Nükleer Enerji Santralı yapacaksınız, iyi güzel de.. / E. Fuat TEKÇE

Nükleer Enerji Santralı yapacaksınız, iyi güzel de.. / E. Fuat TEKÇE

İletigönderen Balasagun » Çrş Nis 29, 2015 15:57

NÜKLEER ENERJİ SANTRALI YAPACAKSINIZ, İYİ GÜZEL DE… (I)

Resim
Tüm insanlık, atmosferde birikmiş sera gazları gibi sinsi bir sorunla karşı karşıya. Bu gazlar dünyadan geri yansıyan güneş ışınlarındaki ısıyı hapsederek yerkürede yaşamı tehdit eden bir ısınmaya yol açıyorlar.

Söz konusu gazların başında Karbondioksit (CO2) gazı var. Son yüzelli yıldaki küresel sanayileşme nedeniyle atmosferde gözlemlenen sera gazlarının birikimi hızla artı. Isınma ve sınai etkinliklere ek olarak sonunda enfarktüs geçirmeye mahkûm motorlu araç trafiği ile de her an artıyor. Küresel ısınma eğer durdurulamazsa, bu acınalacak beceriksizlik, bir daha onarılamayacak dünya çapında elim gelişmelere yol açacak ve insanlık için çok ızdıraplı, uzun bir sonun başlangıcı olacaktır.

Nitekim dünyanın ekolojik dengesi bakımından yaşamsal öneme sahip ögelerden kutuplar ile Alp ve Himalaya Dağları’ndaki devasa buzullar hızla eriyorlar. Bu olgu üzerinde çalışan Kanadalı bilim adamlarının araştırmalarına gore, sözü geçen bölgelerdeki buzullar 2030’lu yıllarda neredeyse tamamen yok olma noktasına geleceklermiş. [1] 

Durum bu kadar açık ve tehlikeli! Ama dünyadaki enerji gereksinimi de istisnasız tüm ülkelerde sürekli artıyor. Fosil enerji kaynaklarından başlıca petrolle karşılanan bu artış, küresel ısınmanın yol açtığı iklim değişikliğini de tabiatıyla kamçılamaktadır.

Fosil enerji kaynakları olan doğal gaz, kömür ve petrolün iki önemli sakıncası var: İlkin bunlar, sonsuz ve tükenmez değiller. Dünyada hâlen günde  10 ortalama 76 milyon varil (159 lt) ham petrol tüketiliyor. Bu miktar ölçüt olarak alındığında -ki yakın zamanda kesinlikle artacaktır- yerkürede bilinen petrol yataklarının 41 yıl, gaz yataklarının 65 yıl ve kömür yataklarının da 255 yıl ömrü oldukları saptanmıştır. [2]  Fosil enerji kaynaklarının ikinci sakıncası da tüketilmeleriyle yol açtıkları salınımların atmosfer ve iklime, dolayısıyla zincirleme etkiler sonucunda insan sağlığına verdikleri zararlardır. Bu zararların birey ve devlete yükledikleri maliyetler ise çok yüksek olup zengin ülkelerde bile sosyal devletin işlerliğini tehdit edercesine sürekli artıyor.

Dolayısıyla temiz ve yenilenebilir enerji kaynakları bulup bunların kullanılabilir hâle getirilmeleri ulusal ekonomiler kadar dünyanın geleceği açısından da yalnızca daha tasarruflu değil fakat aynı zamanda aklın da emridir! Bu nedenledir ki A.B.D’den A.B ve Japonya’ya kadar yüksek teknoloji ülkelerinde deniz dalgası, güneş ve rüzgâr enerjisi gibi temiz, yenilenebilir enerji kaynaklarından nasıl yararlanılabileceği konusu 1973 yılındaki ilk Petrol krizinden bu yana kesintisiz araştırılmaktadır. Hatta bu kaynaklar denemenin çok ötesinde, epeydir başarıyla kullanılıyorlar da!

Durum böyle iken, Türkiye’deki bilim, ekonomi, sanayi ve ticâret çevreleri ile resmî çevreler, er geç enerji dar boğazına gireceği ileri sürülen Türkiye’nin de -nükleer enerjiye yıllardır sahip ya da ona halen sahip olmak isteyen ülkeler gibi- nükleer santral yapımına bir an önce başlaması gerektiğini kaç zamandan beri ısrarla söyleyegeldiler. Hâlen de dört nükleer santralın yapımından ikisinin ihalesi tamamlanmış olup Mersin/Akkuyu santralini Rusya, Sinop santralini de Japonya yapacaktır.

Kaynak her zaman bulunur. Ama enerji ile demir-çelik olmaksızın kalkınma ve refah olamaz. Daha da önemlisi, bir de -doğaldır ki- eğitilmiş insan gücü ile aydınlanmış kafa! Çünkü sorunlar sonuçta ancak o güç ve o kafayla çözülebilirler. Yıllardır olduğu gibi iktidar ve ikbal uğruna populist politikalarla değil…

Nükler santral teknolojisinin en modern sürümü ithâl edilip -dünyada %100 güvenlisi olmamakla beraber- halen en güvenilir reaktör türü Türkiye’de de kurulabilir. Ama sorun bu kadarla bitmiyor. Nükleer enerji üretiminde yaşamsal öneme sahip başka sorunlar da var. Örneğin:

1) Reaktörün zenginleştirilmiş uranyum cevherinden üretilen nükleer yakıtını ithâl etmek gerekecektir ki bu da içinde bulunduğumuz elverişsiz ekonomik koşullarda parasal ve stratejik açılardan dışa ek bir bağımlılık demektir. Kaldı ki 1,25 ile 4 Millon on ton arasında değişen dünyanın uranyum cevheri toplamı, kullanıma göre en geç 60 yıl içinde tükenecektir. [3] 

Teknolojisine bağlı olarak bir nükleer santralın 30, en çok da 40 yıl ömrü olduğu düşünülürse, daha ikinci kuşak santralda yakıtsız kalınacağı açıktır. Meğer ki yakıtı da kendimiz üretelim. Ama o zaman da hem çok pahallı ayrı tesisler gerekir hem de nükleer yakıt tekelini elinde tutmak isteyenler dikilir karşımıza.

2) Çernobil’de olduğu gibi, sorunsuz çalışmayan reaktör ülkede her an için sonuçları düşünülemeyecek gizli bir felaket kaynağıdır. Deprem ile terörist saldırı olasılığı da bambaşka bir sorun! Hele bir de Türkiye’nin deprem fay hatları üzerinde yer aldığı düşünülürse!

3) Gerçekte hataya asla yer olmayan, hiç değilse hata payı en alt düzeyde bulunması gereken santral, uzmanlar tarafından 24 saat %100 kusursuz biçimde denetim altında tutulmalıdır.

En az bunun kadar ve belki de daha önemli, gelecek yazımızda ele alacağımız apayrı bir sorun var: Reaktörde kullanılıp tükendikten sonra ışın yaymayı onbinlerce(!) yıl sürdüren radyoaktif atık ne olacak? “Nükleer çöp” de denilen bu atığın doğaya hiçbir(!) zarar vermeden çok özel donanımlı araçlarla taşınması ve radyoaktif ışınmayı sürdürdüğü yine o onbinlerce yıl boyu “tam güvenlikli gözetim” altında depolanıp saklanması gerekmektedir.

Özellikle bu sorun Moskova yakınlarındaki ilk nükleer santraldan bu yana 55 yıldır henüz kesinlikle çözülememiş olup günümüze kadar kullanılan yöntemlerin hepsi de geçicidir. Atıklar şimdilik jeolojik katmanların derinliklerinde yüksek teknolojinin en son sürümleriyle hazırlanmış sıvı ya da katı hâlde depolanmaktadır. Şimdiye kadar uzmanlar onbin (10 000) yıldan yaşlı olmayan tuz madenlerinin 320 metreden de derin katmanlarını öneriyorlardı ki bunun da güvenilebilir kesin bir çözüm olmadığı artık bütün ayrıntılarıyla anlaşılmıştır. Son zamanlarda güvenlik sınırını bir milyon yıla çıkartan Amerikalı ve Avrupalı bilim adamlarına göre nükleer atığın nihai depolanmasında tam bir garanti ve güvenlik yoktur, hiçbir zaman olmayacaktır da! [4] 

Üzerinde durulacak daha çok sorun var. Ama sözün özü şu: Sanayi ötesi ileri teknoloji ülkelerinde yarım yüz yıldır yararlanılan nükleer santralardan çoğunun güvenlik nedeniyle plânlı biçimde kapatılmaları planlanıyor. Mevcut su gücünün henüz üçte ikisi kullanılan; dalga, rüzgâr ve güneş enerjisi bakımından üç yanı denizle çevrili; kıyıları, platoları ve dağları rüzgârlı, tamamı üç, bölge bölge de dört mevsim güneşli Türkiye’de nükleer santralla ilgili güvenlik sorununu onbinlerce yıllık bir zaman anlayışıyla düşünmek yukarıdaki gerçekler ışığında artık tevhit niteliğinde bir şart oluyor.

Bu cehennem ateşi, partizan siyaset uğruna sözde hızlandırılmış, Pamukova’da devrilen trene benzemediği gibi hiçbir zaman laubalilik ve şakaya da gelmez!

Dipçe:
 [1]  www. Climateworld watch. Mart 2013.
 [2]  Global Oil Watch, 31 Mart 2011
 [3]  Uluslararsı Atom Enerjisi Örgütü raporu, Viyana, 2005
 [4]  Forschungszentrum Karlsruhe in der Helmholtz-Gemeinschaft http://www.fzk.de.


E. Fuat TEKÇE, 28 Nisan 2015
“Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin”
Kullanıcı küçük betizi
Balasagun
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 3524
Kayıt: Cum Eki 17, 2008 13:18

Re: Nükleer Enerji Santralı yapacaksınız, iyi güzel de.. / E. Fuat TEKÇE

İletigönderen Balasagun » Çrş Nis 29, 2015 16:15

AKKUYU ve SİNOP ’tan ÇIKACAK RADYOAKTİF [1]  ATIK SORUNU HİÇ YETERİNCE DÜŞÜNÜLDÜ MÜ? (II)

Resim
İlk petrol krizinin üzerinden kırk iki yıl geçti. Arap’lar 1973 yılındaki Yom Kippur Savaşı’nda İsrail’e yenilince, petrolü intikam silahı olarak kullanmaya başladılar. Üretim kademeli olarak kısıtlandı, fiyat da ona göre yükseldi. Önceki ucuz petrole dayalı enerji politikası dünyanın tüm sanayi ülkelerinde küresel olarak sorunlu bir hâl almıştı. Tasarrufa gidildi. Hafta sonları uzun süre özel otomobil kullanılmadı. Otobanlar hayalet yollara dönüşmüş, şehir içi trafiği büyük ölçüde azalarak halk toplu taşıt araçlarına yönelmişti.

O zamanlar temiz ve ucuz olduğu sanılan nükleer enerji o zaman yaşanan panikle ansızın günün konusu oldu. Tüm sanayi ülkeleri sakıncaları ile tehlikesi henüz tam olarak bilinmeyen bu yeni enerji sayesinde doğayı kirleten kömür ve petrolden kurtulacaklarını zannettiler. Hızla nükleer enerji santrallerinin yapımına başlanıldı. Ama ne yazık ki o yıllarda bilinmeyip de son otuz yılda ortaya çıkan yaşamsal sorunlar olasılığı üzerinde hiç düşünmeden. Bugün artık bütün açıklığıyla biliniyor ki siyaset adamları başarılı olma zorunluluğunun baskısıyla bir kez daha acele karar vermişlerdir. Her zaman olduğu gibi bedelini yine halk ödüyor!

Örneğin Çernobil ve Fukuşima! Kıyametten farksız nükleer bir kaza şöyle dursun, buralarda santrallardan çıkacak, doğa ve yaşam için sonsuza dek tehlikeli, ölümcül ışın saçan “rayoaktif atık” üzerinde pek durulmadı. Konudan ne zaman söz açıldıysa siyasetçiler inanılmaz bir sorumsuzlukla “…o mu? Onu hallederiz canım” deyip geçtiler.

Ancak, şimdiye kadar kazanılan deneyimler ile yaşanan elim olaylar karşısında radyoaktif atık sorununun hiç de öyle sanıldığı kadar kolay çözülebilecek bir sorun olmadığı günümüzde bütün çıplaklığıyla anlaşılıyor. Gerçek durum lafazanlıkla ört bas edilip geçiştirilmesine çalışılan durumun tam tersine ve çok da ciddî!

Nükleer enerji konusu burada anlatılamayacak kadar ayrıntılı bir bilim dalıdır. Ama söz konusu enerjiden yararlanmakta karşılaşılacak, insanlık için gerçekten de şakası olmayan yaşamsal sorunu şöyle özetleyebiliriz:

Dünyanın çeşitli ülkelerinde yapımı devam eden 42 santraldan başka, dünyanın otuz ülkesinde hâlen 440 tane nükleer enerji santralı var. Bunlardan 272 tanesi G-7 denilen sanayileşmiş yedi ülkede bulunuyor: ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Kanada ve Japonya. Yalnızca ABD’de 104 nükleer santral mevcut. Birincisi 1954 yılında üretime başlamış olan Rusya’da ise hâlen 31 santral faâliyette. Hepsi de dünyanın çeşitli coğrafyalarında yarım yüz yıldır sürekli radyoaktif atık üretiyorlar. Ama şimdiye kadar bilindiği kadarıyla uçsuz bucaksız uzayda yaşam koşullarına sahip gezegenimiz dünya yalnızca bir tane!

Söz konusu nükleer atık araştırma, endüstri, enerji üretimi, sanayi ve tıp gibi değişik alanlarındaki etkinlikler ile türlü fiziksel ve kimyasal çalışmalardan türüyor. Fakat ölümcül ışın saçan bu nükleer atık nasıl yok edilicek de tümüyle ortadan kaldırılacak? İnsanlığın kaderine ilişkin sorun işte budur!

Bugüne kadar bu yaşamsal sorunun yanıtı verilebilmiş değil! Atığın roketlerle uzaya ve hatta daha da ileri gidip güneşe gönderilmesinden tutun da Antarktika kıtasını örten ortalama 2 km kalınlığındaki buz tabakasının altına depolanmasına varıncaya kadar çok çeşitli ve bir o kadar da hayal mahsulü çözüm teorileri üzerinde duruluyor. Ama gerçekleştirilmeleri son derece pahalıya mal olacak bu teorilerin gerektirdikleri parasal kaynağın bulunamaması bir yana, belli bir noktadan sonra tümü de dünya ile onu çevreleyen atmosfer ve biyosfer [2]  için azami derecede tehlikeli!

Çünkü tüm mürettebatın hayatına mal olan1986 yılındaki Challenger kazasında da yaşanmış olduğu üzere, roketler herhangi bir teknik arıza yüzünden havada patlayabilirler. O takdirde, taşıdıkları radyoaktif atıktan türeyecek ışınlanma dünya ve atmosfere yayılarak buraları yüzyıllar, hatta binyıllar boyunca kirletecek ve milyonlarca insanın ölümünden başka geriye çeşitli türden kanser hastası ve/veya feci surette sakat kalacak tüm canlılar için yaşam kuşaklar boyu çekilmez bir hâl alacaktır.

Nitekim on gün süren nükleer santral ile “ilk tehlike bölgesi” denilen çevresindeki yangını söndürüp bölgeyi temizlemek için eski Sovyetler Birliği'nin her yanından Çernobil'e sekiz yüz bin (800 000) korumasız asker ve itfaiyeci gönderilmişti. Bunlardan 25 bini müdahaleden sonraki birkaç hafta ile birkaç ay içinde, yaklaşık 70 bini de en fazla bir yılda öldü. Geri kalanlar ya ölümcül hasta, ya sakat ya da bunlardan pek çoğu intihar etti ve hâlâ da ediyor. Bu fedakâr ve günahsız insanlar olmasalardı, insanlığın hâli acaba şimdi ne olurdu? Hiç düşünen var mı? Ayrıca, Türkiye yüzölçümünün yaklaşık beşte biri (5:1) olan 160 bin km2’lik bir alandaki 5 milyon insan da radyoaktif ışınlara hedef oldu; hâlen hasta!

Radyoaktif atığın Antarktika’daki buz tabakasının altına depolanmasına gelince, o da ışınlanmadan türeyecek ısıyla yavaş yavaş eriyip karıştığı deniz suyunu radyoaktif olarak kirlenecek ve bu nükleer kirlenme tüm deniz yaşamını bir daha geri gelmemek üzere zamanla yok edecektir.

Tevrat ve İncil’de “Tanrı” der, “önce göğü ve yeri yarattı. Yer biçimsiz, boş ve karanlıktı”. Hayâlimizde böyle biçimsiz, bomboş, cansız ve kapkaranlık bir yerküre canlandıralım. Aman yarabbi! Ne feci, nasıl da imkânsız, felâket bir yer! Öyle olmasına öyle de radyoaktif atık sorunu kökünden çözülmeden nükleer santralların işletimi ile yenilerinin de yapımına devam edildiği takdirde insanlığı kutsal kitâplardakinden de karanlık bir geleceğin beklediğini ciddiyetle düşünen ve söyleyen bilim çevreleri var!

Buna bir de yakıt sorununu ekleyelim. Mevcut nükleer santrallerin hepsine birden yılda 62.000 ve yalnızca AB'ye yılda 20.000 ton uranyum lazım. Uluslararası Atom Enerjisi Örgütü ile Nükleer Enerji Ajansı’nın ortaklaşa saptadıklarına göre, dünyada toplam 1,25 ile 4 milyon ton arasında değişen uranyum cevheri var. Bunun 60 yılda tükenecek olan büyük bölümünün çıkartılıp işlenmesi zaten çok pahalı – asla ekonomik değil! Göreli ucuz olan küçük bölümü ise 20-25 yılda tükenecek; tarihte 30-35 yıl olan bir kuşaklık bir süre bile değil! Bu nedenle nükleer enerji doğa ve insan sağlığı gibi uluslararası güvenliği de tehdit ediyor. Gittikçe azalacağı için ileride daha da pahalılaşacak olan uranyum savaşa yol açabilir - petrol için I. Ve II. Körfez Savaşları ve Irak Savaşı'nda olduğu gibi!

Sanayileşmiş ülkeler radyoaktif atık sorununa kısa vadede makul ve pratik bir çözüm bulamayınca, bu sefer de uluslararası bir çöplük kurulması düşünülmüştü. Ama konunun küresel çapta arz ettiği tehlikeden dolayı bunun da mümkün olamayacağı kısa zamanda anlaşıldı. Radyoaktif atık üreten her ülkenin kendi başının çaresine bakması ise küresel felâkete davetiye çıkartmakla eş anlama geliyor.

Gerekli mali kaynağı olan ya da bu kaynağı bulan her ülke günümüzde nükleer enerji santralına sahip olabilir. Bu hiç de sorun değil! Söz konusu santral teknolojisinde yüksek düzeye ulaşmış batı ülkeleri ve Japonya’dan biri ile anlaşmak yeterli. Nitekim Türkiye’de bunlardan Japonya ve Rusya ile Sinop ve Mersin/Akkuyu santralleri için anlaştı.

Ama nükleer santral olsa bir türlü, olmasa bir türlü! Yapılıp işletilse bir dert, işletilince ortaya çıkacak radyoaktif atık sorunu başlı başına bir başka dert, bir bela!

Sözde paslanmaz çelik varillere doldurulan o atığı bir ara Almanya, Fransa ve İngiltere sessiz sedasız Kuzey Denizi’nin, hatayı çabuk anlayan Rusya da az bir miktar atığı Barents Denizi’nin derinliklerine bırakmıştı. Bu barbarlık Kapitalizmin sözde sürdürülebilir ekonomik kalkınma ve refah senaryosuna uyan üç AB ülkesinin bile bile yapmış olduğu bir doğa katliamıdır! İleride o denizlerde ne olur? Onu yalnızca Allah bilir; ama olacak!

Çünkü varillerin aradan geçen zaman zarfında tuzlu deniz suyu ile paslanmaya başladıkları saptandığı gibi Avrupa, Amerika ve Japonya’da uzmanlar da %100 güvenilir bir nükleer teknoloji olmadığı gerçeğini hem de artık vurgulayarak bir süredir ısrarla söylüyorlar. Ve bu gerçeğe iki ek:

- Nükleer enerji santralının kurulup işletilmesi son derece pahalı! Santral türüne göre, söz konusu maliyetin yuvarlak 3,5 milyar dolardan başlayıp (yaklaşık 9 milyar TL) 8 milyar dolara (yaklaşık 20 küsur milyar TL) ve daha da üstüne çıkabileceği söyleniyor. Üstelik şu da bir gerçek: Kabul görüp onanması için bir nükleer enerji santralı projesinin maliyeti ilk başta olabildiğince düşük ve cazip bir düzeyde tutuluyor ki ihalede o teklifi veren işi alabilsin! Sonrası Allah kerim…

- Bu yüksek maliyete karşılık santralın ömrü ancak otuz yıl! Kısa denilebilecek otuz yıllık ömür böyle yüksek meblağlarla sağlanacak malîyet/yarar dengesiyle bağdaşmıyor. Batıdaki sivil toplum kuruluşları ile çevreciler güneş ve rüzgâr enerjisiyle çalışacak santralların gerek kuruluş gerek de işletme maliyeti açılarından hem daha ucuz olduğunu hem de çevre ve yaşama zarar vermediğini matematik delilleriyle kanıtlıyorlar.

Şu gerçek artık kesinlikle biliniyor: Nükleer enerji santralından çıkacak kullanılmış uranyum yakıt çubuklarının, yani radyoaktif atığın ilerisi için ölümcül alfa, beta ve gama ışınlarını yayma tehlikesinden tamamen arındırılıp nihai olarak bertaraf edilmesi, daha açık bir deyişle yaşama zarar vermeyecek sağlıklı bir biçimde bir yerlerde depolanması sorunu yakın ve uzun vadede ne çözüleceğe ne de çözülebileceğe benziyor! Zaten bu sorun başlangıçtan beri nükleer enerji üretiminin yumuşak karnı, en zayıf noktası olmuştur.

Batı toplumları, yani halk, yani siz, ben, o, öbürü, kısacası insanlar nükleer enerjiden dehşetli korkuyorlar. Hele de Çernobil ve Fukuşima’dan sonra! Nitekim pek çok batı ülkesinde, örneğin Federal Almanya’da en az 50 bin kişi nükleer enerjiyi savunan hükûmeti protesto etmek için yakın zaman önce sokağa çıktı. Çünkü önceki sosyal demokrat Schröder hükûmeti zamanında nükleer enerji santrallarının 2021 de kapatılmalarına karar verilmişken bugünkü muhafazakâr Merkel hükumeti bu tarihi 2035 yılına öteledi. Bu yüzden mevcut hükumet halkın ve medyanın bir bölümü tarafından oldukça ağır bir dille nükleer enerji firmalarına hizmet etmekle suçlanıyor. TV kanallarındaki kabare programlarına alay, hem de çok sert alay konusu oldu. Ama aleyhte yazdılar ya da alay ettiler diye gazeteciler, kabaretistler mahkemeye verilmiyorlar. Batı demokrasilerinde siyasetçiler, hele de başbakanlar böylesine hoşgörülü ve olgun. Olmak da zorundalar. Çünkü sorumluluk makamına damdan düşer gibi gelmiyor, evrensel ve akademik eğitimden sonra partilerinde siyaseten de yıllarca yetiştiriliyorlar. Ama nükleer enerji gibi uygarlığın içine düştüğü ikilemde hepsinin de zorlandığı görülüyor. Fakat yine de “ben dedim, oldu!” yok!

Çünkü bilim bugüne kadar radyoaktif atığın depolanmasında uygulanabilecek kesin bir çözüm bulamadı. Nükleer enerji endüstrisi bir yandan doymak bilmeyen enerji gereksinimi karşılamak, öbür yandan da elde ettiği devasa kazançtan olmamak için ortalığı sakinleştirip yatıştırmaktan öteye geçemiyor. Üstelik AB ülkelerindeki hükûmetler de mecbur kalmadıkça girmedikleri, siyasi açıdan tehlikeli bu konudan uzak duruyorlar. Muhalefetteki partiler ise bilimsel gerekçeler kadar siyasal çıkar nedeniyle de nükleer enerjiye şiddetle direniyor ve en eskisinden başlayarak santralların olabildiğince kısa sürede kapatılmalarını istiyorlar. Bütün taraflarda sorunun ciddiyetiyle bağdaşmayan bir samimiyetsizlik gözlemleniyor. Elli yıl önce göklere çıkartılan nükleer enerji günümüzde şamar oğlanı oldu. Daha açık bir deyişle, hani şu iki ucu pis ünlü değneğe döndü.

Sözün özü şu: Endüstri ülkeleri devasa maliyetler ile yaşamı tehdit eden çok büyük tehlikeleri göze alarak dünyadaki toplam uranyumla ancak iki kuşak [3]  boyu, yani daha 60, 70 yıl nükleer enerji üretebilirler. Gelecek bütün kuşaklara da babalarından dedelerinden yalnızca radyoaktif atık sorununun amansız derdi miras kalacak!

Çünkü atom çekirdeğinin erimesiyle açığa çıkan Americum izotopu 5400, uranyum 238’den açığa çıkan plütonyum izotopu ise 24 000 yıl etkinliğini kesintisiz koruyor, yani ölümcül alfa, beta ve gama ışınları yayıyor. Dahası, bu derece tehlikeli plutonyum izotopu açığa çıkan en uzun ömürlü tek izotop da değil!

Hayal gücümüz bu kadar uzun zaman dilimlerini algılamakta korkarım zorlanacak, hatta eminim yetersiz kalacaktır. Onun için tarihin yardımına başvuralım:

Americum izotopu 5400 yıl, Plutonyum izotopu da 24000 yıl etkinliğini koruyarak durmaksızın ölümcül ışın saçıyor ve ikisi de ancak bu kadar zamandan sonra eriyip yok oluyorlar! Buna göre:

    - Americun izotopunun ömrü 5400 yıl; Mısır piramitleri 7000 yıl önce yapılmışlardı.

    - Plutonyum izotopunun ömrü olan 24 000 yıl, 700 kuşak ise günümüzden geriye doğru gidildiğinde üçüncü buzul çağının ortalarına rastlıyor.

    - Bin yıl önceki Büyük Selçuklular, sekiz yüz yıl önceki Anadolu Selçukluları, daha dün kadar yakın alt yüz yıl önceki Osmanlılar tarihin ulu çınarları oldular. Ya “nükleer aids” olarak tanımlanabilecek izotopların zehir saçan binlerce, on binlerce yıllık ömürlerine ne diyelim?

Türkiye’nin nükleer enerji santralı inşaatını hangi yüksek teknoloji ülkesinden yine hangi deneyimli ve yetkin yüksek teknoloji firması alırsa alsın, hiç kuşkusuz santralı başarıyla kuracaktır. Ama o ülke ve o firma nükleer reaktörden çıkacak nükleer atığın doğaya ve yaşama zarar vermeksizin nihai biçimde depolanmasına ilişkin sorunu da kesin olarak çözmüş müdür acaba? Çünkü bugüne kadar dünyada ne böyle bir ülke, ne de böyle bir firma var!

Yıllardır yararlandıkları nükleer enerjiyi bırakmak isteyen endüstri ötesi ülkelerin bulundukları bir ortamda düşünmek, düşünmek, yine düşünmek ve bir kez daha düşünmek lazım. İş işten geçtikten sonra çok ama çok geç olur…

Dipçe:
 [1]  Ölümcül ışı saçan
 [2]  Canlıların yaşamlarına olanak sağlayan, dünya üzerindeki 11 km’lik atmosferden sonra gelen 16 ile 20 km arasındaki kalın tabaka
 [3]  İnsanbilimi (antropoloji) ile tarihte bir kuşak 30, 35 yıl olarak düşünülür.


E. Fuat TEKÇE, 28 Nisan 2015
“Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin”
Kullanıcı küçük betizi
Balasagun
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 3524
Kayıt: Cum Eki 17, 2008 13:18


Şu dizine dön: E. Fuat TEKÇE

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x