KAVRAMLAR GÖÇÜ (XVIII)

Türkiye ve dünya gündemindeki gelişmeler hakkındaki fikirleriniz, yayınladığımız izlencelerin bölümleri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşabileceğiniz alan.

KAVRAMLAR GÖÇÜ (XVIII)

İletigönderen Habip Hamza Erdem » Çrş Oca 15, 2020 15:48

KAVRAMLAR GÖÇÜ (XVIII)
Düşünce ve Özgürlüğü
Türkçe’mizde ‘düşünce özgürlüğü’ olarak yereden terimin, gerçekte ‘bilinç özgürlüğü’ biçiminde anlaşılması konusuna yeri geldikçe değiniyoruz.
Her şeyden önce ‘düşünce’ (pensée) denildiğinde, espri (esprit), fikir ya da düşün (idée) ve anlak (entendement) dahil bir dizi eşanlamlı sözcük sayılabilir.
Oysa bütün bu insanî etkinlikler, psikolojik, mantıksal (lojik) ve imgelemsel (imaginatif) olabilmektedir.
Ancak Fransızcası ile tanımak (connaître) ve bilmekten (savoir) gelen (science), bilinç (con-science) sözcüğü, Baruch de Spinoza (1632-1677) ile birlikte, bir öznenin moral özelliği değil, ama bir düşünün (idée) fiziksel özelliği, dolayısıyla ‘özerkliği’ olarak tanımlanmıştır.
Buraya bir mim koymak gerekiyor.
Çünkü, ileride, ‘üstyapının özerkliği’ konusuna gelindikte, toplumsal bilincin bu fiziksel ya da ‘yapısal’ özelliğine dayandırıldığı görülecektir.
‘Toplumsal’ dedik, çünkü insanın özü (essence) toplumsallığındadır.
Yani ‘insan soyu’nun (genre humain- almanca Gattung), insanlığın başından buyana aynı ‘düşünme yetisi’ne sahip olduğunu ileri sürmek, ancak ve sadece ‘teolojik’ bir önkabülle mümkündür.
Burada, Darwin’i yanlış bir biçimde yorumlayarak, sözde ‘evrim kuramı’na başvurmaya gerek yok.
Ama ‘toplumsal evrim’ kuramına başvurmaya gerek var.
Toplumu eviren de ‘üretici güçler’ ve kuşkusuz öncelikle ‘emek’ ve daha doğrusu ‘emek gücü’.
Nitekim Marx, Feuerbah’a yazdığı mektupta, “bu insan soyu kavramınız gökten mi düşüyor, toplum nerede ? » diye sormak gereği duyacaktır.
Yani Marx, ‘insan soyu’nu onun ‘toplumsallığı’ ile tanımlayacaktır.
Dahası, onun toplumsal pratik eylemiyle (praxis) tanımlayacak ve bu praxisisi ‘evrimin motoru’ olarak görecektir.
Ayrıntısına girmenin yeri değil, ama sonuçta ‘düşünce’nin, ya da daha doğrusu ‘bilincin evrimi’ de, demek ki, insanın toplumsal praxisinin ‘ürün’ü olmaktadır.
Böylece, ‘tarihin bilmecesi’ denilen sorunun, yani insan soyunun ‘insanîleşmesi’ (humanisme) sorunu, başlangıçta insan ile doğa ve giderek insan ile insan arasındaki çelişkilerin çözülmesine bağlanmış olmakta; deyim yerinde ise ‘ayakları yere basmış’ bulunmaktadır.
Bu aynı zamanda, insanın kendi kendisini ‘nesnelleştirmesi’ ve ‘kanıtlaması’, varlık (existence) ve öz (essence), birey ile insansoyu, giderek ‘özgürlük’ ve ‘zorunluluk’ arasındaki çelişkilerin çözülmesine yönelmenin önünü açacaktır.
Demek ki, insanın özü denilen şey, bireyin birbaşına ‘varlık’ına içkin bir ‘soyutlama’nın ötesinde ‘toplumsal ilişkiler bütünü’ne bağlıdır.
Bilinç özgürlüğü, İnsan Hakları Beyannemesi’nde ise, “düşünce (pensée), bilinç (conscience) ve din (religion) özgürlüğü” olarak yeralmaktadır.
Bütün bu açıklamaları, genel olarak insanlık tarihinde ve özel olarak Alman İdeolojisi’nde politik, hukuksal ve ahlakî bilincin, son çözümlemede ‘teolojik ve ideolojik’ bilinçten başkası olmadığı tezini açıklamak için yapmış olduk.
Buraya, bilimsel ve sanatsal ‘bilinç’i de ekleyerek, bir bütünsel ‘üstyapı’yı oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Ne var ki, bu üstyapının, idealist ve spekülatif dediğimiz yorumu, bunu din, hukuk ve Devlet tapıncına (culte) dönüştürmüştür.
İşte ‘Alman İdeolojisi’ni eleştiriye yönelmek, bu üstyapının gerçekte insanların gerçek etkinliklerinin bir ‘sonucu’ olduğunu ileri sürmekle başlıyor: “İnsanların yaşamını belirleyen biliçleri değil, tersine bilinçlerini belirleyen (toplumsal) yaşamın kendisidir”.
Yani insanların ‘yaşam biçimi’ doğrudan ya da dolaylı, ama her koşulda, o insanların ‘düşünüş biçimi’ni de ortaya koyuyor.
Belki buraya da bir mim koymak gerekecek.
Çünkü, geçen sayılarda sözünü ettiğimiz aydınlanmada, ‘eğitim’in önemini yadsımanın olanağı yok, ancak ‘yaşam biçimi’nde yapılacak değişikliklerin etkisini de gözardı etmemek gerekiyor.
Örnek olsun, ‘türban’ takmanın, hiç de öylesine sıradan bir olgu olmayıp, takanların ‘düşünce yapıları’nı doğrudan belirlediğini ileri sürülebiliriz.
Çünkü, değil tek tek bireyler veya toplumsal gruplar, ama ‘ulus’lar arasındaki farklılıklar bile, onların ‘üretici güçlerinin yapısı’, ‘işbölümü’ ve ‘iç ilişkilerinin’ yapısına ‘doğrudan bağlı’dır.
O nedenle, ‘Alman İdeolojisi’ konusu incelenirken, günümüz Alman Devleti ve toplumuna bakılarak çıkarım yapmaktan kaçınmak gerektiğinin ayrıca altını çizelim.
Belki, sadece ‘üstyapıda’ kimi kalıntılardan sözedilebilecektir, ki o da ‘kültür’ bağlamında bir toplumsal ‘yeniden üretim’ olarak değerlendirilebilir.
Oysa, benzer bir akılyürütmeyi günümüz Türkiyesi için yapacak olursak; gerek üretici güçlerdeki ‘gerileme’ ve gerekse toplumsal işbölümündeki ‘bozulma’, eğitimde hiçbir şey yapılmasa dahi, içinde bulunulan ‘toplumsal dejenerasyon’u yaratmaya yeterdi.
Bir ‘dejenere düşünce’ üretecekti de denilebilir.
Şimdi bu ‘dejenere düşünce,’ sözünü ettiğimiz ‘Alman İdeolojisi’deki ‘idealist ve spekülatif’ ‘bütünsellik’ten hem çok uzaktır ve hem de ‘insan soyunun evrimi’nin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır.
Burada bir ‘toplumsal bilinç’ten sözetmek de olanaklı değildir.
Tam da bu nedenle, eğer bir ‘kavram göçü’nden sözedilecekse, ‘Düşünce özgörlüğü’ kavramı, bu koşullarda ‘özgürlük’ şöyle dursun ‘düşünce’nin kendisini göçürmüştür diyeceğiz.
(Bitti)
Kullanıcı küçük betizi
Habip Hamza Erdem
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 1093
Kayıt: Cum Haz 26, 2009 20:01

Şu dizine dön: Tartışma ve Fikir Meydanı

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 7 konuk

x