HAYVAN

HAYVAN

İletigönderen Feza Tiryaki » Cmt Şub 01, 2020 21:26

HAYVAN

Hayvan, Arapça bir söz, insanla birlikte tüm canlıların ortak adı. Bizim sözlüklerimizdeki anlamı, insan ile bitki dışındaki canlı türü. Canlıları genellikle üçe ayırırlar ders kitaplarında: İnsan, bitki, hayvan. Bir de mantarlar var. Ne bitki, ne hayvan.

Hayvan sözünün ikincil anlamı da, kaba, düşüncesiz, görgüsüz insan demek. İnsana yakışmayan davranışlara, duygulara da ”hayvanca” derler. “Hayvanlaşmak” insan olma erdemini yitirmek, iç güdüleriyle davranmak.

İnsanı da, hayvan sınıfına sokar düşünürler. “İnsan düşünen hayvandır.” En yaygını bu, söylemlerin. İnsan düşünen canlıdır da derler, insanla hayvanı ayırmak için. “İnsan sorgulayan, araştıran hayvandır. İnsan toplumsal hayvandır...” Hayvan düşünmez mi sizce? Hayvana bir şeyler öğretilemez mi? Hayvanlar yavrularına bildiklerini öğretmezler mi?

“Hayvan koklaşa koklaşa, insan söyleşe söyleşe ” atasözü, insanla hayvanın ayırımıdır.

Yine “İnsan göre göre, hayvan süre süre” alışırmış.

“Hayvan ölür semeri kalır, insan ölür eseri kalır,” sözü eşek için olsa da, diğer hayvanlara da uyar. Hayvanlar yeni bir şey yaratamaz, gelişemezler, neyse odurlar. Sevdiğimiz, elimizde büyüttüğümüz hayvanlardan, öldüklerinde yalnızca anılar kalır geriye.

Hayvan deyince de iş bitmiyor. Hangi hayvan? Sürüngenler mi, böcekler mi? Ev hayvanları mı? Çiftlik hayvanları mı? Kış uykusuna yatanlar mı? Kuşlar mı? Balıklar mı? Memeliler mi? Yumurtadan üreyenler mi? Tek hücreliler mi? Yaban hayvanı türleri mi?

Son günlerde, yeniden, çıkarılacak “Hayvan Hakları” yasası üzerinde konuşuluyor.

Yine aynı soru:

Hangi hayvanların hakları? Hayvanların dünyası öylesine büyük ki...

Geçenlerde bir çiftlikte, elektrik düzeneği bozulmuş, on binlerce yetişkin tavuk telef olmuş. Bir futbol sahası gibi büyük, üstü çadır benzeri kapalı bir yerde bembeyaz tavuklar yerlere serilmişti -gazetelerde resimleri yayınlandı- havasızlıktan ölmüşler.

Yine çiftliklerde, yumurtadan çıkar çıkmaz horoz olacak civcivleri ayırıp öldürüyorlarmış. Bizler de oralardan tavuk alıyor, yumurta alıyor bu vahşetin devamını sağlıyoruz.

İneklerin süt verimini artırmak için, gövdeden midelerine delik açmak, oradan beslemek, hayvanın ölene kadar böyle eziyet çekmesi...

Hormonlarla beslenen, kırk güne varmadan yetişkin tavuk görünümünü alan et tavuklarının ömrü bu kadarcıkmış artık. İki ay bile yaşatmadan, üst üste, kafeslerde tutularak, kesime gönderilmek. Kırları çayırları hiç görmeden yaşamlarının bitmesi.

Birbirimize ikiyüzlülük etmeyelim, ülkemizde hayvan hakları denince kedi köpek akla gelir ilk önce.

Bir olay oldu mu da, “kedi köpek severler” ayaklanırlar.

Bazıları da, şanım yürüsün anlamında, Kurban bayramında kasap bıçağından kaçan boğaya bir masal uydurur, dört gün denizde yüzdü, falan yerde karaya çıktı diyerek, bir de gülünç bir ad (Ferdinand) takarlar, onu kesilmekten kurtardık, derler. Olurlar mı size, bir yalancı kahraman! Bayramları sorgulatmaktan tutun, hayvanların ulu orta kesilmesine kadar bir sürü şeyi düşündürürler insana ama kesimlik hayvan konusuna, o hayvanın da hakkı olabileceğine hiç değinmezler.

Çoğu kişi bilmez, kümes hayvanları, nasıl da kolayca evcilleşebilen, insana yakınlaşabilen hayvanlardır!

Yumurtadan, elinde büyütürsen, senden kaçmazlar. İnsana alışan bir kuş gibi omuzuna, koluna konar, dizinden kalkmazlar. Horozuyla, gece gündüz ayrılmayan, kırsalda, geceleri aynı odayı paylaşanlar, sokakta horozu omuzunda dolaşanlar, kazı, ardından koşarken gezintiye çıkanlar... Ördeklere neler öğretebilirsin... Bir iki denemede, yüksekteki kümeslerine inip çıkmayı öğreniverirler. Mısır taneleriyle alıştırırsın ne öğretmek istiyorsan. Suya girdikleri yerden - yerlerini hiç karıştırmaz- sudan çıkar, ta neredeki kümeslerini bulurlar, yerlerini yurtlarını bir iki günde benimserler, kendilerini besleyeni tanırlar. Bunu da vakvaklarıyla çıkardıkları seslerle belirtirler.

Serçe kuşlarına yem koy cam önlerine. Hep aynı kuşlar, aynı zamanlarda gelir yemleri yerler. Karga bile eğer onu beslersen, aynı yere, yuvasının altına, ağaç dibine yiyecek bırakırsan, onunla da papağanmış gibi konuşursan, senden korkmamaya başlar, gün gelir senden kaçmaz.

Anasız kuzu, keçi yavrusu, bir köpek gibi alışabilir kendine bakana. Sahibinin arkasından koşar, birlikte gezerler.

Binek hayvanları da öyle. Sahipleriyle arkadaş olurlar. İneğini kızı gibi seven, tavukları olmadan yaşayamayan köylü kadınlarımızın öyküleri pek tanıdıktır.

Doğadan, zayıf kalmış kirpileri, kış uykusundan önce, onları güçlendirmek için evlerine alanları duymuşsunuzdur. O dikenli hayvan, bir kedi yavrusuna döner insanın bakımıyla, ilgisiyle...

“Hayvanda arıklık (zayıf – çelimsiz), insanda züğürtlük tutulmaz.” Yani böyle olmak “ayıptır”, der bir atasözümüz. Acımasız da olsa hayatın bir gerçeğidir burada denilen. Eti için bakılan hayvanın iyi fiyatla alıcı bulması için besili olması, yararlanmak, bir şeyler ummak için, karşılıklı çıkar sağlamak için de insanın parasız olmaması...

Hani, “Ben zenginleri severim!” diyen bir siyasetçimiz vardı bir zamanlar. ”Benim memurum işini bilir!” demişti. Şimdiki yöneticilere, açıktan açığa eş dost kayıranlara, kurumları babalarının çiftliğine çevirenlere ne denmeli bu durumda siz deyiniz.

Genel tanımlamalarla söze girmiştik.

Hayvanlarla iletişim kuranlar, evinde, bahçesinde evcil hayvan besleyenler, küçükbaş – büyükbaş hayvan, kümes hayvanı yetiştirenler, yaban hayvanlarının yaşamını gözlemleyenler... bu genel tanımlamalara girmezler.

Yalnızca ev hayvanını - kedi, köpek- hadi bunun yanına tavşanı kuşu da ekleyelim – hayvan denilince aklına getirir çoğu insan. Hayvan hakkı, hayvanları korumak denilince de, yalnızca bu ilk ikisini savunurlar. Bir tavuğa - bir horoza, bir ördeğe nasıl bağlanılabileceğini, kümes hayvanlarıyla iletişimi olmayanlar bilemezler. Kuş bakmayan, kuşla yakınlığı, akvaryumu olmayan sudaki balıkların dünyasını, onların sevimliliğini, bahçesinde - tarlasında kablumbağa gezinmeyen, kablumbağaların gizemli dünyasını öğrenmekten uzaktır...

Kertenkeleler bile her gün aynı yerlerde ortaya çıkar, aynı yerlerde dolanırlar, biraz dikkat etseniz onları da ayırmayı başarır, arkadaşlık bile kurabilirsiniz aranızda. Örümcekleri izleyin, dallarda yuva yapanları, yuvasına takılan sinekleri afiyetle yemelerini... Doğada dolaşan yılanları besleyenleri, onlara kır evinin bir köşesinde, aç kalmasınlar diye bir kap süt bırakanları da duyunca şaşırmamalı. Kuyruk acılı değilse yılan bile dokunmaz insana, iyiliğe iyilikle karşılık verir canlılar. Evlerinin bodrumlarında akrep besleyenleri de eminim duymuşsunuzdur, ilaç yapımında kullanılırmış zehirleri, bayağı da pahalıymış alım satımı, izinsiz üretimi yasakmış.

Ormanın dostu, ormanı yaşatan yaban domuzlarını da unutmamalı. Susuz geçen yazlarda, onlara yaşadıkları alanlarda su bırakmak, oralara meyve artıkları atmak, doğayı ve canlılarını sevmekten başka nedir?

“Besle kargayı oysun gözünü.”

Bu, denenmiş, yaşamdan süzülmüş atasözünü unutmadan tabii. Deve kini, yılanın öcü, yavrulu ayının saldırıları efsaneleşmiş, dillere düşmüştür. Ormanlardaki yaşamın kontrol edilmemesi, yaban hayvanlarının düzenli aşılanmaması sonucu, her an ortaya çıkabilen kuduz hastalığı, kudurarak ölmek, öldürücü zehirli örümcekler, zehirli böcekler, hastalık yayan pireler, öldürücü, felç yapan keneler, sivrisinekler, mikrop taşıyan karasinekler... insanların korkulu rüyasıdır. Ayının saldırısından ölü taklidi yapılarak kurtulmak, eşeğin inadıyla başa çıkamamak, atın - eşeğin çiftesini yemek, bir köpeğin saldırısına uğramak, saldırgan bir hayvan tarafından ısırılmak, evlerin, kilerlerin, ambarların farelerce talanı... Yiyeceklerimizin zararlı kemirgenlerce kirletilmesi... Dert bir değil ki...

En son, ülke insanlarının (Çin) binlerce yıldır besini sayılan yarasayla yılan etinden geçen hastalığın, insanlarda başlattığı öldürücü solunum yolları hastalığı gündemde. Kılıf değiştiren hastalık virüslerinin insandan insana geçişinin başlamasıyla da, dünyada yaşanan panik... Yaban hayvanı dünyasının insanlarca bozulması, temizliğe, doğanın dengesine önem verilmemesi...

Kentlere, yüksek beton bloklara doldurulan, doğadan koparılan insan yığınları, hayvanların yaşam alanlarının yerleşime açıla açıla iyice azalması, eti tüketilen hayvanların günümüzde bir canlı değil de, tarla ürünü gibi sayılması, acımasızlık, canlıların yaşam hakkına saygısızlık...

Hayvan hakları denilince tüm bunlar hatırlanmalı ama bizde öyle olacağını sanmam...

Bu iş, her zaman olduğu gibi, sosyetik çığırtkanların gür sesiyle kotarılacak, kedi köpek dışındakiler hayvan sayılmayacaktır.

Çağdaş ülkelerde bu sorun çoktan çözüme kavuşmuş:

Sahiplenilen ev hayvanlarının evlerdeki bakımı, haklarının yasalarca korunması, aşılarının bakımının derneklerce, devletçe takibi, sokaklarda başıboş köpek görülmemesi... bizleri şaşırtmasın.

Oralarda sokak hayvanları sorunu, en az yarım yüzyıl önce çözülerek tarihe karışmış...

Sahipli, tasmayla sahibinin dolaştırdığı hayvanlarla ilgili sorunlar olabiliyor arada sırada... Bakımı yasaklanan saldırgan köpek türlerinin çıkardığı olaylar gibi.

Kedi- köpeğe kötü davranan hayvan sahipleri de, para cezasıyla, topluma parasız hizmet cezası alıyorlar en fazla. Bizdeki abartma, “Vur denilince öldürme” yok.

Parkta, başıboş sokak köpeklerine zehirli tavuk eti atarak öldüren üç kişiye, ayrı ayrı onar yıl hapis cezası verilmiş geçen gün, tutuksuz(?) yargılandıkları mahkemece. Neymiş, ibret olacakmış bu karar, caydırıcı olacakmış.

İşte haberin başlığı, bu sözleri bir avukat söylüyor:

“Köpek katliamına verilen hapis cezası emsal olacak”
(31. 1. 2020, DHA)

Kimse demiyor ki; “sokak hayvanı” ne demek? Başıboş köpek dolaşır mı bu devirde sokaklarda? Buna izin verilir mi? Asıl suçlular, sokak köpeği kavramını ortadan kaldırmayanlar, sokakları güvenli duruma getirmeyenler değil mi?

Bir iki hafta önce Mersin’de, kendi portakal bahçesinde sokak köpekleri tarafından parçalanan adamın yaşam hakkı nerede? Suçlu diye kimleri yargılayacaklar, azgın – vahşi – aç- başıboş sokaklarda dolaşmalarına izin verilen köpekleri mi, köpekleri sokağa bırakanların peşine düşmeyen, onları sokaklardan toplamayan, buna göz yuman belediyeleri mi? Köpeklerin öldürdüğü vatandaşın hakkını kim koruyacak? Köpeklerin ısırdığı, korkuttuğu, kovaladığı çocukları hangi yasayla koruyacağız?

Kentlerin- ilçelerin çöplüğünde, çöp kutuları, bidonları üstüne tüneyen, çöp torbalarını parçalayan, çevreyi kirleten sahipsiz kedileri hangi yasayla oralardan toplayacaksınız, parklarda kedi- köpek besleyenlere, sokaklara, sokak kedileri için yemek dökenlere, hastalık yayan sinekleri çoğaltan, çevreye kötü koku yayılmasına neden olan, yüzlerce sokak kedisini böyle besleyenlere karşı da bir yasamız olacak mı? Bu çirkin durum önlenebilecek mi?

Ülkemiz, çağdaş bir ülke konumuna, en azından sokakları bakımından geçebilecek mi?

Bazı Batı ülkelerinde, köpeklerinin sokaklara yaptığı bokları, sahipleri, ellerinde eldiven, özel naylon torbalarla anında toplarlar, yasaları gereği. Bazı ülkelerde de, köpek besleyenlerin devlete verdiği vergiyle karşılanır köpeklerin çevreye verdikleri bu tür zarar. Bizde, oh ne âlâ memleket! Hem “kedi köpek” diye çığır, sokakları – parkları – apartman önlerini onları besliyorum diye kirlet, hem de cebinden beş kuruş çıkmasın, vergisini ödeme bunun, ellerini de kirletme!

O, kedi- köpek çığırtkanlarını, hayvan denilince, yalnızca kedi köpek hakları diye bağrışanları nasıl susturacaksınız?

Hayvan sevgisini, hayvanları korumayı bu at gözlüklülerden mi öğrenecek çocuklar?

Hayvan demek, “kedi köpek” demek mi?

Diğer hayvanların hakkı nerede?

Ya, insanın sağlıklı yaşam hakkı, bu çıkacak yasanın neresinde?

Feza Tiryaki, 1 Şubat 2020
Kullanıcı küçük betizi
Feza Tiryaki
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 804
Kayıt: Sal Kas 09, 2010 14:12

Şu dizine dön: Feza TİRYAKİ

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x