Petrolün Yeni Ekseni - Flynt Leverett

İzlem (Strateji) - Bazen barışın, bazen de savaşın sanatı...

Petrolün Yeni Ekseni - Flynt Leverett

İletigönderen Çetin Taş » Prş Nis 01, 2010 22:42

Arkadaşlar. Çevirimi beğenmeyenler veya orijinalinden okumak isteyenler için aşağıya yazının bulunduğu linki veriyorum.Yazıyı ilgi çekici bulacağınızı ümit ediyorum.

Kaynak: http://www.newamerica.net/publications/ ... xis_of_oil

Petrolün Yeni Ekseni¹

• Flynt Leverett
• Yeni Amerika Vakfı
• Milli Çıkar

Temmuz 2006

Yeni petropolitikalardan doğan Amerikan liderliğine yönelik meydan okumalarla başa çıkabilmek için Birleşik Devletler dış politikası hastalıklıdır. Mevcut politika enerji güvenliğini ciddi bir dış politika konusu olarak ele almamaktadır veya diğer dış politika öncelikleriyle bağlantılı olarak öncelik vermemektedir.

Washington kitle imha silahlarının yayılması ile mücadele ederken, bir yandan Irak politikasındaki hatasını savuşturarak “özgürlük için ileri tezahüratından”kaçınırken; küresel enerji piyasalarında son yapılan değişikliklerin siyasi sonuçları Soğuk Savaş’tan bu yana Amerikan hegemonyasına en büyük meydan okuma olarak ortaya çıkmaktadır. Devlet şirketlerinin dünya üzerindeki ham petrol ve doğal gaz rezervleri üzerindeki artan denetimi, mevcut piyasa koşullarında bazı ihracatçıların Birleşik Devletler çıkarlarına ve politikalarına karşı yükselen bir cesaretle davranmalarını sağlamaktadır. Belki en yakın örnek Latin Amerika'da ABD etkisini zayıflatmak isteyen Venezuela’ nın çabalarıdır. En önemli stratejik tezahürü de, Rusya keşfedilen dış imkanları kullanmak istemekle beraber, Birleşik Devletlerin, Moskova’nın çıkarlarını ihlallerinin kabul edilemez seviyede olduğunu düşünmektedir. Aynı zamanda, yükselen Asya ülkeleri, özellikle Çin, devlet aracılığıyla, algılanan enerji açığını ele arıyorlar- "dünya çapında hidrokarbon kaynaklara" erişim sağlamak için stratejiler araştırıyorlar. Çin, dış enerji ilişkilerini yönetmekte bir devletçi yaklaşım izleyerek Orta Doğu, Orta Asya ve Afrika’nın petrol üreten kesimine tesir etmek için giderek ABD'ye karşı rekabete girmektedir.

Biz küresel enerji piyasalarındaki son yapısal değişikliklerin politik sonuçlarını kısaca "petropolitikalar"diye tanımlıyoruz. Bu gelişmelerin her biri Birleşik Devletler çıkarlarını zorlarken, petropolitikaların çeşitli parçaları, genişleyen şekillerde Amerikan egemenliğine karşı bir denge olarak davranan "petrol ekseni" ile birlikte ortaya çıkmaktadırlar². Birleşik Devletler tek yanlılığını aşırı bulan bu ilan edilmemiş fakat artan şekilde kendini hissettiren eksenin merkezinde Rusya (büyük bir enerji üreticisi)ve Çin(paradigmatik artan miktarda enerji tüketicisi) jeopolitik ortaklığı gelişiyor. Orta Asya’da ki Birleşik Devletler’in etkisini düşürmek konusundaki Çin-Rus çabalarının başarılı olmasıyla bu eksenin Birleşik Devletler çıkarları üzerindeki etkisi çoktan hissedilmiştir. Ancak gerçek anlamda düşkırıklığı, süregelen İran’ın nükleer durumu ile ilgili Birleşik Devletler hedeflerinde görülmektedir. Bu, Soğuk Savaş sonrası uluslar arası düzeni yeniden tanımlama da bir kilometre taşı olacak gibi görünüyor--yalnızca İran’ın en azından nükleer silah sahibi olabilme seçeneğinden dolayı değil aynı zamanda Amerika’nın küresel liderliğinin tesiri bakımından.


Yapısal Değişiklikler
Petrol çağı tamamen yeni bir bahis konusu oldu, özellikle de son yirmi yılda kuvvetli ihtiyaç ve üretim kapasitesindeki düşüklük, ham petrolün dünyanın geçmişte yaşadığından daha yüksek ticaret seviyesine ulaşmasına neden oldu. Talepteki dramatik artış gelişmekte olan pazarların yüksek ekonomik büyümesi( enerji talebindeki artış ile ekonomik büyümedeki özel artışlar arasındaki ilişki OECD ülkelerinde genellikle daha yüksektir), özellikle Çin ve Hindistan ile beslendi. Genel olarak, gelişmekte olan ekonomilerin artan ham petrol talebi, fiyatlar üzerinde yukarı yönlü baskı uygulamakla en acil faktör olmuştur.


Uluslar arası petrol piyasasında ki son yapısal değişikliği tanımlama da ikinci unsur ise tüm tedarik zincirinde daralan üretim fazlası kapasitesidir. (Küresel petrol üretimi son yıllarda artmıştır ancak talep miktarı kadar değil.) Petrol üreticilerinin kapasitelerini geliştire miktarı gelecekteki petrol fiyatlarını belirleyen en önemli faktör olacak gibi görünüyor. Mevcut tedarik ”sıkıntısını" hafifletmek için olasılıklarla ilgili bir dizi görüş önerilmesi pek de sürpriz olmayacaktır.


Gerçekten de dünya genelinde keşfedilecek ve üretilecek veya çoktan üretim de bulunulan alanlardan elde edilecek daha fazla petrol olduğuna dair önemli kanıtlara sahibiz--doğru fiyat ve uygun seviyelerde yatırımla. Bu nedenle, küresel petrol ikmalinin tepe noktasına geldiğimize dair dinmeyen kötümserliğe sahip kişilerin görüşlerini paylaşmıyoruz. Bununla birlikte bazı ekonomistlerin yüksek fiyatların geçmişte olduğu gibi büyüyen ihtiyacı karşılamak için gerekli yatırımı yapmayı teşvik edeceğini söyleyen alabildiğince iyimser tavrını da kabul etmiyoruz. Bizim şüpheciliğimiz yukarıya akan petrol sektörünün gerçeğine dayanmaktadır-- ham petrolün bulunması ve üretilmesi--açık ve rekabetçi bir çevre olmaktan uzaktır. Çok uluslu petrol şirketlerinin OPEC ve eski Sovyetler Birliği ülkeleri dışında arama ve petrol üretme amaçlı 25 yıllık büyük yatırımından sonra, yukarı akan sektörün oldukça açık olduğu, petrol endüstrisinin bu ”rekabetçi sınırında" rezervlerin yerine yenisinin bulunmasının maliyeti şimdi hızla artmaktadır. Bu arada nispeten rezervlerin yenilenmesinin daha düşük maliyetli olduğu, geriye kalan uygun alanların yüksek oranda Orta Doğu’da ve eski Sovyetler Birliği’nde olmaları, uluslar arası petrol endüstrisi için yasak bölgedir.


Bu nedenle petrol çağının önümüzdeki çeyrek yüzyılı önceki çeyrek yüzyıldan oldukça farklı olacaktır; : Talepteki artış ve bazı OPEC ülkelerindeki üretim düşüşü Orta Doğu ve eski Sovyetler Birliği’ndeki konvansiyonel ve alışılmadık petrol(petrol şistinden, katranlı kumlar ve ekstra yoğun petrolden) ve sentetik sıvılar(gazdan elde edilmiş sıvılar, kömürden elde edilmiş sıvılar ve bioyakıtlar)ile karşılanmak zorundadır. Üretim kapasitesine karşın talebin hızla artmaya devam etmesi ile birlikte fiyatlar ortalama olarak çok daha yüksek olacaktır ve geçmişe göre çok daha az istikrarlı olacaktır.


Bu gelişmeler açıkçası işin siyasi boyutudur. Yukarı akan petrol sektörünün bu “rekabetçi sınırı” çok uluslu petrol endüstrisi tarafından sömürüldüğü için uluslararası petrol şirketlerinin(IOC)sahip olduğu petrol rezervlerinin oranı düşerken, devletin sahibi olduğu, milli petrol şirketlerinin(NOC)rezerv oranı artmıştır. Şu an da dünyanın bilinen petrol yataklarının 72%’si Milli Petrol Şirketleri tarafından kontrol edilmektedir. Sahip oldukları rezervler göz önüne alındığında en büyük on yukarı akan firmasının(piyasa değeri veya üretimi değil)tamamı Milli Petrol Şirketleridir. ExxonMobil --dünyanın en büyük Uluslar arası Petrol Şirketi ve “büyük petrolün” ikonik sembolü – sahip olunan rezervler göz önüne alındığında dünyanın yukarı akan firmaları için de sadece onikincidir. Bu da demek oluyor ki, sonuçta yukarı akan petrol ve gazın gelişim hızını Uluslar arası Petrol Şirketleri ve hissedarları değil, Milli Petrol Şirketleri ve onlara sahip olan hükümetler kontrol etmektedirler.


Talebin arttığı ve teminin sıkılaştığı mevcut koşullar altında, bu enerji ihraç eden ülkelere kendileri için OPEC’in 1973-1974 petrol ambargosu sırasında ve sonrasında uyguladığından daha ince fakat aynı zamanda daha uzun ömürlü bir etki ve yeni stratejik seçenekler meydana getirmektedir. Ancak şimdi dünya 1970lerin başındaki “OPEC devriminin” tüm boyutlarını görebilmektedir: Petrol üreticilerinin belirgin bir kartelinin ötesinde, bugün dünyanın bilinen petrol ve doğal gazlarının büyük kısmını kontrol eden kaynak sahibi örtülü hükümetlerin bir karteli vardır. Bu örtülü kartelin gücü son otuz yıldır etkisini göstermemiştir; harekete geçmesi Amerika’nın bölgesel çıkarları ve küresel durumu için kritik tehdit oluşturan büyük ekonomik ve politik öneme sahip bir durumdur.


Piyasalar ve Rus Gündemi
Rusya belki de arz yönlü trendlere önde gelen bir örnektir. Belirsizlik ve çekişme ile geçen birkaç yıldan sonra, Başkan Vladimir Putin, artan biçimde önemli roller oynayan Gazprom ve Rosneft gibi Milli Petrol Şirketleri ile Rusya'nın yukarı akan petrol ve gaz sektörleri üzerinde tam bir kontrolü yeniden sağladı, ülkenin boru hattı şebekesi sıkıca devlet denetiminde, Rusya özel sektör şirketleri Moskova’nın belirlediği parametrelerde çalışırken büyük ölçekli yabancı sermaye için aşılması güç engeller bulunmaktadır.


Birkaç yıl önce Rusya’nın küresel petrol piyasası için Suudi Arabistan’ın yerini alabilecek bir üretici olacağına dair fikirler yanlış değerlendirildi. Putin veya diğer liderlerin böyle bir durumu arzuladıklarına veya Rusya petrol endüstrisinin böyle bir rol almak için bir araya geldiğine dair hiç bir kanıt bulunmamaktadır. Yine de Putin’in başkanlığında Rusya için iç koşullar öylesine oluşmuştur ki önemli bir enerji üreticisi olarak dışarıda ciddi bir ağırlığa sahip olmuştur. Bu bakımdan, Putin, bu yıl Rusya’nın G-8 başkanlığını kullanarak Rusya’nın büyük bir petrol üreticisi(her ne kadar önemli olsa da)olma durumunu, enerji güvenliğini sağlayan küresel bir enerji üreticisi durumuna dönüştürmek istiyor.


Moskova, Birleşik Devletlerin çıkarlarını ihlal ettiğini düşündüğü alanlara karşılık Pazar gücünü kullanıyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana Birleşik Devletler girişimlerine karşı biriken Rus şikayetlerinin listesi oldukça uzadı: NATO genişlemesi, Balistik Füzelere Karşı Anlaşma’nın iptali, Orta Asya’da ki Amerikan üsleri, Irak Savaşı ve Rusya’ya komuş devletlerde ki renkli devrimlerin ” desteklenmesi. 1990ların sonundan bu yana bu türden provokasyonlara karşı Rusya’nın cevabı ihmal edilebilir düzeydeydi. Rus ordusu Çeçenya’da batağa saplanmıştı ve ekonomik zayıflığına neden olan düşük petrol ve gaz fiyatları--Rusya’nın 1998 para krizi somut örnek oluşturmuştur—Rusya’yı Birleşik Devletler ve diğer uluslar arası oyunculara bağımlı hale getirmiştir. Son yıllarda yüksek enerji fiyatlarıyla Rusya’nın otonomisini teşvik etmiştir ve Putin ve danışmanları bu Pazar gücünü Birleşik Devletleri “geriye itmek” için kullanmaya karar vermişlerdir.


Rusya’nın parlak dönem stratejisi “yakın çevresinde” bu nüfuzunu güçlendirmek için bu yaklaşıma örnek teşkil etmiştir. Bazı durumlarda, en son Rus gazının Ukrayna üzerinden nakledilmesinde olduğu gibi, Kremlin’in girişimleri beceriksizdi ve kısmen üretken değildi. Ama yaklaşımı Avrasya’nın güneyinde yeni bir nüfuz sahası kurma konusunda oldukça etkili oldu.


Orta Asya’da ki Rus politikaları ile ilgili olarak Pek çok Batılı yorum Kırgızistan ve Tcikistan’da kurulan askeri üslere ve Özbekistan’ın Karshi-Kanabad hava üssündeki Birleşik Devletler askeri personelinin tahliyesi için teşvik etmesinde odaklanmıştır. İşin aslı enerjiye ve Rusya'nın piyasada artan gücüne dayanmaktadır. Birleşik Devletlerin demokratikleşme baskısına direnen bölgedeki diktatörleri ve Çin’in Birleşik Devletler tarafından “kuşatılma” sını önlemeye olan ilgisini kullanarak, Amerika üzerinde baskıyı arttırmak için; 2003'ten beri Moskova, sürekli özen göstererek Orta Asya'da yeni bir nüfuz sahası yaratmak için çalışmıştır. Rusya’nın başlıca ana enerji üreticisi konumu Putin’in bölgesel stratejisini sürdürmesi için kendisine önemli araçlar vermiştir: Orta Asya enerji kaynaklarının geliştirilmesi ve pazarlanması için liderlik rolünü üstlenmesini sağlayacak sermaye yatırımı (Kremlin politikasının etkili bir ajanı gibi çalışan Gazprom benzeri Milli Petrol Şirketleri ile) ve Orta Asya petrol ve gazının Avrupa’daki pazarlara ulaşması için yaşamsal öneme sahip Rusya'nın devlete ait boru hattı sisteminin kontrolü.


Daha az ilişkili olarak ise son yıllardaki petrol fiyatlarındaki artış Rus ekonomisinin yüksek büyüme oranlarına ulaşmasını sağladı, bu da Orta Asyalı gurbetçiler için Rus hizmet sektöründe çalışma imkanları yarattı. Gurbetçi işçilerin memleketlerine gönderdikleri havaleler, bazı Orta Asya Devletleri için önemli miktarda kaynak oluşturmaktadır--örneğin Tacikistan’ın Gayrisafi Milli Hasılası’nın belki 30% kadarı--bu da Moskova’ya bu devletler üzerindeki nüfuzunu kullanmak için başka birimkan sağlamaktadır.


Rusya enerjiye dayanan piyasa gücünü, Amerika’nın uluslar arası konumunu zayıflatacak şekilde, yaşamsal öneme sahip diğer stratejik bölgelerde de politik nüfuzunu güçlendirmek için kullanmıştır. Belki de en önemlisi, Doğu Asya’da ki azalan stratejik pozisyonunu yeniden güçlendirmek ve geliştirmek için Moskova’nın avantaj sağlamış olmasıdır.


Jeopolitik mirasa ve mevcut ulaştırma alt yapısının Rus enerjisini Avrupa’ya taşımasına rağmen; Moskova, mevcut enerji ihracatını doğu Sibirya’dan ve Rusya’nın en doğusundan Doğu Asya’daki piyasalara yaparak, Pekin ve Tokyo’nun çıkarlarını enerji profillerindeki Orta Doğu’dan elde edilen geleneksel hidrokarbon kaynakları ile dengeleyip,kendisini Çin ve Japonya'nın dış politikalarında önemli ana faktör haline getirmektedir.


Asya’nın Meydan Okuması
Tabi ki Rusya gibi enerji tedarikçilerinin piyasa gücü, artan talep yönlü baskılar sonucu gerçekleşen doğal bir oluşumdur. Önceden belirtildiği üzere artan talep, özellikle de gelişmekte olan Asya’dan gelen talep, 2003’ten bu yana petrol fiyatlarının yukarıya doğru artmasının en önemli sebeplerinden biridir: Birleşik Devletler Enerji Bakanlığı’nın verilerine göre, 2001 yılında dünya genelindeki petrol talep artışının 40%’ı tek başına Çin’den gelmiştir. Çin’in petrol gereksinimindeki artışın 2005 yılında yavaşlamasına rağmen, pek çok piyasa tahmincisi önümüzdeki yıllarda Asya’daki talep artışının devam edeceğini görmektedirler.


Mevcut şartlarda, bu talep yönlü baskıların politik etkisi, tüketici ülkelerin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için uluslar arası piyasalara güvenmektense, hidrokarbon kaynaklarına imtiyazlar ile ulaşmak için artan şekilde devletçi stratejilere yönelmelerini şiddetlendirmektedir. Bu yaklaşıma en iyi örnek Çin'dir. 2002’de, Hu Jintao Komünist Partisi genel sekreterliğine geldiğinde, Çin resmi olarak benimsediği "çıkış" (zou chu qu)politikası çerçevesinde üç büyük Milli Petrol Şirketini -- Çin Milli Petrol Kurumu(CNPC), Çin Milli Petrokimyasal Kurumu(Sinopec) ve Çin Milli Açık Deniz Petrol Kurumu(CNPC)-- deniz aşırı aramalar ve dünya genelinde üretim projeleri için özkaynak hisseleri almaları ve özellikle Sibirya ve Orta Asya’ya boru hatları inşa etmeleri için teşvik etti. “çıkış” stratejisinin amacı enerji kaynaklarının ve ulaşım altyapısının etkin güvenliğine sahip olmak, Çin’in ülkenin enerji güvenliğinin geliştirilmesini yaşamsal olarak algıladığını göstermektir. Politikanın benimsenmesi, Çin enerji şirketleri 1990lardan beri bu faaliyetleri yaptığı için çoktandır devam eden uygulamanın etkin şekilde düzenlenmesidir.


Çin “çıkış” stratejisini Kafkasları, Orta Asya’yı, Doğu ve Güney Asya’yı, Afrika’yı ve Latin Amerika’yı da kapsayan büyük miktarda petrol üreten geniş bir bölgede sürdürmüştür. Orta Doğu’da Çin, stratejisini çeşitli yollarla, petrol üreten Cezayir, Mısır, İran, Libya, Umman, Suudi Arabistan, Suriye ve Yemen gibi ülkelerde yürütmüştür. Pekin, Çin enerji şirketlerinin düzenli yüksek miktarda anlaşmalar elde etmeleri için bölgeye ziyaretlerini ve şirketlerin bölgeye giriş çabalarını desteklemektedir. Çin ayrıca enerji ağını üretilmiş malların ve sermayenin Milli Petrol Şirketlerinin çalıştığı ülkelere ihracı için de kullanmaktadır. Bazı durumlarda, tıpkı Angola ve Nijerya’da olduğu gibi, enerji anlaşmalarını güvence altına almak için Çin masaya pahalı yatırım paketleri koymaktadır. Çin ve diğer Asyalı Milli Petrol Şirketleri çeşitli ülkelerde yüksek fiyatlar ödeyerek araştırma ve üretim sözleşmelerini güvence altına almak için arttırmalara katılma kararlılığı göstermişlerdir ve bazen Uluslar arası Petrol Şirketlerinden daha fazla fiyat vermişlerdir.


Ancak Asya ekonomilerden artan talep küresel petrol fiyatlarını doğrudan etkilerken, Çin’in piyasadaki devletçi stratejisi bazı değerlendirmelerde ileri sürüldüğü kadar dramatik değildir. Çinli Milli Petrol Şirketleri’nin petrol kaynaklarını elde etme konusundaki acemi çabalarının kritik kitlesel petrol rezervlerini giderek daha entegre ve değişken küresel petrol piyasasına karşın elinde tutmayı başarmasının şüpheli olduğu görülmektedir. Ayrıca dünyanın çeşitli yerlerinde petrol kaynaklarına imtiyazlı erişim için istekliliği nedeniyle Çin’in pazar prim ödemelerinin, talebin artması ile doğal olarak meydana gelen fiyat baskısını destekleyeceğini ummak için bir neden yoktur. Tersi daha muhtemeldir: Küresel arama ve üretime akan “ucuz” Çin sermayesi, petrol şirketleri arasında ki rezervlere erişim için rekabeti arttırıyor ve Uluslar arası Petrol Şirketlerini daha fazla harcama yapmaya ve daha fazla risk almaya zorluyor. Eşit olmak için diğer şeyler, piyasaya daha fazla petrol getirmeli, daha az değil.


Tartışmalı biçimde Çin’in hidrokarbon kaynaklarına erişim için rekabet stratejisi, Birleşik Devletlerin uzun süreden beri öncülüğünü yaptığı ticaret ve yatırım için uluslar arası düzen kurallarına meydan okumaktadır. En azından, yabancı ülkelerde--yolsuzluğa gönüllü katılım, borç teklifleri ve ilgisiz sektörlerde ve bu girişimlerin parçası olarak altyapı projelerinde yatırım yapmak-- hidrokarbon kaynaklarına etkili mülkiyet sağlamak için yapılan devletçi girişimler, ihracat finansmanı ve diğer mal kontrol kriterleri için OECD standartlarının otoritesini baltalamaktadır. Ve ayrıca Çin yaklaşımının diğerleri tarafından da model alınma riski vardır. Bu, Çinli Milli Petrol Şirketleri’nin de aynı pek çok yerde yaptığı gibi petrol anlaşmalarında eşitlik uğraşını sürdüren Hindistan’ın Petrol ve Doğal Gaz Kuruluşu(ONGC)’nda bir ölçüde çoktan yaşanmaktadır --bazı durumlarda İran’da ve Sudan’da olduğu gibi onlarla konsorsiyum yaparak. Örneğin geçen sene Çin ve Hindistan; Çinli Milli Petrol Şirketleri ve ONGC arasında, Kanada kökenli PetroKazakhstan’ı almak için yaptıkları gibi hidrokarbon varlıkları için rekabeti ve bu varlıkların fiyatlarının artmasını önlemek konusunda bir “anlaşma”yaptıklarını duyurdular. Ayrıca Japonya’da Çin’in meydan okumasını karşılamak için daha devletçi bir yaklaşım yapılıp yapılmaması konusunda bir tartışma canlanmıştır. Ancak ana tüketicilerin ve tedarikçilerin neden olduğu büyük kusurları çevirmek noktasından hala çok uzağız.


Yine de Çin’in ki gibi devletçi stratejilerin piyasa etkisi minimal olabileceği gibi, Pekin’in “çıkış” stratejisi hızla Çin ve Birleşik Devletler arasında jeopolitik gerilimlerin kaynağı haline gelirken, 21. yüzyılın ilk çeyreği boyunca, dünyanın en önemli ikili ilişkisinin gelişimi için potansiyel olarak belirgin gereklilikler ortaya çıkıyor. Çin’in petrol araştırması onu Birleşik Devletlerin özellikle Orta Doğu, Orta Asya ve Afrika’da ki nüfuzu için yeni bir rakip haline getiriyor. Çin’in Orta Doğu’da enerji güdümlü yükümlülüğü enerji ihraç eden devletler için yeni bir dış politika yarattığı gibi ticari fırsatlar da sunmaktadır, Birleşik Devletler dış politika hedefleri arasında handikap olan İran, Sudan ve Suriye gibi ülkelerde olduğu gibi. Sudan ile ilgili olarak, Pekin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olarak Hartum’a Darfur soykırımı nedeniyle yaptırımlar uygulanmasını engelleyecek kadar ileri gitmiştir.)


Orta Asya’da, Çin’in dış enerji kaynaklarının İran Körfezi’ne bağımlılığını azaltma çabaları, Birleşik Devletler’in Orta Asya’da ki nüfuzunu baltalamak için Şanghay İşbirliği Örgütü mücadelesinde Pekin’in öncü rolünü motive etmiştir. Petrol üreten Afrika ülkelerinde Çin ve diğer Asyalı Milli Petrol Şirketleri hükümetlere, iyi yönetişim ve şeffaflık koşulları aramadan bedava arama ve üretim sermayesi sağlamaktadırlar. Bu, yüksek petrol fiyatları ile birleştiğinde Batılı hükümetlerin ve uluslar arası finansal kuruluşların bu ülkelerde petrol sektörünün yönetiminin geliştirilmesi ve rüşvetin azaltılması yönündeki baskılarını zayıflatmaktadır.


Buna ilaveten, Pekin’in enerji güvenliği için devletçi yaklaşımı, dünyanın en dinamik ekonomik bölgesinde ticaret ve finansal bağımlılığın büyümesini sağlamak için bölgesel politik çerçevenin gelişiminde geleceğe yönelik negatif bir etki olarak Japonya ile jeopolitik gerilimleri yükseltmektedir. Pekin ve Tokyo arasında çeşitli yerlerdeki belirli enerji anlaşmaları için rekabet, Doğu Çin Denizi'nde olması muhtemel doğal gaz rezervleri üzerinde egemenlik konusunda karşılıklı anlaşmazlıklar ve Rus doğu petrol boru hattının nihai varış yeri konusundaki tartışmalar; Çin-Japon ilişkilerinin kötüye gitmesine katkıda bulunmaya devam etmiştir. Bu gerilimler düzeltilebilir olmalarına rağmen, Çin'in Doğu Asya sahnesindeki yükselişi, Birleşik Devletler’in giderek artan şekilde uzun dönemde bölgesel istikrarı kontrol etmesini güçleştirecektir.


Zamanla, Rus petrol ve doğal gazı Çin-Rus stratejik işbirliğini daha da perçinleyebilir. İki liderin 2012’den itibaren Çin’e doğal gaz ihraç edilmesi için olan anlaşmayı onaylamak üzere bir araya geldikleri, Putin’ in Pekin’de Hu ile yaptığı son toplantı, geçen yıl bu konuda yapılan beşinci toplantıydı. Teoride Rusya ve Çin arasında ticari olarak başarıyla petrol ve gaza dayandırılmış ilişkisi, Çin’in Orta Doğu’da enerji güvenliği bağımlılığını azaltmaya yönelik çabalarını hafifleteceğinden, en azından bazı Birleşik Devletler çıkarları için olumludur (ve Birleşik Devletler Asya deniz yollarının ulaşım güzergahın güvenliğini sağlamıştır). Ancak Moskova açıkça Pekin'in enerji güvensizliği ile oynayarak daha yakın bir jeopolitik ortaklığı teşvik etmektedir.


Petrol Ekseni ve İran
Yeni petropolitikaların etkileri ve Amerika’nın uluslar arası nüfuzuna karşın bir petrol ekseninin ortaya çıkması, bu kuvvetlerin nükleer İran konusunda, Birleşik Devletler açısından sinir bozucu oldukları şeklinde gösterilmektedirler. Bu konuda önemli oyuncuların politikaları Irak Savaşı’ndan önce olduğundan daha farklı şekilde enerji ile ilgili ekonomik ve jeopolitik hesaplamalar ile uygun bir duruma getirilmiştir. Batılı güçler İran’a karşı nasıl bir ortak hareket izleyebileceklerini düşüne dursunlar, Güvenlik Konseyi'ndeki seçeneklerin Rusya ve Çin'in yaptırım uygulanmasına veya diğer kuvvetli cezalandırıcı önlemlere karşı dirençleri nedeniyle sınırlı olacağı açıktır.


Büyüyen piyasa gücünün Rusya’nın stratejik girişim kapasitesini arttırması ile birlikte, İran nükleer konusu ile ilgili çıkarlarının hesabı, pek çok Batılı analizciler ve politika yapıcılar açısından anlayabileceklerinden daha karmaşık hale gelmiştir. Moskova’nın İran konusundaki politika gündemi önemli derecede genişlemiştir. Rusya’nın hala İran ile ilgili önemli ekonomik çıkarları bulunmaktadır. Moskova önümüzdeki on yıl içinde İran’a önemli miktarda ileri teknoloji ihracatı(örneğin, sivil nükleer teknolojisi)yapmayı beklemektedir. İran pazarı da Rusya’nın hidrokarbon ihracatı ile birlikte en önemli dış ihraç kalemlerinden biri olan konvansiyonel silahlar açısından Rus ihracatçılar için kazançlı bir potansiyele sahiptir. Ama son üç yıldır Rusya İran’ı Birleşik Devletler’in yalnızca Orta Asya’da ki nüfuzunu değil, Kafkasya’da ki nüfuzunu kırmak için de önemli jeopolitik bir partner olarak görmeye başlamıştır. Moskova'nın son olarak İslam Cumhuriyeti ve Batı arasında İran'ın nükleer faaliyetleri konusundaki kördüğümü çözmek için yapmış olduğu İran-Rus ortak uranyum zenginleştirme kuruluşları önerisi tüm bu çıkarlara hizmet etmek için tasarlanmıştır. Böyle bir tablo Moskova’nın İran pazarında nükleer teknolojisini kurmasına ve hatta genişletmesine yardım ederken aynı zamanda da Tahran ile stratejik ortaklığını geliştirecektir.


Ayrıca giderek artan bir şekilde görüldüğü üzere Moskova’daki mevcut yönetim, İran nükleer konusunu Bush Yönetimi’nin tek yanlı davranışlarına engel olmak için bir fırsat olarak görmektedir. Rus Dış İşleri Bakanı Sergei Lavrov --önceden Rusya’nın on yıl boyunca BM daimi temsilcilik görevinde bulundu ve Güvenlik Konseyi politikaları ve prosedürü konusunda bir uzmandır--ve meslekdaşı sonunda Birleşik Devletlerin İran’a karşı Rusya’nın inşa ettiği Busehr reaktörü de dahil olmak üzere askeri eylemde bulunabileceğini tahmin etmektedirler. Böyle bir hareketi Irak’ın işgalini engellemek için yaptıklarından daha fazla bir şey yaparak engelleyebileceklerini onlar da düşünmüyor ancak Washington’un eylemlerinde uluslararası meşruluk sıkıntısı çekmesini sağlayarak Birleşik Devletlerin İran’a karşı saldırmasının ciddi bedelleri olduğunu kabul ettirmek için geleceğe dönük olarak çalışmaktadırlar.


Kendi adına Çin’in İran nükleer konusuna yaklaşımı enerji güvenliği ihtiyaçları ile doğrudan bağlantılıdır. Pekin BM'nin Sudan'a karşı yaptırımlarına muhalefet göstererek, Çin şirketlerinin faaliyet gösterdiği enerji üreticisi bir ülkeye çok uluslu yaptırımların uygulanmasına karşı çıkacağını çoktan belirtmiştir. Özel konuşmalarda, üst düzey Çinli diplomatlar ve parti yetkilileri İran nükleer konusundaPekin’in politikasının çıkarları arasında bir denge bulmak olduğunu anlatmaktadırlar: petrolün güvenli bir şekilde temini, çoğalmasını önleme ve bölgesel istikrar, uluslar arası önemli normların savunulması(anlaşmazlıkların barışçıl çözümü ve devletlerin sivil nükleer kapasitelerini geliştirebilmeleri konusunda egemenlik hakkı), Çin’in kuzeybatı sınırının güvenliğinin sağlanması(önemli miktarda Müslüman nüfusa sahip olan Sincan bölgesi kastediliyor), Çin-İran ilişkilerinin geliştirilmesi, Birleşik Devletler-Çin ilişkilerinin geliştirilmesi ve Avrupa Birliğive Rusya’nın durumu. Giderek daha açık bir şekilde görüldüğü üzere, bu çıkarları dengelenme çabalarında İran’a yaptırım uygulanması konusunda Çinli yetkililer tamamen direnç göstermeye devam edecekler. Ve Rusya’nın muhalefeti Çin’e poltik koruma sağladığı sürece, Çinli yetkililer İran ile ilişkiler ve Birleşik Devletler ile ilişkiler arasında seçim yapmak zorunda kalmayacaklar.


Çin’in İran’ı uluslar arası bir baskıya karşı korumaktaki istekliliği aynı zamanda Batının İran’a karşı "gönüllü koalisyon” aracılığı ile anlamlı yaptırımlar uygulama çabalarını da karmaşık hale getirecektir. Çin’in katılımı olmadan İran’ın enerji sektörüne Batılı güçler tarafından yapılacak gönüllü yatırım yasağı bu noktada sembolik bir hareket olmaktan çok az farklı olacaktır çünkü Birleşik Devletler yasaları tarafından Birleşik Devletler firmalarının İran’da iş yapmaları çoktan yasaklanmıştır ve pek çok Avrupalı Uluslar arası Petrol Şirketi politik belirsizliklerden dolayı potansiyel projeleri askıya almışlardır. Son yıllarda en azından Çinli Milli Petrol Şirketleri prensipte dahi olsa İran’ın enerji sektöründe önemli yatırımlar yaparak Batının yatırım kısıtlayıcı yaptırımlarının etkilerini hafifletiyorlar.


İran ile nükleer sorunu çözmeyi amaçlayan Bush Yönetimi’nin doğrudan ve geniş katılımlı “büyük pazarlık” stratejik tartışmaları ile, Birleşik Devletler ve Avrupalı ortakları Güvenlik Konseyi’nde nihai olarak sonuç alınamayacak bir yolda ilerliyorlar. İran nükleer konusunu çözmek konusundaki Güvenlik Konseyi’nin başarısızlığı son iki yıl süresince veya Bush Yönetimi’nin görev süresince İran’ın nükleer yeteneklerini geliştirmeye devam etmesi konusunda hiçbir şey yapmamak veya bu gelişmeyi yavaşlatmasını umut ederek tek taraflı askeri müdahale de bulunma seçenekleri ile birlikte Birleşik Devletlerin karşısına çıkacaktır. Bu seçeneklerin her biri dünyadaki Amerikan liderliğine zarar verecek gibi görünüyorlar: Hiçbir şey yapmamak Birleşik Devletler’in beceriksizliğinin altını çizecekken, uluslar arası meşruluk olmadan tek taraflı hareket ileride Amerika’nın uluslar arası durumunu zora sokacaktır(ve muhtemelen İran’ın nükleer gelişimine önemli bir sekte vurmayacaktır).


İran’ın yaptırımlar veya askeri harekata karşılık olarak petrol ihracını kesmesi ile ilgili spekülasyonların ötesinde, yorumcular mevcut anlaşmazlıkların küresel enerjinin jeopolitik etkilerini gözden kaçırma eğilimindeler. Nükleer konunun ne şekilde sonuçlandırılacağı İran’ın petrol ve gaz tedarikçisi olarak geleceğini büyük oranda belirleyecektir. İran’ın petrol üretimi, randımanı sabit olan ve yakında düşmeye başlayacak büyük oranda az sayıda ki eski “ dev” sahalara dayanmaktadır. Bu eski sahalar iyileştirme oranlarını arttırmak için büyük miktarda yatırım ve teknoloji enfüzyonuna ihtiyaç duymaktadır. İran, Suudi Arabistan değildir ve yatırımlarını kendisi yapamaz. 1994’te yukarı akan sektörünü yeniden açtığından beri İran, petrol arama ve üretimi için ülkenin petrol politikası konusunda politik uzlaşmaya varılmadığı için, zor ve anlaşılmaz müzakere prosesi ve sevimsiz sözleşme koşulları nedeniyle sadece 10 milyar Dolarlık yabancı yatırım alabilmiştir. Benzer şekilde İran, gaz ihraç potansiyelini geliştirmek için büyük miktarda yatırım ve teknoloji transferine ihtiyaç duymaktadır. Eğer nükleer anlaşmazlık İran'ın Batılı Uluslararası Petrol Şirketleri tarafından ileride izole edilmesine neden olursa, bu, Tahran'ın; Çinli ve diğer Asyalı Milli Petrol Şirketleri'ne yönelmesi, sermaye yatırımlarını sağlayıp teknolojik olarak daha gelişmiş Rus şirketlerinin uzmanlığında ve hükümetler arası piyasa anlaşmalarına dayanması için kuvvetli bir teşvik olacaktır. Bu, belirgin bir şekilde petrol ekseninin arkasındaki ekonomik ve politik mantığı güçlendirecektir.


Muhtemel Politikalar
Washington’un atması gereken bir adım, Uluslar arası Enerji Ajansı(IEA)ve Çin ve Hindistan ile daha geniş kapsamlı ve derin işbirliğine olanak tanımaktır. Bu ülkeler OECD üyesi olmadıkları için, usulen IEA’da üye olarak seçilmeye uygun değillerdir ve halen IEA’nın üyeleri için tanımladığı stoklanmış petrol ve petrol ürünlerinin minimum seviyelerini oluşturmamışlardır. Bu engellere rağmen, Birleşik Devletler ve onun Batılı ortakları için, gelişmekte olan Asya ekonomileri ve IEA ile daha yakın işbirliği oluşturmak açıkça kendi çıkarlarınadır, özellikle de bu devletlerin ihtiyaçlarını karşılamak için uluslar arası piyasalara daha fazla bağlanmalarını ve daha az özel tedarik anlaşmaları yapmalarını sağlamalıdırlar.


Aynı zamanda Birleşik Devletler küresel enerji malzemelerinin yayılmasını teşvik etme yaklaşımını değiştirmelidir. Piyasa mantığı için tavsiyelerden çok, önemli enerji üreten devletlerdeki yukarı akan kaynağı ile ilgili seçkin çabaları ve hükümet politikalarını değiştirmek gereklidir. Bu seçkinler kaynak gelişimi hesaplamalarında genel olarak değerleri piyasa etkinliğinin önünde tutarlar. Geleneksel Amerikan serbestleştirme yandaşlığı ve yukarı akan petrol ve gazın uluslar arasılaştırılması, kesin olarak önemli üretici devletlerde üretim kapasitesinde yatırımı arttırmak için Milli Petrol Şirketlerini kesinlikle desteklemeyi gerektirir.


Daha önemli bir gerçek ise, yeni petropolitikalardan doğan Amerikan liderliğine yönelik meydan okumalarla başa çıkabilmek için Birleşik Devletler dış politikası hastalıklıdır. Mevcut politika enerji güvenliğini ciddi bir dış politika konusu olarak ele almamaktadır veya diğer dış politika öncelikleriyle bağlantılı olarak öncelik vermemektedir.


Birleşik Devletler, Moskova’nın enerji politikasının veya dış politikasının yönünü değiştiremez ama Amerikan diplomasisi Rusya politika yapıcılarının tehdit algılarını hafifleterek, Rusya’nın daha işbirliğine yatkın davranış göstermesini sağlayabilir. Bu, Birleşik Devletlerin, Moskova ile her iki tarafın kritik çıkarları için ümit verici ortak saygıyı teşvik eden bir dizi stratejik anlayışa ulaşmasını gerektirecektir--ve Washington ve Batılı müttefiklerinin özel olarak Rusya’yı diğerlerinin enerji güvenliği üzerinde jeopolitik olarak oynamaya devam ettiği sürece, enerji güvenliğini sağlayan bir tedarikçi olarak tanınmayacağı konusu açıkça belirtilmelidir. Başkan Yardımcısı Cheney’in Moskova ile ilgili son basın açıklaması, Bush Yönetimi’nin Rusya’ya stratejik yaklaşımını yeniden göz önüne alması ile birleşerek pozitif sonuç alınmasını güçleştirecek gibi görünüyor.


Çin ile daha etkin mücadele etmek için, Pekin'in "çıkış" stratejisinin zayıf enerji güvenliği politikasını ortaya koyacağı kabulüne karşın, Washington, Çin yapılanması içinde halen, uluslar arası petrol piyasasının bir yabancı(büyük ölçüde Amerikan)yapı olduğuna, Batılı Uluslar arası Petrol Şirketleri tarafından onların çıkarlarına göre yönetildiği ve Çin’in bu yapıda kendi enerji güvenliğinden emin olamayacağına dair geniş bir algı olduğunun farkına varmalı. Birleşik Devletler politikası Çinli ve diğer Asyalı Milli Petrol Şirketlerini uluslar arasılaşma konusunda kendi yollarında hareket etmeleri için teşvik etmeli. Bu bağlamda, Birleşik Devletler Kongresi’nin CNOOC’nin Unocal’ın potansiyel kazancına karşı direnci geçen sene kesinlikle Çin’e yanlış mesaj verdi.


Daha geniş kapsamlı olarak, Birleşik Devletler politika yapıcıları küresel bir egemen için bile hükmetmenin bir seçenek olduğunu hatırlamalılar. Washington, eğer kendi tercihlerine karşı bu devletlerin sahip oldukları piyasa güçlerini kullanmalarını istemiyorsa, Rusya gibi önemli enerji üreticisi devletlerin dış politika seçimlerinin etkilerini önemsememeye devam edemez. Ve benzer şekilde, Washington, Çin gibi yükselen tüketici ülkelerin enerji güvenliği çıkarlarını ve algılarını görmezden gelemez ve bu ülkelerin dış politikalarına yansıyan sonuçlarından sakınamaz.


(1)”Petrol ekseni” terimi yeni değildir ve çeşitli sayıda petrol odaklı ilişkileri açıklamak için çeşitli yorumcuların kullanmış olduğu bir ifadedir, Birleşik Devletler-Suudi stratejik ortaklığı gibi veya dış enerji kaynakları arayışlarında Hindistan ve Çin arasındaki muhtemel işbirliği gibi. Biz bu terimi Irwin Stelzer’in kullandığına benzer biçimde, süregelen Çin-Rusya işbirliğindeki gibi enerjiyi hem ihraç edip ve hem de ithal eden devletlerin merkezinde olduğu işbirliğini tanımlamak için kullanıyoruz.
(2)Yazarlar meslektaşları Fiona Hill’e bu noktada minnettarlardır.
Kemalistim.Vatanımı her şeyden çok seviyorum.
Kullanıcı küçük betizi
Çetin Taş
Üye
Üye
 
İletiler: 2354
Kayıt: Pzt Şub 19, 2007 22:02

Şu dizine dön: İzlem (Strateji)

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x