İslamda Tarikatlar

İslâm dini hakkındaki görüş ve paylaşımlarınızı yapabileceğiniz bölümdür.

İslamda Tarikatlar

İletigönderen Pınar » Pzt Nis 07, 2008 14:24

12 ana tarikat vardır...
[img]http://www.sabah.com.tr/ozel/islamda1249/im//F61A790B9EC40E408CBD0B9Bb.jpg[/img]

İslam dünyasında tarikatlar, ilk olarak 12. yüzyıldan sonra görülmeye başlamışlardır. Tarikat, Arapça'da "yol" anlamına gelir.

Bu "yol" ise tasavvufta Tanrı'nın doğrudan bilgisine götürdüğüne inanılan manevi yoldur. "Tarikat" dinin zorunlu kurallarının yanısıra daha fazla sevap kazanmak maksadıyla zorunlu olmayan birtakım zikirleri ve güzel amelleri yerine getirmek isteyenlerin tuttuğu bir yoldur. Bu yolu tutanlara dileyen ve isteyen anlamında Mürid ya da Derviş denir. 12 ana tarikat süreç içinde 400'lere dayanmıştır.

Şeyhlerin şeyhinin tarikatı: Sühreverdiyye


Ebun- Necip Sühreverdi tarafından kurulan Sühreverdiyye tarikatı, "Şeyhlerin Şeyhi" olarak nitelendirilen Ebu Hafs Ömer es-Sühreverdi tarafından geliştirilip sistemleştirildi. Yaşadığı dönemde halkın sorunlarını çözmek için uğraşan Ömer Sühreverdi'nin elçi sıfatıyla diplomatik girişimlerde de bulunduğu biliniyor.

Sühreverdilik, Ebun-Necib Sühreverdi tarafından kurulmuş ve zamanının "Şeyhlerin Şeyhi" sayılan Ebu Hafs Ömer es-Sühreverdi tarafından geliştirilip sistemleştirilmiş bir tarikat. Ömer es-Sühreverdi'nin eseri "Avariful Mearif" Hacı Ahmed bin Seydi el-Bigavi tarafından 1458 yılında Türkçe'ye çevrildi. Sühreverdiyye, Ebu Hafs Ömer bin Muhammed Şihabüddin Sühreverdi'nin tasavvuftaki yolu olarak nitelendiriliyor. 'Zikri cehri' yani 'Allah'ın adının sesli anılması' geleneğinin Hazreti Ali'den oniki imam aracılığıyla geldiği tarikatta, bunların sekizincisi
olan İmam-I Ali Rıza'nın etkisinin büyük olduğu görülüyor. Sühreverdiyye tarikatının kurucusu Şihabüddin-I Sühreverdi'nin oğluna, "Ey oğul! Bu fani dünyanın ziynetine, süsüne aldanıp gururlanma. Bir kimse dünyaya meylederse, helak olur. Ahiret yolculuğuna hazır ol. Fırsat elinde iken Allahü Teala'dan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir pişmanlığın fayda etmez" dediği biliniyor. 1144 yılında doğan Şihabüddin Sühreverdi, Hazreti Ebubekir'in soyundan geliyor. Fıkıh, hadis, tasavvuf ve diğer ilimlerde zamanının en ileri gelenleri arasında bulunan Sühreverdi, pek çok esere imza attı. "Avariful Mearif", bu eserler arasında en ünlüsü olarak kabul ediliyor. Ayrıca Sühreverdi'nin "Cezbü'l-Kulub" adlı eserinin de büyük ilgi gördüğü belirtiliyor. Tasavvuf ve tekkeler için büyük öneme sahip olan Avarifil Mearif, o dönem dergahların adeta ders kitabı haline getirilmiş, İhya, Kuşeyri Risalesi, Fususul Hikem ve Fütuhat gibi eserlerin yanında çokça okunmuştur.

IRAK'TA MEŞHUR OLDU
Asıl adı Ömer bin Muhammed olan Sühreverdi, bir rivayete göre 1226, diğer bir rivayete göre 1234 tarihinde vefat etti. Sühreverdi'nin Abdülkadir Gilani ile görüştüğü ve Gilani'nin kendisine "Sen Irak'ta meşhur olanların sonuncususun" dediği biliniyor. Sühreverdiyye tarikatının halife ve devlet yönetimiyle yakın ilişkiler kurması ve onların sempatisini kazanması, tarikat üyelerinin diplomatik görevlerle bazı seyahatler yapmasına yol açtı. Sühreverdi'nin elçi sıfatıyla gerçekleştirdiği diplomatik girişimler, Halife Nasır döneminde Selçuklu devletinin dağılması gibi sebeplerle ortaya çıkan bazı fitneleri bastırmak, komşu İslam ülkeleriyle dostluk münasebetini güçlendirmek amacına yönelikti. Sühreverdi'nin birkaç kez Şam'da yöneticilik görevinde bulunan Eyyubi Sultanı Melik Eşref'e ve Halife ile arası pek hoş olmayan Harezm sultanına elçi olarak gönderildiğinden bahsediliyor. Ayrıca 400 bin kişilik orduyla Bağdat'ı almak üzere yola çıkan Harezm Sultanını bu fikrinden caydırmak üzere Halife'nin Sühreverdi'yi gönderdiği de belirtiliyor. Sühreverdi'nin elçilik görevlerinden birini de Konya Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'a, Halife Nasır'ın mesajını ulaştırmak üzere yaptığı kaynaklarda yer alıyor.

HATTATLARIN KIBLESİ
Sühreverdiyye tarikatı şeyhlerinden Mustafa Dede Efendi'nin oğlu olan Şeyh Hamdullah, Amasya'da doğdu. Amasyalı Şeyh Hamdullah, küçük yaşlardan itibaren hat sanatıyla ilgilendi. Devrin önemli hattatlarından dersler alarak yetişen Şeyh Hamdullah, kısa zamanda kendisine has bir üslup geliştirdiği ve daha sonraki hattatlar üzerinde derin tesirler bıraktığı için "Kıblet-ül Küttab" yani Hattatların Kıblesi olarak anılıyor. Şeyh Hamdullah'ın 47 adet Mushaf-ı Şerif, yüzlerce Enam ve çok sayıda Murakka yazdığı biliniyor. Büyük usta, Sülüs ve Nesih türünün de mucidi olarak nitelendiriliyor. İstanbul'da vefat eden Şey Hamdullah, Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.

ANADOLU'YA GELİŞİ
XII ve XIII. yüzyıllar, Anadolu'da Türkleşme ve İslamlaşmanın gerçekleştiği dönemlerdir. Anadolu'nun Türk ve İslam yurdu haline gelmesinde pek çok etken vardır. Bunlardan biri de tasavvuf ve tasavvufi zümrelerdir. Ahmed Yesevi, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre gibi sufiler Anadolu insanının hamisi haline gelmişlerdir. Sühreverdiyye de tıpkı Yeseviyye, Mevleviyye, Kübreviyye ve Rufaiyye tarikatları gibi zaviyeleri ile Anadolu'nun gelişmesinde önemli roller üstlenmişlerdir. Sühreverdiyye dervişleri, o dönemde tarikatlarını Anadolu'da yaygınlaştıramamakla birlikte daha sonra XV. asrın ilk yarısında kurulan Zeyniyye kolu bu imkanı elde etti. Bu tarikat, Anadolu'da yaygınlık kazanamasa da kültür etkisi asırlarca sürdü.

Hindistan'ın ilk tarikatı: Çiştiyye


Hindistan'ın ilk ve en büyük tarikatı olarak nitelendirilen Çiştiyye tarikatının Hint Müslümanlarının manevi hayatında büyük rolü var. Muineddin Hasan el-Çişti tarafından kurulan tarikatın tüm Hint Yarımadası'na yayıldığı belirtiliyor.

Çiştiyye tarikatı, Hindistan'ın ilk ve en büyük tarikatı olarak biliniyor. Muinüddin Hasan el- Çişti'nin kurduğu tarikat, adını Herat yakınlarındaki Çişt Köyü'nden alıyor. Çiştiyye'nin Hindistan öncesi tarihi hakkında kaynaklarda yeterli bilgi yok. Hint müslümanlarının manevi hayatında büyük rolü olan tarikat, XII. yüzyılın sonunda Ecmir'de tekke kuran Muinüddin Hasan el- Çişti tarafından sistemleştirildi ve daha sonra tüm Hint Yarımadası'na yayıldı. Çiştiye tarikatının tarihinde "büyük şeyhler" dönemi, "taşra hankahları" dönemi, "Sabiriyye" kolunun
dönemi ve "Nizamiye" kolunun dönemi olarak dört ana bölümde inceleniyor. İlk dönemlerde sadece küçük şehirlerde faaliyet gösteren Çiştiyye tarikatı özellikle siyasi iktidarlarla işbirliği içerisine girmekten kaçındı. Tarikat, Nizamettin Evliya döneminde merkezi bir yapılanmanın da etkisiyle kısa sürede tüm Hindistan'da etkili oldu. Devlet tarafından şeyhlerin farklı şehirlere yerleşmeye zorlaması sonucu tarikatın merkezi sistemi felce uğradı. Merkezi otoritenin bozulmasıyla çeşitli taşralara yerleşen Çişti şeyhleri siyasetten uzak duramayınca taşra hanedanlıklarının kurucularının manevi destekleyicileri oldu. Çişti tarikatı özellikle Nizamiye kolunun etkisiyle günümüze kadar geldi. Çişti tarikatı ilk dönemlerinde Şeyh Şahabeddin es-Sühreverdi'nin kitabını tarikatın esas kitabı olarak belirledi.

KİTAPLAR REHBER OLDU
Ayrıca tasavvufun erken dönem klasikleri arasında yer alan Gazali'nin "İhya"sı da Çişti tarikatı tarafından rağbet gören kitaplar arasında yer aldı. Çişti tarikatının fikiryapısının esasını "vahdet-i vücud" oluşturuyor. Vahdet-i vücudun savunucularından olan Allahabadlı Şeyh Mihibbullah'ın eserleri İmam Rabbani ekolünün etkisi altında kalan Evrengzib'in emriyle yakılıyor. Çişti tarikatı, kişinin Allah'tan uzaklaşmasına yol açabileceği kaygısıyla özel mülkiyeti kabul etmiyor ve insana cazip gelen maddi şeylere önem vermiyor. Şiddetten uzak durmaya ve dostluğa önem veren Çişti tarikatı, öç almayı ise hayvanlar aleminin kanunları arasında görüyor. Çekişmeden uzak sağlıklı bir toplum düzeni için çalışan Çişti tarikatı üyelerine göre amaç sadece Allah için yaşamak. Çiştilere göre ne cenneti ümit etmeli, ne de cehennemden korkmalı. Çiştiyye'nin başlıca esasları sesli zikir, çile ve sema olarak kabul ediliyor. Yazılı kaynaklarını daha çok şiir ve menkıbelerle hazırlayan Çiştiyye tarikatı şeyhleri için sohbetname yazmak ise bir gelenek. Çiştiyye tarikatının en eski kaynakları özdeyişler şeklinde yazılmış.

Kırk yıllık hatırı olan tarikat: Şazeliyye



Osmanlı Padişahlarından Abdülhamid'in de bağlı olduğu Şazeliyye tarikatının, kahvenin bulunup yayılmasında büyük rol oynadığı söyleniyor. Ebu Hasal Şazeli tarafından kurulan Şazeliyye tarikatı müridledi özel kıyafetler giymiyor ve dilenmeyi hor görmüyor.

Şazeliyye, Ebul Hasan Şazeli tarafından kuruldu. Tunus Şazeli'de doğan Ebul Hasan Şazeli, tarikatını önce Tunus'ta yaymaya başladı, pekçok kez hacca gitti. Son haccında Mısır'da vefat etti. Sonraları seyahate çıkıp pekçok memleket dolaşıp, en son İskenderiye'ye gelerek yerleşti. Bir müddet İskenderiye'de kaldıktan sonra, Mısır'a gidip orada "İbn Atiyye ve Şifa" okuttu. Bu tarikata üye olanlar, özel kılık kıyafete önem vermiyorlar. Dilenmeyi hor görmüyorlar. Belirli kurallar ve kalıplar içinde hareket etmeyi kabul etmiyorlar. Elinin emeğiyle geçinmek,
her zaman zikir ve duada bulunmak, halka boyun eğmemek, Allah'a dayanmak, her an Allah'ı anmak, sünnete riayet etmek başlıca prensipleri arasında yer alıyor. Tarikat daha çok Tunus, Cezayir, Kuzey Afrika ve Mısır'da yayıldı. Kuzey Afrika toplumlarının bağımsızlık mücadelelerinde Şazeliyye tarikatının çok olumlu roller oynadığı biliniyor. Sunusilerin bağımsızlık çabalarına girişmeleri üzerine Sultan II. Abdülhamid, bunlara karşı Şazeli şeyhlerinden Hasan Zafir'i İstanbul'a getirtti.

ABDÜLHAMİT'DE ŞAZELİ
Sultan Abdülhamit'in bu şeyhe Yıldız Sarayı yolu üzerinde, Hamidiye Camii'nin karşısında büyük bir tekke, ayrıca Kağıthane Alibeyköy'de de bir başka tekke yaptırdığı biliniyor. Abdülhamit böylece hilafete bağlı olan Şazelileri tutarak Sunusilerin devlet aleyhinegiriştikleri faaliyetleri engellemiştir. Mustafa Kelmal Atatürk de Trablusgarp Cephesi'nde savaştığı dönemde Şazeliyye tarikatına aşinaydı. Ancak yine de bu tarikatın Türkiye'de fazla ilgi görmediği öne sürülüyor. Şazeliyye bir çok tarikat gibi Avrupa ve ABD'de yaygın İslami tarikatlar arasında yer alıyor. Batı ülkelerinde İslamiyet'in araştırıldığı D'Une Foi l'Autre. Les Conversions a l'Islam en Occident adlı eserde de Şazeliyye'den bahsediliyor. Avrupa'da etkili olan Şazeliyye'nin Alaviyye kolu. Balkanlar'da etkili olan 9 tarikat içerisinde de Şazeliyye'nin kolları en yaygın olanları. Alaviyye tarikatının, bir çok Avrupa, Afrika, Ortadoğu ve Asya ülkesinde şubeleri bulunuyor. Fransa'da da bir çok şubesi bulunan bu tarikat Les Amis de l'Islam (İslam'ın dostları) adlı bir dernek halinde, çok yönlü bir faaliyet içerisinde İslam'ın tanınıp yayılmasında hayli etkili oluyor.

ŞAZELİYE'NİN KOLU DESUKİYE
Şazeliyye tarikatının bir şubesi olan Desukiyye daha çok Mısır ve Sudan'da yayıldı. Burhaniyye ve Burhamiyye isimleriyle de bilinen Desukiye tarikatının piri İbrahim b. Abdülaziz Desuki. Cehri zikir, ibadete düşkünlük, şeriat ve tarikat kurallarına sıkı sıkıya bağlılık, evliyanın ahlakını örnek almak, beşeri arzulara karşı çıkmak, nefsi öldürmek ise Desukiyye tarikatı üyeleri için tarikatın esasları özelliğini taşıyor. Genellikle yeşil renkli elbise giyen tarikat üyeleri ayinlerinde "ya daim" zikrini sık sık tekrar ederler. İbrahim Desuki tarikatta semaya izin vermediği halde halifeleri semayı ve mevlid ayinlerini Desukiyye'nin bir esası haline getirdiler. Desukiyye'nin Şernubiyye ve Şehaviyye kolları günümüzde Mısır'da faal tarikatlar arasında yer alıyor. Desukiyye günümüzre Mısır'ın yanı sıra Suriye'de de yaygın.

Sarmaş dolaş zikir Bedeviyye


Ahmet el- Bedevi tarafından kurulan Bedeviyye, daha çok Mısır'da yaygın olan bir tarikat. Ayinlerinde birbirlerine sarılarak zikir yapmalarına "Bedevi topu" denen Bedeviyye, Bektaşilikle de benzerlikler gösteriyor.

Bedeviyye tarikatı, Ahmet el-Bedevi tarafından kuruldu. Ahmed el Bedevi küçük yaşta ailesiyle birlikte Fas'tan Arabistan'a göçtü. Yüzüne Afrika Bedevileri gibi peçe taktığı için Bedevi lakabını aldı. Daha çok Mısır'da yaygın olan bir tarikat olan Bedeviyye, 'Ahmediyye' olarak da biliniyor. Bedeviyye, Ahmet el-Bedevi'nin mürşitlerinden Şeyh el- Berri'nin silsilesinin Ahmet er-Rifai'ye ulaşması nedeniyle Rıfaiyye'nin, kendisinin Ebu'l Hasan eş Şazeli ile görüşmesi sebebiyle de Şazeliyye'nin bir kolu olarak ele alınıyor. Tarikatın kuruluşunda Ahmed

el-Bedevi'nin ilk halifesi Abdül'al Fakih büyük çaba gösterdi. Şeyhlerden Salim ve İbrahim el Esmer gibi bazıları cehri zikir, mevlid törenleri ve beşik şeyhliği konularında yaşanan tartışmalar nedeniyle postişinlikten indirildi.

ZİKİRDE "BEDEVİ TOPU"
Tarikatın piri Ahmed el-Bedevi'nin tarikatın esasları arasında kalp zikrini göstermesine rağmen, zamanla cehri zikir ve kıyamikuudi zikir de ayinlerde uygulandı. Bedevi tarikatında dervişlerin ayin sırasında heyecanları artınca birbirlerine sarılarak zikire devam etmelerine "Bedevi topu" deniyor. Tarikata giriş merasimi mürit adayıyla mürşitin karşılıklı yapılan soru-cevaplarla başlıyor. İlk olarak şeyhin "Arzu ve isteğin nedir?" sorusuna mürit adayı, "Ariflerin yoluna girmek için bana rehber olmanızı istiyorum" diye yanıt veriyor. Ardından şeyh "Bensize sadece iyi şeyleri emrediyor ve kötü şeylerden sakınmanızı istiyorum" dedikten sonra mürit adayına şu ifadeleri tekrarlaması ve anlamını düşünmesini söylüyor: "Allah benimle beraberdir. Allah bana şahittir." Soru-cevap kısmının ardından namaz kılınıyor ve zikir yapılıyor. Bu sırada şeyh adayın baş parmağını elinin içine alıp ayet okuyor.

ESAS RENK KIRMIZI
Bedeviyye'de kırmızı ana renktir. Bedevi hırkası ile tarikatın sancağı kırmızı renk. Bedevi dervişlerinin kullandığı tacı, iki tekerlekli olup kırmızı sarık sarılıyor. Ahmed el Bedevi'nin ilk halifesi Abdül'al kırmızı sancağı taşıyacak kişide bulunması gereken özellikleri, "Yalan söylememek, fuhuştan uzak durmak, haramlardan yüz çevirmek, iffetli olmak, Allah'tan korkmak, Kur'an'ın emirlerine boyun eğmek, zikire yapışmak, tefekküre devam etmek" şeklinde sıralıyor.

TASAVVUF OKULU
Bedeviyye'nin Mısır kültüründeki yeri Bektaşiliğin Anadolu'daki ve Rumeli'deki etkinliğiyle benzerlikler taşıyor. Ahmed el Bedevi'nin silsilesinin Hz. Ali'ye dayanıyor olması ve Hüseyni olması nedeniyle, Bedevviyye'nin zaman içinde Alevi bir tasavvuf okulu olarak görüldüğü söyleniyor. Celvetiyye tarikatının piri Aziz Mahmud Hüdai'nin "Vakı'at" isimli eserinde Bedevi ile Hacı Bektaş-ı Veli'nin kerametlerinden bahsettiği biliniyor. Zihicce ayının son haftasında Ahmed el-Bedevi için düzenlenen mevlid törenleri yüzyıllardır bir panayır havasında yapılıyor. Mısır ve diğer ülkelerden gelen 100 binlerce kişinin katıldığı bu törenler zaman zaman yasaklanmış olsa da bugünlere kadar taşındı. Her ne kadar Mısır'ın dışında etkinlik göstermemiş olsa da Evliya Çelebi Bursa'da bir Bedevi tekkesinin varlığından bahsediyor. Kocamustafapaşa Bedevi Tekkesi ve Kasımpaşa Uzunyol'daki Arapzade Bedevi Tekkelerinin varlığı bu tarikatın Anadolu'da az da olsa dervişinin varlığını gösteriyor.

Halk içinde Hak'la birlikte


Halvetten çıkıp topluma karışarak "Halk içinde Hak'la birlikte olmak" anlamına gelen Celvet'i esas alan Celvetiyye tarikatı adını da makamdan aldı. Tarikatın piri Aziz Mahmud Hüdai'nin kendi yazdığı birçok ilahiyi bestelediği biliniyor.

Tasavvufun ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve bir makam adı olan "Halvet" ve "Celvet" zamanla tarikatlara isim oldu. Halvet, Halvetiliğin; Celvet ise Celvetiyye'nin oluşumda önemli bir unsur oldu. Bir Celveti şeyhi olan İsmail Hakkı Bursevi, 'Silsile-i Celvetiyye' isimli eserinde Celvetiyye'nin ilk defa İbrahim Zahidi Geylani'den çıktığını, ancak tarikat olarak Aziz Mahmud Hüdayi zamanında kurulduğunu söylüyor. Halvetiyye'nin bir kolu olan Celvetiye'nin silsilesi İbrahim Zahid-i Geylani'de aynı tarikatın kollarından Zahidiyye, Safiyyüddin-i Erdebil'de

Safeviyye, Hacı Bayram Veli'de Bayramiyye ile birleşiyor. Tarikatın kurucusu Aziz Mahmut Hüdai, "Bizim tarikatımız hem Halveti, hem Celveti" diyerek tarikatının Halvetiyle içiçe oluşunu vurguluyor. Yine Celveti şeyhlerinden Yakup Afvi, Celvetiyye'nin Bayramiye'den doğduğunu söylüyor. Aziz Mahmut Hüdai'nin İstanbul'da çok sayıda müridi bulunuyordu. Ayrıca çeşitli bölgelere gönderdiği şeyhleri sayesinde Celvetiye, özellikle İstanbul, İzmir, Balıkesir, Orta Anadolu ve Balkanlar'da yaygınlaştı. İstanbul Celvetiyelerin, en yoğun olduğu bölgeydi. Balkanlarda en yaygın tarikatlar arasında yer alan Celvetiyye, ikinci merkez konumunda olan Bursa'daise Üftade ve torunları ile İsmail Hakkı Bursevi gibi şeyhler sayesinde son dönemlere kadar geldi.

PİRİ BESTEKÂRDI
Aziz Mahmud Hüdai aynı zamanda şair ve bestekardı. Aziz Mahmut Hüdai, kendi yazdığı ilahileri yine kendisi besteleyerek dergahında okuttu. Ardından gelen müzisyenler onun manzumelerinden besteler yaptı. Onun devrinde tekkede aynı zamanda halifeleri olan Hafız Kumral, Şaban Dede gibi ünlü müzisyenler zakirbaşılık yaptı. Celveti şeyhlerinin bir çoğunun müzikle uğraşması tarikatın müziğe verdiği önemi ortaya koyuyor. Asitane şeyhlerinden Divitçizade Mehmet Efendi de 'Talib' mahlasıyla yazdığı ilahileri besteledi. İstanbul dışında Bursa'daki Celvetiler de müziğe büyük önem verdi. Celveti şeyhi İsmail Hakkı Bursevi, Aziz Mahmud Hüdai'nin sazlı ilahileriyle kendi yazdığı şiirleri besteledi. Hz. Ali kanalıyla gelen bir tarikat olduğu için Cehr-i zikri esas alan Celvetiyye'de Aziz Mahmud Hüdai'nin "Tevhid zikri" adıyla anılan kelime-i tevhid zikri uygulanıyor. Derviş zikre kendi durumuna göre üç mertebede ve her birine ayrı ayrı niyet ederek devam ediyor. Bu üç mertebe "Allah'tan mabud yoktur" (la mabüde illalllah), "Allah'tan başka maksadım yoktur" (la maksude illallah) ve "Allah'tan başka sevgili yoktur" (la mevcude illallah) olarak sıralanıyor.

YEDİ İSİMLE ZİKİR
Aziz Mahmud Hüdai'ye göre, tarikatta asıl amaç zikre her an devam etmek. Celvetiyye tarikatında esas olan Tevhid zikri olsa da, 1648 yılında vefat eden Aziz Mahmud Hüdai'den sonraki dönemde Halveti zikri olan "Esma-i seb'a"da önemli yer tutuyor. 'Esma-i Seb'a' da Allah'ın yedi ismi-i şerifi olan "la ilahe illallah, Allah, hu, hakk, hayy, kayyum ve kahar söylenerek zikir yapılıyor. Tarikat kurallarına göre, Celveti olmak isteyen mürid adayı istihare, istişare ve abdest gibi ön hazırlıkları yaptıktan sonra şeyhin huzuruna çıkıp elini dizine koyarak oturur ve şeyhi ile beraber üç defa, "Allah'tan ameli, fiili, ve kavli bütün günahlarımın bağışlanmasını dilerim" dedikten sonra yine istiğfar ederek "amentü"yü okur. Ardından şeyh, mürid adayına şunları tavsiye eder: "Her gün 100 defa 'Estağfirullah el-azim' denmeli. Her gün peygambere 100 defa selat ve selam getirmeli. Günde 700 defa 'la ilahe illallah' ve her 20. veya 30. söyleyişte bir defa 'Muhammedün Resulüllah' demeli, mürşidin verdiği evradın dışına çıkmamalı. Sabah namazından sonra güneş iki mızrak boyu yükselene kadar zikir ve tefekkürle meşgul olmalı. İşrak vaktinden zevale kadar, 4-6 rekatlık kuşluk namazı kılmalı. Akşam namazının sünnetinden sonra 6 rekat 'Evvabin"' namazı kılmalı. Gecenin üçte bir vaktinde kalkıp 2-12 rekatlık 'Teheccüd' namazı kılmalı. Pazartesi ve perşembe günleri ile Zilhicce ve Muharremin 10 gününü Recep ve Şaban'ın tamamını oruçlu geçirmeli ve daima abdestli bulunmalı. Abdest aldığı zaman 2 rekat şükür namazı kılmalı. Tövbeye özen göstermeli, Sünnete riayetkâr olmalı, dünya malına tamah etmemeli, az yemeli, az konuşmalı, daima zikirle meşgul olmalı."

Sema ettikçe Allah'a yaklaşıyorlar


Özünde "örnek olma" prensibi bulunan Mevlevilik, aynı zamanda estetiği de içinde barındırıyor. Mevlevilik ve sema gösterileri bugün tüm dünyada büyük ilgi görüyor. Geçen yıl Konya'daki Mevlana Müzesi'ni gezen 200 bin turist, bu ilginin bir göstergesi.

Tüm dünyada büyük ilgi gören Mevlevi seması sırasında, dervişlerin kendi eksenleri çevresinde dönüşleri tarikatın estetik tarafını ortaya koyuyor. Göktürk kabartmalarında döner şekilde nakşedilen insan figürleri ve Mısır kabartmalarındaki M.Ö. 5 bin yıllarına ait olduğu sanılan neyzen şekilleri, sema ve Ney'in tarihçesi hakkında bilgi veriyor. Hatta peygamber Hazreti Muhammed'in huzurunda 'sema eder' şekilde raks eden Cafer-i Tayyar'a sessiz kalması, Tayyar'ın hareketini onaylaması olarak nitelendiriliyor.

TÖREN HALİNE GELDİ
Mevlana'nın ne zaman ve niçin sema ettiğine dair herhangi bir bilgi yok. Mevlana'- nın dergahta, evde, çarşıda, bazen de ders sırasında aşka gelip herhangi bir kurala tabi olmadan içinden geldiği gibi sema ettiği biliniyor. Mevlana'nın, Tebrizli Şems'in kaybolmasının ardından kendisine halef seçtiği Kuyumcu Selahaddin'in dükkanının önünden geçerken duyduğu çekiç darbelerindeki ritimle aşka gelip sema ettiği de belirtiliyor. Sema etmek, Mevlana'nın ölümünden sonra tarikat haline gelen Mevleviliğin sembolü olarak kabul ediliyor. Yapılan düzenlemelerle müzikle birleşen ve belli kurallara bağlanan Sema gösterileri, Mevleviler'de zamanla tören halini aldı.

HER ŞEYİN ANLAMI VAR
Sema'nın yapıldığı alana 'Semahane' deniyor. Mevlevilik'te semahanenin şeklinden, üstüne oturulan postların renklerine, semazenin giydiği her giysiden, yaptığı her harekete kadar hepsinin bir anlamı var. Semahane'nin daireselliği, evreni sembolize ediyor. Mevlevilik'te, şeyhin oturduğu kırmızı post Mevlana'nın makamı sayılıyor. Güneş akşam batarken gökyüzü nasıl kırmızı olursa, Mevlana da güneş batarken vefat etmiştir. Postun kırmızı rengi 'vuslat'- ı yani Allah'a kavuşmayı anlatır. Mevleviliğe yeni girenlerin oturduğu post siyah olur. Siyah renksizliğin rengidir, tevhidi temsil eder, bütün renkleri içinde barındırır. Derviş bilgilenip yol alınca beyaz renkli posta oturmaya hak kazanır. Semazenlerde insanın kötü huylarının, yani nefsinin mezar taşını sikke, nefsinin kefenini tennure, nefsini de üstüne giymiş olduğu hırka simgeliyor. Semazen semaya başlarken hırkasını çıkarır ve manevi temizliğe adım atmış olur.
Semazenin, kollarını çapraz bağlı olarak duruşu Allah'ın birliğini ifade eder. Semazen, kollarını iki yana açarak sağdan sola dönerken evreni kalbiyle kucaklar. Gökyüzüne dönük olan sağ eli ile Allah'tanaldığını yeryüzüne dönük olan sol eli ile halka dağıtır. Ayrıca semada, semazenin Allah'ta yok oluşu da vurgulanır. Sema töreni Mustafa Itri Efendi'nin bestelediği 6 peygamberi öven Na't-ı şerif ile başlar.

ALLAH'TA YOK OLUŞ
Allah'ın kainatı yaratışındaki "Ol" emrini sembolize eden Kudüm sesinin ardından ilahi nefes olan ney sesi duyulur. Böylece evreninin oluşumu ve can buluşu anlatılır. Şeyhin önderliğindeki semazenler, semahane'nin etrafında bir yol izleyerek yürür. Her bir dairenin ilk yarısı maddi dünyayı, ikinci yarısı manevi dünyayı sembolize eder. Semazen nefis sembolü olan hırkasını çıkarır ve şeyhinden izin alarak semaya başlar. Dört selam'dan oluşan semayı Celaleddin Bakır Çelebi, "Semkulun hakikate yönelip akılla - aşkla yücelip, nefsini terk ederek Hak'ta yok oluşu ve olgunluğa ermiş kamil bir insan olarak tekrar kulluğa dönüşüdür" diye özetler. Sema talimine yeni başlayan "Can", önce çıplak ayakla "Sema talim çivisi"nin veya "Semmeşk tahtası"nın yanına gelir ve önce çiviyi öper. Sonra bir miktar tuzu, parmaklarının arasını pişirsin ve yara olmasını önlesin diye çivinin bulunduğu yere döker. Sonra ayağa kalkar, sol ayağının baş parmağı ile yanındaki parmağının arasına talim çivisini yerleştirir. Dökülen tuz, sol ayağının dönüşü sırasında rahat kalkmasını da sağlar. Semazenin sol ayağına 'direk', sağ ayağına ise 'çark' denilir. Direk denilen sol ayak yerinden hiç kaldırılmaz ve diz hiç bükülmez. Semazen sol ayağı sabit kalmak üzere vücudunu döndürür. Buna 'Çark' denir. Yeni öğrenenler 180 derecelik dönüşler yaparken, ilerleyen zamanlarda semazenler 360 derecelik çark yapar.

KONYA MERKEZ
Bugün dünyada 134 Mevlevihane var. Bunlar arasında Konya Mevlevi Asitanesi, Yenikapı Mevlevihanesi, Üsküdar ve Gelibolu Mevlevihaneleri başta geliyor. Konya Mevlevihanesi'nde Mevlana'nın babası Bahaüddin Veled'in kabrinin yapıldığı gül bahçesi zamanla bugünkü haline geldi. Daha sonra Mevlana vefat edince babasının başucuna gömüldü. Ardından saray burayı türbe haline getirdi. Mevlana'nın cesedinin mahzende olduğu biliniyor. Onu, üst kattaki sanduka sembolize ediyor. Mevlana türbesine zamanla yakınları ve ailesi de defnedildi ve türbe bugünkü halini aldı. 6 bin 225 metrekarelik Mevlana Asitanesi'ne Dervişan Kapısı'ndan giriliyor. Asitane'de 18 hücre bulunuyor. Toplantıların yapıldığı mekana da 'Meydan-ı Şerif' deniyor. Asitanede iki tane de mutfak bulunuyor. Canlar Odası'nın da bulunduğu mutfaklarda tarikata girmek isteyenler kontrol ediliyor. Şeyhlerin kaldığı Çelebi Dairesi 'Niyaz Penceresi' olarak da biliniyor. Bugün Mevlana Müzesi, İhtisas Kütüphanesi olarak kullanılıyor.

Mevlevi Alayı ile Atatürk'e destek oldular


Birinci Dünya Savaşı'na Mevlevi Alayı ile destek veren Mevleviler, Kurtuluş Savaşı döneminde de Mustafa Kemal Atatürk'ün önemli destekçisi oldu. Atatürk, 1925'te tüm dergâhları kapatırken Mevlevi dergâhını müzeye çevirdi.

Mevlevilikle ilgili Osmanlı saltanatının yaklaşımı ilk dönemlerde, Mevlana'ya gösterilen büyük saygıdan ibaretti. Sonradan Bektaşi Yeniçerileri'ne karşı tavır alan padişahlar, Mevleviliğe destek vermeyi uygun gördüler. III. Selim, Mevlevi olan ilk Osmanlı padişahıydı. Mevlevi olmasında Hacı Bektaş'ı pir tanıyan Yeniçeriler etken oldu. II. Mahmud da, Bektaşi Yeniçerileri'ne karşı Mevleviliğe destek verdi. Tüm devlet büyükleri Mevlevi dostu oldu. Bu şekilde, Bektaşiliğin karşısında Mevleviliğe destek vererek Yeniçeri Ocağı'nın kapatılması için zemin
hazırlandı. Islahat ve Tanzimat teşebbüslerinde olumsuz bir rol takınmayan ve devletin Bektaşiliğe karşı sırtını dayadığı Mevlevilik, V. Murad'ın tahttan indirilişi ile II. Abdülhamid'in tahta geçirilişinde de etkin rol oynadı.

ÖZEL NİŞAN ALDI
Sultan Abdülaziz döneminde Mevlevi postnişiolan Mahmud Sadreddin Çelebi, o dönemde Konya'da yaşanan yangın ve kıtlık gibi olaylarda dergahın tüm maddi ve manevi imkanlarını halk için kullandı. Sadreddin Çelebi, bu çabasına karşılık Sultan Abdülaziz'den özel nişan aldı. Abdülvahid Çelebi ise, Sultan II. Abdülhamit'i sık sık eleştirmesinden dolayı sarayla hiç iyi geçinemedi. Bektaşi bir kişiliğe sahip olan Çelebi Sultan, Abdülhamit'in Yıldız Sarayı'na karşılık Meram'da Yıldız Köşkü yaptırıp sokaklarda saray faytonlarına benzer bir faytonla dolaştı. Kendisinden sonra makama geçen Abdülhalim Çelebi II de, II. Meşrutiyetçilere destek verdiği için görevden alınarak yerine Veled Çelebi İzbudak getirildi.

MEVLEVİ ALAYI
Veled Çelebi'nin şeyhlik döneminde ise I. Dünya Savaşı çıktı ve Çelebi, Mevleviler'den oluşturduğu Mücahidin-i Mevleviyye Alayı'yla Kanal Harekâtı'na katılmak için Şam'a gitti. 1919'da ise Veled Çelebi şeyhlikten azledildi ve yerine kendisinden önce makamda bulunan Abdülhalim Çelebi II tekrar geçti. Ancak görevden alınan Çelebi, bir yıl sonra tekrar posta oturdu. 1922'de Konya'ya giden Atatürk'ün, Mevlevi dergâhına da uğradığı biliniyor. Atatürk, Mevlevi Şeyhi Çelebi'nin yaptığı "Tez zamanda zaferin kazanılması" duasına da eşlik etti. Son dönem Çelebileri arasındahayli renkli kişiliğiyle dikkat çeken Abdülhalim Çelebi, TBMM'de de Konya Milletvekilliği yaptı. Çelebi, İstiklal Madalyası da aldı. Milletvekilliğinin ardından İstanbul'ad bir otel odasına yerleşen Çelebi, otel odasının balkonundan düşerek vefat edince Veled Çelebi İzbudak tekrar makama geçti. TBMM'de Yozgat ve Kastamonu milletvekilliklerinde bulunan ve Mesnevi'nin tamamını Türkçe'ye çeviren Veled Çelebi'nin şeyhliği ise, tekke ve zaviyelerin kapanmasıyla sona erdi.

MÜZE OLDU
1925'te 450'ye yakın tekke ve dergah kapatıldı. Mustafa Kemal Atatürk, Mevlana'ya olan sevgisinden dolayı Konya'daki dergâhın müzeye çevrilmesi emrini verdi. Atatürk Mevlana'ya olan sevgisini her fırsatta dile getirirdi. Mevlevilik Atatürk'e göre, Türk dehasının bir ürünü, Mevlana da ileri görüşlü "Büyük adamdı..." Atatürk en son 18 Şubat 1931'de Konya'ya gitti. 21 Şubat'ta ise bütün gününü Mevlana Müzesi'nde geçirdi. Atatürk'ün Falih Rıfkı Atay'a Mevlevi dergâhını kapatmak zorunda kaldığı için üzüntülü olduğunu söylediği bilinir. Atatürk, F. Rıfkı Atay'a şöyle der: "Karar gereğince Konya'da Mevlana dergahının da kapanmış olmasından üzgünüm. Fakat istisna yapamam, buna çok üzülüyorum. Hey koca Sultan! Evet, bütün tekkeleri kapattık; fakat senin kapın kapanmadı" dediği de biliniyor.

Hoşgörü ve birliğin tarikatı Mevlevilik


"Sultan-ı Ulema" yani Ulemaların Sultanı olarak nitelendirilen Bahaeddin Veled'in oğlu Mevlana Celaleddin Rumi, kendini ne bir şeyh, ne de bir tarikatın piri olarak görse de, onun hoşgörü ve birlik olma felsefesini oğlu Sultan Veled kurumsallaştırarak bugünlere getirdi.

Mevlana Celalettin Rumi Afganistan'ın Behl şehrinde 30 Eylül 1207 tarihinde dünyaya geldi. Babası Muhammed Bahaeddin, 'Sultan'ı Ulema' yani 'Alimlerin Sultanı' olarak tanınıyordu. Kaynaklar, Mevlana'nın soyunun baba tarafından Hz. Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin'e, anne tarafından ise Hz.Muhammed'in seçilmiş dört dostundan Hz. Ebubekir Sıddık'a ulaştığını belirtiyor. Mevlana'nın asıl adı Muhammed Celaleddin. Mevlana isminin kendisine Konya'da genç yaşlarda ders okuttuğu sırada verildiği, Rumi'nin ise Anadolu anlamına geldiği kaydediliyor.

BEHL'DEN KONYA'YA
Mevlana henüz 5-6 yaşlarındayken babasıyla birlikte Behl'den ayrıldı. Babasıyla birlikte Bağdat, Kabe, Şam, Malatya, Erzincan ve Karaman illerini dolaşan Mevlana, en sonunda Konya'ya yerleşti. Mevlana 24 yaşına kadar babası tarafından eğitildi. Babası öldükten sonra bir yıl mürşitsiz kalan Mevlana, daha sonra Seyyid Burhaneddin'den eğitim aldı. Dokuz yıl süren eğitimin ardından nefsini terbiye etti, "Mana sultanı" oldu. Mevlana için 38 yaşında Tebrizli Şems ile tanışması, onun Allah aşkını daha da coşturdu. Velilerin Sultanı denilen Tebrizli Şems, devrinin bütün bilgilerine sahip bir dervişti. Bir yere bağlanıp kalamadığı için "Şems-i Perende" yani "Uçan Şems" diye de anılırdı. Bu kadar çok gezmesinin nedeni ise kusursuz, tertemiz Muhammedi yolda, yaşayan bir sahabe gibi lekesiz, tertemiz bir şeyh aramasıydı. Çeşitli alimler, şeyhler görmüş, ama hiçbirinde aradığını bulamamıştı. Menfaat ve gösteriş peşinde koşan şeyhlerden daima kendini uzak tutan 60 yaşındaki Şems, en sonunda aradığı şeyhi Konya'da buldu.

ŞEMS İLE MEVLANA BULUŞMASI
İlk olarak Tebriz'de buluşan Mevlana ile Şems'in ikinci buluşmaları Konya'da oldu. Mevlana artık kemale ermiş bir dervişti. O süreçte Mevlana ile Şems, çok yakın iki dost oldu. Mevlana Şems'in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine âşık oldu. İlahiyatçı Selahattin Hidayetoğlu bir yazısında Mevlana ile Şems hakkında şunları söylüyor: "Mevlana'nın Şems'e karşı olan sevgisi, Allah'a olan aşkının ölçüsüdür. Çünkü Mevlana, Şems'te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlana bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu." Şems ile Mevlana'nın sohbetlerinin sonrasında Konya'da halk arasında ileri geri konuşmalar başladı. Bu konuşmalardan incinen Şems, Konya'yı terk etme kararı aldı. Mevlana'nın tüm ısrarlarına rağmen Şems Konya'dan ayrıldı. Bir süre sonra Mevlana, oğlu Sultan Veled'i Şems'i geri getirmesi için Şam'a gönderdi. Şems Konya'ya geri geldi. Ancak dedikodular bir süre sonra yeniden başladı. Bir gün Şems tekrar aniden ortalıktan kayboldu. Mevlana yaşadığı dönemde hiçbir zaman kendini bir şeyh ve tarikat Piri olarak görmedi. Mevlana'nın fikir ve düşünceleri, onun ölümünden sonra belli kurallara ve bir bütün olarak tarikata dönüştü. Ölümüne kadar Mevlana'nın yanından hiç ayrılmayan Sultan Veled, babasından boşalan makamı reddetti. Mevlana da, Mesnevi'nin yazılmasına sebep ve aracı olan Hüsameddin Çelebi'yi makama uygun gördü. Hüsameddin Çelebi, Mevlana'dan boşalan makama otursa da Sultan Veled'in fikirleri doğrultusunda hareket ediyordu. Mevlana türbesi üzerinde yer alan Yeşil Kubbe'yi o inşa ettirmiş ve bugünkü şeklinin ilk temellerini atmıştı. Aynı zamanda Mevlana'nın mürit ve dostlarını da etrafında toplayarak irfan meclislerinde Kur'an-ı Kerim ve Mesnevi okutuyordu. Bu usul zamanla Mevlevi'nin ana özelliklerinden biri oldu.

OĞLU KURUMSALLAŞTIRDI
Hüsameddin Çelebi 11 yıl posta oturduktan sonra vefat etti. O ölünce yerine 58 yaşındaki Sultan Veled geçti. 28 yıl makamda hizmet veren Sultan Veled döneminde mürit ve dostlar arttı, sarayla olan ilişkiler kuvvetlendi, sema, müzik ve Mesnevihanlık usulleri belli bir düzene sokularak kurumsallaşmanın temelleri atıldı. Sultan Veled öldüğünde Mevlevilik'in esasları büyük ölçüde belirlenmişti. Sultan Veled'den sonra posta oturan Ulu Arif Çelebi Mevleviliği yaymak için Karaman, Beyşehir, Akşehir, Afyon, Amasya, Niğde, Sivas, Tokat, Birgi, Denizli ve Tebriz'de Mevlevihaneler kurulmasını sağladı. Ulu Arif Çelebi'den sonra pobta oturan kardeşleri Şemseddin Abid ve Hüsameddin Vacid ise Anadolu'daki siyasi karışıklıklar nedeniyle Mevleviliği yayma imkânı bulamadı.

YENİ YAPILANMA
Daha sonra posta Çelebi oturdu. Posta oturanlardan Adil Çelebi Sultan Veled'den sonra fazla bir değişikliğe uğramayan semayı aslına sadık kalarak yeniden yapılandırmış, tarikatın usullerini de gözden geçirerek yeni bir oluşum yoluna gitmiştir. Tabii ki bu oluşumda kendi döneminde yaygınlaşıp kurumsallaşmaya başlayan Bektaşilik, Halvetilik ve Kadirilik gibi tarikatlardan Mevleviliği ayırma fikri önemli bir etken. Cemaleddin Çelebi dönemi ise Mevlevilik kadar Konya ve Anadolu tarihinin de önemli köşe taşlarının konulduğu bir çağ oldu. Mevlevilik Konya'nın Osmanlı topraklarına katılmasıyla Afyon, Denizli, Kütahya, Bursa, Muğla, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, İstanbul ve çevresinde yayıldı. Mevlana'nın torun Mutahhara Hatun'un kızı Devlet Hatun'un oğlu olan Yıldırım Beyazıd Mevleviliğe büyük destek verdi. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultkan Süleyman'da doğuya sefere çıktıklarında mutlaka Mevlevi Asitanesi'ne uğrardı.

Yozlaşmaya tepki Melamiliği yarattı


Melamiye hareketi, tasavvufi hayatı şekle ve dış görünüşe kurban etmek isteyen yetersiz sufilere karşı bir reaksiyonu ifade ediyor. Melamiler'de bu nedenle zaviye, tekke, dergâh ve hangâh gibi tarikat durakları yok.

Arapça "Levm" kökenli Melamiye, "azarlamak, serzenişte bulunmak, kınamak" anlamlarına geliyor. Tasavvufta ise, yaptığı iyilikleri gösteriş olur endişesiyle gizlemek, yaptığı kötülükleri de nefsiyle mücadele etmek için açığa vurmak manasını taşıyor. Başka bir deyişle ruhi hayattan kaynaklanan halleri saklamak, nefisten kaynaklanan davranışlara karşı koymak ve onların aksini yapmak olarak yorumlanıyor.

YOZLAŞMAYA TEPKİ
Melamiliğin "Yolu yordamı belli, kuralları konmuş" bir tarikat olmadığı, bir yaşayış biçimi, İslamiyet'in hayata uygulanmasında değişik bir yorum olduğu belirtiliyor. Melamiliğin tarikatların tekke, zaviye, dergah, özel kılık kıyafet ve zikir merasimleri açısından halktan kopması ve İslamiyet'in safiyetinden uzaklaşması üzerine bir tepki olarak doğduğu öne sürülüyor. Melamiliği inceleyenler, tarikatın doğuş ve yayılmasında, Arapların kendilerini diğer ırklardan üstün görmelerini, Emevilerin Arap olmayanlara "Melami Köleler" adını takmalarını ve Abbasiler'in de Hazreti Ali'yi kendilerine düşman saymalarını neden olarak gösteriyorlar. Melamiliğin Horasan ve yakınlarında doğmasını, sonra da Türkmenlerle hızla yayılmasını buna bağlayanlar var. Melamiliği tarikat olarak ele alanlar, tarih içindeki gelişimini üç dönemde ele alıyorlar: "Melamiye-i Kassariye (Tarikat-ı aliye-i Sıddıkiye) Hamdun Kassar, Melamiye-i Bayramiye (Tarikat-ı aliye-i Bayramiye) Bursalı ÖmerSıkkini, Melamiye-i Nuriye (Tarikat-ı aliye-i Nakşibendiye) Muhammed Nurul Arabi."

YAYILIŞI
Melamilik Horasan'dan Bağdat'a, oradan da Suriye'ye geçti. Bu yayılma macerası, bazı Türk tarikatlarının Melamilik'ten doğrudan etkilendiği iddiasına da neden oldu. Çünkü Melamilik, tüm bu bölgelerde Türklerin hakim olduğu dönemlerde yayılma şansı buldu. Böylece Horasan erleri, Alp Erenler, Fütüvvet Ehli olarak nitelendirilen birçok kişinin Melami olduğu iddia edildi. Tamamen bir Türk tarikatı olan Bayramiliğin önemli bir kolunun Melami oluşu, en güçlü Melami akımının Bayramiye'den kaynaklanması da bu iddiayı güçlendirdi. Anadolu'ya XIII. yüzyıl sonunda geçen Melamiliğin en önemli iki grubu ise Kalenderiler ve Yeseviler olarak kabul ediliyor. Tasavvuf ve tarikat, Tanrı'ya ulaşmak için bir yolsa, Melamiler'e göre bu yol, birtakım gösterişli merasimler, halktan kopuk bir imtiyazlı sınıf oluşturmakla gerçekleşmez. Gittikçe katılaşan birtakım şekli davranışlar ve gösterişli zikirlere dönüşen tarikat olayına karşı çıkan Melamiler bu nedenlerle "Tasavvuf içinden tasavvufçulara karşı çıkan zümre" olarak nitelendiriliyor.

'ZİKİR DEĞİL, FİKİR ÖNEMLİ'
Melamiler'e göre adab-erkana boğulmuş zikir meclisleri, kıyafet ve törenlerle Allah'a ulaşmak mümkün değil. Allah'a ulaşmak, ancak Hakk'a bağlanmak,cemiyet içinde yaşayarak halka hizmet etmek, tevazu ve aşkla gerçekleşiyor. Melamilerin inancına göre, Allah'a ulaşmakta zikir değil, fikir önemli. Melamiliğe göre, bunun için tekke ve zaviye gibi özel yerler de gerekli değil. Çünkü özel yer ve kıyafetlerde riya tehlikesi olduğuna inanılıyor. Bunun da ihlasın zıddı olduğu belirtiliyor. Bu şekliyle Melamiye hareketi, tasavvufi hayatı şekle ve dış görünüşe kurban etmek isteyen yetersiz sufilere karşı kuvvetli bir reaksiyonu ifade ediyor. Melamiliğin halkın içinden değil de, tasavvuf ve tarikat ehli arasından çıkması, Allah'a giden yoldaki merasimlerin asıldan sapılacak kadar önem kazanması ve halktan ayrılması gibi yanlışların farkına varılmasından kaynaklanıyordu. İnanç kendini yeniliyor, yanlışlardansa arınılıyordu. Melamilerde bu nedenle zaviye, tekke, dergah ve hangah gibi tarikat durakları yok. Zikri de merasimden saydıkları için, bundan da tamamen vazgeçmişlerdir. Zikir, Allah'ı düşünmek şekline onun kudretini ve büyüklüğünü anmak, idrake çalışmak şekline dönüşmüştü. Melamiler, Hak'la halk arasındaki tasavvufi bağın da gereğini yapmak için halktan ayrılmayı, kopmayı, halkla aralarına bir duvar çekmeyi kesinlikle yasakladılar. Onlar halkın içinde, onunla birlikte, o şartlardayaşamayı Melamiliğin bir çeşit gereği sayıyorlardı. Halk nasıl kazanıyorsa öyle kazanmak, fakat özellikle çalışarak, emeğiyle kazanmak ve yaşamak Melamiliğin esaslarını oluşturuyor. Şeyh, derviş, hoca gibi sıfatların ardına saklanarak başkalarından geçinmek, Melamilikle bağdaşmıyor. İkinci dönem Melamiler'in yayılmasında İbni Arabi'nin etkisi var. Çünkü Osmanlı dönemi tasavvufi düşüncesinin yönlendiricileri arasında İbni Arabi ilk sırayı işgal ediyor. Ona göre, Melamiye tasavvufi makamların sonuncusu. Arabi, 'Ondan sonra bir makam vardır, o da peygamberliktir' diyor.

GİZLİLİK ESAS
İkinci dönem Melamiler'i arasında Melamiye- i Bayramiye'nin oldukça çileli bir dönem geçirdiği biliniyor. Osmanlı döneminde fetvalarla öldürülen, başı kesilen, boğdurulan sufilerin büyük bir çoğunluğunun Melami olduğu belirtiliyor. Devletin bu tavrı, "Gizlilik" esası üzerine kurulan Melamilerin iyice gizlenmelerine yol açtı. Üçüncü dönem Melamileri ise, daha çok İstanbul ve Rumeli topraklarında faaliyet gösterdi. Haririzade Kemaluddin, Ali Urfi, Bursalı Mehmed Tahir önemli eserler vermiş Melamiler'den sayılıyor. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından tarikatlar ortalıkta kalmayınca Melamilik de başlangıçtaki kimliğini yitirdi. Ancak günümüzde hala Melamiliğin çağa uygun bir şekilde sürüp gittiği görülmektedir.


Sabah
Halk tarafından devlete "Sen bana hizmet etmek için varsın, bunun ötesinde senin bir anlamın yok" dendiğinde herşey yoluna girecektir...

(Osman Pamukoğlu)
Kullanıcı küçük betizi
Pınar
Üye
Üye
 
İletiler: 1380
Kayıt: Çrş Haz 06, 2007 7:47

Şu dizine dön: Dinimiz İslam

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

cron

x