Kim bizi, nereye sürüklüyor...

Kim bizi, nereye sürüklüyor...

İletigönderen Erkan Güçiz » Sal May 17, 2016 23:55

Gölge CIA Stratfor’un sahibi, yöneticisi, başyazarı George Friedman, Davutoğlu’nun merasimsiz yolcu edilmesini, 17 Mayıs tarihli, “Türkiye’yi Anlamak” başlıklı yazısında inceliyor.

Aşağıda bu makalenin çevirisi var.

CIA’nin akıl hocaları, RAND Corpoaration, 2003 yılında, “Ilımlı İslam” bir şey icat etmişti.

Zamanın CIA Türkiye sorumlusu Graham Fuller, Fethullah Gülen’i kullanarak bunu Türkiye’nin devlet politikası haline getirmeyi tam olarak başaramadı. Yeni-Osmanlılık da, bu hareketin bir aracı olarak tanımlanmıştı. Burada Friedman, üstü örtülü olarak aynı temayı işlemeye devam ediyor.

Yazı uzun; tümü okunmadan ülkemiz nereden nereye, kimler tarafından sürükleniyor göremeyiz; sabır lütfen. Kalınlaştırılmış yerler yazardan değil, çevirenden.

Yazıyı okuyup, tartmadan, bunun ucu nerelere varır diye sormadan önce bir açıklama gerekli.

Ülkemiz politikacılarını pek çoğumuzdan çok daha yakından tanıyor bu Friedman denilen adam; bizlere asla nasip olmayacak şekilde.

Bugün Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü olan İbrahim Kalın (Stratfor-TR326), Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı iken, 7 Mayıs 2010’da, Stratfor Türkiye Sorumlusu Kamran Bokhari’ye gönderdiği iletide şöyle diyor:

Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile konuştum, Friedman’larla, (karı-koca birlikte) görüşecek; uygun bir zaman için ajandasına bakıyoruz. Cumhurbaşkanı Gül ile de görüşmelerini sağlamak için araştırıyorum.”


"Genelde, Davutoğlu’nun istifasının altında yatan sebep, Recep Tayyip Erdoğan’ın güçleri cumhurbaşkanlığında toplamaya kalkışması olarak yorumlandı. Bu anlatım, Erdoğan ile Davutoğlu arasında politika konusunda temelde yatan ayrılıklar olmadığına dayalı. Bu da Erdoğan’ı, sınır tanımayacak şekilde gücünü büyütme isteğinde görmekten kaynaklanıyor. Bu teoriden çıkarılan sonuç, Davutoğlu daha yumuşak, daha az ihtiraslı biriydi; Erdoğan’ın oyununda bir piyondan ibaretti. Davutoğlu’nun da kendi fikirleri vardı fakat onları hayata geçirecek iradesi yoktu; politika olarak bir hiçti.

Siyasi liderlerin kişiliklerini araştırma, gözlemcilerin boş vakitlerini doldurur. Bu yoldan, onların gerçek amaçlarının ne olduğunu düşünmek yerine, siyasi karşıtların onları şeytan kılığında gösterebilmeleri için malzeme çıkarılır. Kişiyi destekleyenlerin onu bir aziz gibi görmeleri, diğerleri için fazla geçerli değildir. Büyük bir olasılıkla, ne düşmanları, ne de destekleyenler geçerli bir fikir yürütecek kadar kişiyi tanımazlar; böylece tartışma eşit şartlar altında yapılmış olur. Kişiliğin üzerine odaklanarak ve onu ruh hastası ilan ederek, amaçlarının ne olduğunu araştırma zahmetinden kurtulurlar, her şey kişinin kendine aşık olmasıyla izah edilir. Siyasi liderlerde ve gazetecilerde bu kendine aşık olma her zaman vardır. Bunun nereden kaynaklandığı karmaşık bir sorundur ve bugünün şartlarında Türkiye’de çok daha karmaşık bir halde olmalı bu.

Göz önünde, apaçık olana bakalım. Sünni İslam dünyası, hem dini hem de siyasi olarak güçlü bir köktencilik dalgası ile savruluyor. Modern Türkiye, yüz yıl önce, laik askeri bir düzen üzerine kurulmuştu. Hâlâ toplumun hatırı sayılır bir bölümü laik ve Türkiye AB tarafından reddedilmeseydi bu bölümün sözü daha geçerli olacaktı. Ama reddedildi. Sonuç olarak Türkiye, gittikçe yükselen Sünni enerjisini hesaba katmak zorunda.

Üstüne, Türkiye büyüyen bir güç; İslam dünyasında, Endonezya’dan sonra ikinci büyük GSMH (Gayri Safi Millî Hasıla) sahibi ve güçlü bir ordusu var. İstikrarsızlıkların ortasında istikrarlı bir platformu var. Güneyde Suriye ve Irak bir kaos içinde. Kuzeybatıda Avrupa, en azından huzursuz. Kuzeyde Türkiye, Ukrayna’yı Rusya ile karşı karşıya getiren sebep olarak görüyor. AB, sığınmacı sorununu Türkiye’nin çözmesini bekliyor. Rusya ile askeri çatışma oldu. Güney kontrol dışına çıkmış durumda. Ve Kürtler, bir iç düşman olarak algılanıyor.

Sonuç olarak, etrafı istikrarsızlıklarla çevrili hatırı sayılır bir gücün karşısında Türkiye insanını heyecanlandıran (uyaran) bir Sünni yükseliş var. Bu durumda Türkiye kendine, İslam dünyasında gücü ve çıkarlarına uygun bir yer bulmak zorunda. Çıkarları için bölgeye istikrar getirmesi lâzım; bunun için de eski Osmanlı topraklarında gücünü göstermesi gerekiyor. Şimdilik o duruma değil. Büyük bir güç olacak fakat henüz olamadı. Bir orta yol bulmak zorunda.

Tahminim şöyle: Davutoğlu samimi bir dindar. Dışişleri Bakanı olarak İslam dünyasındaki yükselişi gördü, bir akademisyen olarak, Türkiye’nin bunu bastıramayacağını ya da dışında kalamayacağını anladı. Davutoğlu bu yükselişe karşıt değildi. Amacı Türkiye’nin güvenliğini korumak ve bu yükselişi, özellikle güneyde, Arap dünyasında şekillendirmek idi. Bu sorunu çözmek için Türkiye’nin elinde tek olan bir çözüm yoktu. Türkiye bunlarla savaşa giremezdi, sessizce kabul de edemezdi. İnce bir yaklaşım gerekiyordu; devrimcileri destekleyerek onları Türkiye sınırları dışında tutmak ve aynı zamanda bu devrimi olgunlaştırmaya çalışmak.

Türkiye eski imparatorluk gücünü yeniden hayata getirecek olan Yeni-Osmanlılık doktrini içinde din de vardı. Yeni-Osmanlılık ve Hilafet birbirine sımsıkı bağlı iki kavram. Hilafetin ilanı Erdoğan’ın planında yoktu fakat bölgeye şekil verilmesi şarttı. IŞİD ortaya çıkıp Hilafet ilan ettiğinde Türkiye onu onaylayamazdı ancak engelleyecek gücü de yoktu. IŞİD kolayca yok edilemez; Türkiye’ye tepkisi ne olur, bilmek zor. Bunlara bakarak Davutoğlu bir Osmanlı oyunu oynadı. IŞİD’e küçük katkılarla, onu Türkiye’ye zarar vermeyecek uzaklıkta tuttu. Fakat bu katkılar ileride Türkiye’nin IŞİD’i kontrol altına alıp, daha az barbar bir İslam gücü olarak şekillendirmesine yetecek kadardı. Amerika’nın ısrarlarına rağmen Türkler Irak ve Suriye’de savaşa girmeyi reddetti. Bu davranış, askeri olarak sağduyulu ve siyasi olarak akıllı idi.

Rusların olaylara katılması Türkiye’nin durumunu son derece karmaşık hale getirdi. Rusya, Türkiye’nin tarihi düşmanı. Rusya’nın Türkiye’nin güneyinde yer tutması ve Karadeniz’deki konumu, Irak ve Suriye olaylarında müdahil olabilmesi bakımından Türkiye’yi zor durumda bıraktı. Rus uçağının düşürülmesi bir uyarı idi. Türkiye, bu uyarıdan Rusya’nın memnun olmadığını gördü fakat Rusya hava saldırıyla karşılık vermedi. Onun yerine Moskova, eski müttefiki PKK’ya yardımla cevap verdi.

Ardından Avrupalılar Türklerden, sığınmacılara yer vermesini istedi. Avrupalılar, sığınmacıların arasında IŞİD üyeleri olmasından korkuyordu. Türkler de korkuyordu. Türkiye’nin bu huzursuzluğunu gören IŞİD Türkiye’de hedeflere zaten daha önce saldırmıştı. Ve sonunda Türkiye, fazla sayılmayacak bir miktar para karşılığı ve AB ile yeni pazarlıklar vaatleriyle, sayısı belirsiz IŞİD elemanına ev sahipliği yapar oldu.

Durum tamamen kontrolden çıkmıştı. Davutoğlu’nun kaos’u yönetme yöntemi, Rusya ve Kürt hareketi ile işlemez hale gelmişti. Üstüne, IŞİD’e karşı harekete geçmesi için ABD’den gelen baskı dayanılmaz hale geliyordu. Bir yığın laf kalabalığına rağmen ABD, Rusya’nın Suriye’de olmasından rahatsız değildi. ABD, Esad’ın gitmesini istiyordu fakat IŞİD Şam için bir tehlike olduğu sürede değildi bu. Belirlenmiş politikalardan dolayı ABD Esad’ı koruyamazdı ama Ruslar koruyabilirdi. Amerikalılar ve Ruslar birlikte, tam bir uyumluluk içinde olmasa da, birlikte, ateşkes getirmenin yollarını aradılar.

Türkler şimdi bir çıkmazdaydı. Rusya’ya karşı düşman ve Amerika’ya karşı tarafsız olmak, olacak şey değildi. Amerika’ya bir jest olması, Türkiye’nin değerini göstermek için Türkler, Polonya ve Romanya’ya el uzattılar: Amerika tatmin olmadı; Türklerin Amerika ile birlikte doğrudan IŞİD üzerine yürümelerini istiyordu. Ancak bu istek yerine getirildikten sonra, Rusya’ya karşı Amerikan desteği konuşulabilirdi. Ve IŞİD meselesi halledildikten sonra, Esad’ın geleceği –Türkler Esad’dan nefret eder- sorusuna yanıt konuşulacak.

Davutoğlu’nun Sünni yükselişi ve IŞİD’i kontrol altına alma ve etkilerinden uzak kalma vizyonu darmadağın olmuştu. Şimdi Türkiye’nin Sünni sorununa ilave bir de Rusya sorunu vardı. Ve yanında ABD yoktu. Ağır ağır yeni bir denge bulmaya çalıştı fakat ABD’nin, içinde IŞİD’e karşı bir hareket olmayan bir dengeye katılma niyeti yoktu. Daha da ileri giderek şunu da söyleyeceğim: ABD, Davutoğlu’yla huzurlu değildi. Türkiye’nin kansız bir şekilde bölgede etkisini büyütme imkânları çoktan arkada kaldıktan sonra ve her yandan baskı altında olan Erdoğan, Davutoğlu’nu uzaklaştırdı ve ABD’nin hava ve kara desteği olmadan IŞİD’le mücadelenin masrafını yüklenmeye başladı.

Benim tahminlerim buraya kadar. Fakat Türkiye’nin Karadeniz konusunda bildirisi ve Suriye harekâtını gördük. Polonya ve Romanya ile görüşmeleri gördük. Ve Türkiye’nin, IŞİD’i geçiş izni vererek ve petrol satışlarını kolaylaştırarak desteklediği, sonu gelmeyen dedikoduları duyduk. İçinde Davutoğlu’nun olamayacağı, Türk politikasında bir büyük değişiklik var şimdi. Bunda, tabii ki Erdoğan’ın egosu vardı ve gazetecilere karşı açtığı savaş çaresizliğin işareti idi. Fakat Davutoğlu’nun gidişi hakikaten tuhaf. Bana göre, durumun kontrolden çıktığı kararına varıldı; Amerikalılara ihtiyaç vardı ve bunun bedeli ödenecekti."

________________________________________
https://geopoliticalfutures.com/making-sense-of-turkey/

Ek bilgi: https://wikileaks.org/gifiles/docs/27/275955_re-from-ibrahim-.html
Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.
Gazi Mustafa Kemâl Atatürk

Erkan Güçiz

Facebook - TC ERKAN GÜÇİZ
Kullanıcı küçük betizi
Erkan Güçiz
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 421
Kayıt: Çrş Eyl 29, 2010 5:18

Şu dizine dön: Erkan GÜÇİZ

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 1 konuk

x