KANDIRMANIN YOLLARI

KANDIRMANIN YOLLARI

İletigönderen Feza Tiryaki » Çrş Ara 25, 2019 9:38

KANDIRMANIN YOLLARI

“Ne aldatıyoruz, ne kandırıyoruz!” denilerek bir bıçak tanıtımı yapılıyor, hani bitmek bilmez laf ebeliğiyle, iç bayıltarak ürün tanıtılan yayınlar var ya, onlardan birinden duydum.

Demek ki alıcıyı aldatmışlar, kandırmışlar zamanında, artık aldatmaca – kandırmaca yokmuş.

Aldatma – kandırma iyice günlük yaşamımıza girmiş; küçük basit bir mutfak aracı nihayet sattığın şey. Ne bu, kandırmaca – aldatmaca yok!” diye güvence vermeye kalkman? Ne geriye dönüşü olmayan bir çevre yıkımına girişiyorsun, ne ülke bağımsızlığıyla oynuyor, ne de toplumun can güvenliğini tehlikeye atıyorsun. Dün birlikte olduklarını, aynı yağmurda ıslandıklarını bugün inkâr da etmiyorsun...

Kandırmacanın kırk bin tane türü vardır. Doğrudan aldatmaca, dolaylı aldatmaca, algılara yönelik aldatmaca, kafa karıştırma aldatmacası, dincilikle aldatmaca, iyi, vatansever görünüp zamanı geldi mi içindeki bölücü zehri saçma, yani ertelenmiş, zamanı beklenmiş aldatmaca, ünü kullanarak aldatma, dokuz doğrusunun içine bir eğri sokarak kendine inananları kandırma, gerçekleri saklayarak aldatma, yalan söyleyerek, bilmezden - duymazdan gelerek, tek ayak üstünde kırk yalan diyerek aldatma...

“Ayının kırk türküsü var, kırkı da ahlat üstüne.” deriz, toplumu aldatanların durumu da aynı. Tek amaçları vardır, yalanları ortaya çıkmadan işlerini yürütmek... Bunun için türkünün birini bırakıp diğerini çığırırlar... Amaç üzüm yemek, yedirmek değil, bağcıyı dövmek olunca...

Atatürk Cumhuriyeti, her yönden sarsılıyor çok uzun süredir. Yapı taşları sökülüyor, temelleri bozuluyor. Çağdaş bireyi ara da bul artık. Gençlerimiz değişti, yaşama bakışları dinselleştirildi, bebelerimiz bile bundan payını aldı, anaokulu yaygınlaştırıldıkça. küçücük çocuklar sarılıp sarmalandı, eski yazı öğretimi, çocuklara Arapça ezberletme neredeyse üç dört yaşına kadar indi.

Yandaş televizyonlar bu işte çok becerikliler. Yarışma adı altında bile “yeni bir gençlik” öne sürülüyor, danışıklı dövüş yarışmalarda, yayınlarda ne vermek istiyorlarsa algımıza o veriliyor.

İki hafta kadar önce bir yarışma izledim. “Kim milyoner olmak ister”miş.

Kenan Işık döneminde bu yarışmalardan birini yazmıştım, “Ümmiye Ana” adıyla. Yarışma, yandaşların bir numaralı kanalında.

Bu yarışmalarda sanırım genellikle bin lirayla gidiyor yarışmacılar. Tekrarları izlediğimde gördüm bunu. Kanal, bin lirayı rahatlıkla gözden çıkarıyor olmalı. İlk soruda elenenler de ünleniyor ayrıca. “İlk soruda elendi, şu kolay soruyu bilemedi” gibi sözlerle onlarla dalga geçiliyor.
O akşam izlediğim yayında yine böyle eskileri gösterdiler, ardından, “yeni bölüm” yazısıyla, saçlı- sakallı bir genci karşıya oturttular.

Yirmi yaşında üniversite öğrencisiymiş Harun Çıtlak. Çanakkale’de Tıp eğitimi alıyormuş, üç yıl sonra doktor çıkacakmış.

Genç, bir konuşkan bir konuşkan, çenesini bağlasan susmayacak.

Bu gençle, bu gence dedirttikleriyle de iyi iş yaptılar doğrusu.

Harun, yarışmaya yüksek sesle besmele çekerek başladı.

Yarışmada, ilk değişiklik buydu, arkası geldi. Bizim bildiğimiz, geleneğimizden gelen öğreti, eğer kişi inancı gereği her işe beslemeyle başlıyorsa, bunu, kendisi için, içinden söyler. Yüksek sesle söylemez, inancın seninle Tanrın arasındadır, kimseyi ilgilendirmez, hem nihayet işe başlayacağın şey bir kutsal görev değil, beleşten para kazanma imkanı. Sisteme kendini kullandırarak, izleyiciyi eğlendirerek, karşılığında bir şeyler tırtıklamak. Sen, gözlere, gönüllere eğlence olacaksın, bu işin başındakiler de, senden para kazanacak, sana da belki birazcık kazandıracak. Ya da kazandırmayacak, oraya çıktığınla, yalancıktan ünlendiğinle kalacaksın...

Genç, durmadan konuşuyor. Bir o daldan, bir bu daldan. Önce kendinden söz ediyor; “Altı yaşından beri doktorluk isteyen bir çocuk parayı nereden bilsin? Benim için bir lira o zaman en büyük paraydı. Çikolata alabiliyorsam yeterdi benim için.”

Burada, gönülleri kazanıyor: “Ah bizlerden biri, yoksulluğu biliyor, kazansın evladım, hakkı kazanmak, helal olsun.”

Sonra neden doktorluğu seçtiğini söylüyor kimse bir şey sormadan:

“Parası için yapmıyorum ben. Baban hasta oluyor doktor iyileştiriyor. Yakının hasta oluyor doktor iyileştiriyor. Demek ki bu insanlar, bu amcalar, bu abiler çok önemli bir iş yapıyor ki bütün herkes onlara gidiyor. Ben bu düşüncelerle hep doktor olmak istemişimdir.”

Yine görevini hakkıyla yapıyor. Aferin ona. Doktor olanlar erkek. Bu insanlar deyip sözü açıyor, bu abiler, bu amcalar... Kadınlar yok işin içinde, kadın doktorun adı geçmiyor. Aynı mahalle ağzıyla söylenseydi, onlara da, bu ablalar, bu teyzeler denecekti, o tür hitap daha da içler acısı, daha da iç acıtıcı olacaktı.

Bizim öğrendiğimiz, Cumhuriyetemizin bireyleri eşittir, hepsine, kadınsa “Hanım”, erkekse “Bey”, “Efendi” diye hitap edeceksin. Karşındaki köylüyse, okumamışsa ona abla – teyze - anne diye seslenmeye başlamayacaksın, onu küçümsemeyecek, adını öğrenip adın arkasına Hanım sanını ekleyeceksin. Çağdaş ülkelerin seslenme şekliyle konuşacaksın. Oralarda herkese soyadıyla seslenilir ama madem bizde bu değil de, ada eklenen “Hanım – Bey” sözü benimsenmiş, o zaman, öyle diyeceksin.

Yine kendisine sorulmadan “vatan” konusunda da ahkâm kesti (bilgiçlik tasladı) yarışmacı:

“Mezun olursak da, Allah izin verirse, Doğu görevine gidersem ben yine mutsuz olmam. Çünkü orası da vatan toprağı, burası da vatan toprağı. Bu ülkenin insanına hizmet ettikten sonra Kars da Kars’tır. Hakkari de Hakkari’dir. İstanbul da İstanbul’dur.”

İyi hazırlanmış da gelmiş, hakkını yemeyelim... Kars – Hakkari – İstanbul üçgeninde dönüp dolaştı, ayrımcılık yapmadığını söyleyip durdu. Ona soran mı oldu bunu? Yok. Böyle bir sorunumuz mu var? Doğu sınırımızın “Paris”i denilen Kars’ı neden diline doladı ki? “Vatan toprağı” – “bu ülkenin vatandaşı” sözlerini iyi kullandı. Belli etmeden ayrımcılık yapmak bu olsa gerek. Genç ha bire konuşuyor:

“Allah nasip etti, Çanakkale’ye geldim. Kars’a gitmek...”

“Ha Kars, ha Çanakkale, Ankara olmuş ne fark eder?”


Bu sözleri kaç kez yineledi sayamadım.

Yine altmış milyonu kazandıran soru, tam tıp öğrencisi sorusuydu, şu rastlantıya bakın dedirten. “Tıp sorusu” nasıl denk geldi, şaşıran olmadı. Soruda bir taşla kaç kuş vuruluyor;

”Osmanlı Devleti’nde modern tıp eğitimi veren ilk tıp okulunun 1843 yılındaki mezuniyet törenine hangi padişah katılmıştır?”

Osmanlı’da ne zaman tıp okulu açıldığını bilmiyorsan, öğreneceksin bu soruyla. İlk tıp okulu kuran padişahı da bileceksin. Yine bu okulu açan padişah kimdi, onu da bileceksin. Az şey mi ecdadınla övünmek, padişahlığı özletmek, padişahlık dönemine, Cumhuriyet devrimlerinin öncesine hasret duyurtmak...

Yirmi yaşındaki delikanlı, sanki sormuşlar gibi burada başlıyor padişahları saymaya, kim kimin oğlu, kim kimin babası... Hepsini biliyor, padişahları ezberlemiş, kimseye gerekmeyen bu ezber bilgisi, dincilerin dillerinden düşmeyen 2. Abdülhamit’i anlattırma fırsatı şaşırtıcı gelmedi mi acaba yarışmayı izleyenlere.

Sırf meraktan, kim (hangi yirmi yaşındaki genç) padişahların adlarını sırasıyla ezberler, hem de tarih değil tıp okuyan biri bunu yapar?

Son bölümde de, camide ders verilircesine “tevekkül” konusu işlendi, gizli – açık. Anne, hep ekranda, arkadan gösteriliyor. Başı, eskiden hiç görmediğimiz tarikat usulü dedikleri şekilde bağlı, örtüsünün altında alnına kara bant takılı.

Sunucu da genci basbayağı destekliyor. Kazanılan 60 bin lira için: “Bilginle, kültürünle zaten bu parayı garantiledin.” Karşıya dönüyor: “Güzel evlat yetiştirmişsiniz...” Genç, ders verirken coşmuş:

“Bazen hayatta yetineceksiniz bence. Çünkü hani zorlayınca da hiçbir şey elde edemeyen oluyor. Tevekkül denir ya, onu bence yapmamız lazım. Elimizden geleni yapıp, Allaha, hani Allaha bırakacağız. Çünkü O her şeyin en iyisini bilir elbetteki Allahım...”

Yaratıcıyı içine kattıkları, Allaha bıraktıkları şey, havadan para kazanma isteği. Ne hastalık için, ne geçim sıkıntısı için, ne bir kuruma yardım için istiyorlar bu parayı. Araba alacak delikanlı, yirmi yaşında, üniversiteye yeni başlamış ve de kurduğu hayal araba hayali... Emeksiz- zamansız bir şeylere konmak. Kazancı olmadan, işe girmeden bir arabanın masrafını karşılamayı göze almak... Bilgi dedikleri de, neymiş diye şöyle bir baktım; dinlediğin falanca şarkıyı kim söylemiş, bu yabancı müzikçiler kimler, filmde konuşan oyuncu hangisi, bu resmi kim boyamış, bunu kim demiş... Hangi Osmanlı sultanı, kiminle ana oğulmuş... gibi sorular.
Bunlarla bilgili olunuyor, çok konuşarak da vatansever...

Ertesi günü yandaş gazete başlıkları şöyleydi:

“Kim Milyoner Olmak İster yarışma programında yarışan genç herkesi kendine hayran bıraktı.”

“Tıp öğrencisi yarışmaya damga vurdu! Destek yağdı”

“ Sözleri büyük takdir topladı!”

“Helal olsun Harun!”

“Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi olan 20 yaşındaki genç konuşmaları ve hareketleriyle yarışmacının sunucusu ve ekran başında yarışmayı izleyen kişilerin beğenisini kazanmayı başardı.”


Bir söylemin, durumun normal olup olmadığını sınamak için - eski günlerimizi unuttuk çünkü, artık yaşamın ortasına din kuralları oturtulmuş bir ülkeye dönüştürüldük - başvurulacak basit bir yol var. Bu davranışı, bir Batı ülkesinde görebilir miyiz? Çağdaş bir ülkenin vatandaşları böyle davranır mı?

Siyasetçiler, eski yönetim biçimlerine, krallığa- derebeyliğe – tek adamlığa ülkesini döndürmek isteyebilir mi oralarda?

İnanç, devlet işlerinde gösterişe- sükseye- dayatmaya dönüştürülebilir mi?

Bizde bu tür davranışlar beğeniliyor, dinsel söylemler alkışlanıyor.

Bunlar da bu haberin her çıktığı yerde, haberin altına yazılanlar. Sözde, “sosyal medya” dan toplamışlar bu aynı tornadan çıkmış yorumları:

“Allah seni en iyi yerlere getirsin. Hem ahlaklı, hem efendi, hem bilgili, Kenan beyin dediği gibi böyle gençleri görmek geleceği görmek gibi.”

“Zeki, inançlı tevekkül sahibi gençlerimizin de olması ne güzel. Allah yolunu açık etsin Harun…”

“Cidden ülkenin böyle gençlere ihtiyacı var. Bir genç olarak kesinlikle takdir ettim.”

“Bırakın ortalıkta dolanan çakma idolleri de dinleyin bu genci…”

“Keşke daha fazla kazansaydın ama helal olsun sana çocuk, bu para sana sonuna kadar helal!”

“Ülkemizin senin gibi gençlere ihtiyacı var... Besmeleyle başlayıp, şükür ile yarışmayı bitirdin. İlminle, bilginle, edebinle, imanınla bizlere umut ve örnek oldun doktor Harun.”

*
Gerçekten helal olsun. Küçük küçük adımlarla yıkıma doğru götürülüyor ülkemiz. Bu yolda herkesi kullanıyorlar.

Geçen gün soruyorlardı “Milli Piyango” bileti kuyruğundakilere, yeni yılda hayaliniz ne? “Ev – araba” dedi çoğunluk, hayallerimiz artık ev, araba ile sınırlı...

Ülkesinin derdini kendi derdi sayan gençlik nerede?

Cumhuriyetin, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşakları, neredesiniz?

Bizi kimler aldatıyor, nasıl kandırılıyoruz?

Feza Tiryaki, 24 Aralık 2019
Kullanıcı küçük betizi
Feza Tiryaki
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 819
Kayıt: Sal Kas 09, 2010 14:12

Şu dizine dön: Feza TİRYAKİ

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

cron

x