“Şaka Yapıy’in Her’alde”

“Şaka Yapıy’in Her’alde”

İletigönderen Feza Tiryaki » Prş Oca 30, 2020 0:17

“Şaka Yapıy’in Her’alde”

“Şaka yapıyorsun herhalde!” sözünü yöresel söyleşiyle yazmışlar bir arabanın arka camına. Geçenlerde gördüm. Aynen şöyle: “Şaka yapıyin heralde”. Eksik sesleri belirten üstten kesme imi de kullanılmamış, böyle ağızdan çıktığı gibi yazılmış. Ya bilgisizlikten bu yazım yanlışı, ya da Türkçeye şaka yapılmış.

Yazıyı okuyunca önce bir gülümsüyorsun, sonra, yanlış yazıma kaşlarını çatarken, ardından şaka gibi, acı ülke gerçekleri bir bir aklına geliveriyor, ne diyeceğini şaşırıyorsun.

Son yıllarda, duyduğumuz, aklımızı zorlayan her haberde, şakadır şaka diyoruz ya önce, bu şaşırma sözünün bu kadar yaygınlaşarak kamyon arkası sözü durumuna girmesi, alayla söylenmesi boşuna değil.

Yazan, acaba bilgisizlikten mi, yoksa şakadan mı böyle yanlış, eksik seslerle yazmış yazıyı, bunu bilemeyiz. Eskiden tabelacılar yazardı bu tür yazıları. Günümüzde, sesleri (harfleri) kitapçıdan satın alıyorsun çıkartma şeklinde, istediğin yere, istediğin gibi yapıştırıyorsun. Sanatçı da sensin, danışman da sen; herkes kendi gemisinin kaptanı, kendi çöplüğünün horozu.

Öyle bir dönemdeyiz ki, gerçeklere inanamıyor, şaka yapıldı sanıyoruz. Doğru olamaz, bizi güldürmek için söylenmiştir bu söz diyoruz.

Ağlanacak acı gerçeklere gülüyoruz. Tartışılmayacak akıl dışı durumları ciddiye alıp uzun uzun tartışıyoruz.

Anımsayınız, bu iktidarın ikinci döneminde ortaya atılmıştı başkanlık durumu. “Yönetim şeklimiz değişmeli, başkanlık olmalı!” dendiğinde, bunu diyenlere nasıl güleceğimizi bilememiştik. “Aklımızı mı yedik? Delinin zoruna bak, nereden çıktı bu şimdi? Fol yok, yumurta yok!”

Oysa hepsi de varmış.

Cumhuriyetimizin kuruluş ilkelerinden, Cumhuriyet devrimlerinden, yoksa nasıl uzaklaştırılırdık bu kadar kısa sürede? 1938’den sonra “karşı devrim”in yıllarca uğraşıp yapamadıklarını bu yeni sistemle bir iki yılda yapıverdiler.

İmam olacak kişi (çoğu imam olmuyormuş, diğer mesleklere yöneltiliyorlarmış, o ayrı.) çekirdekten yetişiyor, sırasıyla okullarında okuyor, subay olacaklar ise üniversite yaşına geldiklerinde bir sınavla asker oluyorlar. Bekçiler, polislik mesleğinin aday adayları(!) sayılıyor, bir kursa bakıyormuş bekçilerin görev değişimleri. Daha başka bir örnek gerekir mi eğitim sistemimizin ne duruma sokulduğunu görmemiz için?

“Kanal İstanbul” diyerek önce dilimizi, dilimizin söz dizimini bozdular, tamlama yapısını ters yüz ettiler. Doğrusu “İstanbul Kanalı” olmalıydı. Samsun’a bir kanal yapılsa, bir doğa parkı kurulsa oraya, “Park Samsun” “Kanal Samsun” mu diyeceğiz, İngilizce düşünür gibi, yoksa Samsun Doğa Parkı, Samsun Kanalı mı diyeceğiz, özel başka bir ad takılmadıysa yapılana? Yurtdışında “Türkevleri” açılırdı eskiden, onlara da, bilseler, Türkçemizi bozmak serbest, “Ev Türk” derlermiş bunlar.

Sonra aklımızla oynamaya başladılar; 2011’de “çılgın proje” adıyla ortaya atıldıktan hemen sonra tüm ihanetler gibi bir süreliğine nadasa bırakılan bu ikinci kanal açılımı, 2019’un sonunda birdenbire yeniden hortlatıldı.

24 Ocak’taki Elazığ depremine, yani üç beş gün öncesine kadar da gündemden düşmedi bu konu. Lafa karışmayan kalmadı, algılarla oynandı: İşin özü, ne yapılmak isteniyor, bu iş kaç yüzyıllık küresel plan, bununla ülkemiz nasıl değiştirilip dönüştürülecek, sularımıza neler olacak, oralar kimlere peşkeş çekilecek... Şehir devletleri ihanet projesi bu işin neresinde? Yunan’ın payı neresi? Rusya neden suskun, çıkarı ne Moskof’un? AB neden seyrediyor bu akıl dışı tiyatroyu? Neden küçücük bir karşı çıkış yok ezeli düşmanlarımızdan? Araplar neden toprak yağmasının içinde? O yayılmacı İngiliz’in eski sömürgesi, yapay - küçük Arap ülkesinin arkasındaki güç, hangi güç?

Niye durduk yerde buraya kanal yapılacak? Yol mu kısalacak? Boğaz’da her gün kazalar, yangınlar, kırımlar oluyor da haberimiz mi yok? Kanalın yapılma nedenlerini sayanlara bakıyorsun, aklın duruyor. Bu kadar ipsiz sapsız söz nasıl denebilir, cahil değilse bir insan, bu kadar bilime, akla fikre, ülke çıkarlarına aykırı açıklamalar nasıl yapılabilir inanamıyorsun. Kravatlı, kerli ferli adamlara, TV’lerden inmeyen süslü manken gibi kadınlara, hacılara hocalara, üniversitelerde yer tutmuş aklı kıt kalıpsızlara bakıp bakıp kafa sallıyorsun. İçinden geçiveriyor o söz:

“Şaka yapıy'in herhalde!”

Son depremde ne çok yaşadık böyle şaka yapar gibi ortalığa düşen haberleri.

Deprem oluyor (6, 8 büyüklüğünde, Cuma, saat 20. 55), ardından hemen iktidar kadrosu canlı yayında, açıklıyorlar:

“Herhangi bir can kaybı söz konusu değil. Yaralanmalar var.”

Nasıl bildin, şaka yapiyin heralde diyemeden ikinci açıklama:

“Elazığ Sivrice merkezde 4- 5 yıkık bina var ama herhangi bir can kaybı şu ana kadar bize iletilmiş değil iki tane yaralanma var.”

Her yarım saatte, yarılı – ölü sayısı artırılıyor. Aman o ne? Açıklama yapılacak, herkes beklemede. Yüksek yetkili söze başlarken, iktidarın başından, iktidarın 18 yıllık başarılarından söz ederek lafı depreme getiriyor.

Felaket anında bile oy kaygısı, particilik, yerini koruma sevdası...

Bu büyüklükte bir depremin bu kadar kolay geçirilemeyeceğini ülkemiz gerçeğini bilen herkes görüyor, açıklama ise Japonya’da yapılıyor sanki.

“Yok bir şey, ekipler işbaşında. Bizde depremde bina yıkılmaz, önlemini aldık yirmi yıldır değil mi ama?”

Ardından duyduklarımız, bize her iki dakikada bir, “Şaka yapıy’in herhalde!” dedirtiyor.

Kurtarma gösterisini, gazeteci Serdar Akinan’ın anlattıklarından öğrendik. Kısa filmi her yerde yayınlanmış. AFAD adlı arama – kurtarma yapılanmasının Elazığ başkanı, enkazdan çıkarılan yaralıyı göçükte bir saat bekletiyor, tam iktidarın heyeti oradan geçerken, ne tesadüf, aynı anda kurtarılmış gibi de enkazdan çıkarttırıyor.

Ya göz yaşartan “Suriyeli Mahmut” öyküsü?

Öyküyü izleyen kırk kez;

“Şaka yapıy’in herhalde” diyor.

Kaymak gibi tazeyi, en küçük kir - toz izi yok yüzünde, bir küçücük yara – bere izi, çizik izi bile yok, yattığı yerden yalnızca örtülü başını ve yüzünü göstererek konuşturuyorlar:

“Biz Suriyelilere taş atarız ya,”
diye başlıyor öğretilmiş konuşma. Dolaylı öğretim, dolaylı zihin işgali.

“Biz Suriyelilere taş atarmışız.” Bir plan içersinde ülkemizin nüfusunu başka bir toplulukla doldurmak, sosyal - kültürel dengesini, ulus yapısını bozmak, savaştan kaçmışlar numarasıyla Suriyenin bir bölgesinin İsrail hatırına boşaltılarak bölge insanlarının ülkemize doldurulmasına karşı çıkılıyor ya, aklı başında insanlarca, aydınlarca, yurtsever siyasetçilerce... buna laf atıyor bu bayan. Milleti azarlıyor, hizaya sokuyor.

Herkes boynunu bükecek, “Ah biz kötüyüz, onlar iyi, bizim kalbimiz neyimiz kötü!” diyecek.

Sonra kadın, masalını, avcı öykülerinden beter hale getiriyor, masalın inanılacak yeri kalmıyor:

“AFAD olarak değil, sivil olarak, beni kurtaran Suriyeli Mahmut...”

Hemen burada bir kez daha mırıldanıyoruz:

“Şaka yapıy’in herhalde...”

Belediyelerin gönderdikleri ekipler bile yıkıntılara yanaştırılmazken, kimseler oralara giremezken, bu Mahmut’a enkaza girme iznini kim vermiş? Orada alet edavat, teknik malzemelerle ekipler görev beklerken, bunun tırnakları evrim mi geçirmiş? Olmuş kürüyücü bir alet. Doğal. Ne kırılır ne bozulur... Hanımın anlatışı şöyle:

“Elleri paramparça... Tırnaklarıyla orayı kazıyıp... Ben böyle belden aşağı... Beni oradan çıkardı.” Ahdı da var:

“Ben, ölsem o çocuğu asla unutmam. Arayıp bulacağım.”

Sonrası yalan belgesi gibi. Sırıtık yüzlü, sakallı, iri yarı bir genç adam. Elleri bakımlı, en küçük bir çizik mizik yok üstünde. Tırnaklar derseniz, küt kesimli, tırnağında kir bile yok. Bu tesettürlü hanımla, normalde erkek eli sıkmayan bir anlayışın temsilcisiyle Mahmut, sarmaş dolaşlar. Dine de aykırı bu durum, ellerin öyle bakımlı oluşu da doğaya aykırı. Tırnaklarıyla beton kazdığı iddia edilen bir insan elinin, insanın, etten kemikten yapısına aykırı bir görünüşte elleri.

Tırnaklarıyla kurtardığı hanım, anlayacağınız, fazla aramıyor Mahmut’u.

Çok sürmüyor, kameralar, iri kıyım, sırım gibi bir adamı, memleketindeki savaştan kaçan aslanı izleyicilere gösteriyorlar. Aslan Mahmut’un boynuna sarılan sarılana. Onu kucaklayan kucaklayana. Başı okşanıyor, bağıra basılıyor... Duyduğumuza göre de, TV’lerde baş habermiş bu kahramanlık, kağıttan “Herküllük!” Videoları izlenme rekoru kırarmış. Yandaş kadro bu haberle daha ne yapabileceğini şaşırmış... Ha, unutmadan diyelim, “demir tırnaklı” Mahmut’un vatandaşlık işlemleri de başlatılmış anında...

“Şaka yapıy’in herhalde” demenin sırası değil. Hiç şaka yapar gibi bir durum var mı bunda?

Ülkemiz gerçeklerinden bu kadar mı habersizsiniz?

Bir de, deprem bölgesinde tabut başında, “deprem suresi”nden söz edilmesi. Deprem suresi (Zilzal) kıyametten söz eden sure. Yer sarsılınca ölülerin mezarlarından çıkması, hesap vermeleri.) Demek ki, kıyametle özdeşleştiriyorlar bu sıradan doğa olayını, önlemi alınırsa korunabilecek olayı. Bir de korkutuyorlar:

“Ölüme her an hazır olmamız lazım. Bunun da en büyük dersi, ibreti depremde var.”

Bir kere daha bağırın isterse, “Şaka yapıy’in herhalde!” diye, bu son diyeceğimiz, aklın sınırlarını zorluyor. Zonk zonk atıyor kafa damarlarımız bu olayı anımsadıkça.

Deprem olmuş, ikinci gece. Bir gazeteci elinde mikrofon yeni dağıtılan çadırlardan birine dalıyor. Eksi 13 derece dışarının ısısı. Çadırda soba yanıyor. İki çocuk yerde battaniye altında uyuyor. Sorduğu soru şu: "Nasıl mutlu musunuz?"

Çadıra dalıyor dememiz laf gelişi. Olayın, danışıklı dövüş olduğu, “Allah razı olsun” diye, iktidara dilenci duası ettirilmesiyle bitirileceği kesin. Çadırdaki kişi üçüncü soruştan sonra istenilen yanıtı veriyor zaten. Yoksa eline sopa alıp muhabiri çadırdan mı kovduğunu düşündünüz bir an!

“Nasıl, mutlu musunuz? Mutlusunuz değil mi? Bugün mutlular. Bu mutlulukla çadırı evlerinin yakınına kurmuşlar. Çadırı almaları insanları mutlu etmiş. Çadırı aldınız, çayınız kaynıyor. Mutlusunuz değil mi? Huzurla oturuyorsunuz!”

Ortaçağ dervişleri gibi saçlı sakallı, kırçıl sakalı belinde, üstü yakasız gömlekli, bu iktidarca bir üniversitede görevlendirilen, devletten maaş alan bir profesörün; bu son depremi, çocuk yaştaki evliliklerin yasalarla engellenmesine bağlamasına ne diyeceksiniz peki? Çocukların mutluluğuna engel olunuyormuş. “Din kuralları” ne derse oymuş...

“Şaka yapıy’in herhalde” diye diye her kötülüğe, her ihanete, her akıl dışı saçmalığa alıştık mı ne?

Alın, bir kanal da Bolu’ya yapılıyormuş. “Kanal Bolu”, Bolu”nun sonu olacakmış, önlenmeliymiş...

TRT’de Tarih yarışması yapılıyormuş. Sahnede gösteriyle sunuyorlar izleyiciye. Sorular Osmanlı’dan, eski Yunan’dan... En çok da Osmanlı’dan. Soruları açıklayan Tarih hocasının öğütlerine kulak vermeli. Artık şakalıktan da çıkmış durumumuz. Tam tımarhanelik olmuşuz:

Sorudaki “müskirat” sözünü bilemeyen kız öğrenciye Hoca, “Dilimize hakim olmanız gerekiyor. Yanınızda, hem okurken hem yazarken sözlük bulundurun!” öğüdünü veriyordu geçen hafta. Arapça bilmek dilimizi bilmekmiş. Bir İslam ülkesi olarak... diye de öğüdüne devam ediyordu. “Arapça sözleri öğrenme zamanı. Osmanlı padişahlarının bindikleri kayıkların adını da bileceksiniz, Osmanlıcanın söz dizimlerini de.”

Kız da karşılık olarak, “vörkend travel” düşünüyorum (gezerek öğreneceğim), diyordu. Anlamadığımız iki dilin arkadaşlığı göz yaşartıcıydı...

Osmanlıca, İngilizce, Arapça...

Alan memnun, satan memnunsa...

Deprem vergileri nereye gitti demek suçsa;

Taşlar bağlı, köpekler salınmışsa...

Hiç, şaka mı yapıyorsun diye sormaya gerek var mı?

Feza Tiryaki, 29 Ocak 2020
Kullanıcı küçük betizi
Feza Tiryaki
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 803
Kayıt: Sal Kas 09, 2010 14:12

Şu dizine dön: Feza TİRYAKİ

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x