarımı, Batılılar`ın çizdiği `çıkmaz yollar`a sokuldu!...
Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk`ün demeçlerinden, söylevlerinden yola çıkarak, onun Türk tarımı ve Türk çiftçisi için neler istediğini anlamak hiç de zor değil... `Ulusal tarım politikamız` da bu olmalıydı kuşkusuz. Ancak yıllardır bu isteklerin tam tersi uygulandı ve kimse buna `gık`ını bile çıkaramadı.

Toprak ağaları, toprak reformunu engelledi
Atatürk, 1937 yılında yaptığı bir konuşmada `Memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır` demişti. (Kaynak: Atatürk`ün Söylev ve Demeçleri, Cilt - I, 1945, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, Sayfa: 379;380 )
Bu söz özellikle CHP`nin yıllarca düsturu olmuş, ülkede `toprağı işleyen köylüyü toprak sahibi yapabilmek için` TBMM`de yıllarca Toprak Reformu yapılması için savaşım verilmiştir. Ancak, tarım kentlerinden meclise milletvekili olarak gelenlerin hemen hepsi birer toprak ağası olduğundan, bu öneriye hiçbir zaman sıcak bakılmamıştır.

Devlet arazilerini ve teşvikleri patronlar kaptı!
Devletin arazilerinin fakir köylüye verilmesini yıllarca engelleyenler, şimdi pek çoğu TÜSİAD üyesi olan koca koca patronların devlet arazilerini paylaşması karşısında sus pus kaldılar. Sanayiyi, basını, Türk ticaret hayatını elinde tutanlar, yabancı ortakları da yanlarına katıp, devletin üretme çiftliklerini, teknopark projelerini, hatta mayınlı sınır arazilerini bile tek bir köylüye kaptırmıyorlar. Devletin kaymakamları, valileri, belediye başkanları, yani kamu yöneticileri de, `Bölgemize yatırım yapılacak. İstihdam sağlanacak` diyerek, bu işadamlarını sevinçle karşılıyorlar.

Atatürk `tesis kredisi, büyüğe değil küçüğe` diye uyarmıştı
`Patronlar Kulübü`nün güçlü üyeleri, aldıkları topraklara yapılan teşviklerle daha da `güçlü` hale gelirken, Atatürk`ün 1931 yılında yazdığı şu notu hatırlamamak imkansız gibi:
`Memleket üretiminin artması, çeşitlendirilmesi için olduğu kadar herkes gibi köylünün de refah içinde yaşamasını temin etmek için bir tesis kredisine ihtiyaç vardır. Bu görüş, büyük çiftlik ve arazi işletenlere ait olmayıp daha çok küçük çiftçileri ilgilendirir.`
[Kaynak: M.K.Atatürk`ün 1931 yılında Anadolu`ya yaptığı seyahat sonunda hazırladığı notlar. Sayfa: II-42;43 (Orijinal belgeler Gnkur. Atase. Başkanlığı`ndadır.)]

Köylüyü `nakit kredi`den korumaya çalışmıştı
Hatta bu notları arasında bir bölüm daha vardır ki, bu, son zamanlarda Türk çiftçisinin içine düşürülmeye çalışıldığı `borç batağına` karşı, yıllar öncesinden yapılmış çok düşündürücü bir uyarıdır:

`Varlığından büyük iş tutarak büyük kâr yapmak için her şeyi borçla sağlamanın yolunu bulanlar genellikle üzücü sonuçlarla karşılaşmışlardır. Bu gibilere gerçek varlık ve ihtiyaçlarından çok kredi açmak ve onları kötü neticelerle karşılaşmaya teşvik etmek uygun değildir.
Söz konusu tesis kredisinin köylüye nakit olarak verilmesinin uygun olmayacağı şüphesizdir. Bu amaçla ayrılacak para ile bağ ve meyva fidanlıklarının kurulması, yerli pulluk ve tezgah atelyeleri ve tohum ve hayvan islahı müesseseleri kurulması ve nihayet buralarda dağıtılacak maddelerin fiyatlandırılarak uzun vadelerle toplanması tercih edilir.`

Özel bankalardan köylüye `kredi kartı` tuzağı
AB`nin zoruyla çiftçiye `üretimsiz, doğrudan maddi destek` veren hükümet, bu uygulamasıyla çiftçiyi köyden şehre göç etmeye teşvik ederken, bir çoğu yabancı olan özel bankalar da boş durmuyor. Ziraat Bankası`ndan aldığı krediyi bile ödeyememiş çiftçiye kredi kartı verme uygulaması başlatanlar, çiftçiyi geriye dönülmez bir iflasa sürüklemekteler.

Birlikler kurup kalkınmalarını istemişti
Ülkenin ne gibi tehlikelerle karşılaşabileceğini yıllar öncesinden gören ve uyaran ulu önder Atatürk, köylülerin, çiftçilerin kendi aralarında birlikler kurup, güç kazanmalarını da gerekli görmüş ve istemişti. İşte 1925 yılında dile getirdiği bu isteği:
`Makinesiz ziraat olmaz. El emeği güçtür. Birleşiniz. Birliklerle makine alırsınız.` (Kaynak: Atatürk`ün Söylev ve Demeçleri, Cilt - II, 1952, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, Sayfa: 209)
Atatürk`ün söylevlerinden ve aldığı notlardan anladığımız, `az sayıdaki büyük zengin işletmeleri teşvik etmek yerine, sayıları çok daha fazla ama güçleri az olan çiftçileri, köylüleri teşvik etmeye daha önem verilmesi gerektiğidir.`
Atatürk`ün 1931 yılında yazdığı şu satırlarla da çiftçiye destek verilmesini istemiştir:
`Çiftçilerimizi kredi, üretim kooperatifleri gibi ekonomik kuruluşlara kavuşturmak ve bu kuruluşları ilerletmek ve geliştirmek gayedir.`
(Kaynak: Atatürk`ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, M.K.Atatürk, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, Derleyen: Nimet Arsan, Sayfa: 550)

`Köylü, yiyecek ve giyecek için para sarf etmemeli`
Çiftçinin, köylünün günlük ekonomik sıkıntılarla boğulmadan ülke yararına üretim yapmasını şart gören Mustafa Kemal Atatürk, köylünün `beslenme ve giyim` ihtiyacını kendi giderebilmesi için `ev sanayi` kurulması gerektiğini bile düşünmüş ve 1931 yılında bu düşüncelerini şu notlarında yazıya dökmüştür:
`Bir köylü ev sanayi kurulması için çareler düşünmek akla gelir. Bizde köylü, evine, aile ve çocuklarının yaşamasına gerekli olan yiyecek, içecek ve herkes gibi giyecek için para sarf etmemelidir. Köylü ailenin, elbisenin aba ve kaba bez dokuma tezgahı, sabanı gibi olmalıdır. Bu esasın yaygınlaştırılması ileriye ait bir ideal olmakla beraber, bu gayeye varmak için tedbirler düşünmek ve teşebbüslerde bulunmak çok lüzumludur. Aksi takdirde her şey yolunda gittiği zaman ancak yaşayabilen ve memleket nüfusunun üçte ikisini oluşturan bu insanlar hava gibi, tarım hastalıkları gibi ve nihayet piyasa gibi tesirlerin müsaade etmemesi halinde bütün kusuru hükümete ve vergilere yüklemekten çekinmeyeceklerdir.`
[Kaynak: M.K.Atatürk`ün 1931 yılında Anadolu`ya yaptığı seyahat sonunda hazırladığı notlar. Sayfa: I-31;32 (Orijinal belgeler Gnkur. Atase. Başkanlığı`ndadır.)]

Çiftçi sayısının çok olması sayesinde yaşıyoruz
IMF ve AB politikalarıyla son yıllarda Türk tarımında köylü nüfus azaltılıp, şehirli nüfus arttırılmaya çalışılıyor. Köyde ısrarla kalan köylüleri de çiftçilikten edip, yeni `çiftçi` olan işadamlarının zengin ve büyük çiftliklerde köle gibi çalışmalarına yol açan bu düzenle Atatürk`ün istek ve direktiflerinin tam tersi bir politika izleniyor.
Mustafa Kemal Atatürk, o zamanlar Türk ulusunun büyük bölümünün çiftçi olmasının Türkiye Cumhuriyeti`nin kurulabilmesinde ne kadar önemli bir yer tuttuğunu 1923 yılında sarf ettiği şu sözlere ifade etmişti:
`Milletimiz çok büyük elemler, mağlûbiyetler, facialar görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun temel sebebi şundandır: Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken, diğer elindeki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde olmayacaktık.`
(Kaynak: Atatürk`ün Söylev ve Demeçleri, Cilt - II, 1952, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını. Sayfa: 117)

Çiftçiye verdiği önem
Atatürk`ün bize miras olarak bıraktığı tarımla ilgili yol haritasını izlediğimizde, şu sıralar `yok edilmeye çalışılan` köylüye ne derece önem verdiğini şu sözleriyle anlayabiliriz:

Yıl: 1922 `Türk köylüsünü `efendi` yerine getirmedikçe memleket ve millet yükselemez`
(Kaynak: Yakınlardan Hatıralar, Mahmut Esat Bozkurt, 1955, Sayfa: 94)
Yıl: 1922 `Türkiye`nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah , mutluluk ve servete hakkı olan ve daha layık olan köylüdür.`
(Kaynak: Atatürk`ün Söylev ve Demeçleri, Cilt - I, 1945, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, Sayfa: 219 )
Yıl: 1925 : `Memleketimiz hakiki çiftçi memleketidir.`
(Kaynak: Atatürk`ün Söylev ve Demeçleri, Cilt - II, 1952, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, Sayfa: 209)

`Memleketimiz çiftçi ve asker memleketidir`
Ulu önder Atatürk`ün bir ülke için tarımın ne kadar önemli olduğunu bizlere anlatan şu sözleri, ne yazık ki yıllardır rehavet içindeki hükümetler tarafından unutuldu gitti. Bakın Ata`mız bu konuda bizleri daha 1923 yılından bugünlere nasıl uyarmıştır:
`Memleketimiz şu iki şeyin memleketidir: Biri çiftçi, diğeri asker. Biz çok iyi çiftçi ve çok iyi asker yetiştiren bir milletiz. İyi çiftçi yetiştirdik, çünkü topraklarımız çoktur. İyi asker yetiştirdik, çünkü o topraklara kasteden düşmanlar fazladır... Bundan sonra da daha iyi çiftçi ve daha iyi asker olacağız. Lâkin bundan sonra asker oluşumuz artık eskisi gibi başkalarının hırsı, şan ve şöhreti keyfi için değil; yalnız ve yalnız bu aziz topraklarımızı muhafaza etmek içindir.
...
Çiftçilerimizin gayretiyle memleketimizin verimli tarlaları birer kalkınma kaynağı olacaktır. Şüphesiz bu kalkınma kaynaklarını dünyadaki düşmanlara karşı savunmak için kıymetli bir ordumuz da bulunacaktır.
(Kaynak: Atatürk`ün Söylev ve Demeçleri, Cilt - II, 1952, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını. Sayfa: 131;132)


http://www.afyonkocatepehaber.net/v2/ic ... p?id=42979



Biyo-Silah Terminatör Tohumlar 11

Bu bilgiler küçük bir sosyo-politik elit zümre tarafından 2.Dünya Savaşı sonrasında Vaşington'da ele alınmış bir proje ile ilgilidir. Bu, Kennan'in "farklılık durumunu sürdürebilmek" tümcesinin nasıl hayata geçirildiğinin anlatılmamış hikâyesidir. Aynı zamanda bir avuç insanın savaş sonrası tüm kaynaklara ve güce sahip oluşunun da hikâyesidir.

Bu, güç devrimi tarihinin de ötesindedir, hattâ bilim dâhi bu azınlığın hizmetine sokulmuştur. 1948'de Kennan'in da kendi notlarında tavsiye ettiği gibi, herhangi bir fedakârlık veya dünyanın iyiliği düşünülmeden acımasız politikalar uygulandı.

Seleflerinin aksine İngiliz imparatorluğu içindeki hâkim guruplar, yeni beliren 'Amerikan eliti, kendilerini savaştan sonra, "Amerikan Yüzyıh"nın şafağında ilan ettiler ve hitap yeteneklerini, dünyanın iyiliği için düşüncesini kendi amaçlarına uygun şekilde kullandılar. Onların Amerikan Yüzyılı daha yumuşak ve kibar bir imparatorluk olarak sömürgecilikten kurtuluş, demokrasi, ekonomik gelişme ve özgürlük kisvesi altında diğer ulusların kaderlerine hükmedebilen, Büyük İskender'den sonraki en büyük küresel imparatorluktu.

Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek.

George Kennan, Henry Luce, Averell Harriman ve hepsinden önce Rockefeller kardeşlerin tarım sektöründe başlattığı 'yeşil devrim' sayesinde Petro-kimyasal gübre, petrol ve enerji ürünlerine bağımlılık arttı. Onların o günlerde yaptıkları bugünün genetiğini değiştirme tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Yüzyılın başında gerçekleşen 4 çokuluslu dev şirket birleşerek dünya üzerindeki çoğu insanın temel besinlerinin (pirinç, soya fasulyesi, buğday, mısır ve hatta bazı sebze ve meyveler ile pamuk) kontrolünü ellerine geçirdiler. Hastalığa dayanıklı kümes ürünleri, genetiği değiştirilmiş, güya kuş gribine dayanıklı ürünler ve geni değiştirilmiş domuz ve sığır üretimi için çaba sarf etmişlerdir.

Dört özel şirketin üçünün Pentagonla kimyasal savaş araştırmaları konusunda sıkı bağları vardı. Dördüncü şirket aslen İsviçre kökenli olmasına rağmen İngiliz kontrolü altındaydı. Petrolde olduğu gibi GDO tarım projesi de bir Anglo-Amerikan küresel plânıdır.

GDO'lar bir hakim olma tekniğidir. Patent hakkı da bu hakimiyeti sağlayan en önemli araçtır. Günümüzde GDO'lar, özellikle tekniği ön plana çıkarılarak, hem teknik, hem de ürün olarak patent kapsamında korunabiliyor. Genetik yapısı değiştirilen ürünler patentleniyor. Çünkü bu çalışmaları yapan şirketlerin temel kazanç modeli, patent bedeli tahsil etme üstüne kurulu. Örneğin sadece mikroorganizmayı bile patent kapsamında koruyabiliyorsunuz.

Uzunca bir zamandır sofralarımızı, sağlığımızı, geleceğimizi tehdit eden bir hayalet dolaşıyor etrafta. Çok uluslu şirketlerin, gözü doymaz girişimcilerin başımıza sardığı bu belanın adı: Genetiği değiştirilmiş organizmalar; kısa adıyla GDO. GDO, uluslararası literatürde kısaltılmış şekliyle "GM" veya "GMO" olarak geçen "Genetically Modified Organism"in Türkçe karşılığı. GDO'nun kapsamı içine genetik olarak değiştirilmiş bütün organizmalar giriyor.

Bu yazıda kastedilen GDO'nun tarifi şu:

"Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş yeni bir genetik materyal kombinasyonuna sahip olan herhangi bir canlı organizma."

Kod Adı GDO,
Terörün Mutasyona Uğramış Hali


Dostları arasında “Transgenik” veya “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” olarak da tanınmaktadır.

Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü dışındaki bir türden Gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilen bitki-hayvan ya da mikroorganizmaları kapsar.

GDO tüm dünya ülkelerine seyahat etmesi için görevlendirilmiştir. Sorumluluklarının bilincinde olan GDO açlığa çare olmak için kodlanmış gibi gösterilse de asıl amacı “Gen piyasası “ yaratmak, bu anlamda kurulmuş şirketleri zengin etmek ve ekim alanlarında kullanılmak üzere kimyasal ilaç üreten firmaları “pasifize” ederek tarımsal ilaç piyasası ile pekiştirmek.

Görevini başarı ile tamamlayan GDO ülkelerin vazgeçemeyeceği üretim şeklini aldıktan, üreticisine bağımlılığı sağladıktan sonra ikinci aşamaya geçiyor.

İkinci aşama görevleri; Örneğin domuza ait geni domatese, bakteri veya virüse ait bir geni de başka bir bitkiye aktarmak suretiyle hazırlanmış tohumların verimine destek vermek, bir eken çiftçiye bin ürün vermek.

GDO teknolojisi ile verimi alınmış tohumların kullanım süresi bir yıllık. Eğer çiftçi yeniden üretmek isterse tohum satın almak zorunda kalacak.

GDO’lu ürünlerden bazıları; Soya, Mısır, Patates, Domates, Prinç, Buğday, Balkabağı, Ayçiçeği,Yer fıstığı, Bazı balık türleri, Muz, Ahududu, Çilek, Kiraz, Ananas, Biber, Kavun, Pamuk, bu ürünler bizim verimli topraklarımızda GDO kullanmadan zaten fazlası ile elde ediliyor.Bağımlılık ve para stratejisinin insan sağlığını tehlikeye atarak kullanılıyor olması Kabul edilecek bir durum değil.

GDO insan ve hayvan sağlığı açısından ciddi riskler taşıyor;

alerjiler, antibiyotiklere direnç, metabolizmada değişiklikler gibi sorunlar baş göstermektedir.

GDO’lu tohumların tozları dahi tehlike saçıyor.

Rüzgâr ile uçuşan bu tozlar polenler ile eşleşebiliyor.

Bu ne demek; yıllardır kendi kendine yetişen ağaçların mutasyona uğrayarak kendi kendine yetişememesidir. Aynı şekilde rüzgar etkisiyle dolaşırken organik tarıma da bulaşır. Bitkilerin doğasını bozarken, bu yiyeceklerden yiyen canlı türlerinin de yok olmasına sebep olur.

Gümrüklerden rahatlıkla geçebilen ürünleri denetleyecek bir laboratuarımızın da olmayışı bu tehlikenin rahatlıkla dolaşmasına ve sofralarımıza kadar ulaşmasına olanak sağlıyor.

Türkiye topraklarında, zaten kullandığımız ve tükettiğimiz ürünler üretilecek bu çok sevindirici bir gelişmedir yaklaşımı ile yaklaşan Hükümet sözcüsü, Bakanlar Kurulu’nda olan Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı’nı TBMM’ne sunmak için imza toplanmasını destekler yönde hareket ediyor. Ülkemiz üretim yönünden de dışa bağımlı hale gelirken bebeklerin mamasından tutunda, soframıza gelen tüm yiyeceklerde kullanılan GDO ile sağlıksız nesillerin yetişmesine onay vermiş olacak.

Tabii bu tohumları kullanıp risklerini gören hiçbir çiftçi bunları açıklayamayacak, şirket sırrı altında gizlenecek. İşin üzücü yanı birçok Avrupa ülkesinde satışa sunulan ürünün GDO’lu olduğu etiketler ile belirlenirken üstelik üretim alanları daha da daraltılırken, bizim topraklarımızın sınırsız sunulması ihanet olur.

Akla mantığa sığacak gibi değil ki, düşünün bir kez domuz geni aktarılmış domates yediğinizi. Domuzda bulunan mikroplar domateste varlığını sürdürmeye devam eder. Domuz eti tüketmediğimiz halde aşılanmış domates yemek domuz yemekle de eşdeğer oluyor.

(…) İskoçya Rowett Enstitüsü Doktorlarından Arpad Pusztai’nin deney faresini genetiği ile oynanmış yiyecekle beslemesi sonucunda farenin iç organlarında küçülme, sindirim sisteminde bozukluk ve bağışıklık sisteminin çöktüğü görülmüştür. Bir başka doktorun soya ürünü beslediği farenin yavrularının doğumdan birkaç hafta sonra öldüğü görülmüştür. (…)

Görüldüğü gibi insan, çevre ve hayvan sağlığını tehdit Eden GDO barbarca yok etmeye kodlanmış. Bir nevi GDO’ DA bir terör. Sonuç itibari ile hedef alanları daha geniş ve etkili. Sonuçlarını ise hiçbir zahmet harcamadan alıyor, üstelik üstüne fazlası ile para kazanıyor.

Ülkemizin biyolojik genlerinin, tohumların, çiftçilerin korunması gerekiyor. Doğanın dengesini bozan çevre ve insan sağlığını tehdit Eden bu yasa meclis gündemine dahi gelmemeli.

Portakal yerken içinden ördek çıksa ne yaparsınız?

Avokado içinde çilek..

Ya da muzu soyduğunuzda mısır çıksa…

Düşüncesi dahi korkunç değil mi?

O halde bu konuda halkın bilgilendirilmesini talep ettiğimiz gibi bu ihanet yasasının asla Kabul edilmemesi gerektiğini bizlerde söyleyelim,

“GDO’ya Hayır Platformu Bileşenlerinin” söylediği gibi.

2004 yılından bu yana GDO ile mücadele Eden platform basın toplantıları ve yayınladıkları dekralasyonlar ile bilinçlendirmeye devam ediyor.

Sağlıklı yaşamak, ürünleri doğal olarak tüketmek en tabi hak…

Tıpkı sizin, benim hakkım olduğu gibi…

Şimdi gidin buzdolabınızda Duran portakalı afiyetle yiyin, yerseniz! *1*

Yaşam Patentlenemez

Uzunca bir zamandır sofralarımızı, sağlığımızı, geleceğimizi tehdit eden bir hayalet dolaşıyor etrafta. Çok uluslu şirketlerin, gözü doymaz girişimcilerin başımıza sardığı bu belanın adı: Genetiği değiştirilmiş organizmalar; kısa adıyla GDO. GDO, uluslararası literatürde kısaltılmış şekliyle "GM" veya "GMO" olarak geçen "Genetically Modified Organism"in Türkçe karşılığı. GDO'nun kapsamı içine genetik olarak değiştirilmiş bütün organizmalar giriyor. Bu yazıda kastedilen GDO'nun tarifi şu: "Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş yeni bir genetik materyal kombinasyonuna sahip olan herhangi bir canlı organizma.

Biyolojik "zenginlik"

GDO'yla ilgili en önemli kaygılardan biri; aktarılmış genlerin doğal bitki türüne atlayarak, bulundukları çevredeki doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına neden olmaları, yabani türlerin doğal yapılarında sapmalara neden olmaları, ekosistemdeki tür dağılımını ve dengeleri bozmaları.

Türkiye'de GDO konusunda en fazla dikkat edilmesi gereken konulardan biri bu. Türkiye, biyolojik zenginlik bakımından çok şanslı bir ülke: Örneğin Avrupa ile karşılaştırılacak olursa, Türkiye tür sayısı bakımından oldukça zengin. 11 bin bitki türümüzden 2 bin kadarı, başka hiçbir yerde bulunmayan endemik türler. Bir ülkenin bitki ve hayvan türleri açısından sahip olduğu zenginlik, aynı yeraltı kaynakları ya da tarihi eserler gibi o ülkenin en önemli zenginliklerden biridir.

Ekolog Barry Commoner'e göre, ekolojik sistemler aşırı stres altında bırakılırsa, ani, şaşırtıcı felaketler yaşanabilir. Yapısında kimyasal ilaçtan hayvan genlerine kadar pek çok yabancı madde barındıran GDO'nun böyle bir strese yol açacağı şüphe götürmez.

Commoner'e göre; "ekolojik sistem bir yükselteçtir, öyle ki bir yerdeki küçük bir çalkantının başka bir yerde büyük, uzak, uzun süre ertelenmiş etkileri olabilir." Modern tarımda kullanılan ve birbirlerinin genetik yönden kopyası olan çeşitler, geniş alanlarda tek tip olarak yetiştiriliyor. Bu yetiştirme yöntemi, yani monokültür, çeşitli ekonomik avantajlar sağlıyor, ancak doğada her kazancın bir de bedeli var. Örneğin, monokültürdeki tek tip bireyler hastalıklardan da aynı derecede etkileniyor. Ortaya çıkan bir hastalık tüm ürünü etkileyecek şekilde hızla yayılabiliyor. Monokültür yayıldıkça, yediğimiz ürünlerden aldığımız besin ve damak tadı da tek tipleşiyor.

Modern tarım yöntemlerinin yolaçtığı etkiler yüzünden zaten yeteri kadar azalmış olan çeşitler de GDO'nun tehdidi altına giriyor. Çünkü GDO'ların aktarılmış genleri çevresinde bulunan, geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlere de geçebiliyor.

Arılar ve rüzgarlar GDO'lu polenleri alıp, komşunun geleneksel ekiminin üzerine bırakıyor. Böylece civardaki, bitkiler genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin içerdiği böcek ve ot ilaçlarına karşı dirençli hale geliyorlar. GDO karşıtlarınca Frankeştayn Gıda olarak nitelenen, kolera bakterisinin genini taşıyan yonca, tavuk geni taşıyan patates, akrep geni taşıyan pamuk, balık genli domates gibi gıdaların doğal çeşitliliğe verdikleri zarar sonucunda yeni Frankeştaynların ortaya çıkmasına olanak sağlanıyor.

GDO ürünleri sağlığımızı nasıl etkiler?

GDO'lu ürünlerin temel sakıncalarından biri de insan sağlığına karşı olumsuz etkileri. Uzmanlara göre, sağlık riskleri şunlar; antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşması, gıda olarak kullanımda insan ve hayvanda toksik ya da allerjik etki yapması, doğrudan alım durumunda insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali.

GDO'lu ürünlerin oluşturduğu sağlık risklerini doğrulayan bilimsel araştırmalara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Örneğin, Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesi, fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden oluyor.

Rowett Enstitüsü'nde çalışan Arpad Pusztaria'nın son deneyleri GDO'larla ilgili yeni kuşkular ortaya çıkardı. Sözü edilen çalışmada, genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik olduğu, bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğu ortaya çıktı. Genetiği değiştirilmemiş patateslerle beslenen fareler gayet sağlıklıydı. Sonraki deneyler toksikliğin gen transferi yöntemiyle ilgili olduğunu ortaya çıkardı.

Bir başka deney, besinler yoluyla aldığımız yabancı DNA'nın hücrelerimize taşınabileceğini ortaya çıkardı. Yakın zamana kadar DNA'nın bağırsaklarımızda sindirilebileceği düşünülüyordu. Ancak deneyler durumun aksini kanıtladı. Bakteriyel bir virüsün DNA'larıyla beslenen farelerde bağırsak boyunca yaşayabilen ve kana karışabilen büyük virüs DNA'sı parçaları bulundu. Alınan DNA'lar lökositlerde, dalak ve karaciğer hücrelerinde de görüldü ve virüs DNA'sının fare genomuna yerleştiği kanıtlandı. Hamile farelere yedirilen virüs DNA'sı, ceninin ve yeni doğmuş yavruların hücrelerine geçtiği de belirlendi.

GDO verimi gerçekten artırır mı?

GDO sayesinde tarımsal üretimde büyük artışlar sağlanabilir mi? Ekoloji ve doğa bilimleri alanında çalışan her bilimcinin üstüne basa basa belirttiği gibi; doğada bedelsiz kazanç olmaz! Tarımsal üretimin artırılmasıyla sağlanan kazancın bedeli de artan çevre kirliliği, küresel ısınma, yokolan türler ve daha sayılabilecek onlarca çevre sorunu.

GDO ürünleri ile yapılan tarım çok yeni olduğu için bu konuda rakam vermek çok zor. Ancak sözü edilen kuralları bu alanda da geçerli sayabiliriz. Bu yeni uygulamayla bir süre verim artışı sağlamak mümkün, ancak bu artışı kalıcı kılmak olanaklı değil. Tabii bu arada ödeyeceğimiz bedeli de unutmamak gerekiyor.

GDO'lu çeşitlerden elde edilen verim, geleneksel tarımla elde edilenin altında. Bu, bu işin patentini alan ticari şirketlerin söylemlerini tamamen yalanlayan bir olgu. GDO'nun randımanı geleneksel tarıma oranla daha az, üstelik tohum başına daha yüksek fiyata, bakım ürünlerinde de eşit masrafa sahip.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar açlığa çare olur mu?

GDO'yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli noktalardan biri, dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak için GDO'nun zorunlu olduğu.

Çoğu çevrebilimci, üçüncü dünya ülkelerinde görülen açlık sorununun, üretim potansiyelinin eksikliğinden değil, üretim kapasitesinin plansız kullanımından ve dağılımın adil olmayışından kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Uzmanlar, mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğunu düşünüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun 1990 tarihli raporuna göre, tahıl üretimindeki artış, nüfus artışından yüzde 50 daha fazla. Tabii bu rakamlar dünyada açlık sorunu olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak sorun üretimden değil, dağılımın adil olmayışından kaynaklanıyor.

Açlık sorununun yaşandığı ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin hemen hepsinin batılı ülkelerin eski sömürgeleri olduğunu görürüz. Bu ülkelerin tarım ekonomileri başka ülkelerin yararına kurulmuş durumda. Çoğu ülke bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dahi, dış borç vb. ekonomik sorunlarla boğuştukları için ihracata yönelik tarım politikaları uygulamışlar. Yani halkı doyuracak besinler üretmek yerine döviz sağlayacak besinler üretilmeye çalışılmış. Açlık sorunu yaşanan birçok ülkede, eskiden besin yetiştirmek için kullanılan topraklarda kahve, pamuk, muz, kakao gibi gelişmiş ülkelere satılan ürünler yetiştiriliyor. Örneğin, Etiyopya'da açlığın kol gezdiği dönemlerde bile kahve üretimi ve ihracatı sürdürülüyordu.

Diğer taraftan, konunun bir de israf ve tüketim çılgınlığı boyutu var. ABD Tarım Bakanlığı'nın verilerine göre, ABD'liler her yıl üretilen gıdanın yüzde 25'inden fazlasını israf ediyor. Araştırmaya göre, sadece 1995 yılında çöpe atılan gıda miktarı 43 milyon ton civarında. Bir kişinin günde ortalama 1.5 kilo gıda tükettiğini varsayarsak, israf edilen gıdanın sadece yüzde 5'i bile geri kazanılsa 4 milyon insanın doyması sağlanabilir.

Tarımda modern tekniklerin, kimyasal ilaçların, hormonların vb. kullanılmaya başladığı "yeşil devrim" olarak nitelendirilen süreç de kamuoyuna dünyadaki açlığa çare bulmak şiarıyla sunulmuştu. Ancak veriler iddianın tam tersini gösteriyor: Dünya Bankası'nın 1993'te yayınladığı Dünya Kalkınma Raporu verilerine göre, 1976'da düşük gelirli olarak sınıflanan ülkelerde kişi başına düşen ortalama gelir, yüksek gelirli ülkelerdekinin yüzde 2.4'ü kadardı. 1982'de bu oran yüzde 2.3'e, 1988'de yüzde 1.9'a düştü. 1980'den 1990'a kadar, düşük ve orta gelir grubundaki ülkelerde kişi başına gayri safi milli hasıladaki büyüme, gelişmiş ülkelerdekinin yüzde 52'si kadardı.

Artan besin ihtiyacına yanıt vermek ya da açlığın hüküm sürdüğü yerlere yiyecek götürebilmek için GDO'ya ihtiyacımızın olmadığı açıkça ortada. Dünyadaki açlığın nedeni yeterli besin olmaması değil, besinin adil dağılmaması ve plansız tarım politikaları. Üçüncü dünya ülkelerinin tarım politikalarıyla ilgili zaten yeteri kadar derdi varken, bu ülkelerin tarımına bir de GDO üreticisi çok uluslu şirketlerin sokulmaya çalışılmasının pek de iyi niyetle ilgisi olmasa gerek.

GDO üreticisi firmaların niyeti ne?

Ekolog Pimentel'in verdiği rakamlara göre, tarla için harcanan toplam enerjinin %32'si azotlu gübre üretimine, %28'i tarım makineleri yakıtına, %15'i bu makinelerin yapımı ve bakımına, %11'i çeşitli işler için kullanılan elektrik enerjisine, %4'ü ürünü kurutmaya harcanıyor.

Bunlardan sonra gelen girdiler %2'şer değerle taşıma ve dağıtım, potasyumlu gübre, fosforlu gübre ve tohum. %2'den az olan girdiler de, ot ilacı, böcek ilacı, sulama ve işçilik. Görüldüğü gibi sanayileşmiş tarımda kol gücünün toplam girdiler içindeki payı oldukça az.

Tabloyu dikkatle incelediğimizde yukarıda söz konusu olan olayın bildiğimiz anlamda çiftçilik değil, tarım sanayin olduğunu görüyoruz. İşin püf noktası da zaten burada. Çiftçi tarlasındaki ürünü elde etmek için büyük oranda bu konuda üretim yapan çeşitli sanayi kuruluşlarına bağlı. Bu sanayi kuruluşlarının büyük bir kısmının çok uluslu şirketler olduğunu tahmin etmek zor değil.

Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek. *2*

*1* Nuran.talay@politikadergisi.com
*2* http://www.gdoyahayir.org/



http://www.haberanaliz.net/detay.asp?hid=51817



Biyo-Silah Terminatör Tohumlar 12

Türkiye`de tarımı bakan bile kurtaramaz!

ANIMSATMA :

Bir bebek maması firmasının ürünlerinde Genetiği Değiştirilmiş Organizma kullanıldığını çok iyi biliyorum sözgelimi! Ancak yasalar izin vermediği için size bu firmanın kimliğini açıklayamıyorum. GDO`ların ne tür sıkıntılar yarattığından söz edebilirim, ancak hangi üründe bunların kullanıldığını ticaret/rekabet her ne haltsa, o yasalar nedeniyle açıklamam olanaksız. İşin alçakça olan yanı, o bebek mamasının satışı için, bir ajanstan getirtilmiş bir bebeğin kullanılmasıdır! Her şeyi satın alınır kılan kapitalist ahlak(sızlık) önce ekrandan sızar evimize, sonra ürüne döner...
(Enver Aysever)

***
Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, genetik mühendisliği marifetiyle, yendiğinde erkeği kısırlaş­tıran bir mısır geliştirdiklerini açıkladı. Epicyte, Svalbard'ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojilerini yaymak için ortaklık kurmuştu. Çok il­ginçtir ki Epicyte, genetiği değiştiril­miş sperm öldürücülü mısırı ABD Ta­rım Bakanlığından (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti.
Toplumun üremesini engelleyecek olan işlem önce erkeği kısırlaştirmak amaciyla spermi öldüren bir katkiyla mısır vasitasiyla kullanima verildi.
Erkeklerin spermleri, döllenme sağlayamayacak duruma getirilmeye başlandi.

***
GDO üzerindeki patent uygulamaları

GDO'lar bir hakim olma tekniğidir. Patent hakkı da bu hakimiyeti sağlayan en önemli araçtır. Günümüzde GDO'lar, özellikle tekniği ön plana çıkarılarak, hem teknik, hem de ürün olarak patent kapsamında korunabiliyor. Genetik yapısı değiştirilen ürünler patentleniyor. Çünkü bu çalışmaları yapan şirketlerin temel kazanç modeli, patent bedeli tahsil etme üstüne kurulu. Örneğin sadece mikroorganizmayı bile patent kapsamında koruyabiliyorsunuz, bunlarla ilgili büyük saklama kuruluşları var. Halbuki doğada o mikroorganizma milyonlarca yıldır yaşıyor, fakat siz onu doğal ortamından yalıttığınız ve belirli özelliklerini gösterdiğiniz, ispatlayabildiğ iniz için bir tekel hakkı, korunma hakkını almak istiyorsunuz ve bu istisna size tanınıyor.

Gen bulunması ve tanımlanması çok zor olduğu ve büyük yatırımlar gerektiği için (Avrupa Patent Sözleşmesi'ne göre); bunun işlevini göstermek şartıyla, örneğin hangi proteini kodladığı, ne gibi işlevlerinin bulunduğunu ispat etmek şartıyla bir başvuru yapılıp, bu konuyla ilgili patent alınabiliyor. Oysa patent sadece yenilik özelliği taşıyan ve sanayide uygulanabilirliğ i olan buluşları korumak içindir. Genetik değişikliklerde, ancak değişikliğin gerçekleştirildiğ i tekniğin patenti alınmalıdır. Doğada bulunan genler için verilen diğer tüm patentler meşru değildir. Bunun adı biyolojik korsanlıktır.

Patent alınması halinde de genetik olarak değiştirilmiş pamuk, mısır ya da tütün tohumunu eken çiftçi, hasattan sonra elinde kalan tohumları ekinde yeniden kullanırsa, patent sahibine bir bedel ödemek zorunda kalıyor... Tarımsal üretimin en temel ve en eski yöntemlerinden olan, kendi ürününden gelecek yıl için tohumluk ayırma geleneği ve hakkı, bu şekilde ortadan tümüyle kaldırılmış oluyor. Zengin gen kaynaklarına sahip üçüncü dünya ülkelerinin sahip oldukları kaynaklar üzerindeki patent hakları yavaş yavaş gelişmiş birkaç ülkenin, hatta birkaç çok uluslu şirketin elinde toplanıyor.

Batı'da çevreci akımların mücadeleleri sonucunda, GDO'lu ürünlerin ekimi ve ülkeye
sokulması, ciddi engellerle karşılaşıyor. AB mevzuatı ile karşılaştırıldığında bu ürünlerin üretimi, ihracatı, ithalatı bakımından Türkiye'de herhangi bir hukuksal gelişme olmadığı görülüyor. Ayrıca her şey kapalı kapılar ardında cereyan ediyor. Ne tüketici, ne de üretici bu konuda bilinçlendirilmiş değil. Oysa GDO'ların doğal çeşitliliğe ve insan sağlığına zararları çok açık.

Ticaretin serbestleştirilmesi AB'ye üyelikten sonra bir zorunluluk olacak. Yani ticarete konu olan biyoteknoloji ürünleri de Türkiye'ye gelebilecek. Örneğin, transgenik buğday çeşitlerini buğdayın anavatanı olan Türkiye'de üretmeye başladığımız zaman genetik kaynaklarımızı büyük bir tehdit altına sokmuş olacağız. Türkiye'den ekolojik yaşamı üretim boyutundan sosyal boyutuna kadar bütünsel bir yaşam felsefesi olarak gören, dünyanın kötü gidişini engelleyici, alternatif bir yaşam biçimi olarak benimseyen bireyler olarak sesleniyoruz:

1) Gelecekte ekoloji ve insanlık adına ne kadar bedel ödeteceği belli olmayan, sistemi tümüyle değiştirebilecek, çıkaracağı sağlık problemleriyle dünyanın düzenini bozacak GDO'lu ürünleri kesinlikle reddediyoruz. Bunların Türkiye'ye sokulmasının önlenmesini istiyoruz.

2) GDO'lu tarım kendi dışındaki tüm tarım şekillerini ve özellikle ekolojik tarımı yokeden totaliter bir tekniktir. Bu nedenle GDO tohumlarının ülkemize girişi yasaklanmalı, GDO'lu tarım yapılmamalıdır. Tarımsal üretimin doğal evrelerine ve ritmine saygılı olunmalıdır.

3) GDO'lu besinler geleneksel ve yerel beslenme kültürü ve hakkına açık bir saldırıdır. GDO'lu ürünlerin ülkeye girişinin mümkün olması durumunda ve her halükarda bu ürünlerin üzerinde "ne olduklarını" belirten "etiketlerin" olmasını istiyoruz. Tüketicinin alacağı üründe GDO olup olmadığını bilmesi, seçimini kendi insiyatifine göre yapabilmesi tüketicinin en temel hakkıdır, diye düşünüyoruz.

4) GDO'lu ürünlerin kullanılmış olması ihtimaline karşı GDO'lu ürün kullandığı bilinen Nestle ürünleri gibi ithal bazı ürünlerin mercek altına alınmasını, Cargill, Novartis, Zeneca, Du-Pont, Syngenta, Monsanto ve Dow Chemical gibi GDO üreticisi şirketlerin Türkiye'ye getirdiği ürünlerin mercek altına alınmasını istiyoruz.

5) GDO'lu ürünlerin %98'i böcek ilacı içerdiği için Sağlık Bakanlığı'nın ilgili kuruluşlarınca denetlenmelidir.

6) Çiftçi örgütleri, ziraat odaları gibi kurumlar GDO'lu ürünlerle mücadele kapsamında kendi aralarında memoranduma gitmelidirler. Gelecekte olası bir GDO tehlikesinde, gen tekniklerinden ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerden arındırılmış olan kurtarılmış bölgeler, ancak bu şekilde oluşturulabilir.

7) Ulusal Biyogüvenlik Komitesi'ne başta ekoloji-çevre örgütleri olmak üzere, ziraat odaları, tarımla ilgili tüm sivil toplum kuruluşları ve tüketici örgütleri katılmalıdır.

8 ) GDO'lu tohumların ekimleriyle ilgili karşı çıkışlar ve oluşturulan memorandumlar, sadece ekolojik olarak hassas bölgelerle sınırlı olmamalıdır.

9) Genetiği değistirilmiş tarım ve yem ürünleri Türkiye'deki fiyatların çok çok altındadır. Bu fiyatlar Türk çiftçisi ve hayvancılık ile uğraşanlar için ekonomik açıdan çok cazip görünmektedir. Bu aldatmacanın karşısında gerekli bilgilendirmenin başta il ve ilçe tarım örgütleri olmak üzere ilgili kurumlarca kesinlikle yapılması, devletin ve sivil toplum örgütlerinin görevidir.

10) Ulusal Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi'nin çalışmaları Mart 2004'te bitiyor, ancak projenin uzatılması kuvvetle muhtemel. Bu proje çalışmaları ile hazırlanacak yasa tasarısının ilgili bakanlıklarda (Tarım, Çevre-Orman, Sağlık, vb.) görüşülüp TBMM'ye gelmesi ve yasalaşmasının en az 4-5 yıl olduğu ifade ediliyor. Bu kanunun aciliyeti ortadadır ve en kısa sürede çıkarılması gerekmektedir. GDO'lu ürünler hakkında her ülkenin kendi önlemlerini alacağı yönündeki uyarı gereği Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Genelgesi'nin 11. ve 12. Maddelerinde belirtilen yasaklamalar geçerliliğini korumalı, bu hükümlerin aksine düzenlemelere gidilmemelidir.

11) Türk Gıda Kodeksi mevzuatında GDO'lu ürünler tanımlanmalı ve insan sağlığına zararlı olduğu için yasaklanmalıdır.

12) Insan sağlığını tehdit edecek, kamu düzenini bozacak, çevre sağlığına, ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe zarar vereceği düşünülen buluşlara patent verilmemesi, varolan patentlerin de iptal edilmesi gündeme getirilmelidir.

13) Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri için mevcut yasa, yönetmelik ve mevzuatlarımız, gümrüklerimiz, analiz için laboratuvarları mız hazır değildir. Bu hazırlıkların bir an önce yapılması gerekmektedir.

14) Ülkemizin sahip olduğu gen kaynakları en önemli zenginliklerimizden biridir. Bu çerçevede devlet ve sivil toplum kuruluşları yerli gen kaynaklarının korunması ve ıslahı için kurumsallaşmalı , gen kaynaklarımız, yasalarla çok uluslu şirketlerin tehditlerine karşı korunmalıdır. *1*

***
Anadolu'nun 10 bin yillik tohumlari, yapay tohumlarla esir alinarak kisirlaştirilirken tarimin hali nasil idi;

TARIMIN BİLİNÇLİ YOK EDİLİŞİ - 2 -
Eski bakandan hükümetlere büyük suçlama: Türkiye`de tarımı bakan bile kurtaramaz!

`Efendiler!

Avrupa`nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenîleşmesine karşılık Türkiye tam
tersine gerilemiş ve düşüş vâdisine yuvarlanadurmuştur.

Artık vazîyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa`dan nasîhat almak, bütün işleri Avrupa`nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa`dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklâl vardır ki ecnebîlerin nasîhatleriyle, ecnebîlerin planlarıyla yükselebilsin? .. Târih, böyle bir hâdiseyi kaydetmemiştir!` Gazi Mustafa Kemal 6 Mart 1922, T.B.M.M.


Eski bakandan hükümetlere büyük suçlama:

Türkiye`de tarımı bakan bile kurtaramaz!

`Tarım için gerekli yasaları çıkarmamı engellediler` diyen eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp, bir tarım bakanının bile bu düzende Türk tarımını kurtaramayacağını iddia etti.

Kendisi de bir ziraat profesörü olan Hüsnü Yusuf Gökalp, 57. Hükümette Tarım ve Köyişleri Bakanı olarak görev aldığı yıllarda başta Tarım Yasası olmak üzere Türk tarımındaki birçok eksiği tamamlamaya çalıştığını, ancak engellendiğini belirtip, `Bir an önce Siyasi Partiler Kanunu değişmeli. Bir bakan, kendi sorumluluğuna verilmiş konuda bile konuşturulmuyorsa, bir şeyler yapmak istediğinde önü kesiliyorsa, çok ciddi bir sorun var demektir` dedi. Yakın bir zaman önce, aynı gerekçeleri sunarak partisi MHP`den de istifa eden Prof. Dr. Gökalp, `Yapmak istediklerim, ABD`nin, AB`nin yani Batı`nın işine gelmedi. Yapmak istediğim her şey engellendi` diyerek, Türkiye`nin nasıl bir ortama sürüklenmiş olduğunu gözler önüne serdi.

Prof. Gökalp: `Tarım, hürriyet meselesidir`

`Tarımın hayati önemini ne yazık ki henüz milletçe kavrayamadık` diyen Gökalp, bunun
önemini şöyle vurguladı: `Tarım denince milletin aklına köy gelebilir. Ama benim aklıma, milletimin açlığı tokluğu geliyor. Tarım bir milletin açlık-tokluk meselesi, dolayısıyla hürriyet meselesidir. Aç olan insanın hürriyetini kaybetmesi an meselesidir. Tarımın önemi herkese anlatılmalıdır. İstanbul`un Levent`inde, Etiler`inde oturup, köylülere burun kıvıranlara da tarımın önemi benimsetilmelidir.`

`Lütfen kurun` derken can veren dekan

Tarımın 80`li yıllarda başlayarak çeşitli yaralar aldığını anlatan Prof. Dr. Hüsnü Yusuf Gökalp, kendisine en acı veren anısını bizlere şöyle aktardı: `1984 yılında çıkarılan kanunla Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü`nü kapatmışlardı. Örneğin, şu anda patateste görülen hastalıklar gibi pek çok hastalık, bu genel müdürlük halen açık alsaydı ortaya çıkmazdı. Çünkü dışarıdan hastalıklı tohum gelmesine engel olunurdu. Ülkesini seven bilim adamlarının bu konuyu ne kadar ciddiye aldıklarını, size acı bir anımla anlatmak istiyorum. 2000 yılıydı. İzmir`e gitmiş ve zamanın İzmir Valisi Kemal Nehrozoğlu`nun da bulunduğu bir masada Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Feyzi Önder ile görüşüyordum. Feyzi bey, bir bakan olarak benden Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü`nü yeniden kurmamı istiyor ve tarımda bu kurumun eksikliği yüzünden yaşanan hastalıkları bana hatırlatıyordu. `Lütfen kurun` derken bir anda fenalaştı ve oracıkta ölüverdi. Ne yazık ki, rahmetlinin o isteğini bile gerçekleştiremedim. Onu bile engellediler.`

Tarım Kanunu`nu engellediler

Türkiye`de yıllarca Tarım Kanunu`nun olmadığını hatırlatan ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı döneminde Tarım Çerçeve Kanunu hazırlattığını söyleyen Gökalp, `Ancak ne yaptıysam olmadı. Hükümet programına alınmadı` dedi ve ekledi: ` O zaman o kanun çıksaydı, geçen sene çıkan o ucube tarım kanunu çıkmamış olacaktı ve çiftçi de bugünkü gibi kötü durumlara düşmeyecekti. Tarım Yasası, ne yazık ki, tarıma ters açıdan bakanlar tarafından çıkartıldı.`

`Bakanlığınız zamanında hükümetin başında rahmetli Bülent Ecevit vardı. Bu durumda sizi o mu engelledi?` sorumuzu eski Tarım ve Köyişleri Bakanı Gökalp, `Hayır. Tam tersine, beni dinleyen tek kişi o olmuştu. Her ne kadar siyasi fikirlerimiz uymasa da, tarım konusundaki hassasiyetini her zaman saygıyla karşıladım` diyerek yanıtladı.

`Bizde var, sen ekip biçmekle uğraşma!`

Prof. Dr. Hüsnü Yusuf Gökalp, görev aldığı hükümet döneminde Tarım Ürünleri Pazarı Regrasyon Kurumu kurulması için de çok uğraştığını söyledi ve böyle bir kurumun olması halinde, köylünün ürünlerinin ucuza gitmeyeceğini belirtti. ABD`de de tarım ürünlerini pazarlama board`ları (kurulları), tarım ürünleri borsaları olduğunu hatırlatan Gökalp, `ister ABD`li olsun, ister AB`li, Batılılar`ın derdi, bize kendi çiftçilerinin ürünlerini satmakta. `Bizde bu ürünler var. Sen ne uğraşıyorsun ekmekle, biçmekle` mesajı verip duruyorlar. Bu sözleri, katıldığım tarım bakanları toplantılarında bizzat duydum` diyerek, Batılılar`ın amaçlarını birinci ağızdan bizlere anlattı.

`Tarımı, reel sektörler arasına almadılar`

Reel sektörler arasında bankacılığın, borsanın olduğunun ama üretim sektörlerinin olmadığının altını çizen Hüsnü Yusuf Gökalp, `Bakan olarak tarımı reel sektörler arasına koydurmak için çok uğraştım ama olmadı` dedi. GAP gibi büyük bir projenin üst kurulunda bile 2002 yılına kadar Tarım Bakanına yer verilmediğini söyleyen ve yüzde 90`ına yakını enerji yatırımlarına ayrılmış olan GAP`ta tarım ve sulama yatırımlarının sadece yüzde 12 oranında olduğunu hatırlatan eski Tarım Bakanı Gökalp, kendi döneminde Bakanlar Kurulu`nda dikkate alınmayan önerilerini şöyle sıraladı: `Tarım Çerçeve Kanunu`nun ve kuraklığa karşı Su Konseyi Kanunu`nun çıkarılması; AB`nin önemli organlarından olan Tarımsal Garanti ve Yönlendirme Kurulu`nun Türkiye`de de oluşturulması ve kapatılmış olan Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Toprak-Su Genel Müdürlüğü, Gıda İşleri Genel Müdürlüğü, Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü`nün yeniden faaliyete geçirilmeleri.`

İzmir`de 22 köye tek mühendis, ya Siirt`te?

Çiftçiyi yönlendirecek kurumları tekrar faaliyete geçirmeye uğraşan zamanın Tarım Bakanı Gökalp`in `Ne yaptıysam engellendim` sözü kulaklarımızda henüz çınlarken, durumun ne kadar vahim olduğunu, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı Prof. Dr. Kamil Okyay Sındır`ın TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Genel Merkezi`ne yazdığı rapordan daha iyi anlıyoruz: `Üretimde verim, verimlilik ve kalitenin en temel dayanağı olan `bilgi`yi, ona en çok ihtiyaç duyan çiftçilerimize ulaştırabilecek, nitelikli ve yeter sayıda teknik personel ile donatılmış bir kamu kurumu niteliği de ne yazık ki kalmamıştır. Örneğin, İzmir ilimizde ilçeler itibariyle Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bünyesinde kamu hizmeti vermekte olan her bir Ziraat Mühendisine düşen tarımsal nüfus 25 bine, tarım alanı 170 bin dönüme, köy sayısı ise 22`ye kadar ulaşmıştır. Torbalı, Menemen, Ödemiş, Tire, Bergama ilçelerimizde bu rakamlar daha da yüksektir. Kaldı ki, var olan yapıda söz konusu teknik personel de, destekleme ödemeleri ve Çiftçi Kayıt Sistemi bürokrasisi ile
boğuşmaktadır. Sonuç olarak devlet ile üretici arasında, eğitim ve yayım amaçlı bağ ortadan kalkmış durumda bulunmaktadır. ` İzmir gibi merkezi ve göz önünde olan bir
ilde 22 köy, tek bir ziraat mühendisine danışabilecekse, doğuya gittikçe tek bir mühendise düşen köy sayısı kimbilir daha ne kadar artmaktadır.

Prof. Sındır: `Dışa bağımlılık yatırımla kırılır`

Prof. Dr. Sındır, Türk tarımının geneliyle ilgili şu uyarılarda da bulunuyor: `Tarım sektöründe doğru ve sürdürülebilir bir tarım politikası oluşturulmalıdır. Söz konusu politikanın temel amaçları, AB`nin ortak tarım politikasına benzer bir şekilde; tarımda verim artışını sağlamak, kırsalda yaşayanların yaşam kalitelerini iyileştirmek, tarımsal ürün ve girdi piyasalarında istikrar sağlamak, tarım ürünleri arzında süreklilik sağlamak ve uygun tüketici fiyatlarını garantilemek şeklinde sıralanabilir. Tarıma ayrılan destekleme miktarının GSMH`nin en az %3`ü olarak düzenlenmesi gereklidir... Özelleştirme politikaları yerine girdilerde derinleştirilmekte olan dışa bağımlılığı kıran yatırımlara ağırlık verilmelidir.`

IMF onlara tarım programlarını uygulatmadı

Çok iddialı tarım programlarıyla seçimi kazanan DSP ve MHP, `Nihayet Türk tarımı için birileri bir şey yapacak` kanısını, IMF programlarını uygulayarak boşa çıkardılar. Kendi Tarım Bakanları bile bu işe isyan etti. Ancak IMF ve Kemal Derviş faktörü, tarımla ilgili her öneride, Bakanlar Kurulu`nu derin bir sessizliğe boğdu. Özal Hükümeti ile başlayan tarım konusundaki dışa bağımlı politikalar, AKP iktidarında daha da hız almış halde devam etmektedir.

Ulusal Tarım Politikası gerekli

Türk tarımının yıllardır tehdit altında olduğunu söyleyen bir başka isim de, Prof. Dr. Erol Manisalı. Ne zaman Türk tarımı için `yasal anlamda` kötü bir gelişme olsa, borsanın yükselişine dikkat çeken Manisalı`ya, `AB`nin Türkiye tarımı üzerinde kurduğu baskıyı` sorduk. Aldığımız ilk yanıt, `Türkiye`de tarım sorunun temelinde ulusal tarım politikasının olmaması yatmaktadır` oldu.

Prof. Dr. Manisalı, AB`nin Türkiye`yi kendi birliğine katmayacağından öylesine emin ki!.. 70`li yılların sonlarından beri hazırlanan AB raporların da anlaşılabileceğini söyleyen Erol Manisalı, `Tarım makro politikalarla ayakta durur, Avrupa Birliği`nde makro politikalar, ulusal politikaların üzerine oturtulmuştur. Oysa, Türkiye`de yıllardır ulusal bir tarım politikasının oluşturulmasına izin verilmemiştir` dedi. Manisalı, tarımda teslimiyetçiliğ in, Özal döneminde başladığını söyledi ve Turgut Özal`ın `devlet tarımdan elini ayağını çekmelidir` sözünü de hatırlattı.

`AKP, AB`nin güdümünde`

`Türk çiftçisi, yabancı tekeller ile karşı karşıya bırakılmıştır. Piyasa da AB`nin tarım politikaları egemendir` diyen Erol Manisalı bu konuda AKP Hükümeti`ni şu sözlerle suçladı. `AKP, orduya ve ulus devlete karşı AB`ye aldığı için onun dediklerini yapmak zorunda kalıyor. Tarımda da bu böyledir. AKP Hükümeti AB`nin güdümündedir.` *2*

***
Efendiler!

Avrupa`nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenîleşmesine karşılık Türkiye tam
tersine gerilemiş ve düşüş vâdisine yuvarlanadurmuştur.

Artık vazîyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa`dan nasîhat almak, bütün işleri Avrupa`nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa`dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklâl vardır ki ecnebîlerin nasîhatleriyle, ecnebîlerin planlarıyla yükselebilsin? .. Târih, böyle bir hâdiseyi kaydetmemiştir!` Gazi Mustafa Kemal 6 Mart 1922, T.B.M.M.


KAYNAKÇALAR
*1* http://www.gdoyahayir.org/
*2* SERPİL ÖZKAYNAK - Yeniçağ Gazetesi


http://www.internetajans.com/default.asp?nid=83138
Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"


Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."



http://www.guncelmeydan.com/pano/tayyip-erdogan-a-gonderilen-cfr-muhtirasi-kuresel-ihale-t18169.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/abd-disisleri-abdullah-gul-u-biz-yetistirdik-t23656.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/dun-malta-surgunleri-vahdettin-bugun-ergenekon-tayyip-t18151.html

KAÇAMAYACAKSINIZ!
Kullanıcı küçük betizi
Oğuz Kağan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 11997
Kayıt: Sal Oca 27, 2009 23:04
Konum: Ya İstiklâl, Ya Ölüm!

Şu dizine dön: Yazı Dizileri | Genel & Güncel Konular

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x