“SEN KİMSİN?”

“SEN KİMSİN?”

İletigönderen Feza Tiryaki » Sal Eyl 24, 2019 9:59

“SEN KİMSİN?”


Ünlüleri sevmek, ünlülerin peşlerinden gitmek, onlar için ayılıp bayılmak, içimizden atamadığımız, ilkel "tapınma kültürü" nedeniyle imiş.

Ünlüler konusuna çok kafa yordum, bu konuda çok yazdım ama magazin ünlülerine gösterilen bu aptalca ilginin içgüdüsel olduğunu, eski çağlara bilinçsizce dönülerek sanki onlara tapınıldığını hiç düşünmemiştim. Yeni duydum bunu. “Cehalet Bilimi” kitabında bir bilim adamı bu konuyu irdeliyormuş. Eski dönemlerdeki tapınma, güce boyun eğme, günümüzde ünlülere yönelmiş, bu nedenle ünlüleri toplum gözünde büyüttükçe büyütüyormuşuz.

Sonra da sistem, güç odakları, bu ünlü ettiklerinden yararlanıyor, onları konuşturuyor, toplumu istediği gibi yönlendiriyormuş... Akla yakın bir düşünce.

Sıradan insanların bir anda toplumun idolü (örnek alınan, hayran olunan) yapılmasını, sıradan insanların bir olayla, bir sözleriyle öne çıkarılmaları, şarkıcıların, oyuncuların, saçma sapan konuşmalarından, sergilediği çıplaklığından, değiştirdiği sevgililerinden başka bir özelliği olmayanların bir anda ünlü olmaları, çok çok para kazanmaları, para kazandıkça daha da ünlenmeleri böyle bir iş olmalı. Özellikle bazı kadınları tapınılacak kadınlığa yükseltiyor küresel sistem. Testekerlek kalçasıyla ünlü, eskilerin hilkat garibesi diyecekleri türden Ermeni kökenli bir Amerikalı kadın - televizyon yıldızıymış mesleği- bir korse üretiyor adına, dakikada milyon dolarlık satış yapıyor. Bir dudak boyası çıkarıyor adıyla, markasıyla, mal anında tükeniyor. İngiltere kraliçesinin torunlarından biri, küçücük çocuk, bir gömlek giyiyor, o gömlek bir iki saat içinde piyasada tükeniyor. Çocuğun annesinin giydiği elbise, bir bakıyorsun tüm İngiliz kadınlarının sırtında. Beyinler hepten gitmiş, insanlar aynı durumlara, aynı davranışı gösteren, yönlendirilen yığınlara dönüşmüş. Bir manken kadın, daha yirmisini yeni geçmiş, bir yürüyor iki elbise giyerek, adı ünlenmiş ya bir şekilde, o ünlü ailenin üyesiymiş ya, milyon dolarlar anında bu sıskanın, ablak suratlının cebinde.

Kadının hiçbir özelliği yok, cadalozluğundan, işbilirliğinden başka, dış görünüşü herkes gibi; süslenince, boyanınca ancak göze batıyor, sesi zaten yok, onun bunun şarkısını şöyle bir tıngırdatıyor, iki kalça kıvırıyor, göbek atıyor sahnelerde, paralar akıyor ona, hortumdan su akar gibi. Böyle birisi, “Hepimiz Ermeniyiz” diyerek Ermeni açılımında taraf olmuş, sahneye Ermeni bayrağıyla çıkmıştı. Ününü mü yitirdi bunun üzerine? Ne gezer, mekanın sahibi geldi diyerek daha bir kendinden emin, sahnelerde... Nasılsa ihanetlerin hepsini saniyede unutturuyor sistem. Kadın ya da erkek, iki şarkı öğrenmiş, Batı taklidiyle, saçma sözlerle, incecik sesiyle şarkı çığırıyor, bakıyorsun hayran kitlesiyle Bordum’u yıkıyor, falan kenti sallıyor bir görününce ortalıkta. O da, bir İspanya’da, bir Fransa da, bir bilmem nerede villalar alıyor, jet sosyeteye karışıyor. Rıza Zarrab’ın yaptıkları kimin hatırında? Sevgili eşi, her konserinde paraya para demiyor, ünü sınırları aşmış, Kıbrıs’ı bile sarmış. İki üç konserle milyonlar kazanıyor. Neden? Ünlüye tapmak hastalığına tutulunduğu için. Biri, her türlü onursuzluğun içinde, kendini beğenmek, ağıra satmak tek bildiği iş, reklamcılar peşinde, paralar akıtılıyor bir pozuna, her gün haberlerde, her gün bir pisliği ortalıkta.Türk toplumununa rol modeliği yaptırıyorlar böyle sınır bilmez, kendini ortaya döken, bedenini sergileyerek ününe ün katanlara. Alan memnun, satan memnun. En azından gündemi bu şarlatanlarla meşgul edip, siyasette olanı biteni gizlemeyi beceriyor yandaş gazeteler...

Bu tapınılanları, tapınılacak yapan sistem de, günümüzde bilgi ağı sistemi. Eskiden sinemayla işi kotarırlardı. Şimdi, “Sosyal medya” adını vermişler bu kendini kendin olarak yaşayamadığın, her anını, yediğini – içtiğini, yaptığını ettiğini ortaya döktüğün, utanma duygusunu toptan yitirdiğin iletişimin adına. İki çocuk kucaklaşmışlarmış, ne var bunda, her çocuk kucaklaşır ama bu, o “resim- video paylaşımı” ortamında yayınlanmışsa, zincirleme paylaşımlarla milyonlara ulaşmışsa görüntü, tutmayın bunları. Çocuklar da ünlü artık, yayınlayan da bayağı bir paralı. Hele çocuklar, Amerikan usulü biri beyaz, diğeri karaysa, tadından yenmez bir film çekilmiştir. Bizde olmayan bu tür ırkçılık Türk toplumunu ilgilendirmez ama gel de bunu küresel çeteye anlat. Oltada balıklık kolay mı?

Birlikte yaşayan bir Amerikalı çift, sırf gösteriş olsun, kendilerinden söz edilsin diye su altında evlilik teklifi numarasına kalkışıyorlar. Sonuç, evlilik teklifi eden şaşkoloz boğuluyor. Kadın yine de pes etmemiş. “Sosyal medya”dan duyuruyor: “Sudan asla çıkamadın, bu yüzden cevabımı asla duyamadın. ‘Evet! Evet! Milyonlarca kez, evet, seninle evleneceğim!” Adam ölmüş. Utanmazca yazılanlara bakın. Hiç farketmiyor bu akıllarını fikirlerini gösterişe takanlara, sırf adlarından söz edilsin, daha çok beğeniyle ödüllendirelim diye yaşayanlara...

Bir de, video yayınlayarak ünlenenler varmış bu sanal dünyada. “Youtuber” deniliyormuş onlara. Adları da nedense hep takma ad bunların. Yabancı adlara öykünme, onlara benzeyen adlar takınma. Sıradan ev kadınları bile, böyle, buralarda ünlenirmiş, yaşadığı her anı, evini, yaşadığı ortamı göstererek, yaptığı yemeği, işini, mesleğini tanıtarak “takipçi” bulur, takipçileri arttıkça da para kazanırlarmış.

Bu ortamda son bir yıldır ünlenen bir genç kızdan yeni haberim oldu, instagram (resim - anlık görüntü gönderme uygulaması), twitter (kısa mesaj, Türkçesi cikcikleme) denilen sistemle hiç ilgilenmediğim için duymamış olmalıyım.

Gazetelerin magazin köşelerinde de, rastlamamıştım bu genç hanımın adına. Oralarda en çok, küreselci sosyetikler, her döneme uyan, kılıktan kılığa giren iş adamlarının eşleri, sevgilileri, boşandıkları, evlendikleri, sosyetik iş kadınları, ikoncanlar (yenilikçi, kendi tarzı olan), ortalıktaki malum oyuncular, şarkıcılar konu ediliyor.

Topluma örnek oluşturacak, emeğin, yeteneğin öne çıktığı, bilim sanat dünyasında çığırlar açan, yurtseverliğiyle, Cumhuriyete gönülden bağlılığıyla öne çıkan, üreten, öğreten kişilerden hiç söz edilmez nedense buralarda.

Bu adı, ilk, “ Verdiği kanser mücadelesiyle tanınan “falan kişi” yoğun bakıma kaldırıldı.” haberiyle duydum. Ertesi gün, aynı kişinin yaşamını yitirdiği haberi ortalığa bir çığ gibi yayıldı. “Dördüncü kez yakalandığı kansere karşı verdiği mücadele ile simge haline gelen ve tedavi gördüğü hastanede...”

Sonrası malum, konuya maydanoz olanlar, aşağılık saldırılar, maydanozların kirli çamaşırlarının ortalığa saçılması, her kafadan bir ses, bu konunun hafta sonu gündemini tamamen meşgul etmesi... Hiçbir siyasi gelişimin, Milli Eğitim’deki şaşırtan haberlerin, eğitimdeki yön değiştirmenin, artan dinselleşmenin, Berlin’deki hain toplantının - bölücülerin bir araya geldiği toplantının- açılımın yeniden açılmasının bile önem taşımadığı, gözlerden kaçırıldığı gündem. Ders saatleri, öğretmenler (öğrenciler) için Cuma namazına göre ayarlanıyormuş artık, dinsel dayatmanın, tarikatların - cemaatların okullarda egemen olmasının boyutları artmış, kimin umurunda?

Sönük geçirtilen bayramlarımızın yerini, “Teknofest” denilen küresel gösteri almışmış, kaç gündür canlı yayınlarla adı bile yabancı dilli bu küresel eğlence evlerimize sokulmuşmuş, kimi ne?

Hızlı tren hattında, tünelde raydan çıkan klavuz trendeki iki makinistimiz öldü de geçen gün, konuşulmadı bile hiçbir yerde. Merak bile edilmedi, bu kaza neden oldu, o genç makinistler kimlerdi, hangi evlere ateş düştü? Şehitlerin haberleri, gazetelerin köşeciğinde, pul kadar bir alanda veriliyor. Sigaraya gelecek yeni yasağı, nedenini niçinini bile konuşamadı kimse korkudan. Kadın cinayetleri, en son canlı yayın çekimiyle yayınlanan kasetlisinin dışında ilgi çekmiyor artık toplumda, kanıksandı. Hırsızlıktan hükümlü koca, cezaevinden izinli çıkıyor, eski eşinin evine gizlice girip uyuyan kadının yüzüne- göğsüne kızgın yağ döküyor, bu vahşet gazetede bir gün yazılıyor, olay bitiyor. Kasedi olsaydı, adam yaptıklarını filme çekip dağıtsaydı piyasaya, bakın neler yapılırdı. Kınamayan kalmazdı olayı. Azgın yaratığı izinli çıkaran görevli sorgulanırdı en azından. Başka olayların önü alınırdı. Her yapılan, “görselliğe, gösteriye” dönük. Eğer görüntülü bir paylaşımın (sesli kaydın) varsa, sen gündemdesin. Kimse yazı okumaya, öğrenmeye zamanını vermiyor. Resim gönder, yorum yaz, beğen, paylaş... Toplumun okuyan- yazan kesiminin büyük bir kısmı “sosyal medya” tutsağı. Beyinler görüntüye odaklanmış. Her denilene inanıyor.

Tanıdık bir hanım söyleniyordu geçen gün: “Geçen yıl, adam gibi çalışmıştı bu genç, tur gemimizde, ona hayran kalmıştık. Bu yıl, elinde cep telefonu, alık alık dolaşıyor... “ Sonra çözüm önerisini söylüyordu:

“Bu durumdakilerin yüzüne ayna tutmalı. Kendilerini aynada görmeliler, görüp de korkmalılar...”

Böyle günlerde düştü o ölen talihsiz kızın haberi gündemimize. Bir anda da bilgi ağı gazetelerinde her yanı doldurdu. Üç gün başka konu konuşulmadı denilse yeridir.

2017’de ortalığa düşen bu konunun sıra sıra resimleri, videoları bilgi ağı (internet) ortamında elden ele.

Kızcağızın yirmi yıla sığan kısacık yaşamı, yaşam öyküsü, her yerde kelimesi kelimesi aynı sözlerle.

Bir öğretmen hanım sızlanıyordu arkadaşlarına akşam, benim hayatımda da, aynı dertten bir bacağını kaybettiği halde, sesizce, aynı güçle mücadele eden biri var. Kızım, dokuz yaşındaydı ayağı kesildiğinde, kimseler sesimizi duymadı yakın çevremiz dışında.”

22 Eylül’de yaşamını yitiren bu genç kızın haberi ise bilgi ağındaki gazete başlıklarında bu sözlerleydi:

“Daha önce üç kez yendiği kansere dördüncü defa yakalanan ve verdiği savaş ile simge haline gelen Neslican Tay, bu mücadele sırasında sol bacağını da kaybetmiş ama pes etmemişti. 20 yaşındaki Neslican Tay, hastalığı nedeniyle bir süredir de İstanbul'daki özel bir hastanede (Medipol Mega Üni. Hastanesi) yoğun bakımda bulunuyordu. Neslican, kansere karşı verdiği mücadeleyi geçtiğimiz Cuma günü kaybetti ve yaşamını yitirdi. Ölümüyle Türkiye’yi yasa boğan Neslican Tay...”

Hastanenin profesör sanlı bir doktoru, hastanın ölüm haberini verirken sözlerini alışılmadık şekilde dinsel sözlerle bitiriyordu:

“Allahtan rahmet, tüm sevenlerine sabırlar dileriz.”

Hiç vakit yitirmeden, insanlık düşmanlarının, laik Cumhuriyet karşıtlarının, bağnazların saçmalıklarını da ortaya sürüyor sistem, göze sokuyor.

Bir avukat, ölenin giyimlerinden söz edip, cennete gidip gitmeme üzerine laf atan densiz bir kadının, doğru adresini tesbit edip onu mahkemeye vereceğini söylüyor. Bu kadarla da kalmıyor, bu kişinin yüzüne mahkeme salonunda tükürecekmiş. Bunu diyen bir avukat, bir Cumhuriyet aydını. Seviye yerlerde.

Bir üniversite rektörü- sonra tüm kirli çamaşırları ortaya döküldü bir bir- bilim insanına yakışmayacak, abuk subuk sözleriyle gündeme geliyor aynı anlarda:

“Ölümle yüzleşebilseydi ölüm bilincine sahip olsaydı, seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgarına kapılmasaydı, dinlerin hayata anlam katma ve teselli gücünden faydalanabilseydi hastalığı düşman gibi görmezdi.” diyerek, ülkemizin yetiştirdiği bilim insanlarını gözden – çaptan düşürtüyor.

Bunu diyen kişi altmışlı yaşlarında olmalı, saçları ağartmış çoktan, ölen kişi daha yirmisinde, hastanelerde ağır tedavilerle geçmiş kısacık ömrü.

Genç kızın, bir de ülkemiz gibi, dilinden yakalanmış, İngilizceye tutsak edilen ülkelere has bir özel okulun, adı sanı İngilizce bir okul sisteminin gösterişli salonunda konuşma kaydı dolaşıyor ortada. Sahnede arkada kocaman bir yazıyla, “Ted Enka Schools” yazıyor. Hastalıkla mücadele ederken bir ekip onu hep yönlendirmiş, her anını kayda almış olmalı.

O okulun sahnesinde, genç kızın, yaşamdan öğrendim dediği, topluma da öğretmek istediği bazı öğütler şöyle:

“Hiçbirimiz ne kadar zamanımız olduğunu bilmeden yaşıyoruz. O zaman en güzel şekilde yaşamalıyız.”

“Demir bacaklı kadınların etek giyebileceğini göstermek için buradayım...”

“OSHO”nun (Hint asıllı bir düşünür), dediği gibi: Karanlık olmadan yıldızları göremezsiniz.”

“Kanseri küçümsüyorum. Onu ti’ye alıyorum. Şu anda hayattayım. Önemli olan dibe batmak değil, o dipten nasıl çıktığınızdır.”

“İyileşeceğime çok inanıyorum. Sen kimsin de hayatımı böyle kötü etkiliyorsun?”

“Onu yenmek zorundayım. Bu hayatta kalmak istiyorum. Yaşamak için ne gerekiyorsa yapacağım.”


Bu sözler de son konuşmasındanmış, görüntülü çekilmiş yine, bir hafta öncesinden:

“ Ağlarken çok çirkin oluyorum. Benim makyajım akmamalı.

Ben, kazanacağım, ben!

Asla başkası değil!”

Durumdan vazife çıkaranlar da olmuş, cenaze töreninden önce, kolları serumlu hastanede tedavi gören, yatakta yatıyor – oturuyor durumda kameralara çekilen anne ve babasına başsağlığı dileklerini iletmiş İBB başkanı, yanında da bir popçu. Böyle durumları hiç kaçırmayan bir popçu.

Bu görüntüleri ayrıca yayınlamışlar belediyenin sosyal iletişim sayfalarında. Çekim profesyonel, sesleri almamışlar kayda, çekime gürültü sesleri eklenmiş.

Olayın özeti aslında tek tümcelik:

“Kanserle savaşan Neslican Tay hayatını kaybetti.”

Kanserli hastalara, sanal ortamda takipçisi olan milyonu aşkın kişiye, yaşarken kasetlerle umut dağıtan, kendini örnek gösteren, ölümüyle de, yaşadıkları acılar yeniden günlerdir gösterilerek anımsatılan genç kızın bu mücadelesi, umut mu oldu, umutsuzluk mu orasını bu işin uzmanları bilirler.

Sonra, acaba hastanenin, doktorların ihmali, yanlışlığı, eksikliği var mıydı bu hüzünlü "medyatik" mücadelede?

Sıradan vatandaşlar bu hastalığa yakalandıklarında o günlerde neler yapıyordu? Bu hastalıkla savaşımda en büyük eksikliğimiz nelerdi? Tedavinin maddi boyutu neydi?

Bunlar hiç konuşulmuyor nedense.

En son şunu duyduk, her yerde yayınlanıyor dünden beri. Bu popçu demiş ki:

“Konserler dolayısıyla cenazeye katılamadım. Bunun yerine bu iki konserin gelirinden “Neslican”adına bir anıt mezar yaptıracağım.
Kanser illeti ile savaşan tüm canlara örnek olsun onun mücadelesi.”

*
Bir gencecik kızın, birkaç yıllık ölüm –dirim mücadelesi saygıyla anılacağına, hastalığı yenememesinin nedenleri araştırılacağına, sağlık sistemimiz, şehir hastaneleri- özel hastaneler ve tabii tartışılan hastalık, "kanser" üzerine konuşulacağına, herkes işin gösterisinde, her kesim bundan bir şey kazanma peşinde. İşi, anıt yaptırmaya kadar getirmişler ya, ne denilse az. Bir şey kesin:

Dincilerimiz iyice ipin ucunu kaçırmışlar, bağnazlık, ülkemizde en üst sınıra gelmiş dayanmış. Laik kurumlarımız çökertilmiş. Algımızı başkaları ele geçirmiş, bizleri yönetiyorlar. Belki “Neslican’ı” da böyle yönettiler. Birini şu ya da bu nedenle ünlü ederek, o kişinin ününden yararlananlar hep pusudalar. Reklamın iyisi –kötüsü yok. İnsanlığımız sanal ortamlarda çoktan yitmiş gitmiş...

Gözler doymuyor. Sanal ünden yararlanan yararlanana.

Cumhuriyetimizin kurucusu, devrimlerimizin yapıcısı, yüce Önderimiz “Atatürk”, insan sevgisi konusunda şunları demiş, toplumu uyarmıştı:

“İnsanların şerefine saygı, maddi yönlerine değil, manevi yönlerine yönelik olmalıdır.”

“Biz kimsenin düşmanı değiliz, yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.”

Feza Tiryaki, 23 Eylül 2019
Kullanıcı küçük betizi
Feza Tiryaki
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 777
Kayıt: Sal Kas 09, 2010 14:12

Şu dizine dön: Feza TİRYAKİ

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x