Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Cmt May 01, 2010 15:40

Resim

Demez İse...


Tayyip Bey, tek adamlık antrenmanını anayasa görüşmeleri - oylamaları ile sürdürüyor.

Pazar günü ikinci perde açılıyor…

Sayın Başbakan, kendi parti grubu gibi gördüğü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, bir tür uzun yol TIR şoförü mesaisi yaptırıyor.

Tek adamlık böyle bir keyfiyet işte:

- Ben ne dersem, o olacak!

- Beğenmeyen çeker gider.


Tek adamlığın bir üst aşaması “siyasal - fenafillah” mertebesidir.

Fenafillah’ın “fena”lıkla bir ilgisi yok.

Tasavvuf inancında, bu mertebe “Tanrısal güç” ile bütünleşmeyi “bir ve aynı hale gelmeyi” ifade eder.

Tayyip Bey, elbette iman sahibi bir siyasi lider. Elbette “Tanrısal Güç” yerine “Mutlak Siyasal Güç” ile yetiniyor.

“İlahi irade” yerine “siyasi irade”ye razı oluyor.

Bu da bir tür “siyasal fenafillah’’.


Siyasal fenafillah’ın devlet idaresindeki karşılığı ise altyapısı kurulmamış, taklit bir Başkanlık Sistemi’dir.

Tayyip Bey bu sistemi, önüne, arkasına, altına, üstüne aldırmadan sadece istiyor.

Sistemin, onu tahrik eden ve aklını başından alan yönü, bu makamın “tek ve en büyük makam” olmasıdır.

Eğer ABD Başkanı Barack Obama yerine, daha önceleri yaşasa ve Fransa Kralı 16. Louis ile karşılaşmış olsaydı…

O zaman da “Devlet benim!” diye ortalığa dökülürdü.

Bunun yerine, “Dem bu dem!” diyor ve anayasanın çeşitli maddelerini değiştirmeye yönelerek emeline nail olmaya yöneliyor.


Dünyanın en önde gelen hukukçuları feryat edip duruyor.

Anayasanın nasıl yapıldığı içeriğini de etkiler!

“19 Nisan’da başlayıp 28 Nisan sabaha karşı bitecek!” diye verilen talimatla yürütülen bir anayasa müzakeresi ve oylamasına benzer görüntülere gerçek hayatta iki alanda rastlanabilir:

- Haciz korkusu altında gece-gündüz fason imalat yapan bir trikotaj fabrikasında…

- Kokacak, çürüyecek mal taşıyan takometresiz TIR kamyonu filolarında...


Dünyanın hangi ülkesinde bu türden bir anayasa yapım sürecine tanık olunmuştur?

Afrika’nın müstemleke parlamentolarında bile sıraların üzerinde uyuma, birbirini dürtükleyerek oylamaya götürme sahnelerine rastlanamaz!

Ne sahneler, sadece bizim değil dünya parlamenter demokrasi tarihine de garip, ilkel ve gülünç sahneler olarak geçecektir.


Tayyip Bey, eğer anamuhalefet lideri olsaydı ve böyle bir anayasa değişikliği garabeti sergilenseydi, söyleyeceği şey belliydi:

- Anayasanın anasını ağlattınız.


Değiştirilen bu anayasa, Anayasa Mahkemesi’nden dönecektir.

Dönmezse mutlaka milletin dilini konuşmakla övünen Tayyip Bey’e bu millet, referandumda mutlaka…

- Bu anayasayı al da anana götür! diyecektir.


Demezse ne mi olur?

Onu da Aziz Milletimiz düşünsün!


Ahmet TAN



Hoşgeldin Yandaş Yargı!...

TBMM’nde görüşülmekte olan Anayasa değişiklik tasarısının ilk görüşmeleri tamamlandı.
Söylem yerinde ise, tasarının bel kemiğini oluşturan ve yargıyı ilgilendiren Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yeniden yapılandırılması, Siyasi Parti kapatılmasının TBMM’nde kurulacak bir komisyonun iznine tabi tutulması, konusundaki üç madde gerekli olan 330 oyu aşarak 1’inci turda barajı geçmiş bulunmaktadır.
Anayasanın 175/1. Maddesine göre Anayasa değişiklik tasarıları Genel Kurulda iki kez görüşülmesi gerektiğinden, 2 Mayıs’ta yapılacak 2’nci turda da bu maddelerin, medyaya yansıyan haberler göre oluşturulan 20 kişilik AKP mangaları, manga komutanı! Gözetiminde oy kullanma kabinlerine girerlerse, gerekli oyun sağlanacağı ve tasarının referanduma sunulacağı kesinleşmiş olacaktır.
Mustafa Kemal’in aydınlık Türkiye’sinin yurttaşları bu değişiklikle yaratılan tehlikeyi görmez, referandumda kabul oyu kullanırlarsa, değişiklik kesinleşerek yasalaşacaktır.
İşte o zaman yandı gülüm keten helva. Gelsin bağımlı ve yandaş yargı.
Neden mi?
Demokratik parlamenter sistemin olmazsa olmazı güçler ayrılığıdır.
Bu güçler Yasama, Yürütme ve Yargıdır.
Ülkemizdeki siyasi partiler, çoğunluğu elde edip iktidara geldiklerinde Yasama ve Yürütme partinin, lider sultası sonucu, dolayısıyla liderin etkisi altına girmektedir.
Üçüncü güç olan Yargı, bu haliyle bile Adalet Bakanı ve Müsteşarının HSYK’unda bulunmaları nedeniyle tam bağımsız olmayıp bu değişiklikle, iyice bağımlı hale gelerek, yandaş yargı konumuna düşecektir.
Değişiklikle yapılan düzenlemede, 1980 öncesi var olan Hâkimler Yüksek Kurulunda ki bir aksaklık geri getirilmektedir.
Şöyle ki;
1961 Anayasasının 143’ünc maddesinde düzenlenen Yüksek Hâkimler Kuruluna, taşrada görev yapan birinci sınıfa ayrılmış yargıçlardan da üye seçiliyordu. Bu göreve gelmek için yargıçlar birçok kapı aşındırdıkları ve bu durumun da yargının saygınlığı ve bağımsızlığı ile bağdaşmadığı için bunun sakıncaları görüldü. 1971 yılında 1488 sayılı yasa ile Anayasada yapılan değişiklikle, üyelerin Yargıtay Genel Kurulunca kendi üyeleri arasında seçimi benimsendi.
O kurulun, bu günkü HSYK’nda olmayan, ayrı sekretaryası, binası ve ödeneği olduğu gibi, Kurul üyeleri, bu görevleri süresince başka iş ve görev de alamazlardı.
Anayasa değişiklik tasarısı ile önceden görülen ve düzeltilen bu aksaklık göz ardı edilerek yeniden Kurula, adli yargıdan 11asıl 3 yedek, idari yargıdan 3 asıl 2 yedek olmak üzere toplam 19 üye birinci sınıf yargıçlar arasından seçilmesi öngörülmektedir.
Bu düzenleme ile iktidarın geçmiş uygulamaların aksaklıklarından bir ders almadığı, yandaş yargı oluşturmak için her yola başvurduğu anlaşılmaktadır.
Yüksek yargı, şimdilik bağımsız olduğu için, burada yandaş oluşturamayan iktidar, taşra yargısı içinde görev yapanlardan daha rahat yandaş edineceği düşüncesiyle bu yolu deneyerek, ilerde Yükse Yargı da içine alacak şekilde tüm yargı erkini etkisi altına alıp, üç güce birden hükmetmenin düşlerini kurmaktadır.
Ne yazık ki yandaş yargı yaratmak, yargı bağımsızlığını yok etmek için AKP’nin bu çabalarına, bir grup Yargı mensubu da destek vermektedir.
Burada iktidarın bir hesabı vardır. Yarın ola ki iktidardan düşüp Yüce Divanı gittiklerinde kendilerince, yandaş Yargıç ve Cumhuriyet savcısı tarafından yargılanmayı sağlamaktır.
Bu hesap uğruna ülkenin geleceğine, yargının saygınlığına, onuru ile çalışan Yargıç ve Cumhuriyet savcılarına verdikleri zararı düşünmemektedirler.
Meslektaşlarımın büyük bir çoğunluğunun bu ucuz oyuna gelmeyeceklerini umuyorum.
Ayrıca değişiklik tasarısında;
1-Adalet Bakanı ve müsteşarının Kurulda bulunması uygulamasına devam edilmesi,
2-YÖK’ün nasıl yandaş hale getirildiği herkesçe bilinirken ve bürokrasinin üst kademelerinde çalışanlarda aranan ölçütün (Kriterin), o makama layık olup olmadığına değil, sıkmabaş bildirisine imza atıp atmadığına bakılarak belirlendiği göz önünde tutulursa, Kurulun, 4 asıl üyesi, yüksek öğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri ve üst kademe yöneticileriyle, avukatlar arasından,
Cumhurbaşkanınca;
3-Kurulun1asıl, 1 yedek üyesinin, Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından,
Seçileceği belirtilmektedir.
Bu üyelerin belirtilen sakıncaları, Birinci sınıf yargıçlar arasında seçilen üyelerin yukarıda belirtilen sakıncalarına eklenince, gelinde o Kuruldan bağımsızlık bekleyin, yargıda tarafsızlık ve hak arayın.
Ben derim ki hak getire, hoş geldin yandaş yargı.
Siz ne dersiniz? Bilemem.


Gündüz AKGÜL






Bu isme bir ad lazım...

BU yönetim için “Sivil dikta değil” diyorlar...

“Tek parti rejimi”ne itiraz var...

“Diktatorya”yı beğenmediler...

“Padişah”lığı kendisi kabul etmedi...

“Vezir-i azam” az geldi...

“İmparator” çok...

Bence adını bulamadık...

Adını bulamadığımız şey şu:

- Ülkeyi tek parti yönetiyor...

- Tek partinin, tek lideri, tek sesi var...

Böylece kuvvetler ayrılığındaki yasama ve yürütmenin başı da tek o...

- İkindi vakti aklına geleni gece yarısı yasalaştırıyor...

- Geriye yargı kalıyor...

- Yargının “yar..” kısmı, yani yarısının yatak odalarını dinleterek, evlerini aratarak, izleterek, kovalatarak bastırıyorlar...

Yargıdan geriye kalan “...gı” kısmının gıkı çıkmıyor, çünkü bağımsız gibi gözüken yargının başı da, aslında tek adamın Adalet Bakanı ile müsteşarı...

- Böylece bütün muhalifler hapiste...

- Dışarıda kalanlar da “Beni de götürecekler” diyerek beklemede...

- Kendilerini eleştirenlerin üzerine “suçlu” diye yargıçları savcıları salıyorlar...

- Ya kendileri suç işlerse?..

O zaman üzerlerine gelen savcı-yargıç yargılanıyor...

- Medyanın dörtte üçüne el koydular...

- Sivil toplum örgütleri sindi...

- Patronların örgütü başkan bulamıyor, işçi sendikaları ise üye...

Emekçi örgütleri eksi (-) zam yapıldığı gün çiçek verdiler...

- Çoğunluk yoksullara ise seçim zamanı kendileri nohut-kömürüçlü kanepe verip oy alacaklar, böylece iktidarları sürecek...

- Toplumda egemen olan duygu; çaresizlik, endişe, güvensizlik ve korku...

Buna ad bulunamadı.

Oysa dünyanın her yerinde bunun tek adı vardır:

Faşizm...



Bekir COŞKUN
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Pzt May 03, 2010 4:42

Resim

Bunları Unutma Türkiye...


ATATÜRK'ü iyi anlamak; sadece onun şahsına yönelik övücü konuşmalar yapmak, sözlü olarak takdir etmekle değil, kendisinin milletinden ne istediğini anlamaktır, eserlerine sahip çıkmaktır.

Türk Milleti ise 8 yıldır aldatılıyor.

Onların deyimiyle yapılanlar, satılanlar ''hap...''

Ancak Türk Milleti bu hapı yutmayacaktır...

Türk halkı sadece mağduriyete oy veriyor.

Ama geleceğimiz ipotek altına alınırken kimin mağdur olduğu artık ''Ak-pak'' ortada...

''Türkiye'yi pazarlayanlar''ı ve ''Babalar gibi satanlar''ı unutmayın ve bunları okuduktan sonra bir kez daha düşünün:

SİZ NEREDEYDİNİZ?

ATATÜRK, Mersin'e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş :

- Bu köşk kimin?

- Kirkor'un...

- Ya şu koca bina?

- Yorgo'nun

- Ya şu?

- Salamon'un...

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş ''Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz?''

Toplananların arkalarından bir köylünün sesi duyulur: ''Biz mi nerede idik? Biz Yemen'de, Tuna boylarında, Balkanlar'da, Arnavutluk dağlarında, Kafkaslar'da, Çanakkale'de, Sakarya'da savaşıyorduk Paşam...''

Atatürk bu hatırasını naklederken ''Hayatımda cevap veremediğim yegane insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur'' der.

TÜRKİYE'DEN MANZARALAR...

ATATÜRK, şimdi Türkiye'yi gezmeye kalksa ve aynı soruları sorsa ne cevap alır?

-Bu gemi kimin?

-Erdoğan'ın oğlunun...

-Bu fabrika kimin?

-Unakıtan'ın oğlunun...

-Bu mısır ticarethanesi kimin?

-Gül'ün oğlunun...

-Bu villalar kimin?

-Başbakan Erdoğan'ın...

SATIN EFENDİLER SATIN...

SİNİRLENEN Atatürk sorar: Bunlar hiç değilse Türk. Yabancılara satılanları anlat:

-Türk Telekom, Araplar'a...

- Telsim İngilizler'e...

- Kuşadası Limanı İsrailliler'e...

- İzmir Limanı Hong Kong'a...

- Araç muayene işi Almanlar'a...

- Başak Sigorta Fransızlar'a...

- Adabank Kuveytliler'e...

- Tekel'in rakı bölümü Amerikalılar'a...

- Finansbank Yunanlılar'a...

- Oyakbank Hollandalılar'a...

- Denizbank Belçikalılar'a...

- Türkiye Finans Kuveytliler'e...

-Dışbank Hollandalılar'a...

- Şekerbank'ın yarısı Kazaklar'a..

- Turkcell'in yarısı Fin ve Ruslar'a...

- Enerjisa'nın yarısı Avusturyalılar'a...

-Limanların çoğu sizin denize döktüklerinize...

HESABI SORULUR...

AKP, '80 yıldır yapılamayanları biz yapıyoruz' şeklinde söylemlerde bulunup, tamamen kendisiyle çelişen partidir.

Zira, 80 yıldır yapılamayanı değil, 80 yıldır yapılan herşeyi 8 yılda-ki yarıdan fazlasını yabancı şirketlere- satıp, ''Ekonomi düzeldi... Kişi başına düşen milli gelir arttı'' sözleriyle, halkı kandırmayı çok iyi biliyor.

Artık rahat, huzurlu yaşıyoruz(!...)

Devletin elinde 2-3 liman daha kaldı.

Allah'ın izniyle onları da yakında elimizden çıkarırsak, bizden iyisi yok.

Madem satılacaktı; dedelerimiz ''Bir karış toprak vermeyelim gavurlara'' diye neden siper oldular toplara- tüfeklere...

Devletin zarar eden ya da kağıt üstünde ediyormuş gibiye zorlanan kurumlarını satarak çözüm üretemezsiniz. 100 liralık bir malı, ''zarar ediyordu'' gerekçesiyle 1 liraya satarsan-ki bu kamu malıysa bunun adı ''özelleştirme'' ya da ''elden çıkarma'' değil- ''peşkeş''tir.

PETKİM zarar eden bir kuruluş muydu? TÜPRAŞ zarar mı ediyordu?

Tekel, Mersin Limanı, İskenderun Limanı, Çeşme Limanı, İskenderun Demir-Çelik Fabrikası, Şeker fabrikaları....

Saymaya kalksak bu sayfa yetmez.

Bugün, çoğu yabancının elindeki bankalara kredi, kredi kartı, ev kredisi, taşıt kredisi bilmem ne kredisi borcu olmayan bir tane adam kalmadı memlekette.

Haa kaldı kaldı da, onlar da 'kalkınma' partimizin kalkınan elleri, ya da akrabaları, ya da cemaatten olanlar...

Halkın gözünün içine baka baka devlet hazinelerini yağmalayan kırk haremiler, gözleri doymaz para tacirleri, halkın cebinden aldığı vergilerle doymayıp, binbir demagoji, ajitasyonla yardım için toplanan paraları da gömmüşlerdir mezarlarına.

Yiyin efendiler, satın efendiler... Ama ilahi adalet bunun hesabını da sorar mutlaka, bu dünyada olmasa da, diğer tarafta...



Tarık Tavadoğlu



Bu borçların hesabını kim verecek?


AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin ülke ekonomisini en ağır borç yüküne sokan iktidarı oldu maalesef.

Bir yandan yıllarca, gereksiz yere yüksek reel faizler ödendi ve ölçüsüz kontrolsüz borçlanma yapıldı.

Öte yandan 2005 yılında IMF’den hiç gereği yokken 10 milyar dolar borç alındı.

Bu arada T. Telekom’dan, Petkim’e, Tüpraş’tan, Erdemir’e kar eden, tekel niteliğindeki kuruluşlar özelleştirmenin prensiplerine aykırı olarak haraç – mezat satıldı.

Milyarlarca liralık borçlanma ve satışların sonucunda ülkede elde tutulur, gözle görülür ne bir sanayi tesisi, ne bir fabrika, ne bir baraj ya da köprü yapılabildi.

Üstelik işsizlik Cumhuriyet tarihinde görülmeyecek boyutlara tırmandı.

Böyle bir ekonomik performansa kimse başarılı diyemeyeceği için de, Türkiye, suni gündemlerle oyalandı. Göz boyamacılık yapılarak , hayali senaryolarla “darbe olacak(tı)” propagandalarıyla milletin bu sorunları gözlerden kaçırılmaya çalışıldı.

Ben verilerle, rakamlarla, yazı ve görüşlerimi desteklemeyi severim.

Aşağıda 2002 yılsonundan 2009 yılsonuna kadar geçen 7 yıl süresinde Türkiye’nin toplam iç ve dış (kamu ve özel) borçlarının dökümünü veriyorum;

Yıl 2002
İç borç stoğu (TL) 149.8
Dış borç stoğu (TL) 211.7
Toplam (TL) 361.5 (221 milyar dolar)

2003
İç borç stoğu (TL) 194.3
Dış borç stoğu (TL) 201.2
Toplam (TL)395.5


2004
İç borç stoğu (TL)224.4
Dış borç stoğu (TL)216.1
Toplam (TL)440.5


2005
İç borç stoğu (TL)244.7
Dış borç stoğu (TL)227.8
Toplam (TL)472.5

2006
İç borç stoğu (TL)251.4
Dış borç stoğu (TL)291.8
Toplam (TL)543.8

2007
İç borç stoğu (TL)255.3
Dış borç stoğu (TL)290.5
Toplam (TL)545.8

2008
İç borç stoğu (TL)274.8
Dış borç stoğu(TL)420.9
Toplam (TL)695.7

2009
İç borç stoğu (TL)330.0
Dış borç stoğu (TL)(III.) 405.3
Toplam (TL)735.3 (497 milyar dolar)


3 Kasım 2002 tarihinde yapılan ve DEHAP’ın hilesi ile demokrasi tarihinin en ayıplı seçimi ile haksız yere – tek başına iktidar olan AKP, borçları 7 senede hem TL bazında, hem de dolar bazında %100 artmış.

Acı olan Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılından 2002 seçimlerine kadar kabaca 221 milyar dolar olan borçlanmanın, AKP iktidarı döneminde dolar bazında %125 oranında artmış olmasıdır.

Gelecek kuşakları 7 yıl içinde, Cumhuriyet tarihinde 79 yılında yapılandan daha fazla borçlandıran AKP iktidarı bu paralarla ne yaptı?

IMF’den alınan 10 milyar dolar nereye gitti?

Özelleştirmenin temel ilkelerine aykırı olarak, varlık satışı yapılarak, karlı kuruluşların blok olarak satılmasından sağlanan paralarla ne yapıldı?

İşsize iş mi, bulundu, yatırım mı yapıldı, fabrika mı açıldı, baraj mı yapıldı?

Nerede bu paralar, ne oldu? Faizi ile birlikte bu borçları ödeyecek milletin Anayasa değişikliği ile karnını mı doyuracaksınız?

Bu sorulara makul ve mantıklı cevaplar bulamıyorum, sabırla seçim sandığını bekliyorum!


UFUK SÖYLEMEZ






USA’ Osmanlısı!



Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun ilk adımının atıldığı 23 Nisan 1920’den tam 90 yıl sonra, nitelik değiştiriyor; USA Osmanlısı oluyor.

Önce İngilizce başlık için bağışlayın. Ancak ülke siyasetinin gidişi bu nitelendirmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Başbakan Erdoğan, geçen hafta USA ya da ABD demokrasisine övgüler düzdükten sonra, ülkemizin de başkanlık sistemine geçebileceğini öne sürdü. Siyasetin anayasa değişiklikleriyle uğraştığı günlerde, başkanlık açılımı önemli bir gündem oluşturuyor. Aslında, yargı bağımsızlığını tamamıyla ortadan kaldırmakta olan anayasa değişiklikleri, daha sonra yapılacak, yine Başbakan’ın deyimiyle kapsamlı anayasa değişikliği ile tamamlanacak ve toplum başkanlık sistemine kavuşacaktır!

Başkanlık sistemine geçiş önermesi yeni değil; son 30 yıl boyunca devamlı olarak siyasal tartışmaların konusu oluyor. Ancak bu kez konu öncekilere göre düşünce, kadrolaşma ve kurumlaşma altyapısı oluşmuş bir biçimde gündeme getiriliyor. Bu nedenle de doğru ve gerçekçi bir biçimde değerlendirilmesi gerekiyor.

***

İlke olarak bir ülkenin yasal, kurumsal ve toplumsal gelişmelerinin ürünü olan siyasal yapıların bir başka topluma uyarlanması ya da aşılanması hiçbir zaman çıkış yerindeki sonucu vermiyor. USA örneği özelinde bu genel ilke çok daha büyük bir geçerlilik kazanıyor.

ABD, kıtanın keşfinden yaklaşık 200 yüzyıl sonra kurulmuştur. USA Anayasası 1787 tarihlidir; sonrasında da çoğu hak veözgürlüklerin genişletilmesi amacıyla olmak üzere bugüne dek yalnızca 23 kez değiştirilmiştir.

USA siyasal yapısı kurumlara ve bunların işleyişiyle ilgili kurallara bağlanmış denetim ve dengelere dayanır. USA siyaset sisteminin güçlü kurumu Senato’dur ve her eyalet Senato’da iki üyeyle temsil edilir. Bu olgu, özellikle kaynak kullanımlarında ya da bütçe ödeneklerinde eyaletlerin federal yapı içindeeşitliğini sağlar. Parlamentonun ikinci kanadı olan Temsilciler Meclisi’nin üyeleri her iki yılda bir; eyaletlerin nüfusuna göre ve dar bölge yöntemiyle seçilir. Çok daha önemlisi, ne Senato ne de Temsilciler Meclisi adaylarını siyasi partilerin genel başkanları saptamaz; böyle bir şey kimsenin aklına gelmez; gelemez. Her bir senatör ve meclis üyesi yalnızca, evet yalnızca seçmenine karşı sorumludur.

Her eyaletin yasama organı vardır; her eyalet kendi eğitim düzenini oluşturur ve polis gücünü kurar; valiler seçimle işbaşına gelir.

USA kapitalist üretim biçiminin kendine özgü ürünüdür; kapitalizmin geçirdiği tüm evrimleri özümseyen, içselleştiren ve daha da önemlisi kendisi üreten bir devlettir.


Türkiye bağlamında üç nokta tartışılmalıdır.

Birincisi, bizimkiler USA derken aslında Osmanlı’yı esas aldıklarını saklamıyor. İktidarlarında Cumhuriyetin kuruluş değerlerini devamlı aşındırıyor ve Osmanlı özlemlerini İslam ağırlıklı bir anlayışa oturtuyorlar.

Oysa Osmanlı kapitalizm öncesinin kendine özgü bir devlet düzenidir. Ayrıca Osmanlı’nın İslamcı özelliği de AKP “düşünürleri”tarafından bu topluma dayatıldığı kadar ağırlıklı değildir.

İkincisi, AKP ile ilgili eleştiri ve değerlendirmeler kişiye ya da birkaç kişiye bağlanıyor. Büyük bir yanlış yapılıyor. Çünkü AKP, ülkenin İslamcılaşmasının siyasal hareketidir. Konumları ne olursa olsun, kişiler bu hareketin içinde kendilerine biçilen işlevi yerine getirir; gerekirse geri çekilir, yerini bir başkasına bırakır; A gider, B gelir. Başbakan’ın başkanlık sistemi isteğine onun bireysel özlemleri gözlüğünden bakmak yanıltıcıdır. Başkanlık sistemi isteği, çok daha önemli olarak ve asıl İslamcı siyasi hareketin -ve doğal olarak toplumun- geleceği açısından değerlendirilirse çok daha doğru olur.

Üçüncüsü, günümüzde bir siyasal yapıyı almak ve Türkiye gibi bir yapıya uyarlamak, yeni bir cep telefonu satın almaya benzemez. Tarihsel, toplumsal, ekonomik ve kurumsal yapıların yenilenmesi kendi iç dinamikleri ve devingenlikleriyle olduğunda sağlıklı sonuçlar verebilir. Bu nedenle tamamıyla farklı iklimlerde oluşan bir siyasal yapıyı Türkiye’ye yerleştirme düşüncesinin kendisi sorunludur.


Sonuç olarak, bu ikiliyi, yani USA ile Osmanlı’yı eklemleme ve Cumhuriyet’in temeli olan 23 Nisan’ın 90. yılında bu toplumun önüne koyma, akla gelebilecek, olabilecek ve onaylanabilecek bir ilkellik değildir! Ama, oluyor!

Ülkeyi bu noktaya taşıyan siyaseti, bütünüyle, yani iktidarı ve muhalefetiyle kutlamak gerekiyor. Zaten onlar da kutluyor!

YAKUP KEPENEK / Cumhuriyet


[img]http://www.haber1919.com/wp-content/uploads/2010/04/yes-sir-300x150.jpg[/img]


İlk hedef: milli meclis, milli hükümet ve milli ordu..



Milli egemenliğin olmadığı yerde; ne milli irade olur, ne milli ordu;

ne milli ekonomi, ne de milli hükümet..

Şu duruma bakın hele: milli iradeyi temsil ettiğini söyleyen kişi Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı..

Ordusu NATO’ya bağlanmış, ekonomisi yabancıların eline geçmiş, yeraltı ve yer üstü zenginlikleri talan edilmiş; çıkılacak bir limanı dahi kalmamış bu ülkenin egemenliğinin milli olduğunu söyleyebilir misiniz?.

Utanıp sıkılmadan hem bu emperyal projelerde görev aldığınızı övünerek söyleyeceksiniz, hem de milli irade sözünü ağzınızdan düşürmeyeceksiniz..

Milli egemenlik ve milli irade, emperyalizmi ve işbirlikçilerini yenerek ortaya çıktı, onların projelerinde görev alarak değil..

“bize eşbaşkanlık görevi verildi, bu görevi yapıyoruz” diyen kişinin başkanı olduğu hükümete milli diyebilir misiniz?..

ABD’nin çıkarlarına hizmet eden NATO’nun komutanlarıyla, yine aynı merkezin emrinde olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı arasındaki paslaşmalardan

daha doğal ne olabilir?..

Milli egemenliğin kalmadığı yerde: anayasa değişikliğiyle önce ABD’nin parçalama ve sömürgeleştirme planı olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin zorbalık rejimini kuracaklar, sonra arkası gelmez tertiplerle Türkiye’yi Silivri’ye çevirmek

isteyecekler; güçleri yeterse..

Daha sonra başkanlık sistemi; öyle mi?..

Unutmadan söylemeliyiz: yürütmenin emrine girmiş yargı vicdansız adam gibidir,

her türlü pislik beklenir.

İleri demokrasi yalanını kırbaçlayarak ulaşmak istedikleri menzil: Türkiye’nin padişahı olmak, BOP’un sömürge valisi ..

Silivri ve Hasdal zindanlarında yapılan zulüm aklımızdan hiç çıkmıyor.

Zor bir durum; hukuk içinde kalınarak hukuksuzlukla savaşmak zor;

acaba onların yolunda mı yürümeliyiz?..

Sözün özü: milli egemenlik olmadan; milli irade, milli ordu ve milli ekonomi

hepsi yalan, hepsi palavra.

İş başa düştü; kapıyı çarpıp, çekip gidecek başka yerimiz yok.

Çözüm: Atatürk, milli egemenliği nasıl sağlamışsa, öyle; anlaştık mı?..

Milli meclis, milli hükümet ve milli ordu..


Hilmi Kayıhan





Resim

Uyuyan ve uyutan Anayasa


Anayasa bir ülkenin hukuksal omurgasıdır.
Tüm yasaların anayasaya uygun olma zorunluluğu vardır.
Bu duruma göre anayasa hazırlamak, maddelerini değiştirmek önemli ve ciddi bir iştir.
Son anayasa değişikliğinde bu önem ve ciddiyet dikkate alındı mı?
Gündüzler çuvala girdiği için geceleri tartışılan anayasa maddeleri uyuklayan milletvekilleri tarafından kabul ediliyor.
330 üzerinde oy alıyor.
550 oy alsa kaç yazar.
Uykuda, insan iradesi ve aklı en aza iner.
Uyurken “tüzük” veya “yönetmelik” bile tartışılmaz.

TBMM meclisinde anayasa tartışılıp kabul ediliyor.
Devrim yapmış, rejim değiştirmiş, son Türk devletini kurmuş TBMM hiç bu kadar hafife alınmamıştı.
Muhalefet partileri Anayasa Mahkemesine gideceklerdir.
Cumhuriyet Baş Savcılığı da meclisi hafife alanlar hakkında TBMM’nin manevi ve maddi kişiliğine hakaretten dava açmalıdır.
Son değişiklik Türk milletine de hakarettir.
Milletle açıktan dalga geçmektir.
Milleti yok saymaktır.
12 Eylül cuntacı zebanilerinin yaptıklarından farksızdır.
Onlar da kendilerini milletin üzerinde görmüşlerdi.
Milleti aşağılamışlardı.
Cuntacı başı, “Anayasadaki hürriyetler millete bol geliyor” diyerek, toplumun özgürlüğünü boğazlayacak bir anayasa hazırlatmıştı.

Bu iktidar da milletin canına okumadan önce gerekli alt yapıyı hazırlıyor.
Yürütmenin başı, meclisteki çoğunluğundan dolayı “yasamanın” da başı durumundaydı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli sayılan kuvvetler ayrılığına son darbe vuruluyor.
Yürütme ve yasama kendisine az geldiği için “yargının” da başı olmaya hazırlanıyor.
Almanya’da Hitler,
İtalya’da Mussolini,
İspanya’da Franko,
Portekiz’de Salazar,

Bu yollardan geçerek diktatör oldular.
Anayasa, bir partinin çoğunluktan aldığı güçle hazırlanarak millete dayatılamaz.
Değiştirilecek maddelerde AK Parti’nin ne kadar görüş bildirme hakkı varsa DYP’nin, ÖDP’nin, SP’nin, TKP’nin de o kadar hakkı vardır.
Nedir ki iktidar, mecliste temsil edilen CHP, MHP, DSP’nin görüşlerini bile elinin tersiyle itiyor.
BDP’yi bunların arasına koymuyorum çünkü onlar bu ülkenin bayrağına bile tahammül edemiyorlar.

Hiç kimse içinden çıkamayacağı kadar derin çukur kazmamalıdır.
AK Parti sonsuza kadar iktidarda kalacağını sanıyor.
ANAP da öyle sanmıştı.
Cuntacıların koyduğu seçim barajına takılarak tarihin çöplüğüne atılıverdi.
Anayasa değişikliği demokrasinin yerleşmesi ve hukukun üstünlüğünü sağlamak için yapılırsa sağlıklı olur.
Kendileri için anayasa değiştirenlerin, yarın değiştirdikleri o maddelerden şikayet hakları yoktur.

Hani derler ya : Keser döner sap döner, bir gün de hesap döner……



Orhan SELEN



Sınır tanımayan Ermeniler



“ABD soykırım diyecek mi demeyecek mi?” derken “büyük felaket” dedi Sayın Obama, aman ne iyi dedi diye herkes adeta bayram ediyor; yanlı, cepçi besleme basın bu başarıyı(!) Sayın Erdoğan’ın siyasi dehasına mal ediyor, hem ne başarı!
Ağlanacak halimiz var, ağlayanımız yok. Hani bir türkü var ”derdim çoktur hangisine yanayım” o kadar çok derdimiz var ki aklımız olmadığından bu dertlere yanmıyoruz.
Bir başbakan düşünün ki; ülkesi soykırımla suçlanıyor suçlayan ülkenin başkanı gelip kendi meclisimizde gözümüzün içine bakarak “yaptınız bunu, tarihinizle yüzleşin” diyor, devletin başı bu konuşmayı alkışlıyor, vekiller alkışlıyor; o da yetmiyor bu suçlamayı meclislerinde onaylıyor ve suçlamayı tekrarlıyor ancak soykırım demiyor da “büyük felaket” diyor, bu duruma seviniyor teşekkür ediyor.
Yani terbiyesizin biri “ananı–avratını seveyim” diyor. Bu küfrün muhatabı kişi bunu iyiye yoruyor, teşekkür ediyor, hiç olacak şey mi?
24 Nisan günü ülkemizde yaşayan Ermeni vatandaşların bir kısmı yürüyüşler yaptılar, Haydarpaşa ve Taksim’de. Önlerinde tanınmış yazar–çizer, aydın maskeli Ermeniler başı çekmekte idiler. Zaman, Yenişafak, Taraf, Star, Stv, Kanal7, Tvnet, Kanal24 gibi basın yayın kuruluşlarında toplumun karşısına çıkan aydın(!) sıfatlı kişiler vardı. Bunlar aynı zamanda ateşli açılımcıdırlar.
Bir zamanlar “hepimiz Ermeniyiz” yürüyüşleri yapılmıştı, o zaman da aynı kişiler baş roldeydiler. Tabi bu sefer Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Bekaroğlu’nu görmedim. Eksikliğini hemen hissettim çünkü o iri vücuduyla en önde “Hepimiz Ermeniyiz” pankartını o açmıştı hatırlıyorum.
Dünyanın neresine giderseniz gidin bu kadar demokrat bir ülke bulamazsınız. Aklına gelen herkes her şeyi söylüyor, yazıyor, yürüyor, koşuyor, boğuşuyor, yakıyor ve yıkıyor yanına kar kalıyor. Birisi” otuz bin Ermeni ve kürdü kestik” deyip büyük ödülü kapıyor. O kadar hoşgörülü, demokrat(!) toplumuz ki sinir diye bir şey yok; birlik beraberliğimize yönelik her türlü faaliyeti, hakareti, iftirayı hazmediyoruz, yutuyoruz hatta teşekkür ediyoruz ne iyi dediniz diye. Eğer buna demokrasi ve hoşgörü deniliyorsa bizden daha demokrat ve hoşgörülü ülke yok.
Ermenistan’a teşekkür etmemiz lazım; eğer protokolü dondurmasalardı AKP sınır kapılarını da açacaktı. İktidarın Ermeni aşkına Azerilerle olan kardeşlik hukukumuz da bozuldu.
Ermeni diasporası, yerli ve yabancı Ermenileri kullanarak ülkemiz aleyhindeki faaliyetlerine devam ediyor. Bayrak yakma eylemleri gözü dönmüşlüğün boyutlarını ortaya koyuyor. Buna karşılık iktidarın sessizliğine, elimizde onca belge ve bilgiye rağmen susan TRT’ye ne demeli, niçin bunları insanımızla paylaşmıyoruz, bu konuda bilgilendirmiyoruz?
İktidar Ermenistan’a jest yapmaya devam ededursun onların ülke aleyhinde aldırdıkları sözde soykırım kararları sınır tanımıyor.


Yusuf Karaca




Sızıntı, böyle sızdı




Bütün ülkeler, sahip oldukları dini ve milli değerleri korumak için ellerinden geleni yaparlar. Bundan doğal bir şey olamaz. Nitekim Türkiye’de de toplumun inancını ve kültürünü dönüştürmek için faaliyette bulunanlara karşı ‘bu ülkeyi seven herkes’ tepkisini göstermiş, öfkesini ortaya koymuştur.
Mesela Türkiye’deki yabancı okulların uzun yıllar bağlı oldukları ülkelerin istihbarat servisi gibi çalışmaları, gençlerimizi inanç ve kültür olarak devşirme çabalarına karşı çıkmak kadar doğal ne olabilirdi?
Ya da misyoner gruplar, sayfalarına 50 dolar 100 dolar sıkıştırdıkları İncillerle çocuklarımızı kiliselere taşımaya çalışırken, onların boynuna haç geçirmek için mücadele ederken “bir Müslüman’ın bundan rahatsızlık duymaması, buna karşı çıkmaması mümkün mü?”
Ama mümkünmüş!
Bir Müslüman bundan rahatsızlık duymayabiliyor hatta bu faaliyetleri alkışlayabiliyormuş.
Bu düşünce sahiplerine göre “Türkiye bu dönüşümü gerçekleştirdiği, evrensel bir dile kavuştuğu için çok da güzel olmuş.
Fethullah Gülen’e başlı cemaatin çıkarttığı Sızıntı Dergisi’nin Nisan sayısında şu satırlar yer alıyor:
“Bir dönem, yabancıların Türkiye’de okul açmaları ve misyonerlik faaliyetinde bulunmaları, Türkiye’nin muhazakarı ve dindarı için menfi olarak değerlendirilen bir şeydi. Yabancı okulların ve misyonerlik faaliyetlerinin Türkiye’nin yabancılaşmasına çalıştığı tezi işleniyordu. Şimdi çok şey değişti. Sınırlar kalkmadıysa da esnekleşti.” (Sızıntı, sayı 375, sf 142)
Fethullah hoca grubuna göre “yabancıların Türkiye’de okul açmasına ve misyonerlik faaliyetinde bulunmasına dindarların karşı çıkması yanlıştı, şimdi çok şükür bu yanlış düzeltildi, artık misyonerliğe karşı tepki yok!
Cemaat “kendilerini vasfediyor olabilir.” Cemaate göre “Hristiyan misyonerlerin Türkiye’de çocukları Hıristiyanlaştırma çabası içinde olmaları çok güzel bir hareket olabilir ama bunu bütün Müslümanlara yaymaları yanlış. Çünkü “gerçek dindarların”, bir Hristiyanın kendi çocuğuna İncil uzatıp onu Hristiyan yapmaya çalışmasından rahatsızlık duymaması mümkün değil.
Fethullah grubunun üstatları zaten yıllar evvelinden kendilerine “misyonerlerle ittifak edin” diye emir buyurduğu için Türkiye’de misyonerlerin rahat bir çalışma zemini bulmalarının onları bayram ettirmesi çok normal.
Misyonerliğin müspet bir faaliyet olduğu fikrini sayfalarına taşıyan bir derginin diğer sayfalarda “Allah’tan Peygamberden bahsetmesi” ne kadar inandırıcı olabilir ki?
Burada, Sızıntı grubunu ve arkasında güçleri “içlerindeki düşünceyi göğüslerini gere gere açıklama ve misyonerlere açıkça kucak açma” cesaretini gösterdikleri için kutlamak gerek.
Çünkü bu, cemaat için çok önemli bir mevzidir.
Sahip oldukları gazetelerle, dergilerle, televizyonlarla ve “dini kimliklerini de kullanarak” böyle bir dönüşümü gerçekleştirmek için ne çabalar sarf ettiklerini biliyorum.
Hani bu arkadaşlar balyozdu, kafesti diye darbelere karşı çıkan yayınlar yapıyorlar ya, “yukarıda kaleme aldıkları yazıda ortaya koydukları zihniyet” bin tane kafesten, bin tane balyozdan daha tehlikeli. Ne diyelim, Amerika sizinle gurur duyuyor!

Muharrem Bayraktar






Ergenekoncu olmayan bir Anayasa kalmıştı!

Ruşen Çakır’ın 28 Nisan Çarşamba günkü “BDP’ye Anayasa paketi için mahalle baskısı” başlıklı yazısı çok ilginç saptamalar içeriyordu.

“Son günlerde moda suçlama” nın Anayasa paketine destek vermeyenlere “Ergenekoncu” demek olduğunu söylüyor, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in Taraf gazetesine verdiği röportajda; “BDP şu anda ulusalcılarla birlikte hareket ediyor. Ergenekoncularla birlikte hareket ediyor, tabanına da ihanet ediyor (...) Ben diyorum ki Ergenekoncularla, ulusalcılarla birlikte hareket etmeyin. Eğer demokratikleşmeden yanaysanız, bu işin anası Anayasa’nın değiştirilmesidir” dediğini anlatıyordu.

Çakır “Bu Ergenekonculuk ithamında BDP İstanbul Milletvekili Ufuk Uras’ın ‘bu paketin geçmemesi Ergenekoncuların zaferi olur’ sözüne sık sık atıfta bulunulduğunu, böylelikle parti içinde bir gedik açılması istendiğini” de yazmıştı.

Artık saçma sapan konuşmaların haddi hesabı olmadığı, hukuk filan bir tarafa atılıp ülkenin geleceğini değiştirecek Anayasa paketi tamamen “seçim öncesi parti propagandası”na, kıyasıya bir oy kavgasına dönüştürüldüğü için herkes aklına geleni düşünmeden, çekinmeden söylüyor ama bunlar da tam “evlere şenlik” sözler doğrusu...

Bir Anayasa konusu kalmıştı Ergenekon’a bulaştırılmayan, o da yapıldı, vatana millete hayırlı (!) olsun.

Haydi diyelim ki Ufuk Uras böylesine ciddi bir yanlışı yaptı, ya AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’e ne demeli?

Devamlı “AB ülkelerinde şöyle, böyle” diye gerçekleri saptırarak ve demokrasi açısından hiçbir benzerliği olmayan “ileri demokrasi”nin bulunduğu ülkeleri “kaynak olarak gösterdiklerine göre, bu ülkelerin hepsinde anayasaların ve değişikliklerin uzlaşma ile, toplumun tüm kesimlerinin katılımı ile, hepsinin hazırladıkları taslakları ayrı ayrı tartışarak yapıldığını neden kaynak olarak alıp ona benzemeye çalışmadıkları ayrı bir konu...

O ülkelerde milletvekillerini tek bir lider seçmediği, seçim sistemleri demokratik olduğu için özgür iradeleriyle doğru ile yanlışı vicdanlarına, sağduyularına göre ayırıp öyle karar vermeleri, cumhurbaşkanlarının da “Meclis’te çoğunluğa sahip partinin” başkanı ile tıpatıp aynı siyasi görüşü paylaşmaması (hatta aynı partinin başbakanlığını yapmış olmaması), “yasama” ve “yürütme”lerinin ve “cumhurbaşkanı”nın tek parça haline gelmiş olmaması da ayrı konu... Türkiye’de bunların hiçbiri AB ülkelerine benzemiyor ve üstelik bunlar yetmediği gibi “yargı”yı da bu bütüne eklemek istiyorlar.


Ruhan Mengi



AKP Demokrasisi...


YASAMA, yargı ve askerden sonra sıra basına geldi. ''Bize karşı olan gazeteleri almayın'' çağrısından sonra Başbakan Erdoğan, köşe yazarlarını gazete sahiplerine şikayet ederek adeta onları iktidarın istemediği şeyleri yazmaları durumunda kapı önüne koymalarını istedi.

Bu konuşmanın hemen ardından ''Artık ileri demokrasi olacak'' diyor,''Kaliteli demokrasi bu halkın hakkıdır'' diyor.

Buna dense dense ''AKP'demokrasisi'' denir. Evet, yaşananlar bir şeyin ayak sesleri. Ama Başbakan'ın dediği gibi ''İleri demokrasinin ayak sesleri'' değil geriye gidişin ayak sesleri.

Bu mudur demokrasi?

Benim gibi düşünmeyen yanar. Hiç karışmayacaksın, görmeyeceksin, eleştirmeyeceksin; dahası faydasını görmediğin, parasız-pulsuz ve güvencesiz yaşamaya mahkûm edildiklerin için de sükredeceksin. Bak ne güzel, yandaş medya hiç araştırıyor mu, düşünüyor mu, işitiyor mu? Yok...

Hiç yorulmadan, hatta muhabir göndermeden kendisine servis edilenleri dile getiriyor. Hiç de başı ağrımıyor. Gayet güzel de para kazanıyor.Değirmenin suyunun nereden geldiği belli gazeteler bedava dağıtılıyor, tirajlar şişiriliyor. Velhasıl işleri yolunda gidiyor. Vatandaş itibar etmese de mutlular.

Önce devletin olanakları kullanılarak yandaş medya yaratılır. Bu medyada karşıt görüşlüler hakkında yazılar çıkartılır.Toplumda 'ACABA' duygusu yaygınlaştırılarak zemin hazırlanır.Gayriresmi yollardan elde edilen evraklarda tahrifat yapılarak gerekli kanıtlar hazırlanır. Bu kanıt ve belgeler yandaş medyada çarşaf çarşaf yazılır. Holywood mahsulü kanıtlar delil sayılarak insanlar tutuklanır.Tutuklananlar halkın gözünde tek bir duruşmaya çıkmadan 'SUÇLU' ilan edilir.

HEPİSİNİN ORTAK TAVRI...

MECLİS Başkanı'na ''Sen mi susturacaksın ben mi'' diyen, köşe yazarlarının susturulmasını isteyen Başbakan ''Sular artık tersine akmayacak'' diyor. Acaba zat-ı alileri 13 milyon işsizin olduğu, bunlara her gün yenilerinin eklendiği, İstanbul'da belediye otobüsünde evine dönerken şehir eşkıyaları tarafından molotofla yakılarak öldürüldüğü, kanunsuzca telefonların dinlendiği, yoldan askeri jip geçse 'asker DARBE yapacak' söylentisi çıkartan onlarca 'YANDAŞ' medyası olan bir ülke mi hayal ediyordu?

Demokrasi havarisi kesilen başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hemen hemen tüm AKP yöneticilerinin her haklı talepte, her direnişte tavırları aynı olmuştur.

Hepsinin ortak noktası susturmak, sindirmek ve aşağılamaktır...

Nitekim yıllardır bunun onlarca örneğini yaşadık. Neredeyse AKP'nin iktidar yılları boyunca mitinglerde, salon toplantılarında, açılışlarda, yürüyüşlerde hep aynı tablo ile karşılaştık.

O tablonun bir yanında herhangi bir talebini dile getiren bir işçi, bir emekli, bir köylü, bir ev kadını, bir öğrenci oldu. Diğer yanında ise bağıran, azarlayan, fırça çeken bir başbakan ya da bakan...

Halktan herhangi biri, devlet, hükümet yetkililerinin katıldığı bir toplantıda haklı bir talebini dile getiremez, kendisini ifade edemez. Bunu dile getirmesi demek, aşağılanması, tartaklanması, gözaltına alınması demektir.

AKP demokrasisi işte budur: Konuşturmayan, dinlemeyen, susturan...

KIRK KATIR MI, KIRK SATIR MI?

8 SENEYİ götürdüler. Ekonomi kötüye gitti, 'Ergenekon'la milleti uyuttular. Halkı 'DARBE' paranoyasıyla korkuttular. Bu paranoyadan yarattıkları senaryoyla kendilerini 'demokrasi âşığı mazlumlar'' yerine koydular. Orduyla, komutanla, hakimle, savcıyla uğraşarak akıllarınca ülkeyi çok demokratik yapacaklar. Şimdi de Anayasa değişikliğine sarıldılar. İktidar, 'seçimi kaybedersem kendimi nasıl güvenceye alırım' hesabını yapmaktadır. Bunun için de HSYK'yı, Anayasa Mahkemesi'ni kendileri için uygun bir hale dönüştürebilmenin yollarını arıyorlar. Ancak şu da bilinmeli ki Atatürk Türkiyesi AKP'nin vizyonu olamaz, oyuncağı ise hiç olamaz.

Ünlü masalı bilirsiniz:

Sultan büyük bir suç işlemiş olarak karşısına getirilen kişiye sormuş "Kırk katır mı istersin kırk satır mı?"

Kırk satır ile idam edileceğini düşünen ve seçenek olarak kendisine kırk katır sunulduğunu sanan adam "Kırk katır" demiş.

Bedeninin her bir parçası bir katıra bağlanan adam, ayrı yönlere giden katırların kırbaçlanmasıyla büyük acılar içinde parça parça olarak ölmüş.

AKP demokrasisinin seçenekleri ise A-Ya hemen AKP'ye üye kaydı yaptırırsın. B- Ya da cemaatlere katlırsın. Eğer Atatürkçü, milliyetçi, laik ve AKP karşıtı isen her an 1 tonluk iddia dosyası ile gözaltına alınır sorgusuz-sualsiz, kalan ömrünü hapislerde tamamlarsın. Ne kadar demokrat değil mi?

O zaman seç seçebildiğini.


Tarık Tavadoğlu







Darbe İddialarındaki Gariplikler..


AKP iktidarı sıkıştıkça yeni darbe iddiaları, mahkemelerden önce, medya tarafından dile getiriliyor.

Bugün bu iddialarla ilgili, herkesin gözüne çarpan bazı garipliklere değinmek istiyorum.

***

Bir örgüt olduğu iddia ediliyor:

Ergenekon Örgütü…

Adını önce medya koydu.

Sonra savcılar bu örgüte ilişkin iddianameler düzenledi.

Dava görülmeye başladıktan sonra mahkemece bütün güvenlik ve istihbarat örgütlerine soruldu:

“Böyle bir örgütten bilginiz var mı?”

Hepsinden yanıt geldi:

“Bizde böyle bir örgüte ilişkin bilgi yok!”

Bu örgütle ilgili iddianameye dayalı yargılamayı yapan mahkeme heyeti karar verdi:

“Dava sonuçlanana kadar böyle bir örgütün varlığından söz edilemez!”

Ama medya, adını koymuştu bir kez!

Hem davanın adı, hem suçlamalar, hem haberler, hem yorumlar “Ergenekon” üzerinden yapılmaya devam etti, devam ediyor…

Bununla yetinilmedi:

Cumhuriyet mitinglerini “Ergenekoncuların” düzenlediğinden tutun da, AKP’nin Meclis’te tartışılan anayasa değişiklik paketinin reddedilmesinin “Ergenekoncuları” memnun edeceğine kadar garip demeçler, yazılar ortalığa saçıldı.

***

Davalarda birtakım sanıklar var…

Bir bölümü dengesiz davranışlar sergiliyor…

Bunların arasında, sanık olduğu davada, savcı tarafından aynı zamanda “gizli tanık” olarak kullanıldığı öne sürülen bazı kişilerin isimleri medyada yer aldı.…

Bu iddialar ne denli gerçeği yansıtıyor?

İddialar gerçekse, bu garipliği denetleyecek bir yargı mekanizması yok mudur?

***

Darbe iddialarına karıştığı veya darbecilerin Başbakan adayı olduğu iddia edilen kişiler var.

Medyada üç isim teşhir ediliyor:

Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Mehmet Haberal.

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu.

Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı, eski İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin Dalan.

Siyaseti biraz yakından izleyenler, bu üç kişinin isminin de AKP’ye karşı oluşturulmak istenen demokratik bir orta sağ hareketin liderliği için geçtiğini bilir.

Ne garip tesadüf:

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a rakip bir demokratik sağ siyasal hareketin lideri konumunda olanlar hep “darbeci” diye etiketleniyor.

DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk’a bile “darbeci” dendiğini anımsayanlar, bu garabeti iyice fark ediyor.

***

Bazı darbe iddianamelerinin dayandığı belgelerin içindeki birtakım ifadeler, bu belgelerin oluşturulduğu öne sürülen tarihten çok sonra alınan kararlarla ve başka bağlamlardaki belgelerle bire bir örtüşüyor…

Bu garipliği de kimse açıklayamıyor…

***

Daha başka gariplikler de var ama hepsi bir yazıya sığmaz.

Herhalde bütün bunların bir açıklaması vardır…

Bu açıklamaları kamuoyu da öğrenecektir mutlaka!

Belki bugün değil, belki yarın…

Ama mutlaka!


Emre KONGAR



Hani analar ağlamayacaktı?

Samsun’daki yumruk olayından sonra “Bizim tepkimiz CHP’nin Van’daki saldırıya tepkisi gibi olmaz” demişlerdi, arkasından Samsun’da iki polis teröristler tarafından şehit edildi. Birkaç gün sonra Hakkari’de PKK teröristleriyle saldırıda 2 askerimiz daha şehit oldu. Son olarak Cuma gecesi Tunceli’de Sarıyayla Jandarma Karakolu’na kalabalık bir terörist grubunun saldırısında 4 şehit verdik, 2’si ağır 7 yaralı var.

Gün geçmiyor ki terör örgütünün askerî araçlara saldırmasıyla, mayın döşemesiyle arka arkaya şehitler vermeyelim.

Öte yanda ses sanatçılarıyla, tiyatro-sinema sanatçılarıyla, edebiyatçılarla çaylı “açılım partileri” düzenleniyor, sanki çözümü sanatçılar bulacakmış gibi gösterişli sohbetler yapılıyor.

3 şehit daha, 1 sohbet daha...

2 şehit daha, 1 çay partisi daha...

Bu gidişle yakında mutlaka çözümü bulurlar ve artık analar ağlamaz!!

Terörün bulunduğu hangi ülkede bugüne kadar teröre böyle çözüm arandığı görülmüştür. Gerçekten varsa açıklasınlar, nerede görüldü?

Ülkenin gencecik evlatları kundakta bebeklerini, arkalarında gözyaşları hayat boyu dinmeyecek analarını, babalarını, kardeşlerini bırakarak, hayatlarının ilkbaharında kahpe kurşunlarla yaşamlarını yitiriyorlar.

Öte yanda, kendi çocukları refah içinde, dizinin dibinde yaşayan, bir ihtişamlı davetten, seyahatten diğerine koşanlar acil önlem peşinde filan değil.

Onlar için varsa yoksa; elde kalan son özgürlük kırıntılarıyla kendini avutanlara, hâlâ “bugünkü şartların devam edeceği” gafletine düşenlere de yakında gerçeği gösterecek Anayasa değişikliklerini “ne pahasına olursa olsun” bitirmek...

Hani PKK liderlerinden Karayılan’a bile bakan gönderilip “açılım” konuşulmuştu? Hani ABD uyduyla bize saldırıları önceden haber verecek, işbirliği yapacaktı? Hani karanlıkta görebilecek kızıl ötesi dürbünler verilecekti karakollara? Hani karakollar daha iyi korunacaktı?

HAYDİ LAĞVEDİN!

Bir önceki karakol saldırısından bu yana hangi yeni imkânlar sağlandı? Neden yine yardım “aradan bir uzun ve çatışmalı gece geçtikten sonra” ulaşıyor?

Ve tabii öte yanda hayatını terör mücadelesine adamış, bir karakoldan diğerine koşarak yokluk içinde mücadele etmiş komutanları “darbeci, terörist” muamelesi gören, cezaevlerinde süründürülen, morali sıfırlanmış bir orduyla (onlar aksini söyleyip dik duruşlarını bozmasalar da) ne kadar terör mücadelesi yapılabileceği meselesi var.

Kim olduğu, ne olduğu belirsiz, vaat karşılığı, para karşılığı ifade değiştirdiği ortada olan sözüm ona gizli tanık, ihbarcı ifadeleriyle orgenerallerinin, komutanlarının hapse tıkıldığı, görevini yapamaması için her şartın bulunduğu bir ordu terör mücadelesini eskisi gibi yapabilir mi?

Geçen akşam yine iktidara göbeğinden bağlı biri TV’de bir öğrencinin sorusuna karşılık; sanki iddialarla ilgili kesinleşmiş mahkeme kararı varmış gibi, daha önce de söylediğini tekrarlıyor “Elbette ordunun lağvedilmesini istiyorum. Darbe plânlamaktan başka bir şey düşünmeyen ordu lağvedilmeli” diyordu.

Ama işte terör saldırıları arttı, orduya ihtiyaç doğdu yine... Haydi lağvedilsin de onların yerine oturdukları köşelerden orduya hakaret yağdıran bu beyler gitsin sınıra, operasyona (onu da istemez bunlar, operasyon masum teröristlere (!) zarar veriyordur).

Aylardır, yıllardır TSK ile düşmanlaşılıp boğuşulacağına oturup “terörün nasıl önleneceğine dair” taktikler, yöntemler geliştirilseydi belki o zaman analar, babalar ağlamazdı.

Şimdi ağlıyorlar, hem de feryat figan yeri göğü inleterek! Bakalım ne zamana kadar?


RUHAT MENGİ





Resim

Başbakan, darbeci ağzıyla konuşuyor


Bir okur, e-posta adresime bir ileti atmış. 29 Nisan 2010 Perşembe günlü “Dil ve çizgi sakarı Bakan” başlıklı yazımdaki bir yanlışımı düzeltiyordu. Ben, “ Gazeteci, ‘Dönek deyince ne anlıyorsunuz?’ diye sordu” diye yazmışım. Okur, o soruyu, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a, gazetecinin değil, CHP’li vekillerin sorduğunu bildirdi. Kendisine teşekkür ediyorum. Ondan ve sizlerden, özür diliyorum.



Bu sorumluluğumu yerine getirdikten, şehitlerimizin acısını sizlerle paylaştıktan sonra yazıma başlayayım.



Dün Salı değildi, Pazar’dı; Başbakan, parti grubunu toplamış ve orada konuşmuş.



Ben izlemedim. Haberi internet sitelerinden okudum.



Başbakan, “1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması bizim iktidarımızla mümkün oldu. Birileri ‘Kopara kopara aldık’ diyor. Kimsenin bu iktidardan kopara kopara aldığı bir şey yok. Bu böyle bilinsin. Kopara kopara alma güçleri varsa 77’den iktidarımıza kadar neredeydiler?” demiş.


Başbakan’ın bu sözleri bana, 12 Eylül askeri darbenin başı Kenan Evren’in, darbenin ilk günlerindeki şu sözünü anımsattı:


“1961’de asker verdi, şimdi asker geri alıyor.”


Darbecibaşı Evren, 1961 Anayasası’nın kaldırılmasına ilişkin toplumsal tedirginliğin yaygınlaşması üzerine bu sözü söylemişti.


Darbecibaşı Evren’in bu sözüyle, “demokrasi” sözcüğünü ağzından düşürmeyen, “demokratlığı” göklere çıkarılan, sivil anayasa yapmak isteği ile yanıp tutuştuğu yazılan, konuşulan Başbakan’ın, az yukarda bilginize sunduğum sözleri birbirine ne çok benziyor!..


Hep halk iradesiyle iktidara geldiklerini söyleyen Başbakan, silah gücü ile ülke yönetimini ele geçiren darbecibaşı Kenan Evren mantığında değil mi, onun ağzıyla konuşmuyor mu?


Bu sorunun yanıtı, tek sözcükle “Evet”tir.


Böyle düşünen ve böyle konuşan Başbakan’a da birkaç soru biz soralım: 8 yıllık iktidarınızın 7 yılında siz neredeydiniz? 7 yıl boyunca, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına neden izin vermediniz? Neden geçen yıl, önceki yıl, 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamak isteyenleri coplattınız? “Kopara kopara aldık” sözünden neden bu kadar rahatsız oldunuz?


Sorular daha çok…


Demek ki, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak, durduk yere verilmedi. Bunun arkasında, yılmayan, kararlı, inançlı mücadele var! Bunu, Başbakan’ın yadsımaya, görmezden gelmeye hakkı yoktur.


Başbakan, dünkü konuşmasında, Deniz Baykal’ın, kendisini Hitler’e benzetmesine de fena kızmış, “Eğer illa Hitler'e benzetecek bir siyasi figür arıyorsa kendi genel merkezlerindeki eski genel başkan fotoğraflarına baksın. Orada Führer'e özenip kendisine Milli Şef dedirtmiş genel başkanlarının Hitlervari bıyıklarının altından kendilerine gülümsediğini görecekler” demiş.



Başbakan’ın, adını vermediği kişi İsmet İnönü’dür. Ve nedense Başbakan hep İsmet İnönü’ye saldır, söylemediğini bırakmaz! Sanki toplum olarak bilmediğimiz “özel bir şey” var! Deniz Baykal da, İnönü’ye laf etsin diye sanki Başbakan’a servis yapıyor!



Dün, Hürriyet Gazetesi’nden Faruk Bildirici’nin bir haber vardı. Haberin başlığı, “Danışman’dan Erdoğan itirafı” idi…

Başbakan’ın danışmanın adı, “Yalçın Akdoğan”dır. Yeni Şafak Gazetesi’nde, “Yasin Doğan” takma adıyla yazılar yazar. Başbakan’ın konuşma metinlerini hazırlayan ekibin başında yer alır ve Başbakan’ın yanından hiç ayrılmaz, gölgesi gibidir. Bu danışman, bakın ne itiraflarda bulunmuş:


“Başbakan konuşma problemi yaşayan bir insan değil. Hiç metin olmasa da saatlerce konuşabilir, ciddi bir hitabet gücü var. Bazen Başbakan çıkıyor bir eleştiri getiriyor veya bir polemik başlatıyor. Kamuoyu sadece bir kişiye eleştiri gibi algılayabiliyor. Aslında o gündemi değiştirmek için yapılmış olabiliyor veya sadece söylediği sözlerin asıl muhatabı örtülü mesajı anlayabiliyor. Büyük tartışmaların olabileceği bir gündemde Başbakan ilgisiz bir tartışma başlatıp o büyük tartışmayı gölgeleyebiliyor. Sert eleştiriler bazı kurumları yıpratmasın diye eleştiri oklarını kendine çekebiliyor. Başbakan iyi kriz yöneten, oyun planları olan bir insan. Sinirlerine hâkim olamasa bu kadar krizi başarıyla yönetemezdi.”


Başbakan'ı tanıdığını sananlara ve tanımak isteyenlere sunulur…

Baki KARAKOL


“Mütareke basını”na rahmet okutmak

Bu kadar kapsamlı harekâtta bazı eksiklikler olabilir. Biz her zaman söylüyoruz elbette olabilir; objektif verilere dayanan gerçekçi, bilgiye dayanan, terörle mücadeleye yönelik her türlü eleştiriyi saygıyla karşılıyoruz. Ancak bugün maalesef Türkiye’de basının bir bölümü, çok açık söylüyorum, İstiklal Savaşı’ndaki mütareke basınını dahi aratacak seviyede. Ben inanıyorum ki, mütareke basını dahi bu kadar hain, bu kadar önyargılı değildi.”

Bu sözler Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’a ait ve bu sözlere aynen katılıyorum. Bir ülkede eleştirilmeyecek kişi ve kurum yoktur, olamaz. Silahlı Kuvvetler dahil... Ama eleştiri başka şeydir, yıkıcılık, saldırı, hainlik başka şeydir.

Tarafsızlık medyanın temel ilkelerinden biridir. Hiç kimse bir gazeteciyi Silahlı Kuvvetler’den yana olmaya zorlayamaz. Kendi kararıdır. Ama Silahlı Kuvvetler’in düşmanı olmak da gazetecilik değildir.

Evet, Kurtuluş Savaşı öncesinde de sırasında da Türk ordusunun savaşmayacağını söyleyenler, savaşmaması gerektiğini savunanlar, bir savaş vermek yerine büyük bir ülkenin mandası altına girmek gerektiğini öne sürenler vardı. Ancak, onların belki de hiçbiri, Türk ordusunun uğradığı bir saldırı karşısında “Oh olsun” naraları atmıyor, akla hayale, ipe sapa gelmeyen suçlamalarda bulunmuyordu.

***


Konunun uzmanı olsalar kimsenin içi yanmayacak. Bilerek eleştirseler ne gam... Ama TSK’ya, “Tam zamanıdır, vurun abalıya” zihniyetiyle yüklenmek, işte bunun kabul edilebilir tarafı yok.

Üstelik, adına ister örtülü savaş deyin, ister düşük yoğunluklu savaş deyin, TSK yıllardır bir büyük savaşın içindeyken... Önde bir terör örgütü görünse de arkasındaki büyük güçlere karşı direnirken...

Her şehit için milyonlar kan ağlarken, kimilerinin şehit ayrımı yapmasını nasıl açıklamalı? “Neden subaylar şehit olmuyor?” diye güya hince bir soru sorduktan birkaç saat sonra gelen bir teğmenin şehit olduğu haberi de mi yüzlerini kızartmıyor. Yoksa “Oh oh, bir de subay şehit oldu” diye mi geçiyor içlerinden bu arkadaşların?

Yoksa, halkın Silahlı Kuvvetleri’ne güvenini sarsmak için ellerine fırsat geçtiğini mi hesaplıyorlar?

Yoksa?.. Yoksa, dilim varmıyor ama, askerin içine nifak sokmak, “avcı taburları” özlemini mi dile getirmek istiyorlar?

Yazık. Gerçekten çok yazık. “Mütareke basını”nı bile aratıyor kimileri...


*****


İsmet İnönü’ye haksızlık


“Sayın Baykal, anayasa değişikliği ile her yerde mücadele edeceğini söylerken son derece münasebetsiz bir şekilde Churchill ve Hitler örneğini veriyor. Eğer illa Hitler’e benzetecek bir siyasi figür arıyorsa, kendisine milli şef dedirten eski genel başkanlarına baksın.”

Bu sözler Türkiye’nin kurucularından, İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye büyük haksızlık. Üstelik Erdoğan bugün, o büyük adamın ilk koltuğunda oturuyor, ikinci koltuğuna da oturmak istiyor. Bu söz tarihe de haksızlık. İnönü’yü de eleştirmek elbette mümkün. Ama İkinci Dünya Savaşı’nda tarihe parmak ısırtan, Hitler’e karşı efsanevi direnişi gösteren, ülkesini ve halkını yıkımdan kurtaran, Türkiye’ye demokrasiyi getiren bir lideri, Hitler’e benzetmek herhalde yakışık alan bir davranış olmasa gerek.

Pekiyi, Baykal’ın benzetmesi yerinde miydi? Hayır. CHP’nin Churchill gibi direnmesine gerek yok. 1950’li yıllardaki gibi siyaset yapsın, yeter.



HİKMET BİLA


Anayasa’ya aykırı anayasa değişikliği


Sevgili okurlar; bu haftayı da anayasa değişikliği tartışmaları ile geçireceğiz. Ondan sonra ak mı kara mı belli olacak. Ancak şurası belli ki Türkiye ilk kez yaşadığı bu anayasa değişikliği krizinin travmasını kolay kolay atlatamayacaktır. Anayasa değişikliği yapılsın ya da yapılmasın tartışması çok sürecek.


Anayasa’nın anlamı

Bugün sizlere bu değişiklik isteklerinden yola çıkarak anayasa konusunda bazı bilgiler vermek ve görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Her şeyden önce anayasa, diğer kanunlar gibi değildir. Anayasa bir hukuk düzeni ya da kanunlar manzumesi değil, toplumun temel kurallarıdır. Bu nedenle Anayasa’daki kurallar her ne kadar hukuk zemin alınarak hazırlansa da aslında siyasi bir metindir.


Hukukçu olmak gerekmiyor

Anayasa hukuku dediğimiz bir kavram olmasına rağmen, bir hukuk kuralı olmayan anayasalar ille hukukçular tarafından hazırlanmak zorunda değildir. Örneğin Japonya Anayasası 2. Dünya Savaşı’dan sonra hukukçu olmayan 12 Amerikalı tarafından 6 günde yazılmıştır ve hiç değiştirilmeden hâlâ yürürlüktedir.


Yasalar farklı

Yasalar ise anayasadan farklı olarak tamamen hukuk kuralları içinde hazırlanmak zorundadır. Yasalar bunun yanı sıra anayasayı da temel almak zorundadır. Anayasa’ya aykırı olan, ona uymayan yasalar belki hukuk kurallarına uygun olabilir ama geçerli sayılamaz. Çünkü aslolan toplumun ortak değeri olan anayasanın ruhudur.


Değişikliklerin durumu

Anayasalar elbette asla değişmez metinler değildir. Toplumların ihtiyacına göre anayasalarda da değişiklik yapılabilir. Nitekim asker

anayasası dediğimiz 12 Eylül Anayasa’sı bile bugüne kadar 70’in üzerinde maddesinde değişiklik gördü. Ancak burada önemli olan, yapılacak değişikliklerin de o Anayasa’nın bütününe aykırı olmamasıdır. Kısacası anayasaya aykırı bir anayasa değişikliği olmaz.


Peki kim engel olacak

Elbette yasama meclisi de bir anayasa değişikliği yaparken bunun anayasaya aykırı olmamasına özen göstermek zorundadır. İşte zaten anayasa değişikliği için üçte iki çoğunluğun aranmasının nedenlerinden biri de budur. Buna rağmen değişiklik anayasaya aykırı olursa başvuru yeri otomatikman Anayasa Mahkemesi olacaktır.


“Ahlaksız teklif”

Anayasa değişikliklerini adeta bir dayatma olarak getiren iktidarın en büyük endişesi, yapılan değişikliklerin Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesidir. Nitekim bu nedenle iktidar ana muhalefetin “ahlaksız teklif” olarak nitelediği yola sapmış ve muhalefetten “Anayasa Mahkemesi’ne gitmeyeceğine söz ver, uzlaşma yolu arayalım” demiştir.


İptal davası olur mu?

Belli ki iktidar bilmektedir ki, yapılan değişiklikler mevcut Anayasa’ya aykırıdır ve muhalefet iptal davası açarsa bunda başarılı olabilir. Bu nedenle bir taraftan muhalefetin önüne geçmek isterken diğer taraftan da yapılan değişikliklerinin Anayasa Mahkemesi’ne götürülüp götürülemeyeceği tartışması açıyor. İktidar yandaşlarının ve maskeli liberallerin sürdürdüğü bu tartışmada “değişikliklerin Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi mümkün değildir” tezi işleniyor.


Nasıl mümkün olmaz ki?

Oysa değişiklikler Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne götürülebilir. Halk oyuna gidilecek olmasının bunda önemi yoktur. Önemli olan yapılan değişikliğin Anayasa’ya uygun olup olmadığının kesinleşmesidir. Aksi takdirde, oy çokluğu bulanların diledikleri gibi anayasa değişikliği yapma özgürlükleri olduğu gibi bir garabet çıkar ortaya.


Mantığa da aykırı

Oysa bu durum hukuka olduğu kadar mantığa da aykırı. Anayasalar oyuncak değildir. Ya tümden yazılır ve halkoyuna sunulur ya da bazı maddeleri yine o anayasaya uygun biçimde değiştirilir. Aksi takdirde oy gücü olan her siyasi hareket anayasayı bu tür değişikliklerle kendi istediği biçime sokabilir. Buna kimileri “millet iradesi sana ne” diyebilir ama evrensel hukuk kuralları buna asla izin vermez.


Ayıp yıpratma kampanyaları

Bu arada, her şeye rağmen değişikliklerin Anayasa Mahkemesi’ne gitme olasılığının yüksek olması iktidar ve özellikle maskeli faşist çevreleri çok rahatsız ediyor. İşte bunun için yürütülen çok ayıp bir yıpratma kampanyası yapılıyor. Değişikliklerle yargıyı tamamen kontrol altına almak isteyen iktidar, bunu örtmek için yargının, özellikle Anayasa Mahkemesi’nin muhalefet gibi davrandığını ileri sürüyor.


Ana Muhalefet Mahkemesi

Başbakan Erdoğan geçen hafta Anayasa Mahkemesi’ni “Ana Muhalefet Mahkemesi” olarak tanımladı. İktidar sözcüleri ve yandaşları da “CHP Hukuk Bürosu” veya “Yüksek CHP Mahkemesi” gibi başlıklarla bu kampanyaya destek veriyor. Tek amaç şu: “Anayasa Mahkemesi aslında CHP’nin isteği doğrultusunda karar veriyor. Yarın bu değişiklikler durdurulursa bu yüzdendir. İşte biz de bunun için anayasayı değiştiriyoruz.”


Kalabalıkları kandırmak kolay

Düz mantıkla yapılan bu propaganda, bırakın Anayasa’yı, hukuk ve demokrasi konusunda bile azıcık bilgileri ve görgüleri olmayan yığınları elbette etkileyecektir. Neredeyse tamamı ele geçirilmiş medya ile yapılan sürekli propagandalarla halkın beyni iyice yıkanmak isteniyor. Kalan üç beş kişi de “demokrasi ve özgürlükler düşmanı, darbeci” olarak karalanmaya çalışılıyor.

Uyanık olmak gerek

Tüm bu olumsuzluklara rağmen herkesin çok uyanık olması gerekir. Bu anayasa değişiklikleri ile Türkiye’nin temel hukuk yapısında eksen kayması olacaktır. Bu kayma demokrasi ve hukuk adına değil tek parti diktatoryası adına kullanılacaktır. Kimse bu değişikliklerden sonra daha çok demokrasi, hukuk ve özgürlük olacağı hayaline kapılmasın.

Başta sözde aydınlar

Çok açıkça söylüyorum ki, eksen kaymasıyla birlikte değişecek hukuki yapı öncelikle bu iktidara kayıtsız şartsız destek veren, aslında AKP’li olmayan sözde aydın, özde liberal faşistleri ezip geçecektir. Sadece şunu hatırlatmak istiyorum: Humeyni İran’a yanında Beni Sadr’la birlikte döndü. Sonra Beni Sadr’a ne oldu? İran’da bugün TUDEH var mı, liberaller, sosyalistler var mı? İlk onlar temizlenmedi mi?

Yine canımız yandı

Tüm Türkiye 1 Mayıs coşkusunu yaşarken ne yazık ki hain eller yine 5 yiğidimizi şehit etti. Son günlerde artan bu saldırılar her nasılsa medyada daha önceden yer alıyor ama önüne geçilemiyor. Üstelik yandaş medya son olayda olduğu gibi son iki yılda olan bu tür tüm saldırıların ordunun bilgisi içinde yapıldığını ileri sürüyor.

Genelkurmay kızıyor

Bu inanılmaz iddialara karşı ise Genelkurmay Başkanı sadece “kızdığını” söylüyor, bir kısım medyayı “mütareke basını” olarak suçluyor ama nedense inandırıcı bir açıklama yapamıyor.

Aktütün’de de Tokat’ta da bu oldu. Şimdi de benzer suçlamalar yapılıyor. Bunlara karşı etkin tutum gösteremeyen askerler “Ordunun durumu yürekler acısı” dedim diye bana gönül koyuyor. Peki değil mi?

Askercilik konusu

Sevgili okurlar; iktidar ve yandaşlarının ısrarla sürdürdüğü bir kampanya var. İktidarın yönetim biçimini eleştiren, gelişmeleri Türkiye için bir tehlike görenleri, korkutmak, sindirmek ve susturmak için “darbeci, askerci, ulusalcı, laikçi” gibi ifadelerle küçük düşürmeye çalışıyorlar.


CAN ATAKLI
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Sal May 04, 2010 2:48

Tayyip padişah olmak istiyor!

Tayyip hilafet peşinde!

Tayyip’in aklından geçen başkanlık sistemi kendisinin de söylediği şekilde
ABD modelidir. Ancak bu model Türkiye’de nasıl sonuç verir, öncelikle bunu tartışmak gerek. Bu durumda başkanlık sistemi açıkça üniter bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine federal bir Türkiye’ye geçişi öngörmektedir. Demek ki, başkanlık sistemi tartışması aslında Türkiye’nin
üniter ve ulus devlet yapısının ortadan kaldırılmasının kılıfı olmaktadır.

Tayyip’in “başkanlık sistemi istiyorum” çıkışı ile birlikte AKP’nin Anayasa değişikliği ısrarının nedeni de anlaşılmış oldu. Tayyip bu son çıkışı ile bir anlamda dilinin altındaki baklayı da çıkardı.

Aslında sadece Anayasa değişikliği adı altında yapılmak istenenlere bakıldığında bile Tayyip’in ne istediği belli oluyordu. Parti kapatmaların neredeyse imkânsız hale getirilmesinden tutun da, Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere bütün yüksek yargı organlarını tümüyle iktidara bağlayan değişiklik önerileri, AKP’nin sekiz yılda adım adım kurduğu tek adam diktatörlüğünün önündeki son engellerin de temizlenmesinden başka bir şey değil.

Buna rağmen, Anayasa değişikliği önerisi, “12 Eylül Anayasası’nın ortadan kaldırılması” ve “Türkiye’nin demokratik bir anayasaya kavuşturulması” söylemiyle bugüne kadar getirildi.

Ancak şimdi görülüyor ki, Tayyip’in gerçek niyeti Anayasayı değiştirmekle sınırlı değil. Mevcut Anayasa değişikliği Tayyip’in hayalini kurduğu başkanlık sisteminin önünü açacak bir ön adım sadece.

Anayasa değişikliğinin Tayyip’in istediği biçimde gerçekleşmesinin ardından başkanlık sistemi tartışması çok daha ciddi bir biçimde Türkiye’nin gündemine gelecek. Tayyip’in söz konusu açıklaması da zaten bunu kanıtlar nitelikte.

Üstelik bunun için öyle çok beklemeye de gerek kalmayacak gibi duruyor. Tayyip’in Anayasa değişikliği oylamalarının üzerinde daha ancak saatler geçmişken gündeme başkanlık sistemini getirmesi de gösteriyor ki, Tayyip’in dikta hevesi zirve yapmış.

Tayyip’in başkanlık hevesi elbette yeni değil. TÜRKSOLU sayfalarından, Tayyip’in gerçek niyetinin Türkiye’yi bir başkanlık sistemine götürmek olduğuna ve böylesi bir sistemin ülkemiz açısından nelere mâlolacağına yönelik pek çok uyarıcı yazı okudunuz. Bugün bu uyarılar, ne yazık ki, birer gerçeklik haline dönüşmüş durumda:

“… Buradan iki partili Anglo-Sakson parlamenter sisteme eşlik edecek iki önemli gelişme de çıkmaktadır: Birincisi eyalet sistemi, ikincisi ise Başkanlık sistemi. Eyalet sistemi, ABD’deki haliyle zaten AKP tarafından savunulmaktadır, birkaç kez kamuoyunun önüne getirilmiş ve tartışılmıştır. Dahası bu hareketin başındaki Tayyip Erdoğan’ın Osmanlı eyalet sistemini savunan biri olduğu bilinmektedir. ABD’nin Türkiye’ye Osmanlı eyalet sistemini önerdiği de bilinen bir gerçektir. Kısacası önümüzdeki dönem aynı zamanda Amerikan-Osmanlı tipi eyalet sistemine geçilecektir. Bunun tamamlayıcısı ise Başkanlık sistemidir. AKP zaten Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi için Anayasayı değiştirmişti. Önümüzdeki dönem halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanının Başkanlık yetkileriyle donatıldığı bir sisteme geçilecektir. Toparlayacak olursak, 2002 yılında Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin başına getiren ABD’nin, Türkiye’ye dayattığı iki partili parlamento, ABD tarzı Başkanlık ve Osmanlı/ABD tarzı eyalet sistemine geçiş için 2007 seçimleri önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu nedenle seçim sonuçlarını AKP’nin artışı açısından değil, sistemin dönüşümü açısından değerlendirmek daha doğru olacaktır.” (Gökçe Fırat, 22 Temmuz ve sonrası, TÜRKSOLU sayı: 147, 30.03.2007)

Başkanlık sistemi değil, padişahlık sistemi!

Başkanlık sistemine geçişin Türkiye’ye neler getireceğine, daha doğrusu neler götüreceğine gelince. Her şeyden önce Tayyip’in istediği türden yetkilerle donatılmış bir başkanın idare ettiği rejimin adı Türkiye koşullarında başkanlık değil, padişahlık olacaktır.

Tayyip’in mitinglerde “padişahım hoş geldin” şeklinde karşılanması ise bu padişahlık özleminin AKP tabanına da sirayet ettiğini gösteriyor.

Demek ki en başta Cumhuriyet’in yıkılıp Türkiye’nin yeniden padişahlık sistemine dönmesi olacaktır başkanlık sistemi.

“21. yüzyılda padişahlık sistemini savunmak olur mu?” diyebilirsiniz ama AKP ve Tayyip’in zihniyeti tam da budur.

Kaldı ki bunu açıkça savunmaya cüret edenler bile var. AKP yandaşı basının önde gelen gazetelerinden Sabah’ta yazan Emre Aköz bunun tipik bir örneği. Aköz, Kemalistlerin başkanlık sitemine karşı çıkmasını eleştirirken açıkça padişahlığı övebilmiş.
Başkanlık sistemine geçişin Türkiye’ye neler getireceğine,
daha doğrusu neler götüreceğine gelince. Her şeyden önce Tayyip’in istediği türden yetkilerle donatılmış bir başkanın idare ettiği rejimin adı Türkiye koşullarında başkanlık değil,
padişahlık olacaktır.
Tayyip’in mitinglerde “padişahım hoş geldin” şeklinde karşılanması ise bu padişahlık özleminin AKP tabanına da sirayet ettiğini gösteriyor.
Demek ki en başta Cumhuriyet’in yıkılıp Türkiye’nin yeniden padişahlık sistemine dönmesi olacaktır başkanlık sistemi. “21. yüzyılda padişahlık sistemini savunmak olur mu?” diyebilirsiniz ama AKP ve Tayyip’in zihniyeti tam da budur.
Kaldı ki bunu açıkça savunmaya cüret edenler bile var. AKP yandaşı basının önde gelen gazetelerinden Sabah’ta yazan Emre Aköz bunun tipik bir örneği. Aköz, Kemalistlerin başkanlık sitemine karşı çıkmasını eleştirirken açıkça padişahlığı övebilmiş.

Aköz, “II. Abdülhamit’e Kemalistler neden karşı çıkıyor” diye soruyor ve cevabını da yine kendisi veriyor; “Hamit saltanatı boyunca bürokrasiye göz açtırmayarak, bağımsızlaşmasını engellemiştir.”

Aköz aklınca bürokrasinin tasfiye edilmesiyle demokrasinin yerleşeceği tezini savunuyor ancak verdiği örnekte bürokrasinin karşısına demokrasi diye koyduğu şey padişahlık! Aköz’ün sözünü ettiği bürokrasi dönemin Meclis-i Mebusan’ı oluyor. Abdülhamit işte bu Meclis’i kapatmakla işe başlıyor ve bundan sonra kurduğu yönetim ise tarihe 33 yıllık istibdat dönemi olarak geçiyor.

Bugün III. Abdülhamitliğe soyunan Tayyip de aslında farklı bir şey peşinde değil ve Aköz bürokrasinin tasfiyesi adına bu kez de Tayyip’in yeni bir 33 yıllık faşist rejim kurmasına alkış tutmamızı istiyor. Hem de demokratikleşme aşkına!

Tabii 33 yıllık Abdülhamit istibdadını demokratikleşme olarak alkışlayan bir adamın bugünkü Tayyip diktatörlüğünü de demokratikleşme olarak göstermesinde şaşılacak bir şey yok.

Ama hakkını yememek lâzım; Aköz akıllı adamdır, her devirde gemisini yüzdüren kaptan olmayı bilir; Tayyip padişahlığını ilan ettiğinde köşe yazabileceği bir gazete kalmayacağını bildiği için en azından padişah soytarılığı işini kimseye kaptırmayayım, işsiz kalmayayım diye düşünmüş olmalı. Yoksa bu akıllara zarar düşüncelerini bu kadar pervasızca ve çok orijinal bir fikir gibi pazarlamaya cüret edemezdi.

Demokrasi rafa

Başkanlık sistemi her ne kadar Türkiye’de daha demokratik bir sistem kurulmasının önünü açacak bir gelişme olarak gösterilmeye çalışılsa da durumun tam tersi olduğunu söylemek zorundayız.

Böylesine bir başkanlık sisteminde demokrasi kesinlikle rafa kaldırılacaktır.

Kaldı ki biz Tayyip’in demokrasiyi bir tramvay olarak gördüğünü ve “istediğim durağa gelince o tramvaydan inerim” dediğini de biliyoruz. Şimdi görülüyor ki, Tayyip’in söz ettiği tramvay son durağa yaklaşmak üzere.

Tayyip’in hayalindeki başkanlık sisteminin demokrasiyi nasıl rafa kaldırdığına gelince. Mevcut parlamenter demokrasi kuvvetler ayrılığı prensibine dayanmaktadır. Bu da herkesin bildiği şekilde yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirilerinden bağımsız bir biçimde sistemi denge altında tutmasıdır.

Oysa Tayyip’in hayalini kurduğu başkanlık sisteminde bu üç erk ortadan kaldırılacak ve bütün yetki tek elde, yani Tayyip’te toplanacaktır.

Tayyip’in AKP’li milletvekilleri üzerindeki baskısından tutun da çiftçiden şehit ailelerine, işsizden öğrenciye kadar toplumun bütün kesimleriyle giriştiği ağız dalaşları ve tipik bir faşist lideri andıran kavgacı üslubunu yan yana getirin, Türkiye’nin nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu daha iyi görürsünüz.

Türkiye başkanlık sistemi modeli adı altında Hitler ve Mussoli’nin faşist diktatörlüğünü bile mumla aratacak bir faşist yönetim tehlikesinin eşiğindedir bugün. Mevcut parlamenter yönetim altında bile ülkeyi bir tek adam diktatörlüğüne çeviren Tayyip’in, başkanlık sistemine geçilmesi durumunda neler yapabileceğini bir düşünün.

Hoş geldin federal Türkiye; hoş geldin Kürdistan!

Tayyip’in aklından geçen başkanlık sistemi kendisinin de söylediği şekilde ABD modelidir. Ancak bu model Türkiye’de nasıl sonuç verir, öncelikle bunu tartışmak gerek.

Birincisi ABD modeli başkanlık sistemi fedaral bir sistemi zorunlu kılmaktadır. ABD, kendi iç yönetiminde bağımsız, başında merkezi valilerin bulunduğu, kendi parlamentosu olan, kendi savcılarını ve polis teşkilatını bile kendisi atayan “birleşik devletler”den oluşmaktadır.

Bu durumda başkanlık sistemi açıkça üniter bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine federal bir Türkiye’ye geçişi öngörmektedir.

Demek ki, başkanlık sistemi tartışması aslında Türkiye’nin üniter ve ulus devlet yapısının ortadan kaldırılmasının kılıfı olmaktadır.

Peki bu federal Türkiye nasıl bir ülke olacaktır? Neden federal bir Türkiye istenmektedir? Esas tartışılması gereken budur.

Federal Türkiye aslında Türkiye’nin tıpkı Sevr’de olduğu gibi yeniden bir Kürt devleti dayatması ile karşı karşıya bırakılmasıdır. AKP iktidarı zaten ilk günden beridir yerel yönetim reformu adı altında belediyeleri güçlendirecek ve merkezi devletin etkisini azaltacak değişiklikler peşindedir.

Tayyip’in bakan yaptığı eski Başbakanlık müsteşarı da o günlerde “Türkiye’nin eyalet sistemine geçmesi gerekir” demiş ve bu konuda önemli hazırlıklara girişmişti. Şimdi bu hazırlıkların uygulama noktasına gelindiği anlaşılıyor.

Demek ki başkanlık sistemine geçen Türkiye’de, Doğu ve Güneydoğu’da başında PKK’lı yöneticilerin bulunduğu, kendi parlamentosu olan, kendi yargı sistemine, kendi polis teşkilatına sahip özerk bir Kürdistan kurulacaktır. Asıl plan budur.

Bu özerk eyaletlerin Kürdistan’la sınırlı kalmayacağını Türkiye’nin Kürdistan dışında en az 6-7 farklı özerk eyalete daha bölüneceğini de bilmeliyiz.

Amerikan modeli “demokrasi” değil, Latin Amerika modeli diktatörlük

Tayyip’in kafasındaki ABD modelinde özerk bir Kürdistan ve federal bir Türkiye olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır ancak bundan daha vahimi de var. Türkiye gibi bir ülkede kurulacak bir başkanlık sistemi ABD’de olduğu gibi “başarılı” bir örnek olacak mıdır? Bunu da tartışmak gerek.

ABD dışında bugüne kadar başkanlık sisteminin uygulandığı pek çok ülke oldu. Ve Türkiye bu örnek ülkeler arasında ABD’ye değil de, daha çok Latin Amerika ülkelerine ya da Filipinler’e benzemektedir.

Bu söz ettiğimiz ülkelerdeki başkanlık sistemi denemelerinin hepsinde ise başkanlık sistemi demokrasi değil, faşizm getirmiştir.

Latin Amerika ve Filipinler gibi örneklerde ortaya çıkan “sandıklı faşizm”in bir benzerini Türkiye sekiz yıllık AKP iktidarı pratiğinde halen yaşamaktadır ve tıpkı bu örneklerde olduğu gibi sözde demokratik sistem her seferinde işbaşındaki faşist rejimin daha da güçlenmesine yol açmaktadır.

Bu deneyimlerin öğrettiği bir başka ders ise sandıkla gelen faşist rejimlerin aynı şekilde sandıkla indirilemediği ve ancak büyük bedeller ödenerek, büyük kayıplar verilerek bu faşist rejimlerin yıkılabildiğidir.

Türkiye başkanlık tartışmalarıyla aslında böylesine büyük bedeller ödemeye ve geri döndürülmesi çok zor bir sürece mâhkum edilmektedir.

Başkanlık sistemi cumhuriyetin yıkılmasıdır

AKP iktidarı altında Türkiye artık rejim krizi içinde olan bir ülkedir. Bu sekiz yıllık dönemde Türkiye’nin cumhuriyetle kurduğu ne varsa büyük bir saldırıya maruz kalmış, cumhuriyetin temel dayanakları bir bir ortadan kaldırılmıştır. Son Anayasa değişikliği adımı ise AKP’nin cumhuriyetin laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti niteliklerinin ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan Anayasa’nın başlangıç maddelerinin fiilen ortadan kaldırılmasıdır. “84 yıllık karanlığa son” propagandasıyla iktidara gelen AKP, bugün cumhuriyetle nihai bir hesaplaşmanın son provalarını yapmaktadır.

Başkanlık sistemi tartışması ise yıkılan cumhuriyetin yerine nasıl bir rejim kurulacağı tartışmasıdır.

Anayasanın Tayyip’in istediği biçimde değiştirilmesinin hemen ardından bu kez başkanlık sisteminin ortaya atılması da göstermektedir ki, AKP’nin gerçek amacı üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir.

Başkanlık sistemi tartışması AKP’nin yeni bir oyunudur sadece.

Türkiye bugün bir başkanlık sistemine değil yeniden hilafete zorlanmaktadır.

Ama kimsenin kuşkusu olmasın; Türkiye o köhnemiş hilafet ve saltanatı seksen yıl önce nasıl tarihin çöplüğüne gönderdiyse, bugün de aynısını yapacaktır.

Tayyip için de AKP için de yolun sonu görünmektedir artık.


İnan Kahramanoğlu




Hainler cesareti kimden alıyorlar Sayın Başbuğ?

Terör örgütü, ‘kahpe açılımlarına’ devam ediyor.
Tunceli’de yoğun sis ve yağışlı havayı fırsat bilen teröristler, karakola saldırıp 4 askeri şehit etti. Diyarbakır ve Hakkari’de iki vatan evladı daha hainlerin hedefi oldu.
Şehitlerin naaşları her zaman olduğu gibi yine “Teröristler döktüğü kanda boğulacak” nakaratları eşliğinde son yolculuklarına uğurlandı.
Son bir ay içerisinde kara toprağa düşen vatan evlatlarının sayısı 22’ye ulaştı.
Ne acıdır ki, ‘akan kanı’ durdurmaktan sorumlu olanlar, bir gece yarısı Kandil dağına çöreklenmiş olan ‘teröristlerin’ tepesine inip yok etmek, ‘terörü besleyen’ kaynakları ortadan kaldıracak köklü tedbirler almak yerine, ‘teröristlerin emellerine’ hizmet edecek icraatlara imza atıyorlar.
‘Milli birlik projesi’adı altında ‘farklılıkları’ ve ‘ayrışmayı’ körükleyip ‘bölünme’ sürecini hızlandıracak ‘Kürt açılımını’ devreye sokuyorlar.
‘Savaş üniformaları’ ile dağdan inen sözde ‘barış’ elçilerini, sınırda kurdukları ’mobil mahkemelerde’ aklayıp serbest bırakıyorlar.
Açılıma karşı çıkanları ‘teslim almaya’ yönelik kamuoyu oluşturabilmek için ‘dizi oyuncularına’, ‘ses sanatçılarına’ ve ‘yazarlara’ partiler veriyorlar.
‘Irak’ın PKK’sının’ başı olan Mesut Barzani’yi ‘Kürdistan Bölge Başkanı’ sıfatı ile Türkiye’ye davet ediyorlar.
***
İktidar sahipleri, “PKK bu saldırıları kimin hesabına yapıyor” diye sırıtıp, “Açılımdan asla dönüş olmayacak” diye meydan okurken, iktidarın kontrolündeki ‘malum’ medya da, her zamanki gibi ‘gerçekleri’ ters yüz edip, ‘ahmak’ yerine koyduğu vatandaşların kafasını karıştırmaya devam ediyor.
Karadeniz bölgesini taciz ederek ‘Türk-Kürt çatışmasını’ tetiklemek isteyen terör örgütünün niyetini görmezden gelen Ali Kemal’in manevi torunları, sulanmış beyinlerinde kurdukları ‘kirli senaryolar’ üzerinden TSK’ya saldırıyorlar.
Bir kısmı, örgütün hedefinin “Anayasa değişikliği referandum ve demokratik açılım sürecini baltalamak” olduğunu öne sürerken, bir kısmı daha da azıtarak, ‘PKK’ ile ‘Ergenekon’ arasında bağ kurmaya çalışıyorlar.
Mealen diyorlar ki:
- “Bu saldırılar aslında Ergenekon’un işidir. PKK’nın içerisine yerleşmiş olan Ergenekon uzantıları, hükümeti ve açılım sürecini sabote etmek için bu eylemleri örgüt liderlerinden habersiz yapıyorlar.”
Eh, bu kadarına ne denir?
Tabii ki ‘çüş’ denir.
***
‘Mütareke medyası’ bazı yargı organları tarafından suç kabul edildiği için bazen mecburen ‘malum medya’(!) ifadesini kullanmak zorunda kalıyoruz.
‘Malum’ medyanın ‘kimlik’ değiştirerek ‘mütareke’ medyasına dönüştüğü, nihayet ‘yetkili ağızlar’ tarafından da doğrulanmaya başlandı.
Saldırılar üzerine Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, aynen şöyle dedi:
- “Bugün maalesef Türkiye’de basının bir bölümü, çok açık söylüyorum, İstiklal Savaşı’ndaki mütareke basınını aratacak seviyede. Mütareke basını dahi bu kadar önyargılı, hain değildi. Lanetliyorum.”
Demek ki durum o kadar ciddidir.
‘İcra makamında’ olan kişiler, bu kadar vahim olan bir meseleyi öyle ‘sokaktaki vatandaş’ gibi ağlayıp sızlayarak, ‘lanetler yağdırarak’ geçiştiremezler.
Peki ne yaparlar?
Mütareke basınına bile ‘rahmet’ okutan ihanetlerin altında her kimin imzası var ise, birer birer tespit ederek derhal ‘adaletin’ karşısına çıkartırlar.
Sadece ‘konuşmak’ ama ‘hiç bir şey yapmamak’ hainleri daha da cesaretlendirmez mi Sayın Başbuğ?
Şikayeti bırak.
Gereğini yap.



İsrafil K.KUMBASAR






Umumi Vaziyet: Terör ve Onbinlerin Yürüyüşü- Harita - Habur- Kandil- Siyasi İktidar- Taksim...


"Doğurtulmuş, organize edilmiş, eline silahlar ve siyasi talepler verilmiş, emperyalizmin siyasetlerinin tetikçisi PKK terörü" saldırılarını sürdürmektedir.

Doğurtulmuş eline silahlar ve siyasi talepler verilmiş tetikçi terörün talepleri ardında "Kürdistan sözleri de vardır"

Irak işgal edilmiş, parçalanmış, Irak'ın Kuzeyi'nde bölgesel "Kürdistan yönetimi" kurdurulmuştur.

ABD ve Brüksel'in siyasetleri Türkiye'nin bu durumu "resmen kabul etmesiydi. Siyasi iktidar tarihsel bir hata yaparak bunu" resmen kabul etmiş"tir.



1- UMUMİ MANZARA...

"Umumi manzaraya bakarsak" 1- Terör saldırıları, "açılımcılık" denildikçe daha çok isteyecektir" Açılımcılık hatası dahilinde ki "Habur" girişleri de "daha çok açılım" denilerek bir netice vermemiştir.

Umumi manzaraya bakarsak: İşsizlik, üretimsizlik, yoksulluğun artması da buna dahildir. Başbakan Erdoğan bir çağrı yaparak "birer işçi alın" demiştir.

O zaman şu soru da gündeme gelmektedir: Herkes bir işçi alsın denilmektedir. Peki, ama, Cumhuriyet'in kurduğu bütün endüstrileri, TEKEL, SÜMERBANK dahil neden parçalayarak kapattınız?

Taksim'de 1 Mayıs kutlanmıştır. Ama "bayrama katılanların kahir ekseriyeti işsizdir"

2- ÇİZİLEN HARİTA....

Emperyalist siyasetler 1. Dünya Savaşı öncesinde bir harita çizmişlerdir. İran'ın Batısı- Irak'ın Kuzeyi- Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Coğrafi Bölgesi o haritada Kürdistan olarak tanımlanmıştı.

Şimdiki zamanda: Bu haritanın Irak bölümü halledilmiştir. "Bölgesel Kürdistan yönetimi" sadece bir şaldır. Parlamentosu da vardır yerel yönetimleri de, hükümeti de başkanı da.

Türkiye'den talep: Özerklik, bölgesel yönetimin kabul edilmesi BDP'nin siyasi talepleri arasında bunlar da vardır. BDP tetikçi terörü reddetmemektedir.

3- KANDİL SORUSU...

Yakın zamana kadar TSK uçakları Kandil'e gereken dersleri vermekteydi. Son dönemlerde bu harekatlarda "aralıklar" görülmeye başlanmıştır.

Dikkatleri çeken bir nokta şudur: Siyasi iktidarın açılım siyaseti, Irak'ın Kuzeyi'nin resmen tanınması, Habur adımlarından sonra Kandil'e karşı yapılan operasyonlar da bu yazının yazıldığı sıralara kadar sanki aralık verilmiş gibi bir durum görülmektedir.

Soru: Siyasi iktidar acaba TSK'ne sınır ötesi operasyonlara aralık verin gibi bir talepte mi bulunmuştur?

4- CUMARTESİ YAZISI...

Cumartesi günü bu sütunda emperyalizmin tetikçisi, PKK terörü planlamaları madde madde verilmiştir Şimdi iddia ile yazıyorum ki son hain saldırılar da bu planlamanın maddelerine dahildir.

Siyasi iktidarın tarihi hatalı "açılımcılık siyaseti" terörü doğurtanlara, ebelerine" umut vermiştir. İkinci olarak tetikçi terör de "yeni bir umutlanma"ya girmiştir.

Tetikçi terör Irak'ın Kuzeyi'nde Kandil'de yabancı askeri uzmanlardan değişik siyasi ve askeri dersler almışlardır. Ellerine en iyi saldırı silahlarının geçmesi sağlanmıştır.

5- ANAYASA MEŞGULİYETİ...

Taksim Meydanı'nda 1 Mayıs işçi Bayramı kutlanmıştır. Ama o meydanda toplanan "işçilerin kahir ekseriyeti" işsizdir. Nüfusun kahir ekseriyeti siyasi iktidarın tarihsel hatalı iktisadi siyasetleri nedeni ile "yedi şiddetinde bir deprem yemiş gibi ağır bir iktisadi bunalım altında yaşamaktadır"

Soru: Siyasi iktidar neyle meşguldür? Anayasa değişiklikleri ile meşguldür. Peki şimdi o anayasa değişiklikleri kabul edilir ise ortalık "güllük gülistanlık mı" olacaktır.? Cevap: Olmayacaktır. Olmamasının yanında o deşiklikler rejim sorunu dahil yeni sorunlar ortaya çıkaracaktır.

6- TERÖR- TARİH...

Emperyalizmin tetikçisi PKK terör örgütü geçmişteki zamanın emperyalizminin bugünkü devamıdır. Cumhuriyet'in ilanının ardından zamanın emperyalizmi, Şeyh Sait ve Nasturi ayaklanmaları gibi bir dizi ayaklandırma çıkarttırmıştır.

Şeyh Sait ayaklandırmasının ardından o ayaklandırmanın iplerini elinde tutan zamanın Nakşi Şeyhi Seyyit Abdülkadir'in zamanın İngiliz İstihbaratı ile yaptığı bir pazarlık vardır. O pazarlık da Doğu Karadeniz Hattından başlayan İskenderun'a inen, hatta bir devletçik yapılanması konuşulmuştur.

O hattın Musul- Kerkük'e kadar uzanması ve İngiltere mandaterliğinde olması planlanmıştı.

7- TSK VE "ASİMETRİKÇİLER"...

TSK emperyalizmin tetikçisi PKK terör örgütüne karşı operasyonlar yapmaktadır. Tetikçi terör yalnız değildir. Arkasında, emperyalizmin lojistik ve siyasi desteği vardır. Siz bakmayınız bazı dış açıklamalardaki "PKK terör örgütüdür" sözlerine. Bunlar siyaset oyunculuğudur.

TSK emperyalizmin siyasi lojistik desteğine sahip tetikçi teröre karşı mücadele ederken, dahiliyetteki kimi yargısız infazcılar TSK'ne karşı "asimetrik psikolojik harekatı" sürdürmektedirler.

8- ŞEHİTLER VE ASİMETRİKÇİLER....

Emperyalizmin tetikçisi PKK terör örgütüne karşı verilen şehitlerimiz TSK birliklerindendir. Dolayısı ile TSK'ne karşı asimetrik psikolojik harekat yürütenler de teröre ve onun siyasi taleplerine uygun davranmış olmak yanlışına düşmüş olmaktadırlar.

Bu itibarla: TSK'ne karşı asimetrik psikolojik hareket yürüten kimileri "siyaseten" de sorumlu olmaktadırlar. Tarihin kuvvetli hafızası bu durumu da kaydetmektedir.

9- ONBİNLERİN YÜRÜYÜŞÜ...

Şehitlerimiz geldikçe "onbinler" onların ardından yürümektedir. Şehitler Vatan topraklarına uğurlanırken "yılgınlık bekleyen emperyalist merkezler" dahiliyetteki kimileri "onbinlerden gereken cevabı almaktadırlar.

Şehit babaları, analarının tek sözü vardır: Vatan sağolsun. Rezil ve Kepaze emperyalizm "onbinlerin sesini duydukça" şaşkına dönmektedir.

Yıldırmak siyaseti peşinde olanlar kendi sükut-u hayallerini yaşamaktadırlar.

TSK'ne karşı kimileri ellerinden gelen "asimetrik psikolojik harekatı sürdürürlerken" herhalde" emperyalizmin merkezlerinden de "aferin" almaktadırlar. Aslında zaten "aferistlerden" de geçilmez olmuştur. Aferistler hiç bir şeye inanmazlar. Rüzgara göre yelken açmak işleridir. Rüzgara göre yelken açtıkça da şişerler...


Taylan Sorgun



TSK ile mücadele!



Türkiye 30 yıldır PKK terör örgütüyle mücadele ediyor. Son iki günde 6 şehit daha verdi. Şehit cenazeleri henüz yerdeyken, TSK suçlandı!
Bir süredir PKK’nın yaptığı kanlı eylemleri TSK yapmış gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Artık PKK ile mücadelenin yerini neredeyse “TSK ile mücadele” almış durumda. PKK masum, legal bir örgüt, TSK ise bir “terör örgütü” olarak gösterilmeye çalışılıyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un isyanının nedeni bu.
Şehitler tüm ülkeyi üzüntüye boğuyor. Şehit cenazelerine on binlerin katılması; törende dile getirilen duygular, üzüntünün boyutlarını göstermeye yeter. Ancak, “Mehmetçiği TSK şehit ediyor” iması bu üzüntüyü katlıyor. Orgeneral Başbuğ’un, “mütareke basını bile...” demesi, bundandır.

PKK yokmuş!
PKK’nın her saldırısını evirip çevirip, “TSK yaptı” demeye getirenlere bakarsanız; Türkiye’de bir terör ve terör örgütü sorunu yokmuş! PKK yokmuş! Terörün kaynağı TSK’ymış!
Türkiye bu noktaya kadar geldi. 30 yıldır yaşanan PKK terörü aklanmaya çalışılıyor. “PKK yok, derin PKK var” propagandasının amacı bu... Böylece terörün kaynağı PKK yerine, TSK oluyor! Bu algıyı yaratmaya çalışarak TSK’ya karşı etkili bir psikolojik harekât yürütülüyor.

Kurumsal hedef
TSK bugün kurum olarak hedeftir. Her fırsatın, kurumsal olarak TSK’ya saldırmak için kullanılması bunu gösteriyor. PKK’nın saldırılarını doğrudan TSK’ya yükleyenler; tutmazsa PKK’yı TSK’nın yönlendirdiğini ve yönettiğini iddia edenler; o da tutmazsa Ergenekon üzerinden PKK’yı TSK’ya bağlamaya çalışanlar; hepsi, bu gayretin içindeler...
TSK içinde yanlış yapanlar olabilir; Ergenekon davasına konu olan bazı olaylar bağlamında yasadışı işlere bulaşmış veya o tür girişimlerde bulunmuş olanlar da çıkabilir. Kuşku yok ki yargı süreci bunu ortaya çıkaracak, TSK da yargı kararlarının gereğini yapacaktır. Ama bütün bunlar, PKK’nın değil TSK’nın terör örgütü olduğu, terör saldırılarını PKK’nın değil TSK’nın yaptığı gibi akıldan izandan uzak iddialara dayanak olamaz.
Olamayacağını, bu gayreti gösterenler de biliyor. Ancak, bu konjonktür bir daha ele geçmez yaklaşımıyla, fırsat bu fırsattır açıkgözlülüğüyle gayretlerini sürdürüyorlar.

Siyaset sahip çıkmalı
Üzüntü veren bir diğer konu da TSK’nın yalnız bırakılmış olmasıdır. Bu mantık dışı, hayret verici suçlamalar, iddialar karşısında TSK kendini savunmak zorunda kalıyor. Devletten ve siyaset kurumundan beklediği sahiplenmeyi, desteği yeterince görmüyor. Bunun TSK’da bir başka üzüntü kaynağı olduğunu söyleyebiliriz.

Aynı amaca hizmet
Her terör örgütünün politik bir amacı vardır. Buna uygun strateji ve taktikler geliştirir. Propaganda, bu amaca ulaşmanın en etkili araçlarından biridir.
TSK’ya yöneltilen ağır ithamlara bu gözle bakmak gerekir. PKK’yı arkalayıp, onu masum göstermeye; TSK’yı ise 30 yıldır süren terörün ve bu sürecin yarattığı ayrılıkçı akımların nedeni gibi gösterme gayretleri, PKK’nın politik hedefine hizmet etmek anlamındadır. PKK’yla aynı amacı paylaşanlar dışında siyaset yelpazesinde yer alan partilerin bu gerçeği unutmamaları gerekir.


FİKRET BİLA




ETÖ’dür o ETÖ!..

Yok zamanlaması manidarmış, yok açılımı baltalayacakmış, altında da “ETÖ” varmış; çoğu palavra da son iddiayı yabana atmayın derim. Barzani de Türkiye yolundayken, gözünüz kulağınız Erbil Terör Örgütü’nde olsun
Prof. Deniz Ülke Arıboğan, Akşam’daki köşesinde kendi kendisiyle röportaj yapmış ve üç günde 6 şehit verdiğimiz terör eylemlerinin ’zamanlaması’nı analiz etmiş.
Böylece “Türk halkı ”demokratik açılım istemiyoruz“ diyen, dünyadaki ilk halk olmuştur herhalde. Terör saldırıları, yumruklu protestolar, saldırgan demeçler bu işin daha da ileriye götürülmesini engelleyecektir” diyor.
Şu veciz ifadenin teziyle ilgili fikir vermeye yeteceğini sanıyorum: “Bir ucunda PKK varsa, diğer ucunda yozlaşmış devlet unsurlarını, çeteleri ve en terör karşıtı sloganları kullanmasına rağmen, terörden nemalanan siyasi grupları görebilirsiniz.”
Koskoca uluslararası ilişkiler, terör, küreselleşme, strateji vs. uzmanı profesörün “derin” analizinden çıkan sonuca göre, bu şer odakları el ele, kafa kafaya, omuz omuza vermiş;
1. AKP referandumda istediği sonucu alamasın,
2. Demokratik açılım kapansın,
3. Anayasa Değişikliği Paketi ile ilgili Meclis oylamalarında AKP fire verir de, BDP’den destek isterse, bu ittifak, olası bir seçimde elini zayıflatsın (biz buna dıdının dıdısı diyoruz) diye son çare karakol taramışlar!

Ne akademik bir yaklaşım!
Oysa bu ülkenin dağlarında atılan her kurşunun (kimi zaman kendi kafasına sıkılıyor olsa da) ABD’nin cebinden çıktığını hatırlatmak için profesör olmaya bile gerek yok!
Sanırsın “ben her bahar ağıt yakmamışım...” Ama madem ille de bir “Neden şimdi” sorusuna ihtiyaç var daha makul ve mantıklı, cevabı daha “bereketli” bir soruya ne dersiniz:Aşiret reisi çapulcu Barzani, “Kürdistan Bölgesi Başkanı” olarak Türkiye’ye geliyor. “Neden şimdi?”
Mesela ABD, Barzani ile PKK arasındaki “Bütün bu dağlar benden sorulur” yarışında Türkiye’yi “kendi teröristi ile işbirliği halinde” görmek istediği için olabilir mi?
O zaman bu eylemler...
Biz tabii profesör filan değiliz ama, farzı mahal; Türkiye’nin Barzani’yi aynı Diyarbakır’dan Erbil’e direksiyon kıran ABD’nin istediği gibi “Kuzey Kürdistan”ın başkanı olarak tanıdığı ve peşinen “doğu, batı ve güney Kürdistan’larının” da başkanı olarak kabul etmiş olduğu için...
“Burada ben varım” mesajı vermek için yapılıyor olabilir mi?
Onca yıllık hamisi, bölgeyi, konjonktürel olarak daha elverişli bir ’maşa’ ile karıştırmak istediği için saf dışı bırakıldığının/bırakılacağının farkında olan PKK, bunca yıl kendisini bölgenin tek hakimi olduğuna inandırmışken, şimdi bir kaç dağ ile mağaranın bekçiliği ile yetinir mi? Hem de Barzani’nin gölgesinde!
Sakın bu terör eylemleri ABD’nin eski ve yeni kuklaları arasındaki güç mücadelesinin yansıması olmasın?
Veya çok daha vahimi...
ABD’nin kendi teröristini; Barzani’yi meşrulaştırabilmek için tertip ettiği son tezgahı!..
Dediğiniz gibi Sayın Hocam; “terör saldırılarının ürettiği şiddetin ötesinde birçok siyasi yan etkisi de bulunur” onun için AKP’nin resmi tezini kağıda dökmeden önce, keşke bir de bu işleri iyi bilen babanıza danışsaydınız!


Obama-Erdoğan dostluğunun meyvesi mi

Herkesi inandırmaya çalışmışlardı:
ABD ile Türkiye ortaksa! Obama-Erdoğan arkadaşsa! Bu fotoğraf sahte değilse!
Meyvesini görecektik. Kandil’de PKK’nın başında bulunan 3 eroin şefi çuvallanarak (başına çuval geçirilerek) 15 gün içinde Türkiye’ye teslim edilecekti.
ABD izin verir. Engel koymaz. Kandil’deki dağları avucunun içi gibi bildiği söylenen Türk ordusu, gider bu üç ismi yakalar, başına çuval geçirir, getirir. PKK’yı ABD ile Türkiye birlikte bitirirlerdi.
En son Tunceli ve Diyarbakır’da haince saldırılarla canlarına kıyılan ve matemlere gömülerek tabutlara koyduğumuz 5 şehit vatan evladı dahil, 25 yıl boyunca bütün şehit analarının acılı feryadı ancak dinerdi.
Şehit kanı akmaya ve “analar ağlamaya” devam ediyor. ABD, “PKK’nın dağ-ova-ada-meclis-şehir tüm gücünün yok edilmesi yönünde” anlık istihbarat verme sözünü tutuyor mu? Tutuyorsa; Tunceli’de Sarıyayla Jandarma Karakolu’nun roketatarla taranması ve tarayanların 4 can alıp sadece 1 ölü vererek sisten yararlanıp kaçabilmelerini nasıl izah edeceğiz?
ABD isterse bitiremez mi?
PKK’yı Irak’tan kazıyamaz mı?
Şehit sayısının her gün yeniden artmasının altında ne yatıyor?
ABD, Iraklı Kürtler üzerinde baskı kuruyor ve anlık istihbarat veriyor da Türk ordusu mu bunu kullanamıyor?
Yoksa ABD desteği ve istihbaratı; PKK’ya “karakol bassın Mehmetçik öldürsün” diye mi akıyor?
PKK’nın kökünün kazınması; ABD’nin izin ve insafına bırakılamaz. Türkiye bölünmez bütünlüğünden ve laik yapısından dönemez.
Kimlik gettoları kurulamaz.
Şehirler kimliklere ayrılamaz.
Türkiye ancak bir bütün ortak vatan ve “demokratik hukuk ulus devleti” olabilir. Bu gerçeğe sarılsalardı. O fotoğraf sahte çıkmazdı.
Dün gazetelerde bazı iktidar yandaşı kalemler, PKK’nın karakol baskınını içeriden Ergenekoncu birilerinin haince desteklemesi sonucu başardığını, çünkü “iktidarın açılımlarını kötülemek” niyeti taşıdıklarını yazdı.
Bunu yazabiliyorlar.
Kim bu Ergenekoncular?
Belge var mı? Yok.
Türkiye yandaş kalemlerin “Şehit kanını bile iktidar için yağcı propagandaya dönüştüren kirli dönemden” geçiyor.
Necati Doğru / Sözcü


AKP’nin ikinci yenilgisi
TGC’nin son seçimi büyük bir hesaplaşmaya sahne oldu.
“Değişim Grubu” beklediğini bulamadı, bu seçimden mağlup ayrıldı.
Orhan Erinç’in başkanlığındaki eski ekip seçimi zaferle kazandı.
Bu seçim bana kısa süre önce Kıbrıs’taki Cumhurbaşkanlığı yarışını hatırlattı.
AKP medyasının önde gelen isimleri Kıbrıs’ta Mehmet Ali Talat’ın seçilmesi için propaganda yapmışlar, bizzat kampanyada yer almışlar, televizyona çıkıp Talat’a adeta oy istemişlerdi.
Sonunda Kıbrıs’ta Talat seçimi kaybetti...
Ancak aslında burada kaybeden Talat değildi...
O seçimi AKP kaybetti...
AKP ilk seçim yenilgisini Kıbrıs’ta aldı...
Hemen ardından da medyada...
Yandaş medya, yeni patronlar, yeni gazeteler, yeni yayın çizgileri derken bu “değişim umudu” duvara tosladı...
Bu da AKP’nin ikinci seçim yenilgisidir.
Yeri gelmişken TGC’nin mevcut yönetiminin bu seçimden gerekli dersi çıkaracağını umuyorum.
Atıl ve eski tip yapılanmaya son verip daha aktif, daha dinamik bir gazeteci örgütü olarak çalışmasını umuyorum.
Bu seçim onlar için de bir uyanış olur umarım.
Oray Eğin / Akşam


Oh bir de Subay şehit oldu(!)
“Bugün maalesef Türkiye’de basının bir bölümü, çok açık söylüyorum,
İstiklal Savaşı’ndaki mütareke basınını dahi aratacak seviyede. Ben inanıyorum ki, mütareke basını dahi bu kadar hain, bu kadar önyargılı değildi.” Bu sözler Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’a ait ve aynen katılıyorum. Bir ülkede eleştirilmeyecek kişi ve kurum yoktur, olamaz. Silahlı Kuvvetler dahil... Ama eleştiri başka şeydir, yıkıcılık, saldırı, hainlik başka şeydir. Hiç kimse bir gazeteciyi Silahlı Kuvvetler’den yana olmaya zorlayamaz. Ama Silahlı Kuvvetler’in düşmanı olmak da gazetecilik değildir.
Vurun abalıya
Evet, Kurtuluş Savaşı öncesinde de sırasında da Türk ordusunun savaşmayacağını söyleyenler, savaşmaması gerektiğini savunanlar, bir savaş vermek yerine büyük bir ülkenin mandası altına girmek gerektiğini öne sürenler vardı. Ancak, onların belki de hiçbiri, Türk ordusunun uğradığı bir saldırı karşısında “Oh olsun” naraları atmıyor, akla hayale, ipe sapa gelmeyen suçlamalarda bulunmuyordu. Bilerek eleştirseler ne gam... Ama TSK’ya, “Tam zamanıdır, vurun abalıya” zihniyetiyle yüklenmek, işte bunun kabul edilebilir tarafı yok. Üstelik, önde bir terör örgütü görünse de arkasındaki büyük güçlere karşı direnirken...
‘Avcı taburları’ özlemi
Her şehit için milyonlar kan ağlarken, kimilerinin şehit ayrımı yapmasını nasıl açıklamalı? “Neden subaylar şehit olmuyor?” diye güya hince bir soru sorduktan birkaç saat sonra gelen bir teğmenin şehit olduğu haberi de mi yüzlerini kızartmıyor. Yoksa “Oh oh, bir de subay şehit oldu” diye mi geçiyor içlerinden bu arkadaşların?
Yoksa, halkın Silahlı Kuvvetleri’ne güvenini sarsmak için ellerine fırsat geçtiğini mi hesaplıyorlar? Yoksa?.. Yoksa, dilim varmıyor ama, askerin içine nifak sokmak, “avcı taburları” özlemini mi dile getirmek istiyorlar?
Yazık. Gerçekten çok yazık. “Mütareke basını”nı bile aratıyor kimileri...
Hikmet Bila / Vatan


‘En’ler yarışıyor
Pamuk Prenses, Süpermen ve Pinokyo, şenlik alanında dolaşıyorlarmış. Bir çadırda “En’ler Yarışması” duyurusunu görmüşler. Katılmaya karar vermişler. Çadıra ilk önce Pamuk Prenses girmiş. Çok geçmeden de şen şakrak çıkmış:
“Evet, yine ben en güzel seçildim.”
Süpermen de çadırdan heyecanla çıkmış. “Beklediğim gibi” demiş, “Durumda bir değişiklik yok. En güçlü ben seçildim.”
Sıra Pinokyo’daymış. Çadırın kapısında göründüğünde, diğerlerinin tersine suratı sirke satıyor, kendi kendine söyleniyormuş: “Kim ya bu Tayyip, kim ya bu Tayyip?”
Işık Kansu / Cumhuriyet


Bir senaryo karaysa diğeri ondan kara
Geçen perşembe Vatan’da Okay Gönensin’in “En kara senaryo” başlıklı bir yazısını okudum.
Senaryo özetle şöyleydi: Anayasa Mahkemesi AKP’nin değişiklik paketini iptal ediyor; ardından Başsavcı’nın açtığı dava sonucu AKP kapatılıyor; hükümet düşüyor; bir CHP-MHP azınlık hükümeti kuruluyor ve ülke bu hükümet altında seçime gidiyor...
Senaryo finalde çatallaşıyordu: Seçmen “iktidarı teslim etmezler” diye AKP’nin devamcısından oyunu esirgeyecek ya da tam tersi AKP’yi kapatanları cezalandırmak için yeni AKP’ye yüzde 47’nin üzerinde oy verecekti...
Gönensin’den 23 gün önce Hasan Cemal benzer bir senaryoya “Sivil darbe, rejim içi darbe vesaire...” başlıklı yazısında yer vermiş, ancak medyadaki çeşitli derecelerden AKP yandaşları Gönensin’in yazısına gösterdikleri büyük ilgiyi her nedense Hasan Cemal’den esirgemişlerdi.
Senaryoyu AKP’nin “medya networkü” ne mensup olmayan, “çevrimdışı” bir yazar gündeme getirirse, bunun vahamet etkisi artar tabii. Ya da Gönensin’inki onlar için daha faydalı bir konjonktüre denk gelmişti; bilemeyiz artık...
Ben “en kara senaryo başarılı olur mu, olmaz mı” diye tartışarak kendimi AKP senaryosunun istifadesine sunacak değilim.
Malum, senaryolar muhtelif... Biri karaysa, diğeri ondan kara...
Bir taraf kendi sınırsız iktidar senaryosunu anayasa değişikliğini araçsallaştırarak uyguluyor... Öteki tarafın senaryosu da gerekirse iktidar partisinin kapatılmasını içeriyor...
Her iki senaryo da Türkiye’yi krizlere sürükleyecek, demokrasiden uzaklaştıracaktır. Her iki senaryo da iğretidir.
Kadri Gürsel / Milliyet


MİNİ YORUM
Ey özgürlük...
Kürsüye çıkan kimi milletvekilleri “Basın Özgürlüğü Günü”nü kutlayınca gülesim geldi... Yazdıkları yazılar, savundukları en hazini “Türkçü” fikirler dolayısıyla; gazeteci, akademisyen, doktor, mühendis birçok aydınının “tabutluk”lara atılışının yıldönümünde, “özgürlük” kutlaması pek yakıştı, pek...


Selcan TAŞÇI

İstediğin kadar gündem saptır vatandaş mutsuz!


PAZAR günkü Hürriyet ilavesinde Faruk Bildirici’nin Başbakan’ın Danışmanı Yalçın Akdoğan’la bir röportajı vardı. Bir yerinde, Yalçın Akdoğan şöyle diyordu; “Bazen Başbakan çıkıyor bir eleştiri getiriyor veya bir polemik başlatıyor. Kamuoyu sadece bir kişiye eleştiri gibi algılayabiliyor. Aslında o gündemi değiştirmek için yapılmış olabiliyor veya sadece söylediği sözlerin asıl muhatabı örtülü mesajı anlayabiliyor. Büyük tartışmaların olabileceği bir gündemde Başbakan ilgisiz bir tartışma başlatıp o büyük tartışmayı gölgeleyebiliyor.”
Yıllardır ben ve benim gibi birçok kişi de bunu iddia ettik. “Başbakan birçok söyleminde samimi değil, söylenen veya yapılanlar gündem saptırmak, yeni gündem oluşturma amaçlı suni konulardır” dedik ama dinletemedik. Başbakan’ın bu tarzı yerli-yersiz kullanmasını belli bir yere kadar anlarım ama bazı basın mensuplarının özellikle köşe yazarlarının, bazı akademisyenlerin, bazı siyasilerin buna kanmasını asla anlayamadım. Bir siyasetçi ne derse, hatta saçmalasa dahi bu şekilde ölesiye savunulur mu? Vallahi savundular. “Yahu benim kimliğim, kişiliğim, özgür iradem var, Başbakan’ın bu görüşlerine katılmıyorum” demediler. İnsan isteyerek bu kadar yalaka olamaz, herhalde bazıları doğuştan bu yeteneğe sahipler...
Remzi Gür örneği
PEKİ, Başbakan şimdiye kadar hangi konularda gündem değiştirmek istedi ve hangi konuları gündeme getirdi?
Açılımlar, gündem saptırmak amaçlı mıydı, yoksa Kürt açılımı dışındakiler mi sadece bu amaçla ortaya atıldı?
Mal varlığı ile açıklamasında banka hesabında milyon dolarlar olan Başbakan’ın, Remzi Gür’den kızına ‘25’ göndermesini istemesi internete düşünce gündem nasıl saptırıldı?
Ekonominin gündemden düşmesi bu yöntemle mi başarılıyor?
Askerlere yönelik suçlama ve olaylardan hangileri gündem saptırmak için abartıldı? Örneğin, Arınç’a suikast iddiası da gündem saptırma amaçlı mıydı?
Dersim gibi bir olayda devleti yıpratma pahasına da olsa böyle bir şey yapıldı mı?
Başbakan, gündem saptırma veya yeni gündem oluşturma konusunda sınır tanıyor mu, yoksa işin dozunu kaçırıp, devleti ve toplumu istismar mı ediyor?
Başbakan farkında mı?
NEW York’ta bir gökdelenin çatı katındaki barda iki kişi oturuyorlarmış. Biri çok inandırıcı bir tonda, “Tam 46’ıncı katın hizasında çok sert bir yan rüzgar var, aşağıya atladın mı seni camdan içeriye sokuyor” Öbürü inanmamış iddiaya girmişler adam açmış camı aşağı atlamış tam 46’ncı katta “hop” diye camdan içeri girmiş. 3-5 dakika sonra asansörle yukarı geldiğinde ,”Gördün mü?” demiş, “Çok zevkli şimdi sen de dene” Adam da biraz çakırkeyf “peki” demiş atlamış aşağıya 46’ncı katı geçmiş 20’inci katı geçmiş, derken güm diye asfalta çakılmış. Bunları başından beri sessizce izleyen Barmen dönmüş öbür adama, “Yahu, Süpermen sende iki kadeh içtin mi şakanın dozunu kaçırıyorsun”
Yalçın Akdoğan, yukarıdaki sorulara cevap olabilecek açıklamalar yapmamış ama bana kalırsa Başbakan, zaman zaman sarhoş Süpermen fıkrasında olduğu gibi işin tadını kaçırıyor. Sonuçta gündemle ne kadar oyalanırsa oyalansın vatandaş mutsuz, endişeli ve sıkıntılı, ne zamana kadar oyalanabilir?
Ayrıca bir konu daha var. Türkiye’de gündem belirleyen sadece Başbakan değil, başka güç unsurları da gündem oluşturuyor. Başbakan bunları fark ediyor mu?


BÜLENT KUŞOĞLU



İstemeden yazdığım bir yazı

Gerçekten bu yazıyı yazmayı hiç istemiyorum ve aslında içime de sinmiyor. Ama bir gerçeği ortaya çıkarmak adına yazmak zorunda olduğumu da hissediyorum.

Çünkü iktidar ve maskeli faşistlerin hiç utanmadan, sıkılmadan yaydıkları yalanlara karşı, bazen bütün okları üzerine çekmeyi göze alıp oynanan oyunu ortaya koymak gerektiğine inanıyorum.

İktidar ve maskeli faşistler, oyunlarını ortaya döken herkesi “statükocu, darbeci, postal yalayıcı, Ergenekoncu” olarak tanımlamaya çalışıyor.

İşin tatsız yanı, bir bölümü sadaka ekonomisiyle beslenen, bir kısmı açıkça iktidar nimetlerinden yararlanan, bir kısmı pek akıllı olmadığı için iktidarın peşine takılan pek çok kişi de bu Goebbels’vari beyin yıkama yönteminden nasibini alarak bunlara inanıyor.

Peki neden her muhalefet “askerci, darbeci” olarak tanımlanıyor?

Cevabı çok basit: Askerin darbe yapma-yapabilme ihtimali yok.

O halde “zayıf nokta” olarak burası seçiliyor ve darbe paranoyası yaratılarak tüm muhalefet sindirilmeye, korkutulmaya ve susturulmaya çalışılıyor.

Özellikle maskeli faşistler, diğerlerinden daha akıllı ve eğitimli oldukları için, Türkiye’nin bir uçuruma gittiğini gören aydınlık insanların zaaflarını da iyi biliyorlar.

Nedir aydınlık insanların zaafı: Demokrasiye ve hukuk devletine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Atatürk ilke ve devrimleri onların yaşam biçimidir. Çağdaştırlar, yeniliklere açıktırlar, dünyanın farkındadırlar.

Ve eğer siz bu kesimi “demokrasi düşmanlığı, hukuk dışılık, statükoculukla” suçlar “laikçi, Kemalist, ulusalcı” gibi kelimelerle aslında aşağılamaya çalışırsanız şiddetli tepki alırsınız.

Bu tepki öncelikle aydınlık insanların “böyle olmadıklarını” anlatmaya çalışmalarıyla şekillenir. Ancak bu aynı zamanda bir zaman kaybıdır ve geçen süre maskeli faşistlerin, kiralık demokratların ekmeğine yağ sürer. Siz bunları anlatmaya çalışırken, onlar tahrik dolu yalanlarla sizi daha da çileden çıkarmaya ve insicamınızı bozmaya çalışırlar. Bunu da başarıyorlar.

Bu oyunu biliyoruz ve bozmalıyız. Çünkü, ben ve benim gibi düşünenlerin hiçbirinin aklından ne darbe ne hukuk dışı bir yöntem ne de komplo hazırlamak geçer.



CAN ATAKLI




Ya kurtulacağız ya da?


22 Temmuz 2007'de yapılan seçimlerde neyi oyladık? Kimi veya kimleri neden seçtik? 2002'de % 37 ile iktidara getirdiğimiz AKP hükümetinden icraatlarından ve verdiği vaatleri gerçekleştirmesinden ziyadesi ile memnun mu olduk da 22 Temmuz 2007 de % 47 oy vererek tekrar hükümete getirdik?

Şimdi etraftaki yakınmalara, şikâyetlere ve feryatlara baktığımda sormadan geçemiyorum, ben mi seçtim diye Geriye dönmek mümkün olmadığına göre elim kırılsaydı demenin de bir faydası yok. Şimdi yapılması gereken, değerlendirmeleri dikkatlice yapmak, süreci iyi takip etmek, gündem değiştirme gayretlerine kanmamak, aldatma ve kandırma senaryolarının pasif figüranı olmamaktır.

Ayrıca sadece neyi seçeceğimizin yanında, neyi seçmeyeceğimizi de iyi bilmek durumundayız. Bir "oy"un ne kadar önemli olduğunu, ülkemizin milletimizin, kaderini nasıl değiştirilebileceğini, çocuklarımızın istikballerini nasıl temin edeceklerini de yine oylarımız ile tayin edeceğimizi hiç unutmamak gerekir.

Oylarımızla neyi tercih edeceğimizin yanında, nelere dur diyeceğimiz de çok önemlidir. Yaklaşık 8 yıldır, tarihimiz açısından son derece sıkıntılı ve tehlikeli bir "Kara Dönemi" yaşıyoruz... Önümüzde yaklaşık bir yıl artı eksi 4 ay içinde yapılacak olan erken veya zamanındaki genel seçimlerde milletimiz, ya bu kara dönemi yaşamaktan dolayı duyduğu memnuniyeti oyları ile ortaya koyacak ya da bu dönemi yaşatanlardan hesap soracak... Yani sonuçta nasıl bir Türkiye'de yaşamak istediğine kendi karar verecek.

Ülkemizi alabildiğine dış müdahalelere açanlara, ekonomik, ahlaki, sosyal ve kültürel korunma duvarlarımızı kaldırıp teslimiyet zincirinin halkaları yapanlara evet ya da hayır diyeceğiz.

Kıbrıs, Avrupa Birliği, Irak, terörle mücadele, Türkmenler ve sözde ermeni meselesi gibi bütün milli konularda Türkiye'nin çıkarlarını ayaklar altına alanların önüne ya büyük bir set çekeceğiz ya da bunlar az, devam edin daha fazlasını yapın diyeceğiz.

Hortlayan bölücülüğe, milletimizin bağrını yakan teröre, Türkiye'nin milli birliğini hedef alan tahrik ve tertiplere ya artık izin vermeyeceğiz ya da devam edin diyeceğiz.

Manevi değerlerimizi, inançlarımızı istismar ve siyasi çıkar vasıtası yapanlara, beceriksizliklerini mağduriyet ve mazlumiyet kılıfına sokmak isteyenlere, ya "hadi artık güle güle, size inanmıyoruz" diyeceğiz. Ya da ağlamalarına aldanıp tekrar kanacağız.

Milletimizin onurunu ve milli çıkarlarını kendi menfaatleri karşılığı pazarlık konusu haline getirenlere, yalan, talan, yağma ve yozlaşmayı hâkim kılmak isteyenlere ya topyekûn hep birlikte karşı çıkacağız ya da rıza gösterip buyurun daha fazlasını yapın diyeceğiz.

Ya karanlık ve kayıt dışı ilişkilerin, taviz ve teslimiyetin, dayatma ve aşağılamanın, iki yüzlülük ve riyakârlığın, ilkesizlik ve pişkinliğin, istismar ve kayırmacılığın sınır tanımaz örneklerine teslim olacağız ya da bu anlayışı birlikte mahkûm edeceğiz.

Sokaklardaki azgınlaşmış asayişsizliğe, ahlaksızlığa, vurgunculuğa, kanunsuzluğa, huzursuzluğa ve korkuların ve endişelerin hâkim olduğu bir yaşam biçimine ya rıza gösterip boyun eğeceğiz, ya da yeter artık deyip karşı çıkacağız.

Açlığın, işsizliğin, adaletsizliğin kader olmasına, işçi, memur, emekli, esnaf, sanatkâr ve köylümüzün tüketilmesine, umutsuzluğun ve çaresizliğin ufkumuzu geleceğimizi karartmasına ya seyirci kalacağız, ya da aydınlık bir Türkiye'yi birlikte kuracağız.

Milli varlıklarımızın peşkeş çekilmesine, vatan topraklarımızın haraç mezat satılmasına, milli ekonomik yapımızın yabancılaştırılmasına ve "Türkiye'nin pazarlanmasına" ya artık dur deyip bir son vereceğiz, ya da sonuçlarına birlikte katlanacağız.

Bin yıldan bu yana Türk kültürü ile yoğrulmuş dini inançları yaşama biçimimizi, İslam, iman ve ibadet anlayışımızı ve buna dayalı örf ve adetlerimizi ve kültür değerlerimizi ya zenginleştirerek devam ettireceğiz, ya da bu değerlerimizin yozlaştırılmasının başkalaştırılmasının, bize ait olanın bizden çalınmasının pasif bir izleyicisi olacağız.

Ya geçen 8 yılın bütün karanlıklarını aydınlatıp, gizli hesaplarını deşifre edip, haksızlıkların, hukuksuzlukların, yolsuzlukların ve talanların hesabını birer birer sorup Washington'a bile kaçarlarsa bulup getireceğiz, ya da yetim hakkını yiyenleri, kul hakkına tecavüz edenleri tekrar başa getireceğiz.

Bu gidişattan rahatsız olan herkesin durumun önemini ve ciddiyetini hem kendi vicdanında hem kamu vicdanında paylaşması, gerekli muhasebeyi yapması ve insan olmanın, bu milletin inançlı bir ferdi olmanın sorumluluk ve erdemi ile kararını vermesi gerektiği ortadadır.

Bu kararın oluşturulmasında her hangi bir nedenle zorluklarla karşılaşanların ve karar oluşturabilmek için yardım almak isteyenlerin Türk milliyetçilerinin ne söylediğini iyi takip etmesi, doğruyu bulmaları konusunda faydalı olacaktır

F. Banu DOĞAN
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Sal May 04, 2010 23:31

Günün yazısı...

Anayasa Mahkemesi’ni ele geçirmek için bir taktik mi?

Türkiye’de iki gündem var: Birincisi ‘gerçek’ gündem, ikincisi ise ‘Tayyip Erdoğan’ gündemi.
Ne zaman ki ‘gerçek’ gündem kamuoyuna hakim olup ‘yalan rüzgarlarını’ bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermeye, kafalarda ‘soru işaretleri’ oluşturmaya başlıyor; işte o zaman ‘sihirli’ bir el tarafından ‘sanal’ bir gündem malzemesi ortaya atılıyor.
Gerçek gündemin üzeri aniden örtülüyor.
Memleketin ‘akıllı’ geçinen zevatı, tam bir ay boyunca o ‘sanal’ gündem ile oyalanırken, ‘atı’ alan çoktan Üsküdar’ı geçmiş oluyor.
Erdoğan’ın danışmanı Yasin Akdoğan, laf arasında gerçeği ağzından kaçırıverdi:
- “Bazen Başbakan çıkıyor bir eleştiri getiriyor veya bir polemik başlatıyor. Aslında o gündemi değiştirmek için yapılmış olabiliyor.”
Zaten Erdoğan da olup bitenleri bizzat birinci ağızdan, şu cümle ile formüle ediyordu:
- “Veriyoruz ellerine çelik çomak,
oynuyorlar.”


Anayasa’da değişiklik yapmayı öngören tasarı ile ilgili Meclis’te devam eden oylamada, ‘parti kapatmayı’ izne bağlayan 8’inci maddenin geçmemesi, bazı kesimlerde adeta bir bayram havası yarattı.
Meclis’te gerçekten tarih mi yazıldı?
1 Mayıs tezkeresinde olduğu gibi gerçekten ‘özgür irade’ mi devreye girdi?
Yoksa işin içinde ‘başka irade’ mi var?
1 Mart tezkeresi aleyhinde oy kullanan milletvekillerinin tamamını ilk seçimde liste dışında bırakan Tayyip Erdoğan, oylamadan sonra aynen şu ifadeleri kullandı:
“Arkadaşlar, hakları olan iradelerini kullandılar. Demokratik sistemin bir gereği olan bu neticeyi hayırlı buluyorum.”
İstediğini asan, istediğini kesen, eğer sonucu böyle bir tevazu ile karşılıyorsa, ya ‘bir yerlerden’ ciddi bir uyarı aldı, ya da işin içinde bir ‘bit yeniği’ var.
Ülke üzerine adeta ‘satranç’ oynanıyor.
Satranç oyununda kazananlar, yeri geldiğinde ‘piyonları’, ‘atları’, ‘filleri’, ‘kaleleri’ ve hatta ‘vezirleri’ feda etmeyi göze alanlardır.
Erdoğan’ın yegane hedefi, herkes “Vay be, helal olsun” diye dikkatlerini ‘cambaza’ yöneltirken, kaşla göz arasında Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirmeyi öngören ‘17. maddeyi’ Meclis’ten geçirmektir.
Öyle ki 8’inci maddedeki oylamadan çıkan sonuç ile ‘gazı’ alınanların, 17’nci maddenin kabul edilmesi karşısında söyleyecekleri pek fazla söz kalmayacak.
Alacakları muhtemel cevap şu olacak:
- “Bir kararı alkışlıyorsunuz da, diğerine neden ciyak ciyak bağırıyorsunuz? Neticede her iki kararı alan da aynı Meclis değil mi?”


Yok pakette ‘kara delik’ açılmış da...
Yok AKP içerisinde ‘fire’ meydana gelmiş de, yok parti kurmayları bir ‘şüpheliler’ listesi hazırlamış da, Erdoğan vekilleri odasına çağırıp ikna etmeye çalışmış da...
Siz bu masallar ile çocukları kandırın.
Erdoğan’ın nezdinde zaten çelişkilerle dolu olan 8’inci maddenin hiçbir önemi yoktur.
Onun Anayasa değişikliği tasarısında baştan beri önem verdiği tek madde, ‘Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirmeyi’öngören 17. maddedir.
Diğerleri, bu maddeyi ‘dikkatlerden kaçırmaya’ yarayan birer dolgu malzemesidir.
Erdoğan, yaptıklarını ‘denetlemekle’ görevli olan Anayasa Mahkemesi’ni tamamen kendisine bağlayarak, ömür boyu ülkenin kaderine el koymak istiyor.
Anayasa Mahkemesi’nin canına okumaya giden yolda, 8’inci madde gibi ‘ufak ayrıntıların’ ne önemi var?
Anayasa Mahkemesi’ni teslim almış olan bir iktidar, artık neden ‘kapatılma’ korkusu yaşasın ki?

05 Mayıs 2010
İsrafil K.KUMBASAR - YENİÇAĞ


Resim



Parti içi demokrasi olmazsa, böyle olur


ANAYASA değişikliği paketinden “parti kapatmanın TBMM iznine bağlanması” ile ilgili değişiklik düşünce, “demokrat” arkadaşların gerçek yüzü de bir kez daha ortaya çıktı.

Dün “yandaş medyada”, değişiklik aleyhine oy kullanan AKP’li milletvekillerini “Ergenekoncu köstebekler” diye niteleyen yazılar bile yayımlandı.
İlginç bir durum: Milletvekilleri işlerine geldiği gibi oy kullanınca “milli irade”, işlerine gelmeyince “Ergenekoncu sızma” oluyor demek ki!
İlginç bir tepki de Devlet Bakanı Hayati Yazıcı’dan geldi. Bakan, pakete oy vermeyen AKP’lileri “Dürüstlük bu mudur” diye eleştiriyor. “Kim olduklarını bilsek, konuşabilsek, ikna ederdik” diyor.
Hayati Bey, belli ki bunun gerçekleşebilmesinin birinci koşulunun “parti içi demokrasi” olduğu gerçeğini unutmuş.
İçtüzüğün “grup kararı alınmasını” yasakladığı bir oylama için bile milletvekilleri üzerinde nasıl baskı kurulduğunu da görmemiş.
Anayasa değişikliği teklifinin, önceden alınmış imzaların üzerine yazılıp TBMM Başkanlığı’na verildiğini de hatırlamıyor.
Milletvekillerinin kaderinin bir tek kişinin kararına bağlı olduğu durumlarda, bu tür olaylarla karşılaşmak kaçınılmazdır.
AKP yöneticilerine önerim, buna hayıflanmak yerine, değişikliğin neden parti içinde demokratik bir şekilde tartışılamadığını düşünmeleridir.

Bu çeteyi bulmak savcının görevi

TAHMİN ettiğim gibi önceki gün bir internet sitesinde yayımlanan ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’e ait olduğu iddia edilen telefon konuşması kaydı, dün yandaş medyanın sayfalarında tekrarlandı.
Zaten bir süredir böyle bir yöntem izleniyor. Kayıt önce bir internet sitesinde yayımlanıyor, ardından gazetelerde tekrarlanıyor.
Başsavcı Engin, söz konusu telefon konuşması kayıtlarının kendisine ait olmadığını açıkladı.
Bu durumda benim dün sözünü ettiğim olasılık ortadan kalkmış oluyor.
Ama mesele bu kadar basit değil.
Ortada Başsavcı’ya yönelik bir komplo var.
Ve bu komplo, Silivri’de sürmekte olan yargılamayı etkilemek, tutuklu sanıkların bu durumlarını devam ettirerek, tutuklamayı bir cezalandırmaya dönüştürmeyi hedefliyor.
Başsavcı, bu yayını yapan sorumlular hakkında dava açacağını söylüyor.
Yetmez. Ortada “örgütlü bir suç” var ve bu suç sadece Başsavcı’nın kişiliğine yönelik değil.
Kapsamlı bir soruşturma başlatılmalı ve adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs eden bu çetenin kimlerden oluştuğu, nasıl faaliyet gösterdiği de ortaya çıkarılmalıdır.


Mehmet Y. Yılmaz




Artık AKP’de de Ergenekoncu var!

Ergenekon ve diğer sözde darbe soruşturmaları, bugüne kadar her kesime uzandı.

Gazeteciler, yazarlar, iş adamları, emekli ya da muvazzaf subaylar, akademisyenler, siyasetçiler, dernek yöneticileri tutuklandı.

Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun, Anayasa Mahkemesi’nin bir üyesinin adı bile “terör örgütü yöneticileri” arasında geçti.

Daha önceki gün CHP’li iki vekilin dokunulmazlığının kaldırılması için fezleke düzenlendi.

Yandaş medya da çoğu yıllardır cezaevinde tutulan bu kişileri peşin peşin “suçlu” ilan etti.

Sadece AKP’lilere dokunulmadı bu soruşturmalar kapsamında...

Ben de bir yazımda, “İyi de her yere sızan Ergenekon, nasıl oldu da iktidar partisine sızmayı akıl edemedi” diye sordum...

Yandaş medya yaklaşık sekiz ay önce yazdığım o yazıyı, o günlerde görmezden geldi...


Ama...

İktidar partisinin sunduğu siyasi partilerin kapatılmasıyla ilgili Anayasa değişikliği önerisi, birkaç onurlu AKP’li vekilin “Evet” oyu vermemesiyle önceki akşam “düştü” ya...

Yandaş medya bu sayede ilk kez “AKP-Ergenekon ilişkisi”ni keşfetti!

Bu gazetelerde yazan biri, dünkü yazısının başlığını “AK Parti’deki Ergenekon Şebekesi” koydu...

Ve bakın neler yazdı:

“AK Parti’nin içindeki Ergenekon şebekesi harekete geçti. ‘AK Parti’de Ergenekon’un ne işi var?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Balyoz’dan Kafes’e, oradan da ıslak imzalı bitirme planına kadar şebekenin neredeyse tüm belgelerinde AK Parti içindeki bağlantılardan söz ediliyordu. (../.) İşte dün Meclis’teki statüko, AK Parti’yi, içindeki ‘uyuyan elemanları’yla vurdu.”



Biz yıllardır ne diyorduk?

“AKP yönetiminin her dediğine ‘evet’ demeyen herkes bir şekilde Ergenekoncu ilan ediliyor. Bütün muhalifler, yargı sopasıyla korkutulup, sindirilmeye çalışılıyor.

Ne yazık ki bu sözlerimiz doğru çıktı...

İki gün öncesine kadar “parti içi muhafelet” sıkıntısı yaşamayan AKP bununla tanışınca, yandaş kalemler anında harekete geçti ve ilk kez parti yönetimiyle ters düşen birkaç onurlu AKP’liye “Ergenekoncu” yaftasını asıverdi!

Düne kadar sözde darbe soruşturmalarında adları geçen AKP’lileri görmezden gelenler şimdi onları da hedef göstermeye başladı.


Sayın savcılar:

“Demokrat ve özgürlükçü görünümlü” bu faşistlerin, sizi ve açtığınız soruşturmaları kullanarak muhalefeti sindirmelerine daha ne kadar seyirci kalacaksınız?



İZLİ!

Okurlarımızdan Mustafa Kökten, Meclis’teki sözde “gizli oylama”ya takmış... Bakın neler diyor:

“Vekiller, ellerindeki üç renkli oy pusulasıyla kabine giriyor; birini sandığa atıyor, diğer ikisini parti yöneticilerinin gözüne sokarcasına sallıyor...

Bunun neresi gizli?

Bu olsa olsa, izli oylama...

Kimin ne oy kullandığının izlendiği oylama...

Oy namustur, oy özgür kullanılmalıdır. Vekiller, kendinize gelin! Fani dünyada hiçbir neden, namusunuz olan oylarınızı izletmenize değmez.”


Sayın vekiller...

Siz yine kafanıza göre takılın ama vatandaşın izlenimi de bu!



GÜNÜN SORUSU

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nın ve 3’üncü Ordu Komutanı’nın da yargılandığı sırada, adliye binasının üzerinde uçan bir uçaktan gelen motor sesi duruşma salonundan da duyulmuş...

Acaba yandaş medya bugün bunu da, “Ergenekon uçak uçurdu” diye haber yapacak mı?



Ölünün ardından konuşmak!

İsmet İnönü dini bütün bir devlet adamıydı. Bugün onu faşistlikle suçlayanlar bile dindarlığını sorgulamaya cesaret edemezler.

Peki; dinimize göre kendisine Müslüman diyen biri öldükten sonra, ardından kötü konuşulur mu?

Bu sorunun yanıtını dini sitelerden aktarıyorum:

“Ölülerin ardından kötü konuşmak caiz değildir. Hz. Aişe validemizden rivayet edilen bir hadisi şerifde peygamberimiz (sav) ’Bir arkadaşınız öldüğü zaman onu bırakın, onu gıybet edip ayıplamayın” buyurmuştur.(Ebu Davud, Sünen, Edeb, 49, c. IV, s. 275)

Abdullah b. Ömer’den rivayet edilen bir hadiste de “Ölülerinizin iyiliklerini, güzelliklerini anın ve kötülüklerini sarfı nazar edin” buyurmuştur.

Takdiri size bırakıyorum!


Mustafa MUTLU




Hesap döndü!..


Prof. Doğu Ergil, Pazartesi gecesi TRT 1’de aynen şöyle diyordu: “Anayasa değişikliği paketinin 8. maddesinin Meclis’te reddedilmesiyle milli irade tecelli etmemiştir.”
Güler misiniz, ağlar mısınız?
Adının önünde “prof” ünvanı bulunan bir akademisyen, milli iradenin iktidardan ibaret olmadığını ve Meclis’ten geçen her kararın milli iradenin tecellisi olduğunu nasıl bilmez.
Meclis’te iktidarın istediği olunca milli irade tecelli ediyor, istediği olmazsa milli irade tecelli etmiyor, öyle mi?
Öyleyse muhalefete ne gerek var?
İktidar partisinin milletvekillerini millet seçti de, muhalefet partilerinin milletvekilleri uzaydan mı geldi?
Hay sizin demokrasi anlayışınıza!..
Milletin seçip Meclise gönderdiği milletvekilleri, iktidarın onay makinesi sanki.
O milletvekillerin toplanıp, ülke sorunlarını görüştükleri, tartıştıkları ve yasa çıkardıkları mekanın adının neden “ Millet Meclisi” olduğundan bile haberleri yok.
“AKP Meclisi” değil o mekan, milletin meclisi...


Parti kapatma ile ilgili Anayasa değişikliği maddesinin AKP’nin fire vermesiyle reddedilmesi, Başbakan ve hükümetten çok, yandaş medyayı üzmüşe benziyor.
Zaman Gazetesi’nden Ali Bulaç, Habertürk Televizyonu’ndan Balçiçek Pamir’e adeta ağlaşmadı mı?
“Bu, 1 Mart tezkeresinden sonra Başbakan Erdoğan’ın karizmayı ikinci çizdirişi. Ama ben inanıyorum ki kısa sürede toparlar” diyor Ali Bulaç.
İnşallah ama, zor olacağa benziyor. Bir türlü partileşemeyen AKP’de, taşlar yerinden oynadı bir kere.
Ayrıca, tek adamlığa doğru doludizgin ilerleyen Sayın Başbakan’ın, “Benim dediğim olur” zihniyetinin tökezlemesi için, böyle bir yenilgiyi tatması gerekiyordu.
Çekirge bir zıplar, iki zıplar...
*
Anayasa değişikliği maddelerinin oylanmasında, AKP 10’a yakın fireyi başından beri veriyordu. Fakat bazı BDP ve bağımsız milletvekillerinin desteği ile maddeler 331 ile 340 arasında oy alıyordu.
Parti kapatma ile ilgili Anayasa değişikliği maddesinin oylamasına BDP milletvekilleri katılmadı.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Anayasa değişikliği paketindeki 8. maddenin reddedilmesine “yol kazası” diyor ama, BDP’lilerin oylamaya katılmadıklarını söyleyerek, maddenin neden reddedildiğinin ipucunu da veriyor.
Mahmut Övür, Sabah’taki yazısında, “Tabii bir de parti kapatmayla ilgili madde vardı. İşte bu madde aslında AK Parti’nin bu paketi hazırlamasının da ana unsuruydu. Ve ilginçtir kırılma da tam bu madde üzerinde yaşandı” diyor ve soruyor:
“Meclis’teki fire, erken seçime yol açar mı?”
Biraz sabırlı olun canım, aceleniz ne?
Keser döndü, sap döndü; gün geldi hesap döndü!..


SIRRI YÜKSEL CEBECİ




Vurun askere!


Dünyanın hiç bir yerinde ülkenin askerine karşı silahlı saldırı olurken, askerler hayatlarını kaybederken, o ülkenin medyası kendi ordusunun aleyhine habire yazı yazmakla meşgul olmaz.
Sadece Türkiye’de var bunun örneği!
Tunceli’de karakol basıldı. Dört şehit verdik. Askerlerimiz kahramanca savundurlar mevzilerini. PKK’nın çok iyi hazırlanarak, günlerce, belki de haftalarca gözlem yaparak gerçekleştirdiği eylemlerden biriydi bu. Yeni bir Aktütün faciası daha yaşayabilirdik. Ama Tunceli kahramanları ve karakolun yiğit komutanı saatlerce hiç bir yardım gelmemesine rağmen arslanlar gibi savaştılar.
Ama maalesef dört şehit verdik.
Ülkenin asker düşmanı “medya çetesi” yine yanı koro halinde başladı:
“Saldırının olacağı belliydi!”
“ Bu saldırılar, anayasa değişikliğine karşı planlı saldırılar.”
“İşin ucu Ergenekona varır.”
Benzer yazı ve yorumları daha önce de yaptı aynı çete.
Aktütün basıldı, “askerin haberi vardı, günler öncesinden saldırı belliydi, var bu işin içinde bir iş” dediler.
Tokat’ta askerimize saldırıldı “Bu da Ergenekonun işi” diye yazdılar.
Giresun’da şehit verdik, aynı yorumlar.
Tunceli saldırısı oldu yorum aynı.
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Tunceli şehitlerinin basın yoluyla TSK’ya yapılan saldırılara, “Bugün maalesef Türkiye’de basının bir bölümü, İstiklal Savaşı’ndaki mütareke basınını aratacak seviyede. Her şeyde TSK’yı eksik ve hatalı olarak göstermek, hainliktir” diyerek cevap verdi.
Evet, bunların yaptığı ihanet hatta ihanetten de öte ama Sayın paşam bu adamlar sizin komutanı olduğunuz orduya hakaret ediyorlar, sizin sadece “ağzınız konuşuyor.”
Bu ülkenin mahkemeleri var, ordunun komutanı olarak neden ordunuza âdete çete muamelesi yapan bu güruha karşı mahkemelere başvurup ordunuzun hakkını savunmuyorsunuz?
Bu adamları neden yazdığına, yazacağına pişman etmiyorsunuz?
Dağda eşkıyaya karşı canı pahasına savaşan bir ordunun askerleri, arkalarında, kendilerine sürekli olarak b.k atan, “bunlar PKK ile irtibat halinde” anlamına gelen yorumlar yapan kahpe bir medya sürüsüyle ve kendisini yeterince savunmayan bir ordu komutanı ile bu savaşı nasıl moralle sürdürebilir?
Yedi askerimizin şehit olduğu Reşadiye baskınını askerin yaptırdığını ima eden şerefsiz ve alçakça yorumları siz nasıl sesiz sedasız okuyup hiç bir hukuki işleme tabi tutmazsız ey komutan?
TSK’nın kuruluşundan bu yana bu orduya atılan en büyük iftiraya karşı nasıl sesiz kalırsınız?
Bunlar yine susmayacak.
Her PKK baskınında askeri kusurlu gösteren, askerin zafiyet içinde olduğunu anlatan, hatta asker içinde PKK ile irtibat halinde bulunanlar olduğunu söyleyen yorumlar yapacaklar. Ama İmralı’daki PKK lideri ile görüşmeler yapıp yol haritası hazırlayan siyasetçileri de alkışlayacaklar bir yandan.
Türk ordusu, önde düşmana karşı savaşırken arkadan hançerleyen bu kahpe sürüsünün ne büyük bir tehlike olduğunun hala farkında değil.
Ve bu yapılanlarında basın özgürlüğü ile fikir özgürlüğü ile hiç alakası yok.
Çünkü bunların fikri yok!
Bunlar tetikçi.
Kalemlerini askere karşı silah olarak kullanma görevini icra ediyorlar.
Genelkurmay başkanı bu tavrını devam ettirdikçe de görevlerine devam edecekler.


Muharrem Bayraktar





Hain toto


“Velinimetim, canımdan aziz başbakanım... Bakanlık koltuğu altından alınan Kürşad Tüzmen’in içimizdeki hain olduğunu üzülerek bildirmek zorundayım... Bir dost.”

“Yüce liderim, efsanevi başkanım... Köksal Toptan bizi sırtımızdan hançerledi, sekreterine böcek taktım, ses kayıtlarını feysbuk’a koydum, Vahit Erdem ve Murat Başesgioğlu’nun MHP’lilerle yemek yediğini fotoğraflamış bulunmaktayım, takdirlerinize...”

“Gözümün nuru, gönlümün süruru efendim, Müjdat Kuşku’dan kuşkuluyum... Bir kardeşiniz.”

“Sebebi saadetim, başbakanım... Reha Çamuroğlu oy vermedi, eğer beni bakan yaparsanız, öbür vermeyenleri de söylerim. Sünni’yim ama, tensip buyurursanız, şıp diye Alevi de olurum... Bir uyanık.”

“Ahmet’e sakın güvenmeyin.
Mehmet.”

“Mehmet’e sakın güvenmeyin.
Ahmet.”

Gammazlıyorlar birbirlerini...
Fişliyorlar!

Cadı avı başladı kulislerde...
Adı geçenler vebalı gibi oldu.
Yanlarına kimse oturmuyor.
İspiyon listeleri havada uçuşuyor.

Allah’ın tokadı yok çünkü...

İsimsiz mektupları gösterdiler.
“Aha işte kanıt” dediler.
Ona “Ergenekoncu...”
Buna “darbeci...”
İtiraz edene “kansız” dediler.
Yandaş olmayana “hain” dediler.

Hadi bul bakayım şimdi haini!


Yılmaz Özdil



Saat tamircisi...



İsmet İnönü 70 yıl önce Atatürk’ün resmini paradan çıkarmış...
Tayyip Erdoğan anlaşılan hâlâ bunun üzüntüsü içinde!
Dün de grupta acı acı İsmet İnönü’yü eleştirdi.
Bazı vekiller gözyaşlarını tutamadı!
Bu eleştiri neye yarayacak? İnsanlar İsmet İnönü faşistmiş o zaman Tayyip Erdoğan Anayasa Mahkemesi’ni ve HSYK’yı gönül rahatlığıyla kendine bağlayabilir gibi bir mantık mı güdecek?
Hiç sanmıyoruz.
Erdoğan sanırız bu anlamsız benzetmelerle kendi seçmeninin zekâsına da hakaret ediyor...



Nisan ayı itibariyle yıllık tüketici fiyatlarındaki artış yüzde 10.2 olarak açıklandı...
Mutfaktaki enflasyon resmi ortalamanın çok üzerinde...
Enflasyon dana etinde yüzde 55, koyun etinde yüzde 44, tavuk etinde ise yüzde 18’i buldu.
Okul kitapları yüzde 69, patates yüzde 48 pahalandı.
Süt ürünleri de son 12 ayda, yüzde 10’luk TÜFE’nin çok üstüne çıktı. Süt fiyatları yüzde 11 artarken, beyaz peynirde artış yüzde 25, kaşar peynirinde yüzde 20 oldu.
Süleyman Demirel’in bir saatçi hikâyesi vardır. Köye gelip tamirci olduğunu söyleyen adamın eline bozuk bir duvar saatini vermişler. Adam saati sökmüş, bütün parçalarını ayırmış. Fakat bir daha toplamasını becerememiş.
Biz de iktidarın ve liderinin bu ekonomiyi nasıl toparlayacağını pek merak etmekteyiz.
İsmet İnönü faşist miydi değil miydi, ondan daha çok ekonominin nasıl normale döneceğini merak ediyor bu ülkenin insanları...


MELİH AŞIK
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Çrş May 05, 2010 4:21

Gündem bıyık ama -eski(meyecek) bir yazı...

Demokrasiyi bölücülüğün kılıfı yapanlardan kurtarmak!

Elbette amacımız demokrasinin ne olduğunu ya da ne olmadığını anlatmak değildir. Meramımız demokrasinin bir amaç ya da araç olarak kullanılıp kullanılmadığını irdelemektir. Üzücü ama başından söyleyelim ki, demokrasi kavramı günümüzde çok açık biçimde emperyalist saldırganlığı kamufle etmenin aracı olarak da kullanılmaktadır. Demokrasi getirmek için ülkelere müdahale edilmekte, demokrasiyi korumak için darbe yapılmakta, demokrasiyi kurtarmak için savaş çıkarılmaktadır. Büyük güçlerin demokrasi sevdası (!) dikkat çekecek kadar tehlikelidir. Tamamen duygusal (!) nedenlerle demokrasiyi kurmak için küresel güçler ellerinden her geleni yapmaktadır. Sanırsınız ki küresel hegemonya peşinde koşan ülkeler, her şeyi dünyada demokrasiyi hâkim kılmak için yapıyor. Demokrasinin sadık müritleri ve uygulayıcıları olarak görünenler bari demokrat olsa...!

Emperyalistlerin demokrasi aşkı!

İnsanların katılımcı, serbest, özgür, çoğulcu ve kendi kaderleri hakkında karar verici bir konuma gelmeleriyle küresel güçlerin fena halde ilgilenmeleri anlamsız değildir. Buna rağmen hiç kimse AB’nin ya da ABD’nin neden Türkiye’de mükemmel bir demokrasinin yerleşmesi için onca gayret gösterdiğini düşünmüyor. Yine çoğu insan ABD’nin Irak’a demokrasi getirmek için bunca kaybı niçin göze aldığını da pek aklından geçirdiği yok! Afganistan’a demokrasi getirmek için bombalamadık yer bırakmayan ABD’nin kontrolü altında tuttuğu Suudi Arabistan ya da Kuveyt’in demokrasi için kulağını dahi çekmemesinin nedeni de pek sorgulanmaz. Yalnız Amerika’nın değil aynı zamanda Soros gibi Amerikalıların da bireysel olarak demokrasiye olan düşkünlüğü normalin oldukça üstündedir. Velhasıl emperyal hırs taşıyan ne kadar ülke varsa hepsi demokrasi adına ülke kurtarmaya ve insanlığa katkı sağlamaya çalıştığını söylemektedir. Güçsüz ülkelerde demokrasiyi, liberalizmi ve modernleşmeyi yerleştirmek için büyük güçlerin ortaya attığı onca proje elbette nedensiz değildir.
Bu nedenle küresel güç odaklarının demokrasi aşkının perde arkasını irdelemekte yarar vardır. Demokrasi, bu güçlerin elinde her kapıyı açan bir maymuncuğa dönüşmüştür. Çünkü kimi güçler işgaline meşruiyet temin etmek, kimisi hâkimiyetini sürekli kılmak, kimisi de sömürmek için demokrasi kavramını kullanmaktadır. ABD’nin bölgeye hâkim olmayı esas alan Orta Doğu Projesi’nin omurgasını da “demokrasi” teşkil ediyor. ABD, açıkça bölge ülkelerini demokratikleştirme, modernleştirme ve liberalleştirmek için müdahale edeceğini ilan etmişti.

Teröristler bir anda demokrat kesildi!

Yalnız büyük küresel güçler değil yerli işbirlikçi cenah da demokrasi kavramını aynı biçimde kullanmaktadır. Bölücü ve ayrıştırıcı kesim demokrasi diye diye gerçekte demokrasiyi tepelemektedir. Bu kesim Türkiye’de ihanet, bölücülük, ayrımcılık, zulüm türünden tavırlarını demokrasi kavramı içinde yutturmaya çalışmaktadır. Türkiye’de demokrasi kavramından en fazla slogan üreten kesimin terör örgütü ve yandaşlarının olması sebepsiz değildir. Kanlı terör örgütünün İmralı’daki başının “demokratik cumhuriyet”, “demokratik toplum”, “demokratik siyaset” ve “demokratik özerklik” gibi kavramları ağzından düşürmemesi rastlantı değildir. Eski Marksistlerin, günümüzde liberal demokrat kesilmelerinin nedeni de budur. Kendisini İslamcı olarak niteleyenler de bir yandan AB’cilikte diğer yanda demokrasi havariliğinde kimseyle kendilerinin mukayese dahi edilmesine izin vermiyorlar. Bölücülüklerini bile ABD’nin Irak’ta yaptığı gibi “demokrasi” maskesiyle kılıfına uyduruyorlar. Bu bağlamda Kandil’deki eli kanlı teröristler bile bir anda demokrat kesildiler. Bu yüzden ilk önce demokrasiyi, demokrasi istismarcısı güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerin elinden kurtarmak gerekir. Türk demokrasisini, demokratik bir biçimde ülkeyi bölmek isteyenlerin elinden kurtarmak öncelikli görevdir.

ÖZCAN YENİÇERİ
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Çrş May 05, 2010 19:17

Bir “Ergenekoncular” var… Bir de “Ergenekon sempatizanları”!..


Silivri, Hasdal, Erzincan, CHP, MHP’den sonra AKP’nin “Ergenekoncuları” da çıktı.

Ama yetmedi, şimdi bunlara “Ergenekon sempatizanları” eklendi. Yandaş medyanın “Ergenekon sempatizanı” ilân ettiği ilk isim Vatan Gazetesi Yazarı Ruhat Mengi oldu.

Star Gazetesi Yazarı Hikmet Genç bugün yazısına aynen şu başlığı koydu; “Ruhat Mengi Ergenekon sempatizanıdır!..”

İşte Hikmet Gençi’in, Mengi’nin yazılarını ve büyük reyting alan “Her Açıdan” isimli tv programını ağır bir dille eleştiren o yazısından bazı satırlar:


“Açık açık konuşun bakalım!.. Tam da şehit kanına ihtiyaç vardı değil mi?!.. ‘Yargı bağımsızlığı elden gidiyor..’ martavalıyla daha fazla idare edemezdiniz çünkü!.. Değişikliği engellemek için ‘orduyu göreve davet edecek’ haliniz de yok.. Zira darbe şartlarını olgunlaştıracak imkan ve kabiliyete sahip olanların önemli bir kısmı içeride… Geriye ne kalıyor?.. Toplumu germek, korku ve tedhiş yaymak.. Ve bunun için aranan ‘kan’ bulundu.. Şehit kanı!.. Sonra Ruhat gibi Ergenekon sempatizanları nasıl olsa yazarlar.. ‘Bu kadar şehit verirken neden Anayasa ile uğraşıyorsunuz?..’ diye hesap sorarlar… Hem gazetedeki köşesinden hem televizyon ekranlarından her daim Ergenekon sanıklarının masumiyetini ispatlamaya çalışan Ruhat’ın haleti ruhiyyesi hiç de iyi değil… Programının ismi ‘Her Açıdan’, lakin Ruhat herşeye ‘dar açıdan’ bakar… Hatta onun için tek bir ‘açı’ var diyebiliriz... O da ‘Ergenekon Açısı’dır!... İşte bu açıdan Ruhat, Ergenekon sempatizanıdır!..”


En büyük “sempatizan” grup


Benzer bir yaklaşım da Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’dan geldi. Hatırlanacağı gibi Günay, AKP hakkında kapatma davası açıldığında, bunun “Ergenekon davasına misilleme” olduğunu öne sürmüştü.


Günay önceki gün ise Başbakan Erdoğan’ın İnönü’yü “Hitler”e benzetmesine destek vermek için CHP Lideri Baykal’ı, “Mussolini”ye benzetip, “Mussolini bir dönem sosyalistti. Sonra faşizmin teorisini yaptı. Baykal, aynada benzer bir sima görebilir” dedi.

Günay bu açıklamaları sırasında, AKP’nin “çekirdek kadrosu”nda yer aldığını anlatmaya çalışırken, şu ilginç değerlendirmeyi yaptı:


“Ben o çekirdeğin tam içinden olduğumu hissediyorum. AK Parti’nin kuruluşunda yoktuk, ama tuzak kurulduğu dönemde katıldık. AK Parti’ye karşı Cumhuriyet mitingleriyle bir ayaklanmanın kışkırtılmaya çalışıldığı dönemde, sadece AK Parti'yi değil, demokrasiyi, demokratik parlamenter süreci korumak için geldik. Bu anlamda AK Parti'nin demokratik duruşunun tam ortasında bayrak direği gibi duruyoruz. Bundan sonrasını söylemeyeyim, dilimin ucunda ama!.."

Demek ki Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a göre, milyonlarca insanın katıldığı Cumhuriyet mitingleri, “AKP’ye karşı bir ayaklanmanın kışkırtılması” için yapılmış!.. Bu durumda o milyonlar “Ergenekon sempatizanı” olmuyor mu?

Cumhuriyet mitingleri hakkında böyle düşünen sadece Günay değil. Daha o zamanlar, mitingler yapılmadan dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç, Şener Eruygur’u hedefe oturtmuş ve milleti bu mitinglerden uzak durmaya çağırmıştı.

Yine dönemin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül mitingler için, “Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve insanların fikirlerini ifade etme özgürlüğü var. Ama hukuksuzluğa, kanunsuzluğa asla asla müsaade etmeyeceğiz, bunu da herkes bilsin” demişti.

Başbakan Erdoğan da üzerinden 1 yıl geçtikten sonra bile Cumhuriyet mitinglerine duyduğu tepkiyi şu sözlerle ifade etmişti:


“Bakın alanlara, belli insanlar gelip toplanıyor. Bulunduğum konum gereği sabırla izliyorum. Ama taraftarı olsam, o meydanlara 10 katını biz toplarız. Örgütüm buna müsaittir. İnanıyorum ki, sivil toplum örgütleri olarak bunun karşısında toplanacak çok daha büyük kalabalıklar da olabilir. Ama biz hep sabır telkin ediyoruz.”


Müyesser YILDIZ





Meclis’te bir kaç iyi adam


AYLARDIR İmralı, PKK sözcüleri söylüyor, biz de zaman zaman uyarıyorduk. Osman Öcalan, Karayılan, KCK, PKK, BDP yetkilileri, nevruz sonrası eylemlerin başlayacağını defalarca ifade etmediler mi? Şimdi AKP’ye yakın medya, terör olaylarının arkasında, darbeci, Ergenekoncu, muhalif veya yabancı güçler olduğu iması ile yayın yapıyor. Nerede ise olaylar AKP’yi yıpratmak için derin devletçe yapılıyor diyecekler. Bazı soru işaretleri olabilir, yıllardır bu olaylar kullanılarak bu ülke karıştırıldı ama bu PKK gerçeğini, açılım uygulamasının yanlışlığını değiştirmez ki! Açılımın ucunu açık bırakarak, bölücüler nezdinde açılımı federe devlete kadar uzanan bir hayal yaparak, sonra vazgeçerek, şimdi PKK eylemleri artınca da, “Bunun altında bir Çapanoğlu var” diyerek bu işler yürütülmez. Var ise de bunu hazırlayan hiç şüpheniz olmasın Hükümetin yanlış politikalarıdır. Boşuna sorumluluğu, suçu başkalarına atmaya çalışmasınlar. Hükümet, Kürt ve PKK konularında çuvallamış ve 2002’de terörsüz aldığı Türkiye’yi, sinir küpü yapmıştır.
Bir tek sen akıllısın!
DİĞER taraftan benzeri mantığı, yani derin devlet gerekçesini yine devreye sokup AKP’nin 330’un altında kalmasını kimse farklı göstermeye çalışmasın. AKP, ülkeyi yönetemediği, tek parti-tek adam iktidarına doğru gittiği ve PKK konusundaki yanlış tutumu nedeniyle kaybetmiştir. Bunu gören aklı başında birkaç AKP milletvekili bu dersi vermiştir. Derin devlet komploları konusunda iddialı olanlara sorarım; AKP iktidara gelirken, Tayyip Bey olağanüstü şartlarda Başbakan yapılırken nerede idiniz? Asıl toplum ve siyaset mühendisliği o zaman yapılmadı mı? Şimdilerde de görünmez eller vardır muhakkak ama asıl olan devleti yönettiği varsayılanların buna karşı tedbir almasıdır. Tartışmamız, konuşmamız gereken budur. Şimdi birileri yazacaklar ve yazıyorlar, “Halkın iktidarı, inananların iktidarı engellenmeye çalışıldı, çalışılıyor” diye. Engelleyen kim? Seni kim iktidar yaptıysa o indiremez mi? Kulüplerin futbolcu ve yöneticileri dahi her maçta yenilgiye hakem gerekçesini göstermiyorlar... Ayrıca sen halktan ve haktan ne kadar koptun farkında değilsin!
Bir taraftan Meclis, milletin iradesini temsil ediyor, engellenmemeli diyeceksin, diğer taraftan işine gelmeyince Meclis iradesi tu kaka olacak. Herkes enayi, aptal, bir sen akıllısın!
Devlet adamlarına ihtiyaç var
OYLAMADA hayır oyu verenler izan ve vicdan sahipleridir. Vicdanlarının sesini dinlemişlerdir, komplo aramaya gerek yok... Bence saklanmalarına da gerek yok. Gururla çıksınlar ortaya. Erzurum’da vaktiyle işporta arabasında dut satana dadaşa bir adam yanaşmış, fısıltıyla, “Dutun kilosu kaça?” diye sormuş. Satıcı dadaş, “Baba niye ele eğilip kulağıma fısildirsan. Eskeriye mavzeri satmiram dut satiram, dut” demiş. Hayırcılarda gurur duyacakları bir iş yaptılar, saklanmalarına gerek yok.
Şimdi Tayyip Bey, Başkanlık, Cumhurbaşkanlığı, tek başına 3’kez iktidar olma hayallerini tekrar gözden geçirmek zorundadır. Büyük sermaye ve medya ise ejderhanın nasıl yenilebileceğini görmüş, korkularını atmış olmalıdır. “Bunlar firesiz bu maddeleri de geçirir, referandumu da kazanırlar, AKP engellenemez” mantığı bitmiş olmalıdır. Yeni bir dönemin başladığına kuşku duymayın... Ancak, çıkarlarının zedeleneceğini görenlerin müthiş bir güçle iktidara sarılacaklarını da unutmayın.
Şimdi “Oh olsun” veya “Hainler!” diyip kimseleri suçlama veya sevinme vakti değil. Gerçekten ülke zor durumda... Ekonomik, sosyal, askeri ve siyasi alanlarda bazı gereken önlemler alınmaz ise birkaç yıl içerisinde hakikaten çok zor duruma gelir, birilerinin baskılarına boyun eğmek zorunda kalabiliriz.
Türkiye’nin devlet adamlarına tam da bugünlerde ihtiyacı var.


BÜLENT KUŞOĞLU
En son Başkomutan tarafından Prş May 06, 2010 0:30 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kez düzenlendi.
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Çrş May 05, 2010 23:45

SİVİL FAŞİZM VE ÇİZİLEN KARİZMA


Sivil faşizmin rüzgarına kendisini kaptıran sayın Başbakan Erdoğan, parti kapatmayı zorlaştıran 8.maddenin meclis tercihine takılmasıyla karizmayı bir nebzede olsa çizdirdi.

Kendisini tek adam rolüne en fazla kendi inandırdığından, parti kapatmayla alakalı 8.maddesinin referanduma gitmemesi onu aynı zamanda fazlasıyla da öfkelendirdi.

Hiç beklemiyordu, şaşırdı, donakaldı.

Hatta oylamadan önce ve sonra diye yan yana iliştirilmiş iki kare fotoğraf durumun özetiydi.

Bugünden itibaren Başbakanı daha sert,daha keskin göreceğimizi düşünüyorum.

Meclis grubundaki konuşmasında bunun işaretlerini görebilirsiniz.


Meclis aritmetiğinin kendisine sağladığı avantajları millet lehine değilde kendi lehine kullanmasına, milletin vekili sıfatını hazmetmiş birkaç vekilin itirazı bizler adına sevindiricidir.

Bir çok iyinin işaret fişeğini ateşlemiş olabilirler.

Bunları göreceğiz.

Yalnız asil olmak yerine suret olmayı tercih edenler, tercihlerinin ağırlığı altında ezileceklerdir.

Milletin sinesi yerine,Erdoğanın gölgesi altına sığınanlar güneş batmaya başlayınca yok olan gölgenin ardından karanlıklarda kaybolacaklardır.

Başbakan Erdoğan'ın tek adam olma özlemi rüyadan öteye gidemeyecektir.


23 nisan törenlerinde yerini bir kaç dakikalığına bıraktığı küçük kız çocuğuna Başbakanın yetkilerini anlatırken duyduklarımız gerçekti.

Başbakan Erdoğan orada kendisini tarif etti.

Olmasını istediğiydi astığı astık,kestiği kestik!

Başbakan sayısal çoğunluğu demokrasinin bir nimeti olarak görmediğinden sağlıklı bir demokrasi tahayyülü beklemekte abesle iştigaldir.

2010 Türkiye'sinde Tayyip Erdoğan kendisini tek adam ilan etmek istemektedir.

Herkes bu düşüncenin farkındadır.

İstediğini Cumhurbaşkanı yapabilen, atayan, alan, satan, istediğini herşeyken hiçe indiren gücü ve düşünceyi kendisine hissettiren sadece yanlış tercih olarak ortaya çıkmış olması değildir.

İnsanoğlunun gücü kendi eliyle tercih ettiğine verip, yine kendisinin boyun bükmesi gibi tuhaf bir durumun da söz konusudur.

Başbakan Erdoğan'ın durum okuması ve bulunduğu durum için yapılabilecek son tanımlama budur.

Anayasa değişikliği oylamasındaki gibi tökezlelerde olmasa tutana aşk olsun.

Türkiye demokratik gelişimini tamamlamaya çalışırken,millete dikte ettirimek istenen tek adam modeli doku uyuşmazlığı yaratmış,kaşıntı yapmıştır.

Bir an evvel kan değişikliği yani erken seçim gereklidir.

Aksi takdirde bu doku vücudun kimyasını bozacak ve yaşamasını imkansız hale getirecektir.

A. Savaş Çolak




Bir güneş günüyle uyanmıştım...

Allı pullu, beyazlara ve mavilere bürünmüş, eşi benzeri olmayan bir günü yaşamak istiyordum.

Hayatı türküler zincirine vurulmuş Hızır Paşa’yı, Pir Sultan’ı... Kuşların kulelerden ovaya doğru uçuşunu... Malabadi köprüsündeki çocukları... Toprağın yalnızlığını, morarmış sesini.
Kayın ağacının altında kendi kendimle hesaplaşmak istedim...
İkiyüzlülüğün, dönekliğin egemen olduğu bir toplumda, sözde bilim insanı kimliğiyle dolaşan sahtekârları sergilemek.
Vazgeçtim!

Onları televizyon ekranlarında her akşam görüyordum.
Tarikat şeyhinin müritleriyle, eski solcu döneklerle hep ama hep aynı şarkıyı söylüyorlardı:
“12 Eylül darbecilerinin 1982 Anayasası’nın değiştirilmesine neden karşı çıkıp, darbeci faşistlere destek veriyorsunuz?”
AKP’nin zokasını “demokrasi ve özgürlük” diye ayakta alkışlayan bu takımı çok iyi tanıyordum.
Uzaklarda yaşayan tarikat şeyhinin müritlerinin “can dostları”ydı onlar... Bir yandan Soros vakfından yemleniyorlar öte yandan şeyhin TV kanallarında devrimcileri, sosyalistleri ağır dille suçluyorlardı:

“AKP’nin sivil anayasasına karşı çıkanlar Ergenekoncu, Balyozcu ve postal yalayıcılarıdır.”
Prof. Dr. Andrew Arato, Milliyet’ten Devrim Sevimay’a konuşmuştu bir süre önce...
Arato ne diyordu:

“...Siyasetin diliyle anlatmaya çalıştığım, AKP’nin kendi 12 Eylül’ünün hazırlıkları girişimidir.”
AKP iktidarı “tek adam”la ülkeyi sivil faşizme götürmek için kolları sıvarken, Soros’un Çocukları’nı ve müritleri yanına almıştı.


Anayasa değişikliğinin asıl amacının ne olduğu apaçık ortadaydı ve Arato bunu “hukuk diliyle” şöyle tanımlıyordu:

“AKP, yargıyı önünde en büyük engel olarak görüyor, bunun için de anayasa değişikliği yapıyor.”
AKP yargıyı ele geçirince ne yapacaktı?
Bu soruya yanıt vermek için “doğaüstü güce” sahip olmaya gerek yok.
17 kişilik Anayasa Mahkemesi’nin çoğu üyesini cumhurbaşkanı seçecek...
Burada bir eksik var elbet.
Bu da kanun hükmünde kararname çıkarma gücü.
O da bu gidişle kuşkum yok yapılır.
Bir de başkanlık sistemine geçilirse yeme de yanında yat, olur!
Gidiş sivil faşizme doğrudur!


Hikmet Çetinkaya


Kansız iç savaş ya da Sevr’cilerle Lozan’cıların hesaplaşması!

ABD’nin en etkili yayın organlarından The Wall Street Journal, önceki gün Türkiye’de yaşananlar için kansız iç savaş tanımlamasını yaptı.
Üzülerek kaydetmeliyiz ki bu ifade
doğrudur.
Evet epey bir süredir Türkiye’de yaşanmakta olanın adı abartısız olarak kansız bir iç savaştır!
Diyeceksiniz ki bu iç savaşın tarafları
kimler?
Sevr’cilerle Lozan yanlıları!
Evet kavga ya da savaş bu iki kesim ya da bakışın hesaplaşmasıdır!
Sevr’ciler cephesinde yer alanları biliyorsunuz!
Başta AKP, DTP, PKK ve siyasal İslami guruplarla, malum besleme-yandaş basın-örgüt ya da çevreler!
Lozan kanadında ise siyasi olarak CHP-MHP-DP, İP ve benzeri milli partilerle, bilinen vatanperver çevreler ve de işbirlikçi mensuplarının dışında TSK var!
Sevr’cilerin gücü, tıpkı Anadoluyu parsellere ayırmak isteyen 19. yüzyılın emperyalizmi gibidir!
AB’den ABD’ye yani Haçlı zihniyetinden tarifsiz destekleri var!
Devlet ellerinde!
Bürokrasinin neredeyse tamamını fethetmişler!
Medyanın yüzde 90’ına, sermayenin yüzde 80’ine hakimler!
Direnen TSK ile yargıya da tıpkı Kurtuluş günlerimizde “Padişahımıza karşı çıkıyorlar, bizi kafir yapacaklar” iftiralarının uydurulması misali türlü çirkin yakıştırmalarla hücum ediyorlar!
Karşısındaki milli cephenin gücü ise bölünmeyelim inancı ile vatana karşı var olan müthiş sadakat!
Yok yaptığım hamaset değil, durum tespitidir ki, günün süper gücü ABD’nin en ciddi gazetesi bunu zaten benden önce yapmış durumda!
Diyeceksiniz ki Türkiye’deki işbirlikçi sayısı bu kadar mı tavan yaptı?
Hayır hadise öyle değil!
AKP’lilere sorarsanız, tıpkı Sivas kongresinde ABD mandacılığını talep eden türediler misali vatanı kurtarmak isteyen asıl kendileri!
Onlara göre vatan Misak-ı Milli değil!
Onların vatan ölçüsü seccadenin özgür olarak serildiği yerdir!
Ben bu tanımlamayı bu dinci (!) güruhtan yıllardır dinledim!
Eh vatan kavramı bu olunca Güneydoğuyu Barzani’ye, Kıbrıs’ı Rumlara peşkeş çekmekten rahatsız olmuyorlar!
Bir başka boyut, Serv’ci güruhun Cumhuriyetle hesaplaşması hadisesidir!
Hiç kuşkunuz olmasın HSYK’dan Anayasa Mahkemesine kadar ülkenin son kalelerinin zaptı hedefi, rövanş alma ve laik Cumhuriyete diz çöktürme ütopyasının yansımasıdır!
TSK’ya karşı aylardır sürdürülen aşağılama ve çökertme taarruzlarının amacı da budur!
Acı olan husus milletin bir bölümünün ilan edilmeden yürütülen bu savaştan din-iman gibi hususlar ve medya karatması ve de manipülasyonları ile hala tam haberdar olmamasıdır!
Ama endişe etmeyin, haberdar olanların imanı ve inancı bu işbirlikçileri dün olduğu gibi bugün de tarihin çöplüğüne dökmeye yetecektir!


Sabahattin ÖNKİBAR








GÜNDEM DEĞİŞTİRME,
DİN İSTİSMARI VE KUTUPLAŞTIRMA KURNAZLIĞI





İsmet İnönü zamanında ve savaş döneminde camilerin depo olarak kullanılmasını diline dolayan Recep Tayyip Erdoğan, Türk askerinin kâfirlere karşı, Irak'ta camileri işgal eden ABD askerlerinin de Müslümanlara karşı haince katliamlar uyguladığını idrak edemiyor herhalde?

"Bazen Başbakan çıkıyor bir eleştiri getiriyor veya bir polemik başlatıyor. Kamuoyu sadece bir kişiye eleştiri gibi algılayabiliyor. Aslında o gündemi değiştirmek için yapılmış olabiliyor veya sadece söylediği sözlerin asıl muhatabı örtülü mesajı anlayabiliyor."

Bu sözler Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın başdanışmanı olan, onun konuşmalarını hazırlayan ekibin başındaki Yalçın Akdoğan'a aittir. Başbakanın konuşmalarını hazırlayan aynı zamanda onun oluşturduğu polemikleri de üreten olmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan'ın gündem değiştirmek için planlı bir şekilde polemik başlattığını 'gündem okuması' yapabilen herkes anlamaktadır. Recep Tayyip Erdoğan, Türk siyasetinde yüzlerce polemik örneği olan birisidir. Gündem değiştirme amacı, gündemin ağırlığını kaldıramamasından ve o an yaşanan gündemin kendisini köşeye sıkıştırmasından kaynaklanmaktadır.

Yaptığı "Açılım'dan" dolayı çuvallayan ve Anayasa Değişikliği konusunda bir çıkmaza giren AKP, kendisine gelen tepki ve eleştirileri hafifletmek için ülke gündemini bilinçli bir şekilde değiştirmektedir. Geçtiğimiz haftalarda Türkiye'ye "bedelli askerlik" gündemini tartıştıran Recep Tayyip Erdoğan'ın en son ürettiği polemik konusu ise 2.Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'yü bıyıklarından dolayı Hitlere benzetmesi olmuştur.

Bedelli Askerlik gündemini başlatan kendisi değilmiş gibi işin içinden sıyrıldı. Şimdi ise planlanmış polemik konusu olan İsmet İnönü'yü Hitlere benzetmeye başladı.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'a cevap vermeye çalışırken "Eğer illa Hitler'e benzetecek bir siyasi figür arıyorlarsa, eski genel başkan fotoğraflarına baksınlar. Orada Führer'e özenip, kendisine 'Milli Şef' dedirtmiş genel başkanlarının Hitlervari bıyıklarının altından kendilerine gülümsediğini görecekler" şeklinde kullandığı cümleler Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset basitliğinden başka bir şey değildir.

Ama her yönüyle siyaset basitliği ve acizliği olarak görünse de bunun altında bile çok büyük siyasi kurnazlık vardır. Recep Tayyip Erdoğan'ın bu polemikteki tek amacı referandumda halkı dini duygular üzerinden kutuplaştırmak ve İsmet İnönü'nün Milli Şef olarak anıldığı yıllara vurgu yaparak, halkın dini duyguları üzerinden referandumda evet oyunu çıkarmaktır.

Deniz Baykal'a cevap verirken İsmet İnönü'yü hedef tahtası yapmak, onu siyasi menfaatleri için aracı olarak kullanmak Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi ayıplarından birisidir.

Recep Tayyip Erdoğan için siyasi menfaat sağlayacak kutuplaştırma olsun da, konunun ne olduğunun hiçbir önemi yoktur.

Recep Tayyip Erdoğan'ın İsmet İnönü polemiği başlattıktan bir gün sonra söylediği "Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün İsmet İnönü'ye yazdığı o mektuptaki o incelik var ya... Ah ah, o mektubu iyi incelemek lazım, teferruatına girmeyeceğim. Hani diyor ya, 'o camiler, kervansaraylar askerlerden boşaltılsın...' Sadece o değil, orada daha başka şeyler de var. Onu eğer incelersek, araştırırsak onların içinde nelerin olduğunu görürüz. İşte biz, oraları onlardan temizliyoruz." şeklindeki sözler hem polemiği sürdüreceğine, hem de dediğimiz gibi dini duyguları istismar edeceğine dair delil niteliğinde olmuştur.

Asker ve devlet adamı İsmet İnönü'nün eleştirilecek ve tartışılacak yönleri elbette vardır. Fakat Recep Tayyip Erdoğan'ın buna ne kapasitesi, ne hakkı, ne de haddi elverir. İsmet İnönü'nün yaşadığı savaş dönemlerinde camilerin kullanım tarzlarına atıfta bulunarak siyaset yapan Recep Tayyip Erdoğan'ın camiler konusunda bir hassasiyeti olsa idi, Irak'ta bombalanmadık cami bırakmayan ve camileri işgal ederek dinlenme ve eğlence tesislerine döndüren ABD askerlerine "ABD'nin Irak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en az zamanda dönmeleri temennisi ile duacıyız" şeklinde mektuplar yazıp Müslüman katliamı yapan ABD askerlerine dua etmezdi.

İsmet İnönü zamanında ve savaş döneminde camilerin depo olarak kullanılmasını diline dolayan Recep Tayyip Erdoğan, Türk askerinin kâfirlere karşı, Irak'ta camileri işgal eden ABD askerlerinin de Müslümanlara karşı haince katliamlar uyguladığını idrak edemiyor herhalde?

İsmet İnönü komutanlık yaptığı savaşlarda zaferler kazanarak Türk milletinin dinini, imanını, namusunu korumuş, Recep Tayyip Erdoğan ise Büyük Ortadoğu Projesi'ne "Eşbaşkanlık" yaparak Müslümanların vatansız bırakılmasına, ırzına geçilmesine, camilerinin işgal edilmesine ve 1,5 milyon Müslümanın vahşice öldürülmesine destek vermiştir. Aradaki fark bu kadar derindir yani


CHP'yi tarihten günümüze alarak eleştiren Recep Tayyip Erdoğan, referanduma gidecek süreçte AKP-CHP kutuplaşması yaratma peşindedir. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde bunun siyasi rantını topladı ve yine tekrarını uygulama amacı taşıyor. Kimse bu oyuna düşmemelidir.

İsmet İnönü'yü yaptıklarından dolayı Hitlere benzeten Recep Tayyip Erdoğan kendi yaptıklarının kime benzediğini açıklayabilir mi acaba?

Badem bıyıklı Tayyip, uyguladığı politikalara bir bakarsa Hitler bıyığının kendisine de yakıştığını görecektir. Ama bir insanı yargılamak saçı, bıyığı, kıyafeti ile değil, yaptıklarına ve uyguladıklarına bakarak mümkündür.

Türk milleti, Recep Tayyip Erdoğan'ın bu gündem değiştirme taktiklerinden ve siyasi kurnazlıklarından bıkmıştır. Kendi parti içinde bile bıkanlar olmuş olmalı ki, Anayasa Değişikliği içinde en önem verdikleri madde bile AKP içindeki milletvekillerinin vermediği destek yüzünden düşmüştür.12-13 kişilik milletvekili firesi yaşayan AKP'nin medyası şimdiden o milletvekillerini "Ergenekoncu" yaptı bile İşte bu yüzden Hitlere en çok yakışan kim, önümüzdeki günlerde herkes daha iyi görecektir.

Yıldıray Çiçek



Memleketin anasını ağlattıktan sonra

Memleketin anasını ağlattıktan sonra ağlasanız ne olur ağlamasanız ne olur.
Başbakan partisinin grup toplantısında konuşmuş da vekilleri göz yaşlarına boğulmuş.
Meğer ağlamayı da biliyormuşlar.
Sekiz seneden beri bu millet sizi hep ağlatanlar safında gördü.
Toptan koca ülkenin anasını ağlattınız.
Tek tek, köylünün,çiftçinin, esnafın,tüccarın, amirin,memurun,işçinin,iş verenin, öğrencinin,öğretmenin, kadının ,erkeğin anasını ağlattınız.
Parmaklarınız sekiz sene boyunca hep ağlatanlar lehine, ağlayanlar aleyhine kalktı.
Vay be, demek, iktidar partisine mensup vekiller ağlamayı da biliyormuşlar.
Memleketin anasını ağlattıktan sonra kendileri de ağlamaya başlamışlar.
Neye yarar ki?
Bu millet sizi hep ağlatanların yanında, yanı başında gördü.
Hatta, sahih rivayetlere göre sizin toplanıp bir araya gelmeniz bile dünyanın anasını ağlatan cellatların işaretleri doğrultusunda vuku bulmuş bir hadisedir.
Sizin iktidarınızın hemen dördüncü ayında İslam coğrafyasının anasını ağlatanlar “haçlı seferi” ilan ederek ölüm makineleri ile, cümle coni ve canileri ile Irak’ın tepesine inmeleri de bu rivayetleri doğrulamaktadır.
Siz hem ülkenin anasını, hem de dünya Müslümanlarının anasını ağlatanlarla berabersiniz.
Tarım ülkesini hububat ithal eder hale getirmişsiniz.
Tarım ülkesini et ithal eder hale getirmişsiniz.
En ağır vergiler altında inim inim inler duruma sokmuşsunuz.
Dünyanın en pahalı akaryakıtını ülke haline sokmuşsunuz.
Teröristleri davul zurna ile karşılayan bir ülke haline getirmişsiniz.
Terörle mücadele eden güvenlik güçlerini besleme-mütareke basının önüne atmışsınız, ağzınız kulaklarınızda seyrediyorsunuz.
Bayrağa sarılı tabutlar ülkenin her yanında…
Siz hala teröristlerin gönlünü almakla meşgulsünüz.
Analar ağlıyor, eşler ağlıyor, nişanlılar ağlıyor, yetimler ağlıyor…
Memleketin anasını ağlattınız.
Bundan sonra ağlasanız ne olur ağlamasanız ne olur.


Aziz Karaca






PKK,30 YILDA YAPAMADIĞINI 6 AYDA YAPTI


AKP Hükümeti'nin, teröre siyasi çözüm bulma çabaları altında, Kandil'den inenleri davul zurna ile karşılamasına göz yumması ve bölücülere kucak açması, ne acıdır ki, PKK'yı bugünkü konuma getirmiştir. Şehirlere kadar inen, polislerimizi şehit eden, karakol baskınları ile Mehmetçiklere kurşun yağdıran hainlerin böylesine cesaretlenmesinin altında yatan gerçekleri iyi görmek ve iyi okumak gerekir.

AKP Hükümeti "Açılım" adı altında PKK'yı şehirlere, alanlara indirmiştir. Komutanlar cezaevine, Mehmetçikler toprağa giriyor, ama dağdan inen teröristler ellerini kollarını sallayarak geziyorlar, örgüt propagandası yapıyorlar. Bugünkü hükümet hiç kimse alınıp gücenmesin ama bunlara resmen seyirci kalıyor. Başbakan'ın atıp tuttuğuna bakmayın, onların kafalarının içindekilerini biz de bu millet de çok iyi biliyor.

Anımsayınız. Samsun'da Ahmet Türk'e yumruk atılmasından sonra örgüt destekçileri İstanbul'da bir yürüyüş düzenlediler. Bu yürüyüş sırasında bir de pankart açılmıştı. Pankartta " Serhildan'a yürüyelim" yazıyordu. Bunun anlamı örgütün ayaklanması demektir. Ülkeyi kan gölüne çevirenlere bu kadar hoşgörü ile bakılırsa olacaklardan da bugünkü hükümet sorumludur.

AKP, CESARET VERİYOR

PKK'nın son baskınlarına baktığımızda, terör örgütüne bugünkü hükümetin cesaret verdiği gerçeğini görürüz. Çünkü PKK'nın siyasi uzantıları örgüte açıktan destek veriyor. Yaptıklarını ve yapacaklarını saklamıyor. Başbakan Erdoğan ise, yapılacak Anayasa değişikliğinde PKK'nın siyasi uzantıları ile pazarlık üzerine pazarlık yapıyor. Biz daha neyin hesabını yapıyoruz? Biz, teröristleri daha dağlarda niye arıyoruz?

Akan bu kanlar, sönen ocaklar bugünkü hükümetin eseridir. AKP bundan kaçamaz ve hesap vermek zorundadır. Nitekim son olayları değerlendiren MHP Genel Bahçeli, yerinde teşhisle şunları söyleyerek içinde bulunduğumuz tablonun bugünkü AKP'nin eseri olduğunu vurgulamıştır:

" Sınırdan girenlerin hükümet törenleriyle karşılanıp serbest kaldığı, (pişman değilim) diyenin bile muteber hale gelip el üstünde tutulduğu, Irak'taki yuvalarında elinde silah tutana ise kimsenin ses çıkartamadığı bu rezaletlerin devamı ile bölücülüğün de bölücü terörün de son bulması mümkün değildir. Gelişmeler, açılım denen yıkım arayışları ile İmralı üzerinden PKK ile müzakere yapmaya çalışan hükümetin attığı bütün yanlış adımları mutlaka gözden geçirmesini zorunlu hale getirmiştir."

AKP Hükümeti, Habur açılımı yaptı, eline yüzüne bulaştırdı. Terör ve teröristleri cesaretlendirdi. Teröre siyasi çözüm aradılar. Yanlış üzerine yanlış yaptılar. Teröre siyasi çözüm olur mu? Bunu, o zamanlar yazdığımız yazılarda da dile getirdik. Terör örgütü, siyasi çözüm adı altında gücü yeterse vatan topraklarımızdan bir parça koparıp bağımsız bir devlet kurmayı hedefliyor. Buna ABD ve AB üyesi ülkelerin de destek verdiğini vurgulamıştık. Ama bugünkü hükümet bu oyunlara alet olmuştur. Bugün akan kan bu nedenledir.

HALKLA TERÖRİST BULUŞTU

Habur'dan getirilen, davul zurna ile karşılanan ve halkın arasına salıverilen teröristler, yaptıkları açıklamalarda " Pişman değiliz" dediler mi, demediler mi? Siz, buna göz yumarsanız, sonuç da böyle olur. O nedenle, açılım saçmalığı Türkiye'ye çok pahalıya mal olmuştur. PKK 'nın 30 yılda yapamadığını, bugünkü hükümet bu anlayışla 6 ayda yaptırmıştır. Halkla teröristi buluşturmuşlardır.

Başbakan Erdoğan ve tayfasının geçmişte yaptığı yanlışların sıkıntılarını bu millet ve vatan çocukları yaşamak zorunda bırakılmıştır. Bunların hesabı sandıkta sorulmayacak mı? Ocaklara düşen ateş düştüğü yerde kalacak mı? Bunları biz içimize sindiremiyoruz. Terör örgütüne siyasi çözüm arayışına girmenin büyük bir yanlış ve gaflet olduğunu dün söylemiştik, bugün yinelemek istiyoruz, yarın yine aynı görüşte olduğumuzu vurgulayacağız.

Dikkat ediniz, Habur'dan törenlerle karşılananlar, PKK yandaşlarının şimdi önderliğini yapıyorlar. DTP mitinglerini organize ediyorlar. PKK yandaşlarını örgütlüyorlar. Pankart açıyorlar, taktik veriyorlar. Böyle bir düzen olur mu? Bunlara seyirci kalınır mı? Ama bugünkü AKP Hükümeti bütün bu olup bitenleri görmezden geliyor. Yorumu da sizlere bırakıyoruz.

Teröristlere, bölücülere, PKK yandaşlarına ses çıkarmayan bugünkü hükümet, bunlara karşı çıkan görüştekilerle mücadele ediyor. Vatanını, milletini, toprağını savunanları sindirmeye çalışıyor. Hak arayışı içinde olanların karşısına güvenlik güçlerini dikiyor. Bütün bu olup bitenler karşısında bu millet daha ne kadar sessiz kalacaktır?

Bu arada bir noktaya daha değinelim:

PKK teröristlerine kucak açan, onları barındıran, silahlandıran ve destekleyen Kuzey Irak Aşiret Reisi Barzani'yi bugünkü hükümet resmi davetle Ankara'da ağırlayacak. Aşiret reisi ile kucaklaşacaklar. Şu olaya bakınız. Türkiye'yi ne hallere sokuyorlar. Böylece PKK terörünün Kuzey Irak'taki kökünün kazınacağına inanıyorlar. Barzani'nin yıllardır kendilerini oyaladığını bilmiyorlar mı? Bugünkü PKK terörürünün Kuzey Irak'taki çıbanbaşının Barzani olduğunu artık bilmeyen mi var?


Necdet B. Sivaslı


PKK ile savaşta son nokta

PKK yeniden saldırmaya başladı. Son bir ayda on sekiz şehit verdik. TSK, PKK ile savaşırken artık “arkadan vuran medya ve siyasetçilerle de savaşmak zorunda.”
Dün yazdık; PKK kurşun sıktıkça her sıkılan kurşunu adına Ergenekon denilen ve içinde çok önemli bilim adamalarının, askerlerin, gazetecilerin de yer aldığı ve henüz hiç biri ceza almamış bir yapıya mal eden basınla da mücadele etmek zorunda TSK.
PKK vurdukça, PKK’nın masumiyetini anlatan, PKK’nın kullanıldığını, bir yerlerden emir alarak bu eylemleri yaptığını, bu “bir yerlerin de” devletin derin yapısı içinde aranması gerektiğini söyleyen ciddi bir medya kesimi adeta “PKK’yı aklayan bir hüviyette” kendi ülkesinin ordusuna karşı yayınlar yapacak.
PKK’yı aklayan diyorum daha da ötesi bu zihniyet “PKK’ya yardım ve yataklık yapma” ile eşdeğer bir misyon icra ediyor.
Nedeni açık; Terör örgütü asker öldürüyor, bu zevat “yok canım bu iş PKK’nın işi değil, başka güçler var” diyerek PKK’yı masum bir örgüt olarak gösterme peşinde.
PKK’nın 2000’li yıllara gelindiğinde iyici kırılmış olan saldırı gücünün bugün neden yüksek bir noktaya ulaştığı, bunda siyasi iradenin ne gibi zafiyeti olduğunu tartışmamız gerekirken bu konu hiç gündeme getirilmiyor.
Hükümet “Kürt açılımı” sürecinde PKK ile yaptığı pazarlıkta (hatta APO ile yaptıkları görüşmede!) örgüt açısından sadece bir grup PKK’lının dağdan inip Habur’da davullu zurnalı karşılanması ile sonuçlanacak bir süreci başlatmadı.
Bu süreç, ikiz yasaların Güneydoğuda harekete geçirilmesi, ülkede “farklı halkların olduğunun ve bu halkların yerel kaynaklardan istifadesinin sağlanması” başta olmak üzere ülkeyi federasyona götürecek yapılanmanın başlatılmasına kadar varan bir dizi “pazarlık maddesini” içeriyordu.
Kürt açılımı diyerek PKK ile pazarlık yapanlar bu açılımın sadece Dolmabahçe salonlarında artist takımına verdikleri kahvaltı ile devam edeceğini “diğer sözlerin” nasılsa unutulacağını zannediyorlardı.
Ama unutulmuyor işte!
PKK’nın dağ kadrosundan Duran Kalkan ve Murat Karayılan geçtiğimiz haftalarda yaptıkları açıklamalarda saldırılara yeniden başlayacaklarının sinyallerini verdiler.
PKK neredeyse her gün bir hedefe saldırırken, terörü ezmek yerine onunla pazarlık yaparak bu tabloyu hazırlayanlar, her zaman olduğu gibi “topu taca atarak” sorunluluktan sıyrılma peşindeler.
Et fiyatlarının artmasında kendi tarım politikalarını, hayvancılık girdilerindeki astronomik artışı, yemin ve gübrenin dünyada rekor kırar düzeye ulaşmasını, süt tozu ithalatının önünü açmalarını ve bütün bunların kendi icraatları olduğunu görmezden gelip “bütün suç et spekülatörlerinde!” diye “et Ergenekoncularını!” suçlayanlar terörde de aynı şeyi yapıyorlar.
PKK karakol bastıkça “bunların arkasında Ergenekon var!” diyerek terörü aklayan ve kendi sorumluluklarını göz ardı edenler aynı taktiği izliyorlar.
Hükümet bilmeli ki “bitme noktasına gelen terörü tamamen bitirmek yerine” onların siyasi uzantıları ile pazarlık yaparak terörle mücadeleye karşı orduyu moralize etmek yerine demoralize ederek örgütün bugünkü düzeye ulaşmasında büyük rol oynadılar.
Bu moralsizlik çok pahalıya mal olacak.

Muharrem Bayraktar










Başbakan Baykal Tartışması- İnönü ve Tarih- Mütareke Basın Neydi?...


Pazar günü, şehitlerin Vatan topraklarına uğurlanışlarında da "10 binler arkalarında yürümüşlerdir" Bütün şehitlerin Vatan topraklarına uğurlandıkları günlerde "onbinlerin de yürüyüşleri" de yaşanmaktadır.

2 Kasım pazar günü de "onbinlerin şehitlerin ardından yürüyüşleri yaşanırken TBMM de siyasi iktidarın " alel acele anayasa değişikliği paketi" oylanmaktaydı.

Aynı gün, Başbakan Erdoğan, TBMM de partisinin grubunda yaptığı konuşmada 1908 yılında başlayan cephelerdeki hayatını Türk Ordusu'nun Büyük Taarruz'da İzmir'e girişi ile noktalayan ve arkasında Lozan anlaşması da olan İsmet İnönü ile, ilgili hatalı ve "itham edici" bir benzetme yapmıştır.

1- İNÖNÜ VE BAŞBAKAN...

Başbakan Erdoğan, CHP Lideri Baykal'ın konuşmasına cevap verirken hatalı ve itham edici beyanının bir tarihe uzandığını düşünmüş müdür? Başbakan Erdoğan ile CHP Lideri arasında sert tartışmalar da olabilir. Ancak, söz konusu tartışmalara İnönü dahil edilmiş ise tarihi bakımdan herkes gibi bizim de söz hakkımız doğmuştur.

Başbakan Erdoğan İnönü ile ilgili sözlerini acaba düşünerek mi söyleşmiştir, yoksa bir anlık öfkeden mi kaynaklanmaktadır? İkisi de hatalıdır.

2- İDAM FERMANI...

İsmet İnönü'ün cephe hayatı, zamanın emperyalizminin Osmanlı İmparatorluğu'na saldırısı ile 1908 sonuna doğru Yemen Cephesi'n de başlamış ve o uzun savaş döneminde bütün cephelerde geçmiştir.

30 Ekim 1918 MondrosTeslimiyet Anlaşması'nın zamanın Saray ve Hükümeti'nin imzalamasından sonra, Mustafa Kemal Paşa, Atatürk yine zamanın emperyalizmine karşı Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali'ni başlatmıştır.

O mücadele sırasında, Mustafa Kemal Paşa, İnönü dahil Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali'nin önde gelen kadrosu Nemrut Paşa Harp Divanı'nca gıyaplarında "idama mahkum edilmişlerdir"

3- "KATİLLERİ VACİP"...

O idam kararı altında zamanın Padişah'ı ve sadrazam Damat Ferit'in de imzası vardır. Zamanın Şeyhülislamı da o kararı "katilleri vacip" diye onaylamıştır.

İnönü'nün de Garp Cephesi Komutanı olarak içinde bulunduğu Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali Orduları emperyalistlerin kışkırtmaları sonucu 16 iç ayaklanma ile arkalarından da vurulmuşlardı. (Geniş bilgiler için Bak Taylan Sorgun: Türklerin İşkencede Bir Yılı Bekirağa Bölüğü. Destek Medya Yayınları)

4- CHP DE ELEŞTİRİLİR...

Her siyasi parti gibi CHP de eleştirilebilir. İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı Dönemi ve o zamanlardaki CHP üzerine eleştiriler yapılmıştır.

Ancak hiç bir siyasetçi İnönü için Başbakan Erdoğan'ın kullandığı tabiri kullanmamıştır.

Başbakan Erdoğan CHP Lideri Baykal'a en sert şekilde cevap verebilir. Fakat İnönü ile ilgili bu itham kusura bakmasınlar ama hatalı ve yakışıksız olmuştur. İnönü Türkiye'yi 2. Dünya savaşı badiresine sokmamış demokratik rejim içinde Başbakanlık muhalefet liderliği yapmıştır. Böyle ithamları yaparken arkasını düşünmek gerekmektedir.

5-MÜTAREKE BASINI...

30 Ekim 1918 Mondros Teslimiyet Anlaşması ardından

Matbuat (Basın) ikiye ayrılmıştı. Ali Kemal ve Refii Cevat ile hempalarının hakim olduğu bir kısım matbuat daha ilk günlerde Milliyetçilere saldırmaya başlamışlardır.

Savundukları şuydu: "Artık büyük devletlere sığınmak lazımdır. Amerikan yahut İngiliz mandası en iyi yollardandır..." aynı zamanda Türk ordusu ve komutanları da Mütareke Matbuatı'nın bir kısmının hedefi olmuştu.

Ali Kemal ve Refii Cevat gibilerinin karşısında ise millici Falih Rıfkı (Atay), Yunus Nadi, gibi yazarlar vardı.

6- "BAŞLARI EZİLMELİ"...

Mustafa Kemal Paşa henüz Anadolu'ya geçmemişti. O sırada zamanın işgal devletlerinin isteği ile Nemrut Paşa Harp Divanı kurdurulmuştu. Zamanın Sadrazamı Damat Ferit Nemrut Paşa Harp Divanı'na verdiği listelerle büyük tevkifatlar yaptırmıştır.

Milliyetçi isimler türlü çeşitli uydurma iddialarla tevkif edilerek Bekirağa Bölüğü Hapishanesi'ne kapatılmışlardır. İşte o günlerde Ali Kemal ve Refii Cevat gibilerinin yazılarında şu satırlar da vardır. "...Bunların başları dibek taşlarında ezilmeli..."(Geniş bilgiler için bak: Taylan Sorgun. Türklerin İşkencede Bir Yılı- Bekirağa Bölüğü. Destek Medya Yayınları)

7- SAVAŞ SÜRERKEN...

Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali sürerken şehitler verilirken Ali Kemal'in bulunduğu bir kısım matbuat Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali'ni bir macera olarak görmüş ve öyle yazmışlardır.

Zaman, zaman "Mütareke basını"" sözleri geçmektedir. O zaman ki durumu anlatmak için bunları yazalım dedim.

Siyaset süreçleri iyi bilmelidir.

8- ŞEHİTLER TSK VE İTHAMLAR...

Silivri iddianameleri ardından, kimi yargısız infacılar kendilerini hem hakim hem de savcı yerine koyarak yargıdan önce mahkumiyet kararları verivermişlerdir.

TSK'ne karşı kimi yargısız infazcılar "asimetrik psikolojik harekatlar" başlatmışlardır. TSK emperyalizmin tetikçisine karşı şehitler verirken ve onbinler o şehitlerin ardından yürürlerken kimi yargısız infazcıların TSK'ne karşı yaptıkları asimetrik psikolojik harekât kimlerin işine yaramaktadır?

9- ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ...

Nüfusun kahir ekseriyeti yedi şiddetinde bir deprem yemiş gibi ağır bir iktisadi bunalım altında yaşarken, siyasi iktidar anayasa değişikliği paketi ile gündemi oraya çekmiştir. Gündemi oraya çekerken de tarihi hatalarla "kendi siyasal rejimi" adımlarını daha da ileri götürmek ister gibi hatalı bir siyaset içine girmiştir.

Siyasi iktidar buraya doğru ilerlerken, tarihsel hatalarla milli erndüstri ve milli tarımın da çökmesine neden olmuştur. Daha önceleri de belirttiğim gibi Cumhuriyet'in kurduğu milli endüstri kuruluşları da ya satılmış ya da kapatılmıştır. Toplumsal fakirleşme ve işsizlik "Cumhuriyet döneminde hiç görülmeyen bir duruma ulaşmıştır"

Başbakan Erdoğan, son beyanı ile herhalde yeni bir tartışmayı ortaya çıkararak asıl sorunları geride bırakmak mı istemektedir?


Taylan Sorgun





YOL BİTTİ

Yine al bayrağımıza sarılı tabutlar perişan olmuş ve bir daha asla eskisi gibi olamayacak
aileler Bundan sonra her bayramda elini öptürmek yerine, oğlunun mezar taşına sarılacak anneler Gözyaşlarıyla büyütülecek babasız bebekler Satırlara sığmaz içimizin acısı ama hiç kimse sevinmesin, bu vatan elbette sonsuza kadar var olacak.

Şehit Ahmet Altunoğlu (Samsun), Şehit Halil İbrahim Ertaş (Manisa), Şehit Adem Şimşek (Muğla), Şehit Ahmet Eyce (Sivas), Şehit Kemal Koçyiğit (Kayseri), Şehit Hasan Özüberk (Kilis) ve gencecik yaşlarında şehit olan binlerce aslan parçasının hesabı bir gün mutlaka sorulacak!

Şimdi ne olacak? Başbakan her zamanki gibi terörü kınayacak. Sonra şehitlere Allah'tan rahmet, kederli ailesine ve yakınlarına başsağlığı dileyecek. Aynı cümlelerle aynı demeçler havalarda uçuşacak. Koca koca çelenkler gidecek cenazelere Birinin üzerinde Cumhurbaşkanı yazacak, bir diğerinde Başbakan ve diğerleri Sonra da her şey unutulacak. Zaten artık kanıksanmış durumda. Üç günde altı şehit verdik, kimse oralı değil. Sonunda herkes derin acısıyla baş başa Her gün endişeyle korkuyla haberleri dinleyen asker annelerinin yüreği bakalım nereye kadar dayanacak

Zaten yıllardır 'analar ağlamasın' yalanıyla analar kandırılmaya, aldatılmaya devam ediliyor. Teröristlere yıllardır kol kanat geren Barzani'yi davet etmek için ayağına devletin dışişleri müsteşarı gönderiliyor. Habur'da törenlerle karşılanan katillere yenileri eklenmeye çalışılıyor. Teröristlerin ayağına mahkeme gönderen, üstelik de Atatürk resmini ve Türk bayraklarını mahkeme salonundan kaldırtan zihniyet, Barzani'ye bir müsteşar göndermiş, çok mu? Çok değil, tabii ki durmak yok, bölünme açılımına devam!

12 Eylülcüler yargılanacak safsatasıyla Anayasa değişiklik paketi aklanmaya, mağdurları da kandırılmaya çalışılıyor. Arada başka gündemler yaratılıp ortalık toz dumana boğulabiliyor. Bedelli askerlik, olmadı başkanlık sistemi, yetmedi bulunur bir suni gündem daha, çok mu zor? Durmak yok, karıştırmaya devam!

İktidarın işine gelmeyen kurumların yapısı bozuluyor. RTÜK, YÖK fethedilmiş, zaten elinde artık. Şimdi sıra diğerlerinde Bu Anayasa Mahkemesi de çok oluyor canım, HSYK da neymiş! Durmak yok, kadrolaşmaya devam!

Tabii ya, unutmadan eklemekte fayda var. Kendisi dünyaya yön veren liderler sıralamasında on yedinci oldu. Keyfine diyecek yoktur bu aralar. Şehit cenazeleri mi? "Askerlik yan gelip yatma yeri değil" der çıkar işin içinden nasıl olsa. Aman bir de şehit ailelerinden herhangi biri ulaşıverirse yanına kaza eseri, içindekileri haykırıverirse "Ne yaygara koparıyorsun" diye yapıştırır azarı, biter işte her şey. Durmak yok, kabadayılığa devam!

Başbakan kendi oğlunu askere göndermemek için aldığı sağlık raporunu bir çerçeveyle duvara astırsın şimdi. Üstüne üstlük gemicikler de feda olsun beyzademize. Mağdur çocuk tabii, askere bile gidemedi, teselli edilmesi lazım. Kızına burslar bulunsun, stratejik ortak Amerika'da okusun. Durmak yok, ortaklığa devam!

Bir de şu BOP eş başkanlığı var tabii Obama sözde soykırıma "büyük felaket" dedi, olumlu bir gelişme bu. O büyük felaket diyorsa doğrudur. Obama ne eyler, neylerse güzel eyler. Bu yol büyük bir projenin yolu. Durmak yok, teslimiyete devam!

Başbakan durmak yok, yola devam diyedursun, artık yolun sonu da görünüyor. Bunca şehit ailesi, bunca aç, yoksul, bunca AKP mağduru onun yoluna yakında bir duvar gibi dikilecek. Nasıl olsa seçim yaklaşıyor.

Evine ekmek götürmekte zorlanan işsizler ona en güzel cevabı verecekler. "Bir arkadaşıma rastlarım da çay ısmarlamak zorunda kalırım diye korkudan dışarı bile çıkamayan" yoksul vatandaş bunun hesabını en iyi şekilde soracaktır.

Habur'da rezalete dayanamayıp takma bacaklarını, kollarını söküp atan, madalyalarını kıran gazilerimiz mutlaka bir gün onun yoluna dikileceklerdir.

Gözünden sakındığı oğlunu toprağa veren bir de üstüne acısını haykırırken yaygara koparmakla suçlanan ve aşağılanan şehit aileleri mutlaka bunun hesabını soracaklardır. Çünkü artık Milletin sabrı tükendi. Bıçak kemiğe dayandı. Nihayet yol bitti


F. Banu DOĞAN



Türkiye her şeyini kaybediyor

Türk milleti, Ankara’nın günübirlik siyasi manevralarına ve politika dalaşlarına aldanmamalıdır.
Zira, artık görünen vakıa şu ki, Türkiye her şeyini kaybediyor… Bu vahim vaziyeti Ankara’daki hiç kimse çuvala sığdıramıyor.
AKP hükümetinin ve Ankara’nın gündemi baş döndürüyor. Türkiye, beş dakikada bir mikserleniyor.
Milletin başı dönmüş vaziyette… Beş dakika sonrasını kestirebilen yok!
Hükümet, yaptığını bilerek yapıyor… Muhalefete gelince, maalesef onlar da sadece hükümetin değirmenine su taşıyor.
AKP iktidarı sürecinde, hükümeti kışkışlayan AB, ABD ve sair ecnebiler ise malı götürüyor.
Devlet ve milletin tüm varlığı dışa aktarılıyor.
Bugüne kadar ülke nüfusunun üçte birlik kesimini besleyen tarım ve hayvancılık bitti. Köylü–çiftçi açlıkla boğuşmuyor sadece; hacizle, icra ile cebelleşiyor vatandaş…
Toprağın üstünde aç bırakılan milletin, yeraltındaki kaynakları yabancılara peşkeş çekiliyor. Köylünün 200–300 yıllık merasına el konuluyor, ormana dahil ediliyor, istimlak ediliyor; ardından bu yörelerde yabancı şirketlere maden arama ruhsatı veriliyor. 2009 yılında ecnebî şirketlere 16 bin adet maden arama ruhsatı verildi. Millet, üstünde oturduğu hazinesini kaybeden dilenciye çevriliyor.
Özelleştirme peşkeşi ile Cumhuriyet mirası yüzlerce işletme yabancıların eline geçti. Devlet, yılda 30–40 milyar katma değer üreten, gelir getiren kurumlarını kaybederken; çalışan insanlar işini yitirdi. TÜPRAŞ’ın, TELEKOM’un, SEKA’nın, SÜMERBANK’ın, TEKEL’in vaziyeti budur, TÜRK–ŞEKER’in… vs. yüzlerce işletmenin vaziyeti budur.

M. Emin Koç
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Cum May 07, 2010 3:47

McCarthyizm, ‘Ergenekon’ Kılığında Meclis’e de Sızdı


1950’lerin başında Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkan ve toplumu kasıp kavuran McCarthyizm:

Komünizm tehlikesini bahane ederek...

Demokratik bir ülkede siyaseti, devlet mekanizmasını ve medyayı kullanarak...

Çamur atma, karalama yoluyla...

Önemli insanları, sanatçıları, politikacıları, kamuoyu liderlerini haksız yere itham eden...

Suçsuzları cezalandıran...

Toplumun temel hak ve özgürlüklerini zedeleyen...

Demokrasiyi istismar ederek bütün toplumu baskı altına alan...

Yüz karası bir uygulamanın adıdır.



Olayın merkezinde üç isim yer almıştır:

Kişiliği bozuk kirli bir politikacı:

Joseph McCarthy.

FBI’ın antikomünistliğiyle ünlü başkanı:

J. Edgar Hoover.

Politikacılarla iç içe bir gazeteci:

Jack Anderson.

Bu üçlünün işbirliğiyle Amerika’da pek çok ünlü ve masum kişinin hayatı karartılmış, insanlar arkadaşlarını ihbar etmeye zorlanmış, demokrasi derin bir yara almıştır.

Yaklaşık bir yıl önce bu konuda dört yazı yazmış ve olayın ayrıntılarını değerli okurlarımla paylaşmıştım.

Bu yazılar İnternet sitemde “Aydınlanma” başlığı altında bulunabilir.


Türkiye’de medya aracılığıyla önce bir “Ergenekon” efsanesi yaratıldı.

Bu efsane, “derin devlet” kavramı ile özdeşleştirildi.

Medyadaki kampanya ile önemli isimler “Ergenekoncu” ilan edildi.

Sonra bunlar tutuklandı.

Daha sonra dava açıldı.

Davanın görüldüğü mahkeme, “Ergenekon” isminde bir örgütün varlığı saptanamadığı için bu ismin kullanılmasının doğru olmadığına hükmetti.

Ama “Mahkeme tarafından varlığı saptanamayan Ergenekon örgütüne” ilişkin olarak, hem medyadaki karalamalar, hem de mahkemelerdeki davalar ve tutuklamalar tüm hızıyla devam etti.

Pek çok sivil ve asker, birçok davada ya tutuklu, ya da sanık.

Bu arada medyadaki inanılmaz iddialar ortalığı bulandırmaya devam ediyor:

PKK karakol basıyor, katliam yapıyor; sorumlusu “PKK içindeki Ergenekon”…

1 Mayıs, Taksim meydanında olaysız kutlanıyor; nedeni “Ergenekoncuların içerde olması”.

Meclis’te anayasa değişikliği oylamasında, parti kapatılmasına ilişkin madde kabul edilmiyor; sorumlusu “AKP içine sızmış olan Ergenekon”.

Hürriyet’te Mehmet Y. Yılmaz şöyle yazıyordu:

“Dün ‘yandaş medyada’, değişiklik aleyhine oy kullanan AKP’li milletvekillerini ‘Ergenekoncu köstebekler’ diye niteleyen yazılar bile yayımlandı.

İlginç bir durum: Milletvekilleri işlerine geldiği gibi oy kullanınca ‘milli irade’, işlerine gelmeyince ‘Ergenekoncu sızma’ oluyor demek ki!”

Yılmaz’ın belirttiği nokta tabii çok önemli ama ben işin o noktasında değilim:

Beni korkutan, McCarthyizm hayaletinin Ergenekon pelerini giyerek Meclis’e ve AKP’ye de sızmış olması.

İster misiniz yarın yeni bir iddianamede, iktidar milletvekillerinden hizaya girmeyenler de “Ergenekon sanığı” oluversinler!

Çünkü biliyoruz ki bu işler medyada pişirilip kotarılıyor, sonra da adalete intikal ediyor.

Zaten Turhan Çömez örneği de ortada!

EMRE KONGAR




Çak...

“ZİMMETTEN şüpheli...”

“Sahtecilikten sanık...”

“Kalpazanlık...”

“Resmi evrakta sahtecilik...”

“Suiistimal...”

“İhaleye fesat karıştırmak...”

“Haksız kazanç...”

“Yakınlarına menfaat temini...”

“Menşei bilinmeyen kazanç...”

(.........)

Arkadaşların listesi uzun da benim köşe kısa...

Koyun içine rejime karşı işlenen suçları... Elbette er-geç yargılanacaklar, kimisi sıradan mahkemelerde, kimisi Yüce

Divan’da...

İşte...

İşte bu yüzden; kendilerine uygun mahkeme kurmak ve kendi hâkimlerini seçmek için çırpınıyorlar.

Ve başarınca sevinçten havalara uçup ne yaptılar:

“Çak...”

Bence sorun sizde...

Siz beklediniz ki kimi milletvekillerinin vicdanları, bir hukuk devletinde yargının da padişaha bağlanmasına izin vermesin... Umdunuz ki, iktidar milletvekilleri içinde de göz göre göre ülkesinin kargaşaya ve karanlık günlere sürüklenmesine razı olmayacak insanlar olsun...

Yanıldınız...

ABD’nin en çok satan gazetesi Wall Street Journal bile önceki günkü yorumunda “Türkiye’de kansız bir iç savaş sürüyor” derken, kendi parlamentomuz olanların farkında değil...

Kötü günler bekliyor Türkiye’yi...

Ama o, ülkesini nasıl bir çıkmaza sürüklediğinin farkında bile değil, seviniyor, uçuyor, zıplıyor:

“Çak...”

“Çak...”

“Çak...”


BEKİR ÇOŞKUN





AKP Grubu'ndaki "Göz Yaşları" - Ama Asıl Ağlanacak Haller Nelerdir?...


Siyasi iktidarın anayasa değişikliği paketinin bir maddesinin "düşürülmesinin" ardından yaşananlar "siyasi tarihin bir başka belgesi" olmuştur.

Başbakan Erdoğan'ın partisinin grubunda yaptığı "dramatik konuşma" bazı milletvekillerini "ağlatmıştır. O dramatik konuşma ardından gelen oylamanın ardından Anayasa Mahkemesi tam bir siyasi atamalı mahkeme oluvermiştir.

1- ŞEHİTLERE GÖZYAŞI...

Günlerdir şehitler gelmektedir. Şehitlerin ardından onbinler yürümektedir. Şehit aileleri ile onbinlerin de arasında ağlayanlar vardır.

Siyasi iktidarın tarihsel hatalı açılım ziyaretine karşı PKK terörü "daha çok açılım isterim" saldırganlığı içindedir.

Artık öyle bir durum ortaya çıkmıştır ki hiçbir siyasi iktidar döneminde görülmeyen Türk halkı - Kürt halkı ayrımcılığı TBMM'de de kürsülerdedir. BDP'li sözcülerin yaptıkları konuşmalar artık başka mevralara doğru akıp gitmektedir.

2- KAHİR EKSERİYET...

Nüfusun kahir ekseriyeti, işsizler, köylüler, memurlar, esnaflar, emekliler artık sanki kendi kaderlerine terkedilmişlerdir. Akşamları yoksulluk çeken evlerde çocukların göz yaşları ile birlikte çocuklarına o gün istediklerini alamayan babaların bir köşede döktükleri göz yaşları yok mudur?

Geçenlerde bir marketten ancak 100 gramın altında kıyma alabilen bir emekli öğretmen hanımın arkasından o markette bir üniversite mezunu göz yaşı dökmüştür.

3- BAŞBAKAN VE KARNE...

Başbakan Erdoğan 3. Cumhurbaşkanı İnönü'yü "talihsiz beyanlarla" eleştirirken yine İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'de herşeyin karneye bağlanmış olmasından da söz ederek ailesinden kalan nüfus kağıdındaki ekmek damgalarından söz etmiştir.

Şimdi 1- İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere dahil Avrupa devletlerinin çoğunda "karne uygulaması" olmuştur. 2- Türkiye'de de savaş stokları ve üretimin savaş nedeniyle düşmesi o karne mecburiyetini getirmiştir.

4- SAVAŞTAN UZAK KALMAK...

3- Almanya ile savaşa girmiş devletler Türkiye'yi de savaşa katmak için çok uğraşmışlardır. Eğer Türkiye savaşa katılsaydı. Almanya ile savaşan devletlerin orduları Türkiye'ye girmiş olacaklardı. Türkiye Savaşın içinde harabeye dönecekti.

Türkiye usta bir diplomasi ile o savaştan uzak kalmıştır.

Böylesine tartışmalar artık eskimiştir. Başbakan eskimiş tartışmaları gündeme getirerek bir başka gündem oluşturmak istemektedir.

5- ET - PAMUK VE EKİM 1832...

Şimdi dikkat: Osmanlı İmparatorluğu "Kapitülasyonlar boyunduruğu altında yaşarken 1832 yılında Anadolu'yu gezen ABD'li Seyyah Brever, 1832 yılının Ekim ayında ABD konsolosluğuna verdiği bir raporda şöyle yazmıştı: "...Anadolu'daki pamuk ve pamuklu dokuma piyasasına ABD pamuğu ve dokuması hakimdir..." Bu rapor bütün iktisadiyatın yabancıların ellerinde bulunmasından kaynaklanmıştır.

Anadolu köylüsü yoksul kalmıştır.

6- 1832'DEN 4 MAYIS 2010'A...

Geçtiğimiz üç yıl önce Çukurova pamukçuluğu perişan olmuştur. Anadolu'nun öteki yörelerindeki pamukçuluk da öteki tarım ürünleri ile birlikte çökmüştür.

Çukurova pamukçuluğu çökerken binlerce pamuk işçisi işsiz kalmıştır. Haberlere göre ABD'den de pamuk ithal edilmektedir. Şimdi şu tarihi not ediniz: 4 Mayıs 2010 günü. O gün et ithalatı kararı ardından ithalat ihalesi yapılmıştır.

İthal edilecek etler Avrupa'dan ve ABD'den gelecektir.

7- TÜRK KÖYLÜSÜ ÇÖKERKEN...

Siyasi iktidar zaten tarihi hata ile tarım ürünleri ithalatının kapısını ardına kadar açmıştı. Şimdi de Türk üreticileri yeni çöküşler altında ezilirken et ürünleri ithalatı da artık gündeme gelmiştir.

Bütün bunların anlamı şudur: Binlerce Türk köylüsünün üreticisinin kaynakları milyar dolarları yabancı tarım ürünleri üreticilerine aktarmaktadır. Çöktürülmüş bir milli tarım sanki yeni kapitülasyonlar dönemini getirmektedir.

8- BUNLARA AĞLANMALI...

İşte gerçekler: Asıl bunlara ağlanmalı göz yaşı dökülmelidir. Elbet de ağlayanlar vardır. Ama onlar köylü aileleridir. Üreticilerdir. Emeklilerdir İşsizlerdir. Giderek yoksullaşanlardır.

Anayasa paketindeki değişiklikler bu gözyaşlarını dinlendirecek midir? Hani bir şarkı vardır sözleri şöyledir: "...ağlamakla inlemekle geçiyor hayatım..." denilmiştir ya işte nüfusun kahir ekseriyetinin hali de budur.

9- REFERANDUMA 100 TRİLYON...

Yapılan hesaplara göre referandum için trilyonlar harcanacaktır. Peki o harcamalar sonunda ele ne geçecektir? Sadece siyasi iktidarın yargı üzerindeki hesapları gerçekleşmiş olacaktır.

Şimdi soru: O harcamalarla bir iki fabrika kurulsa daha iyi değil midir? O harcamalarla sürünmekte olan emeklilerin durumları düzeltilse daha doğru olmayacak mıdır? O harcamalar köylü desteği için yapılsa daha iyi değil midir?

10- MÜSTEMLEKECİ SİYASET...

Batı Avrupa devletleri, Devletlerarası Yüksek Sermaye Türkiye'nin tam bir pazar ülkesi olması siyasetini geçmişteki "kapitülasyon döneminden sonra" şimdiki zamanlarda yeniden başlatmışlardır.

70 milyonluk tüketici bir nüfus oluşturmak siyaseti ağızlarını sulandırarak devreye sokulmuştur. Hatırlayınız: AB bir zaman önce "...tarımdaki nüfusunuzu azaltın..." talebinde bulunmuştu. O talep başka gerekçelere dayandırılmıştı ama, işte sonunda başka ithalatlar et ithalatı da gündeme gelmiştir. AB'nin "tarımdan desteğinizi çekin" talebini de bunun yanına koyunuz.

11- AĞLANACAK HALLER...

Siyasi iktidarın tarihsel hatalı siyasetleri ile Cuhmuriyet'in kurduğu bütün endüstri kuruluşları yok edilmektedir. "Üreten bir Türkiye yerine" "tüketen bir Türkiye" ortaya çıkarılmıştır. O satmalar, kapatmalar binlerce işsizi sokaklara bırakmıştır. Türkiye siyasi iktidarın hataları ile tam bir istenilen "İthalat dünyasına" dönmüştür.

"Yeni Osmancılık" sözleri vardır. Eh o yeni osmancılıkla birlikte "geçmişteki osmanlı dönemindeki kapitülasyonlar da geri döner" gibidir.

Siyasi iktidar grubundaki göz yaşları manşetlerdedir. Ama işte asıl ağlanacak haller bu anlattıklarımdır.

Hadi söylesinler bakalım anlattıklarım yanlış mıdır?



Taylan Sorgun




AKP’nin yanıtlaması gereken iddialar

MECLİS’te milletvekili pazarları kuruldu...

Milletvekillerinin iradesi ihale iradesine dönüştü...

Ne oldu da 17. madde 337 oy aldı...
“Hayır” veren milletvekilleri nasıl ikna oldu da “Evet”e döndüler...
Bazı milletvekilleri, bakanlar ve AKP’li milletvekilleri tarafından abluka altına alındılar...
Gözümün önünde pazarlıklar yapıyorlar...
Bu nasıl bağımsızlık?..


Yukarıdaki iddialar çok vahim.
Öyle geçiştirilecek, üzerinde durulmayacak cinsten değil.
İktidar partisi ciddi şekilde suçlanıyor.
Üstelik bu iddiaları ortaya atan insan da sıradan biri değil.
CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu.
Ortaya attığı belgeli iddialarla AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ı istifa etmek zorunda bırakan politikacı.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı zor durumda bırakan biri.
Ayrıca halkın sözüne inandığı, güvendiği bir milletvekili...
AKP’nin bu iddiaları ciddiye alıp açıklamalar yapması gerekir.
Gerçekten de 8. maddenin reddinden sonra hava böyle birdenbire nasıl değişti?
Birtakım listeler niçin, ne amaçla tutuldu?
“Hayır” oyu verdiğine inanılan AKP’liler nasıl ikna edildi?
Ayrıca Kılıçdaroğlu’nun iddia ettiği gibi bazı milletvekillerine ihale sözü verildi mi?
Pazarlıklar herkesin gözü önünde yapıldı mı?
Türkiye’yi demokrasiye götürdüğünü iddia eden bir parti hakkında ortaya atılan bu iddialara inandırıcı yanıtlar vermek zorunda.
Eğer parlamentoda milletvekili pazarları yolu açılırsa bunun sonu gelmez.
Yüce parlamento tedavi edilmez yaralar alır.
Kılıçdaroğlu oylamada şaşırtıcı virajlar alan Milletvekili Ufuk Uras için de bazı ağır eleştiriler yaptı.
Seçmenleri Ufuk Uras’ı solcu olduğu için parlamentoya gönderdi.
AKP’nin yargıyı ele geçirme stratejisine destek olması için değil.
Uras onlara hesap vermek zorunda.

Parlamentodaki kavgalı oturumları izlerken insan düşünmeden edemiyor.
Acaba dünyada kavga ederek, yumruklaşarak anayasasını değiştiren bir başka demokratik ülke var mı?
İnönü’yü Hitler’e benzetme talihsizliğinde bulunan Başbakan Erdoğan önceki gece Meclis’te yaşanan içler acısı durumu hangi duygular içinde izledi dersiniz.
O benzetmeden sonra da İnönü’ye karşı tarihi olayları saptırarak haksız eleştirilerini sürdürdü.
Hatta İnönü’ye vurmak için hiç sevmediği Nâzım Hikmet ile Aziz Nesin’e sığınmak zorunda kalması da ilginçti.
Yıllarca İnönü ile yıllarca “siyasi mücadele” eden Demirel Başbakan’ın yaptığını şöyle değerlendiriyor:
“Merhum İnönü’ye yöneltilmiş olan kişisel eleştirileri esefle karşılıyorum.”
Tayyip Bey’in üslubu ve tek adam olma tutkusuyla Türkiye’nin gerçek demokrasiye gittiğini sananlar düştükleri yanılgının nasıl bir ihanet olduğunu yakında görecekler.


TUFAN TÜRENÇ
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Cmt May 08, 2010 3:26

Seçimli padişahlık sistemi...


NORMALDE halkın sandığa gidip milletvekillerini seçmesi, onların da kendi aralarından yürütmeyi seçmesi gerekmez mi?..
Bu öyle değil...
Halk bir kişiyi seçiyor, 550 kişi seçilmiş oluyor...
(.........)
Böylece yasama (Meclis), yürütmeyi (hükümeti) içinden çıkarması gerekirken, tam tersine...
Yasama (Meclis) yürütmeden (hükümetten) çıkıyor...
Yürütme de tek kişi olduğuna göre...
(.........)
Diyelim ki milletvekillerini belirlediği gibi, Meclis Başkanı‘nı da seçen o tek kişi, aynı zamanda
Cumhurbaşkanı‘nı da seçiyor...
Zaten bu yüzden Cumhurbaşkanı orada ne kadar zaman oturacağını bilmiyor...
Bilse, söyleyecek...
Bilmediği için uçağında gazetecilere, “Bakalım ne kadar zaman otururuz?..” diye soruyor...
Kim biliyor?..
Bir tek kişi...
(.........)
Geriye kalıyor üçüncü kuvvet; yargı...
Seçilince her şeyin seçildiği o tek kişi şimdi diyor ki; yargıyı da yasama seçsin...
Yani kendisi...
Böylece kendisini yargılayacakları kim seçmiş olacak?...
Kendisi...
(.........)
İşte:
Biz buna “seçimli padişahlık sistemi” diyoruz...
Zaten halkımızın da arada bir ağzından kaçırıp “padişah”, “imparator”, “kral”, “sultan” gibi sıfatlar bulması rastlantı değil...
Pekiiii...
Elitler(!) bunun “demokrasi” olmadığını bilmiyorlar mı?..
Bal gibi biliyorlar...
“Demokrasi“yi dillerinden düşürmeyişleri...
Her haltı “demokrasi” adına karıştırmaları...
“Demokrasi” varmış gibi yapmaları...
Utanmazlıklarından...


Bekir Coşkun



Türkiye’deki 21. Yüzyıl Faşistleri: Huntington’un Takipçileri


Türkiye’deki 21. yüzyıl faşistleri:

Kendilerine “liberal” diyorlar.

Bu sözde “liberallik” sadece bir maske!

Geçmişleri faşizmde yatıyor:

Ya dincilikten geliyorlar…

Ya darbecilikten…

Ya da otoriter solculuktan.

Bugünleri ise tamamen faşizan:

Bu sahte “liberallere” göre ya AKP iktidarından ve onlardan yanasın ya da “darbecisin”, “Ergenekoncusun”, “statükocusun”, “Jakobensin”, “Kemalistsin”!

Böylece hem sözde “demokratlık” ve “liberallik” adına gerçek demokrasiyi ve özgürlüklere dayalı gerçek liberalizmi tahrip ediyorlar…

Hem de “Kemalizm’i”, “Atatürkçülüğü”, darbecilikle, statükoculukla özdeşleştirip yozlaştırmaya, ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Aslında saldırganlıkları, hoşgörüsüzlükleri, kendileriyle hemfikir olmayan herkesi karalayan tutum ve davranışları, yazar meslektaşlarını ihbar etmeleri ve hapse girenlerin arkasından sevinmeleri, bireysel nitelikleri açısından tam bir faşizmi simgeliyor.

Savundukları, iktidarın yargıya da tam egemen olması görüşü, yani “çoğunluk diktatörlüğü” anlayışı ise zaten toplumsal faşizmin açık ifadesi.

Başta ifade ve muhalefet özgürlüğü olmak kaydıyla, demokratik hak ve özgürlükleri sadece kendileri için, kendi iktidarları için istiyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisini simgeleyen “Atatürkçülük” işte bu nedenle onların hedef tahtasında:

Bağımsızlığa, çağdaşlığa, demokrasiye, laikliğe, hukuk devletine, sosyal devlete ve bütün bunların güvencesi olan “yargı bağımsızlığına” karşılar.

Atatürkçülüğü, bütün bunların temeli gördükleri için onu saptırmaya, yozlaştırmaya ve yok etmeye çalışıyorlar.


20. yüzyıl faşizmi ırkçılığa, milliyetçiliğin yozlaştırılmasına dayanıyordu.

21. yüzyıl faşizmi dinciliğe, dindarlığın yozlaştırılmasına dayanıyor.

21. yüzyıl faşizminin yaratıcısı Samuel P. Huntington.

Uygarlıklar Çatışması adlı kitabında Sovyetler’in çöküşünden sonra dünyanın inançlara dayalı bir uygarlıklar çatışmasına gittiğini söyleyerek yeni savaş alanını belirledi.

Yedi uygarlığa böldüğü dünyadaki Batı uygarlığını ise en yukarıya, “erişilmez ve taklit edilemez” olarak yerleştirip bu kuramını faşist temellere oturttu.

Aslında tüm kitabı, “Batı”nın “tek ve biricik”, taklit edilemez ve erişilemez bir uygarlık olduğu ve bunu öteki uygarlıklara karşı korumak zorunda kaldığı tezine dayanıyordu.

Bu nedenle Atatürk’ün, Müslüman ve feodal bir imparatorluktan, “Batılı ve çağdaş bir devlet” yaratma projesinin yadsınması, neredeyse yazarın ana tezi haline gelmişti.


Huntington, Türkiye’nin Batı uygarlığının içinde ikinci sınıf bir ülke olacağını iddia ediyor ve bunun yerine, İslam uygarlığı içinde lider bir ülke konumuna gelmek için çalışmasını öneriyordu:

“Batı’nın laik ve demokratik düzeninde yeterince deneyim kazanmış olan Türkiye, artık İslam âleminin lideri olabilir. Ama bunu yapması için, Rusya’da Lenin’in reddedildiğinden daha şiddetle Atatürk’ün mirasını yadsımalıdır. Bu ise ancak hem siyasal hem de dinsel açıdan meşruiyet sahibi olan, üstelik de Atatürk kalibresinde (terim Huntington’undur) bir lider tarafından gerçekleştirilebilir” diyor.

(Huntington’un kitabı ve eleştirisi için internet sitemdeki “Aydınlanma” köşesine bakılabilir.)


İşte son günlerde AKP tarafından yeniden alevlendirilen “İsmet Paşa” tartışmasının ve liberal maskeli, sahte demokrat faşistlerin hep birlikte Atatürk’e ve Atatürkçülüğe (Kemalizme) saldımasının temelleri Huntington’un bu satırlarında yatmaktadır.


EMRE KONGAR





Türkiye Pazar Ülkesi Haline Gelirken "Çak-Çak"lı Kutlama - "Sonun" Gözyaşları mı?


Siyasi ikitidarın anayasa değişikliği paketindeki maddelerinin kabul edilmesinin ardından şimdi de "çak-çak"lı kutlamalar başlamıştır.

Anayasa değişikliğinin özellikle de yargı ile ilgili maddeleri ve Anayasa Mahkemesi'nin yapısının değiştirilmesi siyasi ikidara "iktidar gücü vesayeti" sağlamış olacaktır. Yargı üzerindeki "ikitdar gücü vesayeti" ise "otoriter rejime geçişin" adımlarındandır. "Çak-çak"lı kutlamalar ise TBMM'de ilk defa yaşanmaktadır. "Çak-çak"larla otoriterliğe gidiş zamanlarının sonu ne olacaktır?

1-TARİHLE DE KAVGA...

Siyasi iktidar tarihsel hatalarla "bütün anayasal kuruluşlar" ile kavgalı olmuştur.

Başbakan Erdoğan'ın son talihsiz beyanı ile de şimdi sanki "Cumhuriyet dönemi tarihi ile" kavga başlatılmıştır. Ancak bu kavgada "yalnız kalmak mahkumiyeti" de vardır.

Sayın Demirel ile İnönü'nün tartışmaları olmuştu. Ancak o tartışmalar sırasında Sayın Demirel hep saygılı bir üslup kullanmıştır. O İnönü'nün tarihsel kimliğine de saygıdır.

Demirel yaptığı açıklamada Başbakan Erdoğan'ın beyanlarını "esefle" karşıladığını söylemiştir. Cindoruk'u 1960'lı yıllardan tanırım. CHP ile siyasi mücadelesi olmuştur. Cindoruk önceki akşam yaptığı açıklamada Erdoğan'ın beyanlarını eleştirmiştir.

2- KÖYLÜ VE İTHALATÇI...

TBMM'de siyasi iktidarın değişiklikleri maddeleri kabul edildikçe "çak-çak" kutlamaları yapılırken, tarım ürünlerinden et ithalatı tartışmaları da gündemdeydi. Siyasi iktidar "çak-çak"lı kutlamalar yaparken Türk tarımı da yeni çöküşlerini yaşamaktaydı. Et ithalatı şimdi "ithalatçıların kasalarını" dulduracaktır. Ama, Türk köylüsü boynu bükük kalacaktır. Kimler memnun? Siyasi iktdara yakın olduğu ileriye sürülen et ithalatçıları menundur.

Türkiye'ye tarım ürünü satan yabancı tarım üreticileri de memnundurlar. Çünkü 70 milyonluk bir pazar önlerine açılmıştır.

3- "ÇAK-ÇAK" VE PAZAR...

"Üreten Türkiye'den" siyasi iktidarın tarihsel hatları ile "tüketen Türkiye'ye bir adım daha atılırken" TBMM'de siyasi iktidar grubu "çak-çak"lı kutlamalar yapmaktaydı. İşsizlerin, emeklilerin, memurların, işçilerin halleri perişanlıkları sürerken anayasa değişiklikleri "çak-çak"lı kutlamalar ile sevinçlerle kutlanmaktadıydı.

Kimbilir belki de "tarım ürünleri ithalatçıları, et ithalatçıları da o sıralarda "çak-çak" yapmaktaydılar. Nasıl yapmasınlar hesaplara trilyonlar geçecektir.

4- SOKAĞA ÇIKABİLMEK...

Siyasi iktidarlar ve siyasi iktidarların önde gelen isimleri için iktidarı kaybettikten sonra önemli olan sokaklara çıkıp dolaşabilmektir. Hem de hiç tepki görmeden.

İnönü 1950 seçimlerinin ardından Çankaya'dan ayrıldıktan bir kaç gün sonra eşi ile birlikte Ankara'da Ulus Meydanı'na çıkarak yürümüştür. O yürüyüş sırasında muhalifleri bile O'nu saygı ile selamlamışlardır.

Siyasi iktidarların başları bir gün sokağa çıkmak mecburiyetinde kalacaklarını hep akıllarında tutmak zorundadırlar. Daha doğrusu bunda sayılmayacak kadar fayda vardır.

Gazetecilik meseğine 1957 yılında başlamıştım. Kimler gelmiş kimler geçmiştir. Sonsuz iktidarlar "arzulansa bile" mümkün değildir.

5- CHP-MHP İMTİHANI...

Siyasi iktidarın alel acele anayasa değişikliği paketine karşı iki muhalefet partisi CHP ve MHP, CHP Lideri Baykal, MHP Lideri Bahçeli, "tarihle imtihanı başarı ile vermişlerdir." Siyasi iktidarın siyasetlerine karşı verdikleri siyasi mücadele "tarihin şaşmaz hafızasına" kaydedilmektedir.

"Tarihin şaşmaz hafızasında" başarı ile yer alabilmek de öyle herkes için pek de kolay değildir. Tarihin şaşmaz hafızası çok şeyleri kaydetmektedir.

6-SONUN GÖZAŞLARI MI?...

Tarihsel süreçlerde öyle kayıtlar vardır ki bir zaman sonra ortaya çıkmaktadır. Başbakan Erdoğan'ın partisinin grubunda yaptığı dramatik konuşma ardından dökülen gözyaşları da kaydedilmiştir. Fotoğrafları arşivlenmiştir.

Şimdi siyasi iktidarın seçim kaybı ile iktidardan düştüğü zamanı geldiğinde, o gözyaşları fotoğrafları medyada, "...durumu önceden görmüşler ve gözyaşları dökmüşlerdi..." gibi bir yorum yer almayacak mıdır? Meslek hayatımda benzeri çook olayları gören ve yazanlardanım.

7- BAYKAL VE "MUHALEFET" SÖZÜ...

Salı gecesi SKY Türk ekranında CHP Lideri Baykal ile bir söyleşi yapılmıştır. O şöyleşi sırasında kamuoyu yoklamalarında CHP'nin yükselişinin görüldüğü bunu nasıl yorumladığı sorulmuştur.

CHP Lideri Baykal'ın ilk cevabı şudur: "...Muhalefet yükseliyor..." Bunu bir ayrıntı gibi görenler olacaktır. Ama ayrıntı değil önemlidir. Baykal "muhalefet yükseliyor" derken MHP'nin oy yükselişini de kastetmiş olmaktadır. Bir Lider için bu "benlik" duygusundan uzak tutarlı bir tavırdır.

8- CHP VE MHP...

Bütün ciddi yansız kamuoyu yoklamaları CHP ve MHP'nin yükselişini, siyasi ikitadın düşüşünü tesbit etmektedir. MHP, Bahçeli'nin liderliğinin ardından önemli mesafeler almıştır. MHP Lideri Bahçeli'nin siyasi lügatına baktığımızda da "ben" sözü yoktur. Daha çok altı çizilerek "biz" sözünü kullanmaktadır.

Bu da bir ayrıntı değildir. Siyasi ve tutarlı karakteristiktir. Toplumsal bir bakış siyaseti göstergesidir de.

9- "BENİM MİLLETİM"...

Şimdi Başbakan Erdoğan'ın konuşmalarına bakalım. Sürekli olarak "benim milletim" gibi sözcükler görülmekte "benim partim" onu izlemektedir. Böyle bir söylem "ben" siyaseti göstergesidir ve hatalıdır. Değşik bir siyasi anlamı vardır. Geçmişteki siyasi liderlere bakılır ise "bizim milletimiz", "bizim partimiz" sözlerinin öne çıktığı görülecektir.

9-SİLİVRİ SAPLANTISI...

Parti kapatmayı zorlaştıran anayasa maddesinin gereken oy çocunluğu sağlanmasının ardından AKP Grubu ve dışarıdaki yanlıları "Ergenekon sızması mı" demesinler mi? Hayret. Tam bir saplantı. Hemen ilave edeyim, olur olmaz iddialara dayalı o iddianamalere Ergenekon adını kim vermiş ise tarihi bir hata yapmıştır. Ergenekon bizim tarihimizdir. Öyleleri vardır ki ayakları taşa takılsa hemencecik "Silivri iddianamaleri saplantıları" ortaya çıkarıvermektedir. Saplantılara bakınız. Hava Kuvvetleri uçaklarımız eğitim uçuşları yaptılar mı hemencecik o saplantı ortaya çıkıvermektedir. "Saplantılı bir zaman dilimi."


Taylan Sorgun


Çamurları bunlar...
Statükocu,Ergenekoncu,Darbeci,Yabancı Sermaye düşmanı...

Statükoyu yıkmak ve ezber bozmak!

Talimat Başbakan’dan:
“Bu işi bitirin.”
Başbakan konuşurken ağlaştılar ve Genel Kurul Salonu’na geçip, işi bitirdiler!
Gerçekten bitirdiler mi?
Başbakan, onlara hapı yutturdu, halka da yutturabilecek mi?
Siyaset filozofu Süleyman Demirel, “Yanlış hesap Bağdat’tan döner” diyor.
Milletvekili adayı olmak genel başkanın iki dudağı arasında olduğu için, milletvekillerin iradesine pranga vurabilirsiniz.
Halkın iradesine de pranga vurabilir misiniz?
Milletvekillerine, “Tarih yazmazsak, tarih bizi siler” demiş Sayın Başbakan...
Ya halk?
Halk silmez mi?
Meclis’te işi bitirdiler. Ama bu işin Anayasa Mahkemesi ve referandum süreçleri var.
Sayın Başbakan ve AKP’liler, iki ay daha ecel teri dökecekler demektir.

“Bizde baskı yok. Kendi partisine, milletvekillerine baskı yapan halkına da baskı yapar. Bugüne kadar herkes özgür iradesiyle oyunu kullandı; bundan sonra da aynı şekilde kullanacak.”
Başbakan böyle diyorsa, gazeteciler ne yapsın?
Başbakan’ın ağzının içine bakarlarken, içlerinden biri, “Madem öyle, 8.maddeye oy vermeyen iktidar partisi milletvekillerini belirlemek için, neden listeler yapıldı?” sorusunu sormadı, soramadı.
Sorsaydı, Başbakan’ın uçağına bir daha binemezdi.
Başbakan’ın uçağına binememek ise, bir gazeteci için ölümden beter!
Böyle medyaya böyle Başbakan, böyle Başbakan’a böyle medya...

“Tarih yazmazsak, tarih bizi siler”, çok anlamlı ve iddialı bir söz...
Demek ki Anayasa Değişiklik Paketi, “Büyük proje” ya da “Gizli ajanda”nın parçalarından biri...
Büyük resmin sadece bir karesi...
Zaten AKP sözcüleri, “Anayasa değişikliği sadece bir başlangıç, reformlar devam edecek” diyerek, “Büyük proje”yi hayata geçirmek ve büyük resmin bütün karelerini tamamlamak için, yola devam edeceklerinin işaretini vermekteler.
Yani statükoyu değiştirmeye, ezber bozmaya devam edecekler.
“Statüko” dedikleri, cumhuriyet olmasın?
“Ezber” de, Atatürk devrimleri?
Statükoyu yıkmaktan ve ezber bozmaktan söz edenlere kuşku ile bakmamız mı gerekiyor?
AKP, cumhuriyetle ve Atatürk’le mi hesaplaşıyor?
Sayın Başbakan’ın İsmet İnönü’yü Adolf Hitler’e benzetmesi, hayra alamet değil.
Yandaş bazı köşe yazarları ve akademisyenler, Atatürk’ün diktatör olduğunu boşuna iddia etmiyorlar.
Diktatörleri (!) tarihten silerek, tarihe geçmek isterlerse, hayret etmemek gerekiyor.
Dolu dizgin gidiş, oraya doğru...


SIRRI YÜKSEL CEBECİ
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Urunguj » Cmt May 08, 2010 4:34

Tüm mesajlarınızı okudum. Başlığı siz açmışsınız. Ama sonradan eklediğiniz, ve çoğunlukla katıldığım mesajlarınızla başlığı okunmaz hale getirdiniz!

Balyoz planı adı altında yürütülen TSK'yı yıpratma-yola getirme operasyonu, çağdaş bir Türkiye umutlarını söndürmeye yönelik bir girişimdir. Siz açtınız bu denli yaşamsal bir başlığı...

Keşke sulandrmasaydınız!
Kullanıcı küçük betizi
Urunguj
Üye
Üye
 
İletiler: 222
Kayıt: Cmt Ara 05, 2009 0:44

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Cmt May 08, 2010 4:58

eleştirin için teşekkürler...
En son Başkomutan tarafından Cmt May 08, 2010 22:50 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kez düzenlendi.
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Cmt May 08, 2010 22:49

Hak, Hukuk, Hak Getire !..


Türkiye cangıl ormanına döndü. Orman yasaları yürürlükte. Hem de yabanıl orman yasaları. Gücü yeten gücü yetene. Sömüren sömürene. Çalan çalana, çırpan çırpana. Altta kalanın canı çıkıyor…
Âşık İhsani boşuna “Talan var ha beyler, talan var talan…” dememiş:
Düzenbazlar ellediler devleti
Talan var ha beyler, talan var talan
Demokrasi türküleri söylenir
Yalan var ha beyler, yalan var yalan
Onun asıl sahibine tek haber
Vermeden sattılar vatanı yer – yer
Bir hiç iken iki yılda milyoner
Olan var ha beyler, olan var olan
(Âşık İhsani)

Köşe başlarını tutan, varlıklı, bileği güçlü, iktidar destekli bazı kimseler istediğini alıyor, istediğini satıyor, dilediğini gerçekleştiriyor. Su akarken testiyi doldurmaya çalışıyor. Çoluğuna, çocuğuna, torununa, yedi sülalesine yetecek servet ediniyor.
Mal-mülk, zenginlik, kişisel çıkar söz konusu olunca bu insanlar ne yasa tanıyor ne hukuk… Ne ulusal varlık tanıyor ne vatan… Ağaçları, gökyüzünü, suları, kuşları, börtü böceği, bebeleri, insanları, yani tüm Türkiye’yi bir kalemde silip atıyor. “Tümünün de canı cehenneme” diyor. Madenciliğe soyunan, altın çıkarmak isteyen, alıyor baltayı eline, vuruyor beline beline yüz yıllık ağaçların… Çöle çeviriyor güzelim doğayı.
Amasra ormanlarının kuşbakışı resimlerini çekmişler, geçenlerde gazetelerde gördüm. Zümrüt alanların ortasında, yeşilliği yok edilmiş beyaz bir toprak parçası, güzellikler içerisinde bir yara, bir yama gibi duruyor. Burada “vahşi orman yasası” uygulanarak orman katliamı gerçekleştirilmiş. Yeryüzünün akciğerleri kesilmiş, biçilmiş, yok edilmiş…
Peki, kimler yapmış bunu? Kimler çıkmış dersiniz bu orman katliamın altından? Vatan gazetesinden Kerim Ülker’in haberine göre Eski Orman Bakanı Osman Pepe. Orman bakanı ve orman katliamı: Yeryüzünde asla yan yana gelemeyecek iki kavram, iki sözcük!.. Böyle bir olaya sadece Türkiye’de ve AKP iktidarı döneminde tanık olabilirsiniz.
Bu kelaynak kafasına benzeyen topraklarda şimdi Pepe’lerin “mermer madenciliği” yaptığı ve Karayel Madencilik Limitet Şirketinin yüzde 50 hissesi ile yönetiminin de onlarda olduğu söylenmektedir.
AKP’nin iktidara geçtiği günden bu yana Türkiye’de bir “Ali Dibo” düzeni işlemektedir. Kısaca, bu “Ali Dibo” düzenini “devlet ihalelerinin eş, dost, akraba arasında paylaşılması, çeşitli ayak oyunları, hile hurda yoluyla haksız kazanç elde etmek” diye tanımlayabiliriz.
Zaten İktidarı alır almaz AKP, “ilk icraat” olarak 4737 sayılı “Kamu İhale Kanunu”nu değiştirmişti. Çünkü seçimlerden önce eşe dosta verilmiş sözleri vardı. Bunlar yerine getirilmeliydi.
Bu değişikliğin arkasından Hatay’da “devlet ihalelerini” kazanarak servetine servet katan AKP yandaşları türedi. Yapılan araştırma sonucu 271 adet kamu ihalesinin tamamının partinin 17 AKP’li yerel yöneticisi tarafından alındığı ortaya çıkmıştı. O yıllarda AKP grup başkan vekili ve Hatay Milletvekili olan, şimdiki Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in partililere ihale verilmesi yönünde direktiflerini içeren, el yazısı bir belge de basında yer almıştı. Bu olaya “Ali Dibo” olayı denmişti.
AKP döneminde yapılan talanlar, vurgunlar, hak, hukuk ihlalleri elbette sadece bu kadar değil. Bunlar buz dağının sadece görünen kısmı. Ya görünmeyen bölümü. Saymakla bitmez.
Örneğin, aldığı bir mülkün alıcısı da satıcısı da yine kendisi olup, trilyonları vuran, naylon fatura düzenlemekten sanık maliye bakanları mı ararsınız, İhaleye fesat karıştıran milli eğitim bakanları mı, özelleştirmeler yoluyla yağma edilen devlet kuruluşları mı?
Bunun gibi yüzlerce dokunulmazlık dosyası raflarda bekliyor. Pandora kutusunun kapağı bir açılsa neler çıkacak ortaya neler, herkes şaşkınlıktan küçük dilini yutacak…
Evrensel olması gereken hukuk ülkemizde, özel, ayrıcalıklı kişiler, çevreler, kuruluşlar karşısında ne yazık ki özel nitelikler kazandı. Tek hukuk olmaktan çıktı. Çeşitlendi.
Şu sıralar yurdumuzda üç hukuk türü oluşmuş durumdadır:
Birincisi Habur hukuku, ikincisi Silivri hukuku, üçüncüsü Deniz Feneri hukuku.
“Habur hukuku”nda hukuk adamları seyyar mahkemeler kurarak, dağlardan inen teröristlerin ayaklarına değin gitti. “Teröristler rahatsız olmasın, tepkiler çıkmasın“ diye mahkeme salonlarından Atatürk posterlerini, Türk bayraklarını kaldırdılar.
“Deniz Feneri Hukuku” ise kaplumbağa hızı ile yürüyor. Alman Savcının Türkiye’deki zanlıları sorgulama isteği bile anında reddedilmişti.
“Silivri Hukuku”nda koca koca emekli, muvazzaf generaller, ordu komutanları gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Tıp adamları dört duvar arasına atılıyor.
Başsavcı, “tarikatlar hakkında soruşturma açtı” diye evi, bürosu didik didik aranıyor, Yargıtay’da yargılanması gerekirken, yargılama kuralları da çiğnenerek dört duvar arasına atılıyor.
Ama haklarında yüzlerce suç duyurusu, şikâyet dilekçesi bulunan yandaş savcılar için hiçbir işlem yapılmıyor, soruşturma izni verilmiyor.
Silivri’de yargılanan aydınların durumu ise oldukça kaygı verici. Tutukluluk halleri uzun süredir devam etmektedir. Evrensel hukuk kurallarına göre kaçma, delilleri karartma, dışarıdaki tanıklara, mağdurlara baskı yapma özellikleri ortadan kalkan sanıkların serbest bırakılmaları gerekirken hâlâ içeride tutulmaktadırlar.
Ne yazık ki bugün ülkemizde hukukun egemenliği değil, egemenlerin hukuku geçerlidir.
Hak, hukuk, hak getire…


Ali ERALP
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Pzt May 10, 2010 2:13

Faşizmi bıyık biçimi sanan bir Başbakan


Başbakan Erdoğan CHP genel başkanı Deniz Baykal'a yanıt verirken " Hitlere benzeyen bir siyasi figür arıyorlarsa kendi genel merkezlerinde ki eski genel başkanlarının fotoğraflarına baksınlar. Orada Führer'e özenip kendine milli şef dedirtmiş genel başkanının Hitlervari bıyıklarının altından kendine gülümsediğini göreceklerdir" diyerek, Faşizmi bir bıyık biçimi olarak algıladığını ortaya koydu. Oysa Erdoğan Demokrasi karşıtı olarak İnsan hak ve özgürlüklerini rafa kaldıran bir siyasi rejim olan Faşizmi kavram olarak bilmiş olsaydı, sanırım bu meselenin kapağını dahi kaldırmazdı. Ne mi demek istiyorum ? İsterseniz bunu Başbakan'ın geçmişine genel bir göz attıktan sonra siz kendiniz tahmin etmeye çalışın.

Başbakan Erdoğan G 20 zirvesi için gittiği ABD'de yaptığı konuşmasında dünyada daha barışçıl ve adil bir bir anlayışın hakim olması gerektiği babından sözler etti. Sonrada sözü dönüp dolaştırıp Türkiye'de ki açılımlara getirerek bunları hazmettire hazmettire yapacaklarını söyledi. Açılım furyasının mimarı olan sayın başbakan çıktığı televizyon ekranlarında " Anaların göz yaşı akmasın" ve " Komşularımızla sıfır sorun istiyoruz" çağrıları yaparken, ilk bakışta gerçekten karşınızda barış ve kardeşlikten yana samimi olan birisi olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa sayın başbakan'ın idare ettiği ülkeye biraz yakından baktığınızda insanların bir birleriyle telefonda konuşmaya dahi korktuklarını, muhalif medyanın susturulduğunu ve de yargının da siyasallaştırıldığını görerek, görünenle gerçeklerin bir birinden son derece farklı olduğunu hissedip bu kadar da olmaz ki diyorsunuz.

Daha önce de yine ABD'ye giden Başbakan Tayyip Erdoğan bir araya geldiği Eski ABD başkanı George Bush'a savaşın değil diyalogun başlatılması gerektiği konusunda çağrı yaparken, Irakta 1,5 milyon insanın katline, bir o kadarının sakat olmasına ve 6 milyon çocuğun da yetim kalmasına neden olan BOP'un eş-başkanı olduğunu unutuyordu. Yani Tayyip Bey'in dilinden dökülenlerle sergilemiş olduğu davranışlar birbirini doğrulamıyordu.

Aslında psikolojide patolojik ego savunma düzeneklerinden biriside karşıt tepki ( Reaction formation) oluşturmadır. Yani kişi bilinç dışında kendisine acı veren dürtülerinin tersi davranışlar da bulunarak söz konusu acılardan kurtulmaya çalışır. Aynı şeyi bilinç dışında saldırgan, otoriter, ben merkezci ve kavgacı olan birisinin kendisini dış dünyaya barışçıl ve insancılmış gibi sunmasında da görebiliriz.

Yine daha demokratik bir Türkiye söylemi ile orta ya çıkan AKP'nin bir hukuk devletinden çok bir Kanun devleti peşinde olduğu da görülüyor. Başbakan Erdoğan'ın daha Yakın bir geçmişte önce "POLİS REJİMİN TEMİNATIDIR" deyip sonrada bundan çark etmesi ve AİHM'nin bir kararı sonrasında bu "ULEMA'YA DA sorulmalıydı" şeklinde sözler sarf etmesi bunun açık kanıtlarıdır.

Bu gün demokrasiyi ne kadar özümsediği ve de takıyye yapıp yapmadığını ortaya koymak için sayın Başbakana geçmişine bakarak, ona Ey demokrasiyi savunduğunu iddia eden arkadaş , sen geçmişte , önce " Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir lafı koskoca bir yalandır. Bir tutturmuşlar Laiklik elden gidecek diye. Millet isterse elbette ki gidecek . Sonra nedir şu laiklik Allah aşkına. Ne menem bir şeydir? " sonrada " Demokrasi amaç değil araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız. Demokrasi bir tramvaydır, istediğimiz durağa geldiğimizde ineriz." Diyen sen değimliydin? diye sorsak, acaba bize vereceği cevabı ne olacaktır. Doğrusu çok merak ediyorum.

Bunca yazılanlardan sonra umarım şimdi yukarıda ki " o zaman Başbakan Faşizmin kapağını neden kaldırmazdı anlamında ki soruma zihninizde bir cevap oluşmuştur diyorum.

GÜNÜN SÖZÜ: SAVAŞA KARŞI OLMAYAN KİMSE TANIMADIM. HİTLER VE

MUSSOLİNİ BİLE KENDİLERİNCE SAVAŞA KARŞIDILAR.

SİR DAVİD LOW


Yalçın Güzelhan



Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamak

“Her gün demokrasi tehlikeye düşüyor. Atatürk düşmanlığı her geçen gün tırmanıyor. Her geçen gün Türk ordusunu yıpratma faaliyetleri inanılmaz bir hızla sürüyor. Emeklisi, memuru parasızlıktan, ilgisizlikten kırılıyor. İnsanlar sokağa dökülmüş; hukukçular, savcılar, hocalar, profesörler hapishanede. Vatandaşın karnı aç, işçiler grevde, insanlar mahkemeye bile çıkmadılar. Sadece bir iddianame sonucu hapishanede yatıyorlar. Suçlu oldukları dahi kanıtlanmış değil. Ondan sonra benden destek istediğini bana söyle. Ben bileyim, parmağımızı taşın altına sokacağız, ne taşı o?”

Sevgili Levent Kırca, kısaca her şeyi özetlemiş. Büyük sanatçı olmak budur. Kişilikli, onurlu, gerçek bir yurtsever, Atatürk devrimlerine bağlı bir aydın… Türkiye’yi günden güne bir şeriat toplumu biçimine sokmaya çalışanlara verilecek en güzel yanıtın bir sanatçıdan gelmesi, hâlâ uykuda olanların gözlerini açmayacak mı?


Ülke bir yoksulluk deryasında sürükleniyor. Milyonlarca insanımız açlık sınırının altında yaşıyor. O kadar ki, iktidarın seçim öncesinde kapısının önüne bıraktığı un, makarna paketlerine bile veriyorlar oylarını! Aldanmak, aldatılmak yoksul halkımızın kendini kurtaramadığı bir zorunluluk…


Kaç kez yaz, bitmez! Şu Ergenekon saçmalığı daha kaç yıl sürecek? İçeri tıkılan bunca aydının, bunca yurtseverin çilesi ne zaman dolacak? Balbay, Perinçek, Özkan ve daha niceleri?

Üniversite dekanları, rektörleri, profesörleri! Neden suçlandılar, neden hapsedildiler? Neden bir türlü adalet onları kurtarmıyor, kurtaramıyor. Savcılar, yargıçlar mı acımasız; gerçekleri görmekten kaçınmaları neden?


Gerçek savcı, “Ben Ergenekon savcısıyım” diyen AKP lideri Başbakan Tayyip Bey mi? Bir gün, bütün bu haksızlıklar Yüce Divan’da görüşülmeyecek mi? İstedikleri kadar keyiflerine uygun bir anayasa hazırlasınlar, Atatürk Cumhuriyetinin kurumlarını, yasalarını değiştirmek isteyenler boşa uğraştıklarını bir gün anlayacaklardır.

OKTAY AKBAL-CUMHURİYET



Son sözü kim söylecek?

“Dumanlı havayı” severler ama onlar kurt gibi asil değildirler... Kendilerini savunacak durumda olmayan onurlu insanlara, sisli karanlık bulutlu havada pusu kurarlar ve vururlar.
Kimlerin sesi olduğu belli bir gazetenin bir yazarı Orgeneral Saygın Berk’e saygısızca ismiyle hitap ediyor. Şerefli bir askere, yıllarca verdiği eğitim ve hizmetiyle hak ettiği rütbesiyle hitap etmemek, saygısızlık ve küstahlıktır. Fakat onlardan ne beklenir’
Zehirler
Bu, benim de “Bey” demek zorunda kaldığım zat, Berk Paşa hakkında, zehrini döküyor! Belli ki, Generalin, Erzincan’da “silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmekten” suçlu olduğuna peşinen inanmış! “Ancak, rahatsız,” bu şahsın adının geçtiği andan itibaren tuhaf şeyler yaşanıyor. “General Saldıray Berk’in mahkemeye gelmemesinden, ifade vermemesinden,” ordumuzu (!) mahcup edecek kıvama gelmesinden” şikâyetçi!
Ama şu sırada, asıl şikâyet edilecek, kaygılanılacak husus, sadece Berk Paşanın değil, neredeyse bütün milletin, yargıya, savcılara güvenemez hale getirilmiş olması!
Ve bu adamları pek rahatsız etmez ama farkında mıyız ki, PKK’nın, gene azdığı şu günlerde terörle mücadele etmiş askerlerimizin “içerde” olmaları, ağır suçlamalarla yargılanmalarının, halen aynı terörle mücadele edenlerin azim ve şevklerini kırması çok vahim bir durumdur... Zaten, ordunun, Genelkurmayın ihmal, istihbarat zaafı vb. ile suçlanmaları da aynı bozgunculuğa matuf... Bölücüler bunlardan cesaret alıyorlar!

İnfaz
Yazar, orduya ve komutanlara hıncını, kinini ortaya dökmüş... “Ergenekon” dedikleri gayya kuyusunun daha dibine varılmadan Orgeneral Saldıray Berk’i, Orgeneral Çetin Doğan’ı ve diğerlerini yargısız infaz etmiş. Ben “kayıtlara geçsin” diye yazıyorum; Türkiye’de bağımsız yargıçlar kaldıkça, bu lanetli “süreç” dibe vuracak, her şey, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve ordusuna karşı hazırlanan Büyük Komplo ortaya çıkacaktır... O zaman, tüm yalakaların, yanaşmaların ve sözde liberal aydınların da, iplikleri pazara çıkacaktır! ...
Bazıları, duruşmalar esnasında ve sürecinde sokaklardan tankların geçmesinden ve havada Türk Hava Kuvvetlerinin jetlerinin uçmasından işkillenmişler, dingildiyorlar... Bu “geçişler- uçuşlar”, resmi açıklamalara gören rutindir. Ama siz, asıl o tankların ve uçakların içindekilerın “ruhlarından”, kızgınlıklarından korkun!
Gün uğursuzların; “ağızları” olanlar, şimdi başka “taraf” larından pervasızca konuşuyorlar... Fakat eminim, Saygın Paşa, bu “adama” hak ettiği cevabı zamanı gelince verecektir! Umarım “İlker Bey” dediği Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ da, hem ona, hem de, aynı küstah ve saygısız üslupla, kendisine “Dinleyin Orgeneral Başbuğ” diye hitap eden Taraf’a da gereken cevabı, zamanı geldiğinde -bir şekilde- muhakkak verir.
Türk Ordusu ve komutanları hakkındaki bu sözler ve saldırılar, milletin derin hafızasına kazınmıştır, cevapları da, eğer bir şekilde verilmezse, toplum vicdanında ukde olarak kalır!
Ancak, inanıyorum ki, sonunda milletçe gerçek Ergenekon’dan çıkınca, bu lanetli kapsamda, Türkiye Cumhuriyetini ve ordusunu “bağlamak” için kullandıklar ipler-halatlar, sonunda ayaklarına dolanacaktır! Hemen açıklayayım; ne Ali Kemal’in acı akıbetini, ne de idam cezasını kast ediyorum; milletin lanetinden, tarihin nihai hükmünden söz ediyorum!


Altemur KILIÇ
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Sal May 11, 2010 4:45

Erdoğan’dan müthiş PKK yorumu!


Başbakan Erdoğan, artan PKK saldırılarına karşı şu yorumu yaptı:
“ Aldığımız tedbirlerle PKK şaşkına uğradı!”
Yani bütün bu saldırılar, bütün bu şehitler PKK’nın şaşkına uğramasından kaynaklanıyor!
Son bir ayda 22 şehit verdik.
Son bir ayda PKK Samsun’da saldırdı.
Giresun’da saldırdı.
Tunceli’de saldırdı.
Şırnak’ta saldırdı.
Dağlıca’da saldırdı.
Neden?
Çünkü şakına döndüler! Alınan tedbirlerden dolayı telaşa kapıldılar!
Şaşkına döndükleri için biraz daha karakol basalım dediler.
PKK ile mücadelede tedbirsizliğin ve basiretsizliğin en tepede olduğu dönemde bunun siyasi aktörlerinin bu yaklaşımı adeta Nasreddin Hoca fıkrası gibi.
Demek PKK alınan tedbirlerden dolayı şaşkına uğramış.
Neymiş bu tedbirler?
PKK’yı Habur’dan davulla zurnayla karşılayan organizasyonu kim düzenledi?
Habur’un çadır mahkemelerinden Türk bayrağını ve Atatürk posterini “PKK kızmasın” diye kim kaldırttı?
Acaba bunlardan dolayı mı PKK şaşkına uğradı?
Sözümona PKK terörü bitsin diye Kürt açılımı isimli PKK açılımını kim yaptı? Bu amaçla APO ile kimler görüştü? Onun yol haritasını kim koltuğunun altına alıp hararetle tatbike koyuldu?
Bunun için mi PKK şaşkına döndü?
PKK lideri APO’yu Kenya’da derdest edip Türkiye’ye getiren, PKK’lı Şemdin Sakık’ı Yarasa Operasyonu ile yakalayan Korgeneral Engin Alan nerede?
Silivri’de!
PKK’ya en büyük darbeyi vuran Özel Harekât Dairesi Başkanı İbrahim Şahin nerede?
Silivri’de!
Bir dönem PKK’nın korkulu rüyası olan Veli Küçük nerede?
Silivri’de.
İmralı’ APO’yu bekleyen askeri birliğin komutanı Jandarma Kurmay Albay Mustafa Önsel nerede?
Silivri’de.
PKK düşmanı yüzlerce general, albay, yarbay, binbaşı, astsubay balyozdu, kafesti, Ergenekondu diye birbiri ardına mahkeme kapısından Silivri kapısına doğru yol alırken bütün bu gelişmelerden dolayı PKK nasıl paniğe kapılır?
PKK bayram ediyordur, bayram.
Bütün bu saldırıları da bu bayram havasının bir sonucu olarak görmek lazım.

Muharrem BAYRAKTAR





Çölaşan’ın Sözleri Üzerine: DGM’ler ve Özel Yetkili Mahkemeler


Bir zamanların en önemli tartışma konusuydu kısaca DGM denilen Devlet Güvenlik Mahkemeleri.

12 Eylül döneminin simgesi haline gelmişlerdi.

Kamuoyunda, hem kuruluşları ve varlıkları hem de verdikleri kararlar açısından çok tartışıldılar.

12 Eylül askeri darbesinden bir süre sonra Sıkıyönetim Mahkemelerinin görevi sona erdirilmiş ve 1983 yılında DGM’ler kurulmuştu.

Sivil Toplum Kuruluşları tarafından esas amacın toplumsal muhalefeti sindirmek olduğu öne sürülüyordu.

“Olağan yargıç”, “Doğal yargıç” ilkesine aykırı olarak oluşturulan bu mahkemelerde üç üyeden biri askerdi.

Sonunda kapatıldılar.

Daha doğrusu kapatıldıkları söylendi.

Ama işlev olarak acaba gerçekten kapatıldılar mı?

Çünkü yerlerine “Özel Yetkili” mahkemeler kuruldu.

Bugün gerek Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in yargılandığı mahkeme, gerekse Silivri’deki mahkeme böyle “Özel Yetkili” mahkemeler.

***

5 Mayıs tarihinde Wall Street Journal gazetesinde Marc Champion’un “Türkiye’nin Kansız İç Savaşında Entrika” (Intrigue in Turkey’s Bloodless Civil War) başlığıyla yer alan makalesi, İlhan Cihaner’in Özel Yetkili savcı Osman Şanal tarafından tutuklanması olayı üzerine kurgulanmıştı.

Champion, bu olay ile anayasa değişikliklerini ilişkilendiriyor ve konuyu AKP iktidarı bağlamında, Türkiye’deki İslamcı siyaset ile laik yapı arasındaki çekişmeye bağlıyordu.

Değerli okurlarımız anımsayacaklardır:

Şimdi Meclis’te kabul edilen anayasa değişiklikleri ile yapısı değiştirilen ve siyasal iktidarın etki alanına sokulan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, HSYK, Cihaner’in tutuklanması üzerine onu tutuklatan Şanal’ın yetkilerini almış, yerine yeni görevlendirmeler yapmıştı.

Ama iddialara göre Cihaner’in yargılanması Yargıtay’ca yapılması gerekirken, dava Erzurum Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor.

Cihaner de tutuklu.

Avukatı Turgut Kazan bu duruma isyan ediyor ve dilekçe üzerine dilekçe veriyor ama durum değişmiyor.

***

Ben hukukçu değilim.

Konunun inceliklerini de bilmiyorum.

Ama bu konu, eski Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan’ın Akşam gazetesinde 9 Mayıs’ta yayımlanan sözleri üzerine dikkatimi çekti:

Çölaşan şöyle diyor:

“AKP, laik, demokratik Cumhuriyet’le kavgalı bir misyon partisi. Önce demokratikleşme, AB dediler. 2007’de büyük bir oy patlamasıyla gelince takıyyeyi bıraktılar.

Önümüzdeki iki-üç sene içinde yargıyı tümüyle ele geçirecekler. Mahkemeler bitmişti, yüksek yargı da bitecek.

2005’te DGM’ler kaldırılıp yerine özel yetkili mahkemeler kurulurken Adalet Bakanlığı bu iş için özel olarak çalıştı.

O zaman HSYK daha sorumlu davransaydı burada ne tür bir kadrolaşma yapıldığını görürdü. Bugün ne yaşanıyorsa bu nedenle yaşanıyor.”

***

Tekrar edeyim, hukukçu değilim, konunun inceliklerini bilmiyorum.

Acaba bu “Özel Yetkili Mahkemeler” konusunda, özellikle Çölaşan’ın sözleri üzerine, konunun uzmanları, anayasa profesörleri, DGM’lere karşı bir kampanya yürütmüş olan başta İHD olmak üzere sivil toplum kuruluşları ne diyor?

Doğrusu merak ediyorum!

EMRE KONGAR




Faşizmin Ekseninde Tuzak


Kendilerini liberal demokrat ya da Müslüman demokrat olarak tanımlayan, AKP iktidarına koşulsuz destek veren, “Kemalist, baskıcı devlet yıkılıyor, çağdaş devlet kuruluyor” diye ahkâm kesenler, gerçekten demokrat mı?

Televizyon ekranlarında boy gösteren, sözde liberal aydınlar, sözde bilim insanları kılıçlarını çekmiş; AKP’ye muhalefet eden bir avuç gazeteciyi, aydını, bilim insanını “darbeci-Ergenekoncu” olarak suçluyor, hatta Ergenekon’un AKP’nin içine sızdığını söylüyorlar.

Bunlar giderek saldırganlaşıyor, Başbakan Erdoğan’ın, İsmet İnönü’yü “Hitler’e benzetmesi”nin ardından faşizan tavırlarını arttırıp yurtseverlere, Atatürkçülere, solculara, sosyalistlere çamur atıyorlar:

“Statükocuların sonu gelmiştir... Derin devletle, cinayet şebekeleriyle bağlantısı olanlar, yakın bir gelecekte tarihin derinliğine gömüleceklerdir.”

Bunların hukukla, adaletle, demokrasiyle, temel hak ve özgürlüklerle uzaktan yakından bir ilişkisi yok!

Televizyon ekranlarını, dönek solcular, eski faşistler, etnik milliyetçilik yapan ırkçılar, din bezirgânları, tarikat şeyhinin müritleri kuşatmış.

İsmet İnönü’nün üzerinden laik demokratik cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal’e sözüm ona bindirme yapıyorlar.

Silivri Cezaevi’ne “Türk Gladyosu” adını takan bunlar, “Silivri dolum tesisleri” diyen bunlar.

Baştan beri söylüyorum:

“Ergenekon önemli bir olaydı. Ancak kurunun yanına yaş konularak, elmalarla armutlar aynı torbaya atılarak Ergenekon süreci sulandırıldı.”

Ümraniye’de bulunan bombalar... Güneydoğu’daki faili meçhul cinayetler... Cumhuriyet’e atılan üç bomba... Danıştay’a yapılan kanlı baskın... 2003 yılında düşünülen darbe hazırlığı savları...

Ne oldu bugüne dek? Hangi faili meçhul cinayet aydınlatıldı? Darbede adı geçen emekli generaller niçin tutuksuz yargılanmaya başlandı?

***

Kiminle konuşsam herkes şunu söylüyor:

“Telefonlarımız dinleniyor, izleniyoruz!”

Siyasetçiler, sendika ve demokratik kitle örgütü yöneticileri, gazeteciler, bilim insanları, çevreciler bunu söyleyenler...

Toplumu tepkisiz hale getirme eylemi, faşizan bir yöntem değil midir?

İnsanlar neden dinlenir, niçin izlenir? Savcıların yargıçların görüşmeleri nasıl olur da dinci-tarikatçı internet sitelerine düşer?

Türkiye’de yasadışı dinleme ve görüntülü kayıt skandalı daha önce Başbakan Erdoğan, Orgeneral İlker Başbuğ, YÖK Başkanı Erdoğan Teziç, Cumhuriyet Savcısı Salim Demirci, Belediye Başkanı Turgut Altınok ve daha pek çok kişinin başına gelmişti...

Demek ki ipin ucu kaçmış!..

Devlet bunları yapanları bulamıyor!..

Malum gazetenin internet sitesinde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a alçakça tuzak kuran din bezirgânlarının ilişkiler zinciri nedir?

Türkiye Cumhuriyeti’nin savcıları, ses kayıtlarını internet sitelerinde yayımlayanlar hakkında niçin soruşturma açmaz?

Baykal’ın dün yaptığı açıklamayı televizyonlardan izledim. CHP lideri, onurlu bir davranış sergileyerek genel başkanlıktan istifa etti. Ancak, iki hafta sonra CHP Kurultayı var. Bu kurultayda delegelerin büyük desteğini alarak yeniden genel başkan seçilirse şaşmamak gerekir.

44 yıldır gazeteciyim!

Böylesine bir sindirme dönemini 12 Mart ve 12 Eylül dahil hiçbir dönemde görmedim...

Türk Silahlı Kuvvetleri elbet eleştirilir...

İçlerinde darbeciler, darbe heveslileri varsa ayıklanır!

Şu iki yıllık süreçte, PKK’nin kanlı karakol baskınlarını, Karadeniz Bölgesi’nde şehit edilen askerlerimizi, polislerimizi “Egenekon tertibi” olarak görüp TSK’ye düşmanca saldırmak...

Ayıptır ayıp!

Ucu açık birinci ve ikinci Ergenekon’a bir de “Balyoz” eklendi... Sırada üçüncü Ergenekon iddianamesi var...

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in başına gelenler, Erzincan İliç’teki “çokuluslu altın avcıları” ve tarikatçı kuşatma...

Saydıklarımın tümü bir senaryonun gereği midir?

***

Uğur Mumcu’dan Gaffar Okkan’a, Musa Anter’den Hrant Dink’e, Ahmet Taner Kışlalı’dan Turan Dursun’a, Savaş Buldan’dan Muammer Aksoy’a dek yüzlerce aydınımız, yazarımız, bizim insanımız öldürüldü.

Bu cinayetler aydınlatılabildi mi?

Salt tetikçiler bulundu!

Bu soruyu “Türk Guantanamo’su” ya da “Silivri dolum tesisleri” diyen dinci-liberal-tarikatçı faşistlere soruyorum!

Bakalım içlerinden biri çıkıp yanıt verecek mi?



HİKMET ÇETİNKAYA




ABD gizli ordusunun Türkiye'yi yok etme savaşı...

Yurtseverler Çamurla Savaşmayı Öğrenmelidirler



18.Nisan.2010 tarihinde Hürriyet Gazetesinde çıkan CIA Raporuna istinaden ”CIA
Malına Sahip Çıktı”* diye bir yazı yazmıştım.[1] Aradan 20 gün geçtikten
sonra CIA’nin raporunda belirttiği hedefler ateş altına alınmaya başlandı.

Hürriyet Gazetesinde yayınlanan bu CIA raporunda temel iki hedef
gösterilmişti. Bunlardan birisi *Baykal*’dı diğeri de benim için hala
belirsizliğini sürdüren *Madımak* olaylarına yapılan gönderme ve Madımak
Olayları ile ilgili yeni bir operasyon yapılacağı imasıdır.

Şimdi olanları bir kez daha hatırlatırsak; Tertip merkezi, daha doğrusu
Amerika ve CIA’ dan yayınlanan tüm raporlarda, Türkiye’nin önümüzdeki on yıl
içinde Batıdan ve Amerika’dan kopacağı, menfaatlerinin bunu icap ettirdiği
yolunda yorumlar ve raporlar yayınladı. Her ne kadar Türkiye’yi yönetenler
ve onların ideologlarınca kabul edilmese de olayları ve gelişmeleri bizden
daha gerçekçi tespitlere dayandıran Batı Türkiye’nin durumu böyle tespit
etmektedir.

Altmış senedir, şu veya bu şekilde Amerika’ya yakın hükümetler ile yönetilen
Türkiye, her krizden sonra yeni bir hükümet arayışı eğik düzlemine
girdiğinde, seçenekler oluşturulurken sağdan veya soldan Amerika’ya yakın
odakların iktidara gelmesi organize edilirdi.

Ama artık durum öyle değil. Öyle bir Amerikan karşıtı ve Batı karşıtı duygu
ve düşünce kastı oluştu ki, AKP’den sonra AKP’ye seçenek olabilecek, başka
bir ifade ile AKP’den başka Amerika’ya hizmet edecek odak veya parti
oluşturmak Amerika için imkânsız hale geldi. Bu durumda, Amerika’nın AKP ile
yoluna devam etmesinden başka Amerika için seçenek kalmadı.

*Yani CHP küçültülmesi ve AKP’nin yerinin pekiştirilmesi gerekti. Şimdi ki
son porno ve suikast operasyonları bu amaca yöneliktir.*

CHP ve onun liderine karşı operasyonlar bu güne kadar beklemişse, Ergenekon
Tertibi ile Silivri’de yatan Doğu Perinçek’ler ve paşalar sayesindedir.

CIA’nin kalleş ve her türlü insanlık dışı operasyonları yaptığını
yurtseverler bilmelidirler. Çamurla savaşı öğrenmek emperyalizm ile savaşın
birinci dersidir. Çünkü operasyonların, provokasyonların hiçbir ahlaki ve
yasal zemini olmaz.

Aslında tarihe baktığımızda da, iktidarlara karşı savaş çamurla savaştır.

Çamurla savaşın birinci dersi, iktidara ve onun medyasına inanmamak ile
başlar.

Amerika Türkiye’yi devrime zorluyor. Evet, önümüzde iki yol var. Ya devrim,
ya yıkım.

Türk halkı 1923′de bunu bir kez yaptı. Gene yapar. Yapacaktır.

Bülent Esinoğlu



görevlileri millete gidecekmiş, önce şehit cenazelerine gelin!..



Her şey o kadar açık seçik ki; çıldırmak üzereyiz, tüylerimiz diken diken oluyor..

Şu işe bakın, bir terslik yok mu?.. Şehit düşen askerlerimizin görev yaptığı bölgeye takviye birliklerin sevk edildiğini söylüyor televizyon kanalları; bu çok normal.

Bir gün sonra verilen haberlerde: “şehitlerimiz bugün memleketlerinde toprağa verilecek, cenaze merasimi için çevre illerden takviye güçler gönderildi.“

İşte bu hiç normal değil.

Takviyenin birisi teröristleri kovalamak için görevlendiriliyor, ötekisi protokole dâhil iktidardaki zevatı korumak için.

Türkiye normalleşiyormuş, bunlar mı normal?.. Bir yanda şehitlerimizin katillerini kovalıyoruz, öte yanda şehit cenazelerine takviye güç getirerek iktidarı halkın öfkesinden koruyoruz..

Bilinen şey; koruma da, kovalama da tehditlere, tehlikelere karşı yapılır.

Anlaşılan o ki iktidar tehlikede..

Millete giderlermiş; önce şehit cenazelerine gelin, çevre illerden takviye edilen korumalarla değil ama; bir babanın evladını mezara uğurlaması gibi..

Teröristler askerden kaçıyor, iktidar halkın öfkesinden.

İkisinin de ortak noktaları BOP’un görevlileri olmaları ve kaçan durumuna düşmeleridir..

Bakalım, nereye kadar kaçacaklar?..

Uzak bir ihtimal değil, şöyle bir mahkeme kararının çıkması: bütün kara, deniz ve hava limanlarının tutulmasına..

Her şey o kara gözlükte saklı; ABD’nin o soysuz BOP gözlüğünde..

Bu gözlüğü takanlar Atatürk’ün generallerini terörist, teröristleri sayın,

şehitleri kelle gibi görür..

İngiliz işbirlikçisi Damat Ferit Efendi’nin taktığı gözlük de; Atatürk’ü çete,

Anzavur ve Delibaşı kahraman görmüştü..

Bu gözlükle biraz uzağa, Irak’a doğru bakan BOP’un adamı; ABD’nin işgalci askerlerini kahraman olarak görür ve dua bile eder bir an önce ailelerine kavuşmaları için, tabi ki vatanını savunan Iraklıları da terörist olarak görür..

Halkımız, BOP’un o uğursuz gözlüğünü gördüğü için huysuzlanıyor..

Şehitlerine onun için sahip çıkıyor..

BOP’un görevlilerini şehitlerimiz cehenneme yollayacak; cenazelerde atılan o “şehitler ölmez!.” Haykırışı, slogan değil, capcanlı bir gerçek.

Şehitlerimiz ölmüş olsaydı eğer, BOP’un kara gözlüklü efendileri çevre illerden takviye güç mü isterdi?..

Halkımız, katilin sırtını tıpışlayan el ile, şehit cenazesine gelip yalandan ağlayan gözün BOP’un bedeni olduğunu görmüştür..


Hilmi Kayıhan
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

Re: Örtüsüz Faşizm - "Türkiye'ye Balyoz"- Darbe yalanı

İletigönderen Başkomutan » Prş May 13, 2010 3:02

Bu sırada kırlarda, dağlarda...

Eski kovboy filmlerinde, kasabanın barında kan gövdeyi götürür, kovboylarla haydutlar dövüşürken araya bir yazı girer: “Bu sırada çiftlikte.” Çiftlikte, şerif ile sevgilisi, asude bir hayat yaşarken, kasabadan haber gelir... Şerif, tabancalarını kuşanır, atına atlar, kasabaya gider ve haydutları tek başına haklar!
Şu sırada biz, kasabadaki kasetlerle filan uğraşırken biri birimizle, “iyi adamlar”, “kötü adamlarla” dövüşürken “çiftlikte”, dağlarda ve kırlarda olanları ve olacakları unuttuk; oralarda da kan gövdeyi götürüyor! Nefeslerimizi tutarak, sonraki bölümü bekliyoruz... “Mutlu sonla” mı bitecek yoksa “tekmilini” mi bekleyeceğiz?
Aslında Türkiye’de vizyonda olan “filmde”; çiftlikte, kasabada her yerde iyi adamlara, göğüsleri yıldızlı “şeriflere” karşı, karanlık yüzlü haydutlar var...

Alegori ve gerçek...
Bu kadar “alegori” yaptıktan sonra gerçeklere gelelim... Naçizane, ben ve benim gibi birkaç kişi, hep yazdık, yazıyoruz; bugün olanlar, Türkiye üzerinde oynanan “Büyük Oyunun” perdeleri, sahneleri... Bu sahnelerde konu, başoyuncuların ABD’nin, AB’nin çıkarları ve planları... Türkiye figüran; kullanılacak, kullanılamazsa sahneden itilecek. Bu planlara engel olanlar -asker veya siyasetçi- bertaraf edilecek! Daha güncel ve somut ifade edeyim: Baykal’a karşı son komplonun ucu ve ipi -teknolojisi- dışarıdan! Baykal onların emellerine, mesela, “Birinci Tezkere” konusunda olduğu gibi engel teşkil ettiği için istenmeyen adam... Tasfiye edilmeli! Daha büyük çapta, TSK’nın yıpratılması, millet indindeki güveninin ve saygınlığının sarsılması gerekir! “Ergenekon kapsamı” da bu oyunların parçasıdır... Daha özetle: Türkiye bugün, “Büyük Oyunun” ve bunun en büyük parçası, “Büyük Kürdistan’ın” kıskacındadır. Esas gerçek bu olunca, gerisi -açılım-maçılım, paket-maket- teferruat!
Bugün ülkemiz; siyaseti, partileri, demokrasisiyle ve ordusuyla, manen en zayıf durumunda. Düşmanlar, eğer bu durumu kendileri tezgâhlamadılarsa, bu zafiyetimizden yararlanırlar!
Ve tam bu sırada dağlarda, kırlarda tehlikeli gelişmeler var. Bahar geldi, PKK çiçek açıyor... Eşkıya Karadeniz bölgesine kadar inmiş... Onlarla şehit, gazi veriyoruz... Hani artık “açılımla” analar ağlamayacaktı? Aksine “açılım” çok pahalıya mal oldu, PKK’yı azdırdı... Öyle ya, siz tehlikenin aslını, bölücülerin/PKK’nın asıl amaçlarını “Büyük Kürdistan” hedefini, görmezden gelir ve bu sorunun aş-iş,kültürel haklar, Kürtçe eğitim, Kürtçe TV ve radyo ile çözüleceğini sanırsanız, ancak kendinizi aldatırsınız ve de ülkenin bölünmesini, Ahmet Kaya nağmeleriyle hazırlamış olursunuz! Buna eşkıyalar da güler...

Operasyonlar
Türk Ordusu şimdi, PKK’yı temizlemek için Karadeniz kıyılarına kadar yayılan bölgede, büyük bir operasyon yapmakta... Buna karşılık, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, ‘Operasyon yapılırsa, tankların önünde dururuz’ (yani PKK eşkıyasına etten siper oluruz) diye Türk Ordusuna meydan okudu... Düşünün; “Ahmet Türk” gibi, “Türk” olmayan bu Kürt Partisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde TSK’ya meydan okuyor! Şehit cenazelerinde yükselen sesler haklı: “PKK Mecliste-Asker Hapiste”! Çok acı olmasaydı çok hazin ve utanç verici bir durum! PKK sadece Meclis’te değil, malum bir kısım medya onlara yandaş! Onlar da, Orduyu yıpratmak, mücadele gücünü kırmak için, ellerinden geleni, arkalarına
“koymuyorlar”... Mâlum gazetede, mâlumlardan Mümtaz’er Türköne -hani şu, Türk Ordusunu lağvedip, “Nizam-ı Cedit” kurmayı öneren zat- soruyor “Kaybettiğimiz şehitlerin komutanları neden muhakeme edilmiyor?” diye! Bu sorularıyla, dillerinin altında ne fesatlar olduğu malum!

Asıl soru
TSK, “Bahar operasyonunda” eşkıyaya muhakkak büyük darbe vuracak, inlerini, mühimmat depolarını yok edecek... Ya sonra? Kendilerini kurtarabilenler, Kuzey Irak’taki asıl yuvalarına sığınacaklar; gelecek bahara kadar! Ana üsleri, karargâhı orada, Kandil Dağında. Komutan, Karayılan ve “uzaktan kumandayla” İmralı “mahkûmu” PKK onursal başkanı APO! Bu böyle olduğuna göre PKK, “Büyük Kürdistan” sorunu, devlet içindeki bazı aklıevvellerin önerdikleri gibi, Barzani’nin yardımı, APO’nun arabuluculuğu ile mi çözülecek?
Eğer Demirtaş, 16 Mayıs’ta meydan okumasını gerçekleştirirse ve Türk Ordusunun harekâtına engel olmaya kalkışırsa ne olur?
Yapılması gereken, eşkıyanın Kuzey Irak’taki yuvalarını, karargâhını, vurup yok etmektir. TSK, Türk uçakları, ABD’den icazet beklemeden ve almadan bunu yapmaya kadirdir... AKP Hükümetinin düğmeye basması söz konusu değil, engel olmasın yeter!

YENİÇAĞ
Altemur KILIÇ 13.05.10






Sırada kim var?


TÜRKİYE’de garip şeyler oluyor ve ülkenin şekli her geçen gün biraz daha değişiyor.

Birileri Türkiye’ye yeni bir biçim vermeye çalışıyorlar!

Önce Ergenekon davaları, Balyoz ve Kafes planlarıyla ortalık sarsıldı.
Muhalefet yapan yayın organlarına astronomik para cezaları yağdırıldı.
Muhalif sesler susturulmak istendi.Yüksek yargı yıpratıldı!
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı adeta bir karalama kampanyası açıldı.
Deniz Baykal, son dönemde etkili muhalefet yaparak partisini yükselişe geçiren bir liderdi. Anketler CHP’nin tırmandığını gösteriyordu. Rezil bir komplo ile alaşağı edildi.

Bunların hepsi tesadüf olamaz! Birileri ülkemizin düzenini değiştirmek istiyor. Atatürk ilkelerini ve Laik Cumhuriyet’i savunanlar bir bir tedavülden kaldırılıyor.
Daha önce birçok yurtseverin başına çorap örenler bu defa yıldızı parlamaya başlayan ana muhalefet partisi genel başkanı Deniz Baykal’ın kellesini aldı! Sinsi ve kalleşçe vurdular!
Baykal’ın, kasetin profesyonelce hazırlandığını belirtip, bu imkânların ancak devlette bulunduğunu söyleyerek iktidarı suçlaması, ortada bir şeylerin döndüğünü gösteriyor.
Özel hayata tecavüz çok çirkin bir şey.
Artık, ülkede kimsenin, saldırıya uğramayacağı konusunda bir güvencesi kalmadı.
Baykal istifa etmeseydi, mutlaka kasetin devamı ortaya çıkarılacaktı.

Şimdi iktidar, zan altında kalmaktan kurtulmak için o komployu kimlerin, nerede, ne zaman, hangi odaklara hizmet etmek için hazırladığını, kaseti kimlerin piyasaya sürdüğünü ortaya çıkartmakla yükümlüdür. Aksi halde töhmet altında kalacaktır!
Komplocular, tuzaklarını serbestçe hazırlıyor, kimseden korkmadan, iğrenç tezgâhlarını servise koyuyor, yetkili makamlar rezillikleri sadece seyrediyor. Devlet güçleri bu tür olayları aslında kolayca çözer. Yeter ki istensin! Fakat istenir mi, orası meçhul! Ancak bugün Baykal’a düzenlenen komplo, yarın başkalarına da yapılabilir! Bunu unutmamak gerekir!

Bireylerin güvende olmadığı bir ülkede yaşamak, gerçek bir zulüm!
Baykal’ı vuran kaset nerede, ne zaman, hangi amaca hizmet etmek için hazırlandı? Kaseti piyasaya sürenlerin arkasında kimler var?
Bunu ortaya çıkartmak iktidarın sorumluluğunda değil mi?
Yasadışı, ahlakdışı bir tertip olan komplo tuzağı cezasız mı kalacak?
Türkiye, özel hayatların ayaklar altında hoyratça çiğnendiği, haberleşme özgürlüğünün yok edildiği, gelişmemiş ve gelişemeyen bir memleket haline getirildi!
Ülkeyi yönetenlerin gönlü buna nasıl razı oluyor? Bu kadar mı çağdışıyız?

Baykal’ın dediği gibi “Bu komployu ayıplar gibi yapanlar, bizzat komployu hazırlayanlar” mı? O karanlık odaklar, bir gün onlara da böyle bir tuzak hazırlayamaz mı?
CHP liderinin “Bu kara kampanyaya teslim olmayacağım. İstifam kaçmak değil, meydan okumaktır!” demesi ne anlama geliyor? CHP örgütünün “Geri dön” baskısına dayanamayarak döner mi, bunu zaman gösterecek!
Ülkede bazı güçler, “Bize karşı çıkan, kafa tutan herkesi yakarız!” diye meydan okuyor.
Laik Cumhuriyet yanlısı birçok aydın, general, subay, bilim adamı, gazeteci ve yazar bu tehdidin hedefi oldu. Şimdi de Baykal’ın kellesini aldılar! Sırada kim var?

Hürriyet
Rahmi TURAN 13.05.10





"Sivil Darbe- Siyasi Suikast"- Kahir Ekseriyet- Akyol ve Liberalizm- Kapitülasyon ve Taksimin Satışı...


"Siyasi iktidar partisi grubu'nun oyları ile kabul edilen siyasi iktidarın Anayasa değişikliği paketi "12 Eylül günü referanduma sunulmuş olacaktır. Yüksek Seçim Kurulu, siyasi iktidarın referandum süresini 60 gün olarak değiştirmesini kabul etmemiştir. 120 güne karar vermiştir.

Siyasi iktidar sözcüleri yaptıkları açıklamada kararı siyasi bulmuşlardır. Kararlar işe geldi mi "hukuki"dir. Gelmedi mi siyasidir.

Ana Muhalefet Partisi CHP siyasi iktidar anayasa değişikliği paketini yürürlüğün de durdurulması talebi ile Anayasa Mahkemesi'ne götürmüştür.

1- GÜNAY'IN GEÇMİŞİ...

Siyasi iktidarın Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay "hariçten" CHP üzerinde konuşmuştur. Baykal'ı kastederek "İstiyor ama dönemeyecek" demiştir.

DP dönemi dahil zamanları yaşamışımdır. Ertuğrul Günay CHP de iken bir ara Baykal'ın yakın çevresinde olmuştu. Yani elinden tutulmuştur. Ama, yaşadığımız o zamanlarda Günay'ın parti içinde pek de tutulmadığını bilirim.

CHP'nin kapalı olduğu zamanlarda Günay'ın bugünkü siyasi iktidar yanlısı ekranlarda CHP'yi kendi görüşlerine göre nasıl eleştirdiği hala kayıtlardadır. Eh sonunda yerini bulmuş AKP'den bakan oluvermiştir. Baykal istese de dönemeyecektir. Öyle mi? İsmet İnönü'nün deyimi ile "hadi canım sen de" Nokta.

2- MUĞLA OLAYI VE İKTİDAR...

Muğla'da yaşanan olaylara iyi bakmak, arka planı iyi görmek gerekmektedir. "Sempatizanlıkları belli bir grup" dükkanları kahveleri taşlamışlardır. Bir grup genç onlara İstiklal Marşı ile cevap vermiştir.

Siyasi iktidarın tarihsel hatalı "etnik siyaseti" hatalı "açılımcılık" politikaları toplumsal gerginlikler ortaya çıkarmıştır. Şimdi bunun neticeleri görülmektedir.

3- SADECE DİYARBAKIR PLAKASI...

Geçen yaz hafta sonları uçakla Bodrum'daki evime gidiyordum. Bir akşam Havaalanı'ndan bindiğim taksinin şoförü artık beni tanımaya başlamıştı. O şoför bana şunları söylemişti: "...Taylan abi bizim Bodrum'da sahilde bir yer var. Oraya müşteri bile götüremiyoruz. Sadece Diyarbakır plakalı vasıtalar girebiliyor..." Bakın ne hallere gelinmiştir. Peki iktidarda kim vardır?

4- ÖNCE TSK VE SONRASI...

Cumartesi itibariyle bilançoya bakarsak: 1- Önce TSK üzerinde asimetrik psikolojik harekatlar başlatılmıştı. Jurnaller, köstebek, hareketleri ve ardından Silivri iddianameleri. Tutuklamalar, Hukuki hatalarla aylarca yargı önüne çıkamamak.

Yargısız infazcıların kendilerini hem savcı hem de mahkeme yerine koymaları.

Şimdiki zamanda siyasi iktidarın yüksek yargıyı siyasal hatalarla sanki "vesayet altına almak gibi" Anayasa değişiklikleri zamanına gelinmiştir.

"Meçhul sanılan ellerle" Şimdi sıra iki büyük Muhalefet Partisi'nden olan Ana Muhalefet partisi CHP'dedir. Rezil montaj bir kaset dahili ve harici işbirlikçilerle gündeme sokuluvermiştir.
Siyasi iktidar bu siyasi suikastı ortaya çıkarmak mecburiyetindedir.

5- SİYASİ TERZİLER...

Kimi yazarlar siyasi terziliklere başlamışlardır. CHP üzerinde siyasi terzilik yapmaktadırlar. CHP'ye genel başkanı seçmek "sanki onların aslı vazifesidir" Uydurma kaset arkasında "dahili ve harici işbirlikçilerin" olduğu kabak gibi ortadadır.

Dışarıdaki emperyalist zihniyet Türkiye'yi kendi zihinsel siyasetleri ile şekillendirmek isterlerken "Siyasi Organize darbe, siyasi suikast" devreye Baykal ve CHP üzerinden sokulmuştur.

Kim ne derse desin işin özeti budur. CHP gibi tarihi süreçten de gelen bir siyasi parti üzerindeki bu "Organize sivil darbe- siyasi suikast" sürdürülmektedir.

Tarih Türkiye'nin bu siyasi iktidar zamanındaki bu yaşananları kendi şaşmaz hafızasına kaydetmektedir.

6- REFERANDUM VE KAHİR EKSERİYET...

Nüfusun kahir ekseriyeti siyasi iktidarın tarihsel hatalı siyasetleri ile yedi şiddetinde bir deprem yemiş gibi yoksullaşmıştır. Emekliler sürünmektedir. Memurlar işçiler yoksuldurlar. Esnaf perişan, milli tarım ve milli endüstri çökmüştür. Cumhuriyet'in kurduğu bütün endüstri kuruluşları, limanları başka ellere geçmektedir.


İktidarda kim vardır?

Tarım ürünleri ithalatçılığı artık baş tacı olmuştur. Türk köylüsünün milyarlarca dolarlık kaynakları yabancıların tarım ürünleri üreticilerine aktarılmaktadır.

Siyasi iktidar bunlara çare arayacağına, tarihsel hatalarla Anayasal kurumlar üzerinde sanki "vesayet sistemi" kurmakla meşguldür.

7- AKYOL VE LİBERALİZM...

Milliyet Gazetesi yazarı meslektaşımız Taha Akyol dünkü, yazısında CHP ve Liberalizmden söz etmektedir. Daha önce yazılarında da liberalizmden söz etmişti.

Ancaaak, Türkiye'ye dayatılmak istenilen ne idüğü belirsiz uyduruk liberalizm Özal döneminde kanatlanmıştı. Türkiye'ye dayatılan uyduruk ne idüğü belirsiz liberalizm "yedi müstemlekeciliğin istediği yeni kapitülasyonculuk"tur.

İşte o liberalizm kahir ekseriyetin üzerine çökmüştür.

8- TAKSİM'İ DE SATACAKLARI...

Tarih 23 Ağustos 1922 günüdür. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi'nde Fransız sermayesi" İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi'ni kurmuştu. Zamanın kabinesi (hükümeti) ile o şirket arasında bir anlaşma yapılmıştı. Bugünkü taksim alanı bütün çevresi ile Fransız şirketine satılacaktı. O satılacak alan Talimhane'ye kadar uzanmaktaydı.

Fransız şirketi sabırsızlanıyordu. Tam satışın yapılacağı zaman emperyalizm yenilmiş Türk Orduları İzmir'e girmişlerdi. Ve Taksim alanı satılmaktan kurtulmuştu. O zamanlarda da liberalizm gibi dayatmalar vardı. Ama, kapitülasyonlar Anadolu'yu tam bir müstemleke haline getirmişti. Cumhuriyet Lozan'da o kapitülasyonları tarihin çöp sepetine attırmıştı.

9- SİYASİ SUİKAST....

Baykal'a ve CHP'ye karşı yapılan "Sivil Organize Darbe- Siyasi suikast'ın arka planı geniştir. Bu sadece Baykal'a karşı yapılmış değildir. Bu siyasi suikastın kapsamı geniştir. Vermek istediği mesaj'a dediklerimizi, istediklerimizi yaparsınız, ya da işte böyle siyasi suikastlara uğrarsınız da" şeklinde de alınabilir.

Siyasi, suikastın, Sivil Organize Darbe'nin bir başka mesajı da budur. Dolayısı ile suikast genelde herkesi ilgilendirmelidir.

10- REFERANDUM MEŞGULİYETİ...

Nüfusun kahir ekseriyetinin hali pürmelali ortada dururken şimdi bir de referandum süreci ile zamanlar geçecektir. Yedi şiddetinde deprem yemiş gibi iktisadi sorunlar altında yaşamaya çalışan nüfusun kahir ekseriyeti de kendi kaderini yaşamaya devam edecektir.

Heba olup giden zamanlar. Yazık değil mi bu millete? Yazık değil mi nüfusun kahir ekseriyetine? Ama siyasi terzilerin hiç de sorunları yoktur. Umurlarında mıdır bunlar?


Taylan SORGUN
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler!

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur
Sakın kurtarıcı bekleme‚ yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım

Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır

Beni hatırlayınız
Kullanıcı küçük betizi
Başkomutan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 2297
Kayıt: Pzt Eki 12, 2009 23:24

ÖncekiSonraki

Şu dizine dön: Gazete Köşe Yazarları

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 7 konuk

x