Çok efendi, sessiz, temiz çocuktu Ahmet, terbiyesi, gözlükleri, zayıflığı, sessizliği dalga konusu oluyordu kendi tabiriyle. Sataşanlar oluyordu, cevap verse “Sabiha Hocana, Arif Hocana mı güveniyorsun cücük” diyorlardı, vermese olmuyordu işte.
Aslında kendisine has bir sataşma yapmıyordu sınıf O’na, gözlemlerime göre kendisi hep bir gizli hücum halindeydi, hem arkadaşlarına hem hayata.
Annesi, tarifte kelimeleri kifayetsiz bırakan, bildiğimiz bir “anne” idi, birkaç kez görüşmüştüm. Oyun bağımlılığı malum mesele idi.
Bir de babasından sızlanırdı Ahmet, henüz tanışmamıştım ama çocuğun anlattığı kadar despot olamazdı.
Olay yeri incelemesi şarttı ama çok üzücü bir sebeple düne kadar ertelendi. Ahmet’in Gazi Dedesi mikrop kapmıştı, hastaneden. Annesi o yoğunluğun hastane gitgelinin arasında vakit yarattı dün, tamam Gazi Babası yoğun bakımdaydı ama gözü kökü iki oğlu daha çok hastaydı, O anneydi, sanki bazen daha iyi ayırt ediyordu hastayı, sağlamı doktorlardan.
Dün akşam aradılar, davet etmekle kalmayıp, bir mahalle yukarıda olan evlerine beni arabalarıyla götürüp getirdiler, sağolsunlar. Söylerken sesleri kısılır gibi oluyordu ama ne yapsınlardı korsan taksiciydi baba (asıl mesleği teknik ressamlıkmış). Hiç olmazsa arabayla alsaydı bıraksaydı işte. Oysa zaten “yaa” dedi öğretmen “benim dayım da korsan taksici, belki tanırsınız?”(asıl mesleği motor ustalığı)
Baktı baba, bu kız hiç benzemiyor bildiği öğretmenlere, buraları da hep yıkacaklar be hocam dedi “proje” yapmışlar, bitmiyor bu yık yap yık yap yık yap projeleri…. Daha yolda giderken bile (yol da beş dakika) kaynaşmışlardı galiba.
İçimin ezildiği kısık sesli cümleler bittikten sonra herkes anlıyor evdeki herkesin annebabaçocukkardeş olduğunu tam olarak, hissediyor da.
Baba: Elimizde bir eski model direksiyon var, başkası yok, bu kadar oluyor işte
Öğretmen: Benim babamın da elinde hepi topu bi 73 ford kaldıydı, onu da devlet topladı, yine de çok emektar yanı varmış bizi taşıdı işte bugünlere şükür.
Çocuk: Evde bizim sobalı işte
Öğretmen: Evet, benim de
Anne: Bu halıları koltukları ya da televizyonu değiştireceğiz de baharda işte….
Öğretmen: Aman ne gerek var, halım, televizyonum 20 yıllık benim, bu yaştan sonra evde isyan çıkaracak değiller ya.. hem mazisine hürmeten atamıyor ki insan
Sonra işte,
Başlıyor annebabaçocukkardeş:
Anne, bütün gün evin işleri, evdeki üç erkeğin işleri, aynı mahalledeki aile büyüklerinin işleri… tek umudu çocuklar, onlar da her zaman oyun başında ama en küçük bir fırsatı bile kaçırmadan her zaman. Ne dese dinlemiyorlar…
Babanın yaptığı işin zorluğunu ve kazandığı parayla ev geçindirmenin zorluğunu açıklamaya bile gerek duymadan üzerine yaşadığı sedef hastalığının getirdiği zorlukları ekliyorum. Bir de asıl mesleği olan teknik ressamlığı yapamıyor olmasının iç sıkıntısı, bir de yıkacaklar ya buraları işte ne yapacak? Bir de zaman O’nun gençliği gibi değil sanki bambaşka bir zaman… tek umudu çocuklar, onlar da oyun peşinde, laftan sözden öğütten anladıkları yok. Oysa eskiden O, büyükleri ne dese emir telakki edermiş.
Çocuk, hepsinden daha dolu, fişek gibi olmuş, babasının yaptıklarını duyalı iki gün olmuş, geçmemiş daha acısı, kulaklarından püskürüyor. Öğretmeni az yol açınca dudaklarından dökülmeye başladı:
“ya hocam, benim karnemde iki delik vardı, arkadaşlar da gördü, karnenin sol üst köşesine, önce bir onur belgesinin zımbalandığını, sonra çıkartıldığını herkes anladı, çok dalga geçtiler benle ya. Babam Arif Hocayı aramış, Ahmet’e belge melge vermeyin, çok şımarıyor demiş. Arif Hoca da belgeyi yırtmış atmış tabi.”
Oysa, babasının Arif Hocayı aradığı saatlerde, öğretmeni karneleri tanzim eden görevlilerin yanına gidip, “Ahmet’in onur belgesi varsa çıkartın karneden, Arif Hoca da ben de çok severiz ama şu durumda onur belgesi almasını uygun bulmuyorum. Karnesinde 3-4 zayıf var, oyun başından kalkmıyor, bunu mu ödüllendireceğiz. Arif Hoca ailesiyle görüşürse, bana hak verecektir” demişti. Öğretmen ve baba, aynı zamanlarda, aynı şeyi yaptıklarını dün akşam öğrenmişlerdi, birbirlerinden. Ahmet, öğretmeninin bu yaptığını yeni öğrenmişti. Sustu bir müddet, kızgınlığına yenisi eklenmişti.
Kızgınlık O’na hiç yabancı bir duygu değildi, hemen beliriverirdi alışkanlık gibi. Çünkü kızmak anlamaya çalışmaktan, sebepleri bulup çözüm üretmekten daha kısa bir yoldu. Akşamları öyle yaparlardı. Çocuklar her oyunun yada televizyonun başından çağırıldıklarında kızarlardı. Anne, yemek hazırlardı özenle kimse, hazır yemeği yemeye bile tenezzül etmezdi, tabi O da kızardı. Baba yorgunluğun, hastalığın üstüne bu tablo eklenince kızardı tabi, ne yapsın. Bu genel kızgınlık hali ve çoğu boş, hepsi farklı meşguliyetler iki aile ferdini bir araya getirmez olmuştu. Küçük oğlan ve internet oyunları, büyük oğlan ve spor haberleri, anne-baba ve iş güç, artık birbirinden ayrı birer bütün oluşturmuştu.
Televizyon uzun yıllardır, internet 4 yıldır kemire kemire hal bırakmamıştı kimsede artık. Zaman kaybetmek yanında, kanına zehir enjekte etmek gibiydi bu iş. Bir de soktukları çıkmazdan çıkmanın yolları diye kandırmacaları vardı. “Psikoloji” diye bir kelime öğrenmişlerdi oradan. Çok arsız, akışkan bir kelimeydi sanki bu.
-Ya çocuğunuz saygısız mı?
-Varmayın üstüne, psikolojisi daha çok bozulur.
-Biz eskiden büyüklerimize saygı gösterirdik ama göstermemenin imkanı mı vardı?
-Canım sana onca baskıyla saygı öğretmişler de ne olmuş, alt tarafı korsan taksici olup çıkmışsın.
-E bu çocuk böyle giderse onu da olamayacak?
-Olsun çocuğun “psikolojisi” daha önemli.
Arkadaş ne meretmiş bu psikoloji, bir öğrenen her cümlesinde kullanmadan yapamıyor. Ne biçim bir bahanedir.
Oysa, yüksek Türk Kültürü her meselenin çözümünü ayrıntılarıyla üretmiş, hizmete sunmuştur ve zaten içinde yaşadığımız dünyadır, nefes alma şekil ve sebebimizdir. Bulanık bulanık cümlelere gerek yok.
GENÇLERİN AYNADA GÖREMEDİĞİNİ, DUVARDA GÖREN BÜYÜĞE SAYGI DUYULACAK ARKADAŞ!
BURASI TELEVİZYONLARIN MEDENİYET DEDİĞİ “VAHŞİ DÜNYA” DEĞİL. İNSAN YAŞIYOR BURADA İNSAN.
Diye düşündüğüm için, benim fikrim interneti kullanıma kapatmaktı, çok dil döktük, olmadı.
İçimden düşünüyorum ne yapsam da şu çocuğu, Eskimo gibi giyinip (soğuk ya bir de hasta oluyor hep), arka odadaki bilgisayarın başına kapanmaktan vazgeçirsem diyorum.
Pazarlığa oturdum sonunda.
- Üç matematik dersinde sana temel konuları hap gibi yuttururum, şu kitabın yarısını çözersin, ilerde de istediğin bölüme yetecek kadar puan yaparsın
- Sağ olun Hocam
- Ben bu işi söz verdiğim gibi tam olarak yaparım, biliyorsun beni değil mi?
- Biliyorum Hocam.
- Ama bir karşılık isterim. Ve sen de onu tam olarak yapacaksın.
- Nedir Hocam?
- Bir ay boyunca, hiçbir şekilde, hiçbir yerde bilgisayar oyunu oynamayacaksın.
- Hiç mi?
- Hiç
- Ne zaman başlıyoruz peki?
- Yarın sabah
………..
Bu sabah, tam söylediğim saatte gelmişti Ahmet. Dün bıraktığımda, “pazarlıktan büyük kayıpla çıktım tüh” hali vardı biraz üstünde.
Bugün, bir mutlu haller edalar…
Ne oldu dedim, cennetten müjde mi aldın gece rüyanda?
“Yok da Hocam” dedi, “dün siz gittikten sonra bile, ne biliyim, hiç televizyon falan açmadık, saat geçti hemen yatmadık da, konuştuk bir iki saat daha, benim de hoşuma gitti öyle ailecek oturunca, bir de sizi onlar da çok sevdi. Çok sevindim ya”
Ve matematik dersinden sonra, Ahmet eve gidince oyun üyeliklerini kapatmaya karar verdi, konusu da geçmemişti ama öyle işte, kendi kendine

