DÜŞÜNCE’NİN D’Sİ

Türkiye ve dünya gündemindeki gelişmeler hakkındaki fikirleriniz, yayınladığımız izlencelerin bölümleri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşabileceğiniz alan.

DÜŞÜNCE’NİN D’Sİ

İletigönderen Habip Hamza Erdem » Cmt Oca 12, 2019 15:13

DÜŞÜNCE’NİN D’Sİ
Güzel Türkçe’mizde, bir ‘düşünce’ sözcüğü var ki, belki yineleme olacak ama, ileri/geri ve bilir/bilmez diyelim, her konuşmada ‘maydonoz misali’ kullanılmaktadır.
Efendim size katılmıyorum ama ‘düşüncenizi savunmanız için’ elimden geleni esirgemem!
Ee bugün hamamı mı gitsem yoksa sinemaya mı diye ‘düşünüyorsanız’, cehenneme kadar yolunuz var demek ‘düşünceye saygısızlık’ mı olur acaba?
Hayır o değil, genelde ‘politik düşünce’den sözediliyor olsun.
O zaman, diyelim ııı.Abdülhamit, oğlanı millî eğitime, kızı millî savunmaya, damadı da millî hazineye ‘bakan’ yapma ‘düşünce’si midir ‘politik düşünce’?
Bu düşünceye mi saygı duyulacak?
İşte, ne yazık ki, bugün Türkiye’de ‘politik düşünce’ diye bu tür ‘soytarılık’lara saygı duymak ‘demokratik tavır’ olarak ileri sürülmektedir.
Öncelikle, ‘düşünce’, ‘demokrasi’, ‘politika’, ‘etik’ ve ‘estetik’ gibi ‘kavram’lar bulunmuş olmalıdır ki, onlar üzerine ‘sözcük’ler üretilebilmiş olsun diyelim.
Denildiği üzere ‘kavram’ından önce ‘sözcük’ olmaz.
Peki ama ‘demokratik’ tavır ya da tutumla anlatılmak istenen nedir?
Şöyle de söylenebilir; sizin ‘demokrasi anlayışı’nız ne kadar ‘demokrasi kavramı’na uygun düşmektedir?
Demek ki, ‘ben söyledim oldu’ biçiminde dile getirilen hiçbir ‘düşünce’nin ‘düşünce gerçekliği’ ile ilgisi bulunmamaktadır.
Daha doğrusu, ‘düşünce’ ancak bir ‘gerçeklik’ olarak ortaya konulabilidiğinde bir ‘düşünce’ olabilmektedir.
Ya da ‘düşünce’ sadece ve ancak ‘gerçeklik’in (vérité) kendisidir denilebilir.
Ancak ondan sonradır ki, ‘gerçeklik’in ‘belirli bir tipi’ olarak ‘politik’, ‘artistik’ ya da ‘bilimsel’ düşünceden sözedilebilir.
Şimdi, yine Türkiye’de üzerine bolca konuşulan ‘Devlet’in Bekası’ konusuna dönülebilir.
Özellikle, adı yanlışlıkla ‘Devlet’ konulmuş bir herifin ‘Devlet kavramı’nı kavramış olup olmayabileceği tartışmalıdır.
Efendim ‘bakanlık’ yapmış ‘başbakan yardımcılığı’ yapmış olması hiçbirşeyi değiştirmez.
Nitekim, otuz, kırk ya da elli yıl ‘Devlet hizmeti’nde çalışmış olmak da çok önemli değildir.
Son çözümlemede bir ‘hizmetkâr’lıktan sözedilebilir ancak.
‘Düşünmeyi’ öğrenebilmiş mi öğrenememiş mi ayrıdır.
Bir ‘düşünce sahibi’ olabilmiş mi olamamış mı ayrı.
Kaldı ki, yukarıda belirtildiği üzere, etik, artistik, bilimsel ya da herhangi bir ‘tip’ düşünce sahibi de olunabilir.
Ancak ‘politik düşünce’ sahibi olunamamış olabilir.
Herşeyden önce ‘politika’ ile onun ‘düşüncesi’ arasında bir ayırım yapmak gerekiyor.
Örneğin Platon’dan buyana ‘politika’ sözcüğü kullanılmakta.
Etik de öyle estetik de..
Peki ama, sözkonusu sözcüğün ‘kavram’ı ikibinbeşyüz yıldır aynı mı kalmıştır?
Onun ‘kavrayışı’ diyelim ve hatta ‘kavramlaştırılması’ da denilebilir.
İşte bu nedenle olsa gerek, Sylvain Lazarus diyor Alain Badiou, ‘politikanın tarihsel modları’nı (mode histotique de la politique) belirlemeye çalışmaktadır.
Kuşkusuz bu mod’lar (tarz, biçim ya da herhangi bir terim kullanılabilir), tarihsel süreç içinde biribirlerine ‘eklemlenebilmekte’dirler.
Ancak ne var ki, bu süreç, (Badiou ‘procédure’ diyor), yerel boyutta yürüyor olsa bile, ‘İnsanlık’ın genel oluşum/dönüşümüne yönelik olacaktır.
Yerel boyutu da ‘Fransız’, ‘İngiliz’ ya da ‘Türk’ olarak adlandırmanın pek önemi yoktur.
Bunlar sadece o düşünceye vurulacak ‘etiket’ler olabilirler.
San (épithète)’lar da denilebilir.
Zaten ‘düşünce’, ya da ‘gerçeklik’, yani ‘gerçek düşünce’, insanlığın yürüyüşü olarak tarihsel süreç içinde, ancak yersel, zamansal ve antroplolojik olarak ‘farklılık’lar gösterebilir.
Ancak ne var ki, genel olarak ‘İnsanlık’ın ‘ortak özgürleşmesi’ne (*) yönelik olmalıdır.
Devlet’e dönüldüğünde, o kısaca, ‘olabilirlik’lerin olabilirliklerini, zorla, kısıtlayan bir ‘sistem’ olarak tanımlanabilir.
Türkiye’de bu, ‘olmaması gerekenlerin oldurulması’nın aracı olarak kullanılmaktadır.
Adı yanlışlıkla ‘Devlet’ olarak konmuş politikacının ‘beka’dan kastı da, bu olmaması gereken şeylerin ‘sürdürülmesi’nden başka bir şey değildir.
Yerel de olsa, bugün Türkiye’de insanlığın rüşt yolundaki yürüyüşüne örnek olacak, katkı yapacak, destek olacak bir ‘politika’dan sözedilebilir mi?
Bu yazıyı sonladırmak için diyelim, çünkü, o sözde ‘politika’ların gersinde bir ‘düşünce’ yoktur.
Çünkü ‘politika’ ve onun ‘düşüncesi’, tarihsel, toplumsal ve konjonktürel zemine göre belli bir ‘mod’, ‘tarz’, ‘biçim’ alabilir ama, diyelim Hegel’de olduğu gibi, “subjectivation imaginaire, c’est le réel en personne” da olabilir.
Çünkü onun diyalektiği belit olarak ‘oluşum’, ‘gelişim’ ve ‘özgürleşme gerçekliği’ni ‘kendi kendisinin oluşum, gelişim ve özgürleşmesi’ olarak koymaktadır.
Habip Hamza Erdem
(*) Burada ‘özgürleşme’, insanlığın çocukluktan çıkıp ‘ergenleşmesi’, Arapçasıyla ‘rüşt’ünü gerçekleştirmesi olarak anlaşılmalıdır. Ki, zaten o da, yine çoğu yerde bilinmeden kullanılan ‘özgürlük’le karıştırılmaktadır.
Kullanıcı küçük betizi
Habip Hamza Erdem
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 978
Kayıt: Cum Haz 26, 2009 20:01

Şu dizine dön: Tartışma ve Fikir Meydanı

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 6 konuk

x