Cumhuriyetimizin kökleri / Sinan MEYDAN

Tarihçi - Yazar

Cumhuriyetimizin kökleri / Sinan MEYDAN

İletigönderen Oğuz Kağan » Cmt Eki 27, 2018 9:49

Cumhuriyetimizin kökleri

95. YILINDA CUMHURİYETİN KURULUŞUNA GİDEN YOL – 1

“Türk milletinin karakterine en uygun yönetim şekli cumhuriyettir” diyen Atatürk çok haklıydı. Çünkü İslam öncesi Türklerde de bir tür halk yönetimi vardı. Ulu Önder Atatürk, cumhuriyet için ilk adımları Milli Mücadele ile birlikte attı. Türk tarihindeki en büyük devrim olan cumhuriyetin başkenti olarak Ankara'yı seçmesi ise tesadüf değildi…

Resim

Bu yıl cumhuriyetimizin 95. yılını kutluyoruz. Atatürk'ün “en büyük eserim” dediği cumhuriyetimizi onun büyüklüğüne yakışır biçimde kutlamak için üç gün devam edecek bir yazı dizisi hazırladım. Bu yazı dizisinde Türkiye'nin saltanattan cumhuriyete nasıl ulaştığını, Atatürk'ün olağanüstü cumhuriyet mücadelesini anlatmaya çalıştım.

Nice 95 yıllara…

EN UYGUN YÖNETİM ŞEKLİ

Cumhuriyetin ilanı, Türk tarihindeki en büyük devrimdir.

Düşünsenize! Atatürk, bu topraklarda 1000 yıldan fazla bir zamandır devam eden saltanat düzenine son vererek cumhuriyeti ilan etti.

Peki! Cumhuriyetin ilan edilmesi, Türk tarihinin doğal akışına ters miydi?

Kesinlikle hayır!

Cumhuriyetin en basit tanımı “halk yönetimi”dir.

“Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun yönetim şekli cumhuriyettir” diyen Atatürk çok haklıydı. Çünkü İslam öncesi Türklerde bir tür “halk yönetimi” vardı. Türkler özgürlüklerine çok düşkünlerdi. Ancak zaman içinde sultanların/ padişahların/ halifelerin baskısı altında kalmışlardı.

Atatürk'ün “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabındaki ifadeleriyle; “Türk milleti en eski tarihlerinde meşhur kurultaylarında devlet başkanlarını seçmeleriyle demokrasi düşüncesine ne kadar bağlı olduklarını göstermişlerdir. Son tarih devletlerinde Türklerin oluşturdukları devletlerde başlarına geçen padişahlar bu usulden ayrılarak baskıcı olmuşlardır.”

Saltanat düzeni, Türklerin özgür ruhlarına tamamen aykırıydı. Türkler, egemenliklerini saraya, sultana kaptırmamak için çok mücadele ettiler. Bu nedenle dışlandılar, öldürüldüler, merkezden çevreye itildiler. Kendi kurdukları imparatorluğun “ötekisi” olmak zorunda bırakıldılar.

Türk milleti yüzyıllarca devam eden bu saltanat baskısından, kendi yurdunun ötekisi olmaktan, kula kulluk etmekten cumhuriyet sayesinde kurtuldu.

PADİŞAH OTORİTESİNİN AZALMASI

1789 Fransız Devrimi tüm dünyayı olduğu gibi Osmanlı'yı da etkiledi. Devrim ateşi tahtları devirmeye taçları eritmeye başlamıştı. Fransa'da cumhuriyet ilan edilmişti.

Osmanlı'da, kendini “Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi olarak” gören halife/ padişahların mutlak otoritesi 19. yüzyıldan itibaren sarsılmaya başladı.

1808'de Sened-i İttifak'ın imzalanması, Meşveret Meclislerinden ayrı meclislerin kurulması, 1839 Tanzimat Fermanı'yla padişahın “kanun” üstünlüğünü tanıması, “ilkel bir parlamento” durumundaki Meclis-i Ali'yi Tanzimat'ın açılması, 1869'da yöneticilerden ve il temsilcilerinden oluşan Şura-yı Devlet'in kurulması gibi adımlarla her geçen gün padişahın egemenliği biraz daha sınırlandırıldı.

Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur: Osmanlı'da, 1808'deki Sened-i İttifak'tan 1876'daki I. Meşrutiyet'e kadar geçen 68 yılda padişahın egemenlik alanı sınırlanırken halkın egemenlik alanı genişlemedi. Çünkü Niyazi Berkes'in ifadesiyle “Yönetilenlerin yönetim işine katılması Osmanlı geleneğine yabancı bir tutumdu. (Niyazi Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, s. 170)

MEŞRUTİYET VE HÜRRİYET

Peki! Osmanlı'da 1876'da anayasanın (Kanuni Esasi) ilanı ve meclisin açılması, yani I. Meşrutiyet halkın yönetime katılmasını sağladı mı? Evet! Kanuni Esasi'ye göre Mebusan Meclisi için seçimler yapıldı. Dolayısıyla görünüşte çok sınırlı da olsa halk yönetime katıldı. Ancak yine Kanuni Esasi'ye göre aslında I. Meşrutiyet Meclisi'nin hiçbir etkisi ve yetkisi yoktu. Anayasaya göre tüm yetkiler padişahın elinde toplanmıştı.

II Abdülhamit bu anayasaya dayanarak 1878'de meclisi tatil etti, bir daha da 30 yıl boyunca toplantıya çağırmadı. Yani, padişah anayasaya rağmen değil, anayasaya dayanarak istibdat (baskı) düzenini kurdu.

Önce Jön Türkler ve daha sonra da asker-sivil İttihat Terakki mensupları II. Abdülhamit'e karşı “hürriyet” mücadelesine başladılar. Amaçları, II. Abdülhamit'e yeniden “anayasayı” ilan ettirmek ve yeniden “meclisi” açtırmaktı.

30 yıllık bir mücadeleden sonra 1908'de bu hayal gerçekleşti: II. Abdülhamit, İttihat ve Terakki'nin baskısıyla 23 Temmuz 1908'de anayasayı yürürlüğe koyup meclisi açtı. Böylece II. Meşrutiyet ilan edildi. İstibdat yıkıldı. Hürriyet geldi. Osmanlı aydınları, asker-sivil İttihatçılar bu değişimi –II. Abdülhamit'in tahtan indirilmesi, daha demokratik bir anayasanın hazırlanması şartıyla- yeterli görüyorlardı. Nitekim 1909'da 31 Mart Olayı'ndan sonra II. Abdülhamit tahttan indirildi ve anayasa demokratikleştirildi.

İttihatçılar, 1913'te Bab-ı Ali Baskını'ndan itibaren yönetimin mutlak hâkimi olunca 1918 yılına kadar meşrutiyetten başka bir yönetim modeli düşünmediler. Ne de olsa bu 10 yıl içinde -birçok parti kurulup göstermelik olarak seçimler yapılmış olsa da- tüm güç İttihat ve Terakki'nin elindeydi. Padişah V. Mehmet Reşat'ı avuçlarının içine alan İttihatçılar, I. Dünya Savaşı sırasında anayasada bazı değişiklikler yaparak padişahın yetkilerini bile artırdılar. İttihatçılar, bu durumda meşrutiyeti yeterli görüyorlardı. Ancak, I. Dünya Savaşı sonuna doğru değişen şartlar, Talat Paşa gibi bazı İttihatçılara “cumhuriyeti” düşündürdü.

Meşrutiyet, cumhuriyetin laboratuvarı oldu: Anayasa, partiler, seçim, sandık, parlamento, halkın yönetime katılması gibi kavramlar bu dönemde gündeme gelip tartışıldı.

CUMHURİYETTEN ÖNCE HÜRRİYET FİKRİ OLUŞTU

Atatürk'te “cumhuriyet” düşüncesinden önce -II. Abdülhamit istibdadına karşı- “hürriyet” düşüncesi ortaya çıktı. Atatürk daha askeri öğrencilik yıllarında Namık Kemal, gibi “hürriyetçi” aydınların eserlerini okuyordu. Harp Akademisi'nde hürriyetçi fikirleri yaymak için gizlice bir gazete çıkarmış, bir ihbar sonunda yakalanmış, kısa bir süre hapis yatmıştı.

1905'te ilk görev yeri olan Şam'da hürriyetçi arkadaşlarıyla birlikte “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurmuştu. Bir süre İttihat ve Terakki saflarında hürriyet mücadelesini sürdürmüştü. 1909'da İttihatçılardan ayrılmıştı.

Osmanlı aydınları ve asker-sivil İttihat Terakki kadroları meşrutiyetin ilanını yeterli görürken Atatürk, meşrutiyeti asla yeterli görmüyordu.

Arkadaşlarının anlattıklarına göre Atatürk, daha Abdülhamit döneminde “cumhuriyetten” söz ediyordu.

Atatürk'ün Abdülhamit'e karşı “hürriyet” mücadelesi, zamanla saraya/sultana karşı “milli egemenlik” yani “cumhuriyet” mücadelesine dönüştü.

FRANSA ETKİSİ

Atatürk, cumhuriyet kavramıyla Fransız aydınlarının eserleriyle tanıştı. Montesquieu'yü, J. J. Rousseau'yu okudu. J.J. Rousseau'nun tüm eserlerini okuduğunu 1 Aralık 1921'de TBMM kürsüsünden bile açıkladı. Hatta “Toplum Sözleşmesi”ndeki egemenlik kavramını yeterli bulmayarak gerçek egemenliğin “milli egemenlik” olduğunu söyledi.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarken Fransız modelinden esinlendiğini söylüyordu. Ancak bizim cumhuriyetimizin taklit, kopya bir cumhuriyet olmadığını, hatta Fransız modelini aştığını da ekliyordu: Örneğin TBMM'de yaptığı bir konuşmada, “Kayıtsız şartsız millet egemenliğine” dayanan Türk Devrimi'nin, hükümdarla-millet arasında “kayıt ve şartlar” ile denge arayan Fransız Devrimi'ni aştığını belirtmişti. “Türk demokrasisi (cumhuriyeti), Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş fakat kendisine has seçkin niteliği ile gelişmiştir” demişti.

CUMHURiYETiN ÖRTÜSÜ: MiLLi iRADE

Atatürk, Milli Mücadele'nin başlarında emperyalist işgale karşı ülkenin değişik yerlerinde kendi kendine ortaya çıkan haklı halk direnişinin; Kuvayı Milliye'nin, Müdafaa-i Hukuk Hareketi'nin cumhuriyete dönüştürülebileceğini çabuk sezdi. Çünkü millet belki de ilk kez sarayın/ sultanın isteği dışında kendi isteğiyle, kendi iradesiyle düşmana karşı direnişe geçmişti. Atatürk bu haklı halk direnişiyle ortaya çıkan “milli iradeyi” cumhuriyete dönüştürmek için kolları sıvadı.

Atatürk, Milli Mücadele yıllarında bir taraftan emperyalizme karşı “tam bağımsızlık” savaşı verirken diğer taraftan saraya/sultana karşı “milli egemenlik” adı altında cumhuriyet mücadelesi verdi.

Resim

Anadolu'ya geçer geçmez, her fırsatta “milli iradeye” vurgu yaptı. Cumhuriyetten açıkça hiç söz etmedi, ama her fırsatta “irade-i milliye”, “hâkimiyet-i milliye” kavramlarını kullandı.

Amasya Genelgesi'nde, “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” dedi. Erzurum Kongresi'nde, “Milli iradeyi etkin milli kuvvetleri hâkim kılmak esastır” kararı alındı. Erzurum'da bir gün Mazhar Müfit Kansu'ya “Memlekette milli irade tabi olacak, Kuvayı Milliye de bu iradeye tabi. Hakikat bu olunca neler olmaz.” dedi. Hatta gelecekte “cumhuriyeti” ilan edeceğini söyledi. “Not al, şimdilik kimseye gösterme” dedi.

III. MEŞRUTiYETTEN CUMHURiYETE

23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilan edildi. Milli Mücadele'nin başlarına kadar, tam 10 yıl Türkiye meşrutiyetle yönetildi.

İşgalin ilk günlerinde Rauf Bey'e, “Ortada bir millet var koyun sürüsü, ona bir çoban lazım, o da benim” diyen Padişah VI. Mehmet Vahdettin, 21 Aralık 1918'de meclisi dağıttı. Bir daha seçim çağrısı yapmadı. Dahası, 4 Ocak 1919'da seçimlerin barış yapılıncaya kadar ertelendiğini açıkladı. Böylece Padişah Vahdettin, II. Meşrutiyet'e son vermiş oldu.

Bu nedenle Milli Mücadele yıllarında dönemin “devrimcileri” bile üçüncü kez meşrutiyete dönmenin hesaplarını yapıyorlar; bunun için yeniden Osmanlı Mebusan Meclisi'nin açılmasını istiyorlardı. Atatürk hariç neredeyse hiç kimsenin kafasında cumhuriyet yoktu.

12 Ocak 1920'de Padişah Vahdettin, Osmanlı Mebusan Meclisi'ni açtı. Böylece bir anlamda III. Meşruiyet ilan edilmiş oldu. Vahdettin, hasta olduğunu belirtip meclisin açılışına gitmedi.

Resim

O günlerde Avusturya ve Macaristan birer cumhuriyete dönüşmüş, yeni kurulan Polonya ve Çekoslovakya da cumhuriyet biçiminde örgütlenmişlerdi. Atatürk, Milli Mücadele ortamında dünyadaki bu gelişmeleri de yakından takip ediyordu.

16 Mart 1920'de İngilizlerin İstanbul'u işgal edip Meclisi Mebusan'ı dağıtmaları üzerine hemen harekete geçen Atatürk, Ankara'da bir “kurucu meclis” toplamak istedi, ancak bunun yanlış anlaşılacağını düşünerek “olağanüstü bir meclis” için hazırlıklara başladı.

23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan TBMM, meşrutiyetten cumhuriyete geçişin en önemli adımıydı. TBMM tam anlamıyla cumhuriyetin ayak seslerinin duyulduğu bir meclisti. Ancak o günlerde o sesleri duyabilen çok az kişi vardı. Herkes hâlâ anayasalı padişahlı parlamento düzeninin, yani meşrutiyetin devam edeceğini düşünüyordu.

Atatürk ise “vicdanında milli bir sır olarak sakladığı” cumhuriyete doğru yürüyordu.

ANKARA AHi CUMHURiYETi

Atatürk'ün cumhuriyet düşüncesinin yerli- milli kökleri de vardı. Atatürk kendi ifadeleriyle Ankara Ahi Cumhuriyeti'nden (1290-1354 yılları arasında Ankara'da kurulduğu iddia edilen devlet) esinlendiğini şöyle ifade etmişti: “… Ben Ankara'yı coğrafya kitabından ziyade tarihten öğrendim ve cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Hakikaten Selçuki idaresinin bölünmesi üzerine Anadolu'da kurulan küçük hükümetlerin isimlerini okurken bir Ankara Cumhuriyeti'ni görmüştüm. Tarih sayfalarının bana bir cumhuriyet merkezi olarak tanıttığı Ankara'ya ilk defa geldiğim o gün gördüm ki aradan geçen asırlara rağmen Ankara'da hâlâ o cumhuriyet kabiliyeti devam ediyor…”

HALKA DA ANLATTI

Atatürk, 15 Ocak 1923'te Eskişehir'de gazetecilerle ve halka yaptığı görüşmede de Ankara Ahi Cumhuriyeti'nden şöyle söz etmişti: “Selçukluların yıkılmasından sonra Anadolu'da küçük değişik yönetimler yanında yalnız Ankara'da bir cumhuriyet yönetimine rastlıyoruz”. (Arı İnan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, s. 30,31)

YARIN: Atatürk, cumhuriyeti vicdanında milli bir sır olarak nasıl sakladı?

Sinan MEYDAN, 27 Ekim 2018
https://twitter.com/smeydan
Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"


Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."



http://www.guncelmeydan.com/pano/tayyip-erdogan-a-gonderilen-cfr-muhtirasi-kuresel-ihale-t18169.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/abd-disisleri-abdullah-gul-u-biz-yetistirdik-t23656.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/dun-malta-surgunleri-vahdettin-bugun-ergenekon-tayyip-t18151.html

KAÇAMAYACAKSINIZ!
Kullanıcı küçük betizi
Oğuz Kağan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 11808
Kayıt: Sal Oca 27, 2009 23:04
Konum: Ya İstiklâl, Ya Ölüm!

Re: Cumhuriyetimizin kökleri / Sinan MEYDAN

İletigönderen Oğuz Kağan » Pzr Eki 28, 2018 19:37

Atatürk'ün vicdanındaki milli sır: Cumhuriyet

95. YILINDA CUMHURİYETİN KURULUŞUNA GİDEN YOL – 2

Emperyalizme karşı bağımsızlık savaşında Atatürk'ü destekleyenler, saraya/sultana karşı cumhuriyet savaşında Atatürk'ü desteklemiyordu. Çoğu, böyle bir savaş olduğundan bile habersizdi. Atatürk, cumhuriyet cephesinde yapayalnızdı. Bu nedenle zamanı gelinceye kadar cumhuriyeti vicdanında milli bir sır olarak sakladı. Büyük bir sabırla, adeta usta bir satranç oyuncusu gibi başarılı hamlelerle cumhuriyeti ilan etti. İşte Atatürk'ün o olağanüstü cumhuriyet mücadelesi…

Resim

Cumhuriyet kolay kurulmadı. Atatürk, Milli Mücadele'nin başından sonuna kadar büyük bir sabırla cumhuriyetin altyapısını hazırladı. Atatürk'ün cumhuriyet stratejisi, bu konudaki hamleleri, usta bir satranç oyuncusunun her biri en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş hamlelerine benzer.

SAKLI CUMHURİYET

Atatürk -kendi ifadesiyle- 19 Mayıs 1919'da Anadolu'ya geçerken “millet egemenliğine dayanan tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmayı” düşünüyordu. Nutuk'taki ifadesiyle “Padişahsız, halifesiz kurtuluşa inanan hiç kimsenin olmadığı” bir ortamda zamanı gelinceye kadar cumhuriyetten değil, sultanı/ halifeyi kurtarmaktan söz etmişti.

Örneğin, Sivas Kongresi'ne verilen gizli bir önergede “Anadolu'da yepyeni bir cumhuriyet mahiyetinde bir Türk devleti kurmaktan” söz edilmesi üzerine Atatürk, önergenin altına, “sırası gelecektir, şimdi okunmasın” diye bir not düşmüştü.

Ankara'ya giderken onu Hacı Bektaş'ta karşılayan Çelebi Cemalettin Efendi'nin -5 saat süren görüşme sırasında- cumhuriyetten söz etmesi üzerine Atatürk, henüz zamanı olmadığını belirterek konuyu kapatmıştı.

Kısacası, Milli Mücadele yıllarında açıkça cumhuriyetten hiç söz etmeden, ettirmeden “millet egemenliğine” vurgu yaparak cumhuriyetin altyapısını hazırlamıştı.

Ancak yine de Atatürk'ün “milli egemenlik” yolunda attığı güçlü adımlarla Türkiye'yi cumhuriyete götürdüğünü sezenler vardı.

Örneğin, Erzurum Kongresi günlerinde Erzurum'da bulunan İngiliz Yarbay Rawlinson, Kemalistlerin cumhuriyet ilan edeceklerinden kuşkulanmıştı. Londra'ya döndüğünde bu konuyu Lord Curzon'a açmıştı. 1919 sonlarında Anadolu'ya ikinci gelişinde Erzurum'da Kazım Karabekir Paşa'ya cumhuriyeti düşünüp düşünmediklerini sormuş, cumhuriyeti düşünmeyen Kazım Karabekir Paşa da “Bizde cumhuriyet olmaz, çünkü geleneksel padişahlığa karşı hürmet ve muhabbet çoktur” demişti.

İngiliz Yüksek Komiseri Robeck, Sivas Kongresi sonrasında, 17 Eylül 1919'da Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a gönderdiği bir telgrafta, “Atatürk'ün önderliğindeki milliyetçiler, Anadolu'da özerk bir cumhuriyet kurma yolundadır” demişti. (Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, s. 190)

İngiliz Times Gazetesi de 22 Eylül 1919 tarihli sayısında Sivas Kongresi'nden “Sivas'taki Anadolu Cumhuriyeti” diye söz etmişti.

Anadolu direnişinin cumhuriyete doğru gittiğini sezenler arasında Padişah Vahdettin ve İstanbul Hükümeti'nin bazı üyeleri de vardı: Vahdettin, 1922 Şubat'ında Avrupa'ya giderken İstanbul'a uğrayıp kendisiyle görüşen Yusuf Kemal'den (Tengirşek), TBMM'nin cumhuriyetçi olup olmadığını öğrenmeye çalışmıştı.

O günlerde Sadrazam Ali Rıza Paşa da “Cumhuriyet yapacaklar cumhuriyet!” diye yakınmıştı.

Padişah ve onun hükümeti, TBMM'nin açılmasını ve sonrasında alınan kararları -çok isabetli olarak- cumhuriyete gidiş olarak yorumlamışlardı. Padişah Vahdettin'in özellikle TBMM açıldıktan sonra Milli Mücadele'ye her bakımdan savaş açmasının temel nedenini burada aramak gerekir. Milli Mücadele sırasında Padişah Vahdettin ile Atatürk arasındaki savaş, cumhuriyet ile mutlakiyet savaşıdır. Sonunda kazanan Atatürk ve cumhuriyet olmuştur.

Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Hoca Raif (Dinç) Efendi, TBMM'nin Teşkilatı Esasiye Kanunu'nu (1921 Anayasası'nı) kabulünden sonra Erzurum'a dönmüş, saltanatı ve hilafeti savunmak için Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti'ni kurmuş, bir daha da Ankara'ya dönmemişti. Kazım Karabekir Paşa, kendisine “neden böyle davrandığını” sorduğunda Ankara'da cumhuriyete doğru gidildiğini söylemişti.

Karabekir Paşa da cumhuriyete karşıydı. Atatürk'e, Hoca Raif Efendi'nin kaygılarında haklı olup olmadığını sordu. Cumhuriyeti vicdanında milli bir sır olarak saklayan Atatürk, Karabekir Paşa'ya “Bu kanunda cumhuriyeti ifade eden bir şey yoktur…” diye cevap vermek zorunda kalmıştı.

Resim

KAVRAMA SINIRLARI BİTENLER

Atatürk, bir taraftan aldığı cesur kararlarla cumhuriyete doğru yürürken, diğer taraftan zamanı gelinceye kadar cumhuriyeti saklamak, açığa vurmamak zorundaydı.

Çünkü emperyalizme karşı bağımsızlık savaşında Atatürk'ü destekleyenler, saraya/sultana karşı cumhuriyet savaşında Atatürk'ü desteklemiyorlardı. Askeri cephelerde Atatürk'ün yanında duran Rauf Bey, Refet Bey, Kazım Karabekir gibi silah ve dava arkadaşları, cumhuriyet cephesinde Atatürk'ün yanında değillerdi. Atatürk, cumhuriyet cephesinde yapayalnızdı.

Nutuk'taki Atatürk'e kulak verelim:

“Milli Mücadele'de başarıya yaklaştıkça safha safha bugünkü döneme kadar milli egemenlik rejiminin bütün ilke ve gereklerini yerine getirmek doğal ve kaçınılmaz bir tarihi akış idi. Bu kaçınılmaz tarihi akışı, gelenekten gelen alışkanlığı ile hemen sezmiş olan hükümdar ailesi, ilk andan başlayarak Milli Mücadele'nin amansız düşmanı kesildi. Bu kaçınılmaz tarihi akışı daha başlangıçta ben de görmüş ve sezmiştim. Ancak sonuna kadar devam etmiş olan bu sezgimizi başlangıçta bütün yönleri ile açığa vurup ifade etmedik… Başarı için pratik ve güvenilir yol, her safhayı zamanı geldikçe uygulamaktı. Milletin gelişmesini ve yükselmesini sağlayacak doğru yol buydu. Ben de bu yolda yürüdüm.”

Atatürk, bu yolun “cumhuriyet yolu” olduğunu anlayan yakın arkadaşlarının kendisinden yavaş yavaş ayrıldıklarını da şöyle ifade ediyor:

“Milli Mücadele'ye beraber başlayan yolculardan bazıları, milli hayatın bugünkü cumhuriyet ve cumhuriyet kanunlarına kadar uzanan gelişmelerinde kendi fikir ve ruh yeteneklerinin kavrayış sınırı bittikçe bana karşı direnişe ve muhalefete geçmişlerdir.”

Atatürk, “fikir ve ruh yeteneklerinin kavrama sınırları bitenlerin” tüm direnişine rağmen cumhuriyeti ilan etmeyi başarmıştı. Cumhuriyet hiç kimsenin değil, Atatürk'ün eseridir.

Atatürk, Milli Mücadele kazanılıncaya kadar cumhuriyeti “vicdanında milli bir sır” olarak sakladı. Nutuk'taki ifadeleriyle, “Ben, milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak zorunluluğunda idim.”

CUMHURiYET SATRANCI

Atatürk cumhuriyeti ilan edebilmek için adeta usta bir satranç oyuncusu gibi birbirini tamamlayan hamleler yaptı.

Birinci hamle: 23 Nisan 1920'de Ankara'da milletin temsilcilerinden oluşan Büyük Millet Meclisi'ni açtı. Atatürk'ün hazırladığı ve bu meclisin kabul ettiği bildirideki kararlardan birinde “Meclisin üstünde hiçbir güç ve kuvvet yoktur” deniliyor, diğerinde “Meclise bir padişah vekili atamanın gereksiz olduğu” belirtiliyordu. Bu kararlar cumhuriyet kokuyordu.

İkinci hamle: Atatürk, 13 Eylül 1920'de TBMM'ye bir “Halkçılık Beyannamesi” sundu. 18 Kasım 1920'de TBMM'de kabul edilen bu Halkçılık Beyannamesi'nde geçen “Türkiye halkını (…) irade ve hâkimiyetinin sahibi kılmak” ifadesi 1921 Anayasası'nın (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) 1. Maddesi'ne “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” şeklinde yansıyacaktı. Yani 1921 Anayasası'nın içine koca bir cumhuriyeti gizleyen bizzat Atatürk'tü.

Üçüncü hamle: 20 Ocak 1921'de Teşkilatı-ı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası) kabul edildi. 1. Maddesi aynen şöyleydi: “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. Yönetim usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır”.

Eğitimci Kazım Nami Duru'nun ifadesiyle 1921 Anayasası'nın ilk iki maddesi “başlı başına yeni bir âlem icat etmişti.” İşte Kazım Nami Bey'in o günlerde “yeni bir âlem” diye tanımladığı şey cumhuriyetti.

Nitekim Atatürk, bu gerçeği 23 Eylül 1923'te New Free Press muhabirine verdiği demeçte şöyle itiraf edecekti: “Yeni Türkiye, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun ilk maddelerini size tekrar edeceğim: Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Yürütme kudreti, yasama yetkisi, milletin biricik gerçek temsilcisi olan Meclis'te belirmiş ve toplanmıştır. Bu iki cümleyi bir kelimede özetlemek mümkündür: Cumhuriyet.”

Resim

Dördüncü hamle: 1922 sonlarında Milli Mücadele kazanıldı, Anadolu düşmandan temizlendi. İtilaf devletleri Lozan'da toplanacak barış konferansına hem İstanbul'daki hem Ankara'daki hükümeti çağırdılar. Bu ikili çağrı Atatürk'e aradığı fırsatı verdi. Lozan öncesi bu ikiliğe son vermek gerekçesiyle saltanatı kaldıracaktı.

Tartışmalar uzayınca bir sıranın üzerine çıkıp şu konuşmayı yaptı: “Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim gereğidir diye görüşmeyle tartışmayla verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle güçle, zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyeti ve saltanatına el koymuşlardır. Bu zorbalıklarını 600 yıldan beri sürdürmüşlerdir. Şimdi de Türk milleti bu saldırganlara isyan ederek hâkimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor…”

1 Kasım 1922'de saltanat kaldırıldı.

Beşinci hamle: Ancak bir sorun vardı: 1876 Kanunu Esasi'ye II. Abdülhamit tarafından eklenen, “Osmanlı saltanatı hilafeti de içerir” cümlesi nedeniyle saltanat kalktığında otomatik olarak hilafet de düşecekti. Ancak saltanatla birlikte halifeliğin de kaldırılması o sırada büyük sorunlar yaratabilirdi. Bu nedenle saltanatla halifelik birbirinden ayrılıp saltanat kaldırıldı, ama halifeliğe dokunulmadı. İki yıl daha dokunulmayacaktı. 17 Kasım 1922'de Halife Vahdettin İngilizlere sığınıp kaçınca, TBMM, Osmanlı soyundan Abdülmecit Efendi'yi halife seçti.

Saltanat kaldırıldıktan sonra, eski rejim yandaşları halifenin etrafında toplanmaya başladılar: “Halife meclisindir, meclis halifenindir” formülüyle ortaya çıktılar. Örneğin Eşref Edip (Fergan), Afyon Mebusu İsmail Şükrü Efendi'nin imzasıyla yayımladığı “Hilafeti İslamiye ve Büyük Millet Meclisi” adlı kitabında halifeyi devlet başkanı gibi gösteriyordu. “Halife meclisin, meclis halifenindir” demek aslında saltanatın geri dönmesi demekti. Bu nedenle artık cumhuriyetin önündeki en büyük engel halifelikti.

Altıncı hamle: İşte o günlerde Atatürk seçimleri yenilemeye karar verdi. Böylece daha devrimci bir meclis oluşturup o meclisle hem cumhuriyeti ilan edebilecek hem halifeliği kaldırabilecekti.

1 Nisan 1923'te seçim kararı çıktı.

Yedinci hamle: Atatürk 8 Nisan 1923'te “9 Umde/İlke” aldı seçim bildirgesini yayımladı. Bu ilkeler Atatürk'ün kurmayı planladığı Halk Partisi'nin de ilk programı gibiydi. Birinci ilkede, her konuda “milli egemenliğe” uygun hareket edileceği; ikinci ilkede, “saltanatla hilafeti ayıran ve saltanatı kaldıran 1 Kasım 1922 tarihli yasanın değiştirilemeyeceği” belirtilmişti.

Sekizinci hamle: 15 Nisan 1923'te Hıyaneti Vataniye Kanunu'nda bir değişiklik yapıldı. Daha önce “Hilafeti, saltanatı ve Osmanlı ülkesini yabancıların elinden kurtarmak amacıyla kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi'ni eleştirmek vatana ihanet suçudur” biçimindeki cümle, “Büyük Millet Meclisi'ni eleştirmek vatana ihanet suçudur” biçiminde kısaltıldı. Ayrıca kanuna “1 Kasım 1922'de alınan kararı eleştirmek vatana ihanet suçudur” şeklinde bir madde eklendi. (Ahmet Kuyaş, 1919-1923 Cumhuriyet Kuruluş Öyküsü, s. 42). Böylece meclis korunmaya devam edildi, hilafet savunmasız bırakıldı, ayrıca saltanatçılar susturuldu.

Dokuzuncu hamle: 11 Ağustos 1923'te II. TBMM açıldı. 14 Ağustos'ta Ankara Milletvekili Atatürk yeniden TBMM Başkanı seçildi.

9 Eylül 1922'de Halk Fırkası kuruldu. (10 Kasım 1924'te Cumhuriyet Halk Fırkası oldu.) Genel Başkan Atatürk, Genel Sekreter Recep Peker, Başkanvekili de İsmet Paşa oldu.

13 Ekim 1923'te Ankara başkent ilan edildi. Avrupa, bu kararı şaşkınlıkla karşıladı. Yeni başkenti tanımamak için bir hayli direndiler.

Avrupa, asıl büyük şaşkınlığı, 16 gün sonra, cumhuriyet ilan edildiğinde yaşayacaktı!

Atatürk “şah ve mat” demek üzereydi.

Cumhuriyet satrancının kazananı milletti.

Böylece millet, yüzyıllar sonra, kendi egemenliğine sahip oldu, sarayın kulu olmaktan kurtulup cumhuriyetin özgür bireyleri haline geldi.

YARIN: GÜN GÜN, SAAT SAAT, DAKİKA DAKİKA CUMHURİYETİN İLANI…

Sinan MEYDAN, 28 Ekim 2018
https://twitter.com/smeydan
Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"


Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."



http://www.guncelmeydan.com/pano/tayyip-erdogan-a-gonderilen-cfr-muhtirasi-kuresel-ihale-t18169.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/abd-disisleri-abdullah-gul-u-biz-yetistirdik-t23656.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/dun-malta-surgunleri-vahdettin-bugun-ergenekon-tayyip-t18151.html

KAÇAMAYACAKSINIZ!
Kullanıcı küçük betizi
Oğuz Kağan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 11808
Kayıt: Sal Oca 27, 2009 23:04
Konum: Ya İstiklâl, Ya Ölüm!


Şu dizine dön: Sinan MEYDAN

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x