Şeytannamazlığası / Vatanın Acı Durumuna Bir Bakış

Batı'nın ülkemizde gerçekleştirdiği "sivilleştirme" uygulamalarına millî karşı çıkışlar.

Önemli: Kimi yazarlar, günlük yazdıkları için bu bölümde belirtilmemiştir.

Şeytannamazlığası / Vatanın Acı Durumuna Bir Bakış

İletigönderen Ram » Cmt Tem 03, 2010 3:23

[1]
Şeytannamazlığası




Yakıntısız Ağıt

Türkiye yanıyor...

Tarih; bilinmiyor...

Neresi burası¿? Seçilmiyor...

Bir vızıltı uğultuya, uğultu ise çığıltıya dönmüş. Anlaşılmıyor...

Anlaşılmadıkça çoğalıyor çığıltı ve sahipleri; avaz avaz haykıracak olanlar nerede¿? Görülmüyor...

Görülen ne ki¿? Yurtsuz, bayraksız, inamsız mezarsızların önünde beybence duran, kin davşıran hin pehinler!

Duyuyor musun¿? Eşşeyh anırtısı boğuk boğuk, işeyh kokusu buram buram...

Kıvı kavcar olmuş alev alev tutuşmuş; sıraya girmiş yılan kavı giymiş badrabarlar, dizilmiş kibrit çöpü gibi!

Türkiye yanıyor; Türk, bileniyor...




KISIM 1: Ders Almak


Sumadija Sivil Ağı

İM (Parola): Geçiş Süreci
Bölge: Balkan
Ülke: Yugoslavya Federal Cumhuriyeti - Sırbistan, Sumadija
Kent: Kragujevac
Sümtük: NGO Millennium (STÖ Binyıl)


Gönüllü merkezlerde "haklarınızı bilin, gelin öve öğrenin" söylemleriyle iyiden iyiye eğitilen (yozlaştırılan), Basın-Yayın okumuşları tarafından devşirilen insanlar; dışarıdan içeriye aktarılan bol dolarlar, dağıtılan bol resimli ve renkli kitapçıklar, aşılanan budunsal ayrılıklar, "ırkçılığa hayır" diye diye yapılan ırkçılık: Hoş geldin democracy, yeniden hoş geldin...

Özgürlük Evi laboratuvarı çalışanları, yüksek profesörlerinin onlara verdiği ve 2002 ortasında başladıkları ödevi, daha doğrusu deneyi 4 Şubat 2003 bitirmişti; Yugoslavya Federal Cumhuriyeti Sırbistan-Karadağ olmuştu ve Yugoslavya adı artık silinmişti. Üç yıl sonrasında, Sırbistan ve Karadağ da birbirinden ayrılmıştı.

Elbette Yugoslavya daha önce dağılmıştı, parça parça edilmişti; bu deney, bu nedenle pek kolaydı. Parça parça edilmiş ve federal olan bir yapı için, bir yıl ve bir merkez adının silinip toz olması için yeteryliydi.

Kapıları açan (bazıları "tabuları yıkan" veya "statükoyu sonlandıran" diye de başlayabilir) söylemler tanıdık geliyor: Yerel yönetimler, yerel idare, yerel hüküm, kısmî özerklik, özerklik, federasyon, konfederasyon

Yıkım, siliniş...

"Belliydi böyle olacağı" demek yararsız, testi kırıldıktan sonra...

Birilerinin tasarısı, yalnızca "güneyi kurduk kuzeyi de kuralım" düşüncesinden mi ibaretti¿? Yoksa yüz yıldan fazladır besledikleri büyük kin ve kısmen başarısızlıkları sonucunda, yalnızca bununla mı yetinecekler¿? Pek inandırıcı değil.

Kurdukları ne kadar dayanıyor ki; onlar da biliyor, herkes de biliyor. Öyleyse asıl sıkıntıları nedir¿? Adımızın silinememesi, silinmemesi sıkıntısıdır bütün bunların sebebi. Gurbet ellerde yaşayan Türkler daha iyi bilir, yıllardır, "Türksen suçlusundur" önermesi işlemez mi, en azından bu hissettirilmez mi¿? "Çok önemli değil" denilebilir veya "çok ilgisi yok" da denilebilir; ancak bu anlayış kendi ülkenize sıçramışsa, etrâk-ı bî idrak nidaları yükselmişse, üstüne devletinizin yaşam organları ele geçirilmiş, çökertilmiş ve çömmüşse, Ulusun "Ulu Önderi" olan kurucunuz, Büyük Türk ATATÜRKÜNÜZ, canınız-ciğeriniz olan Mustafa Kemâl Paşanız, özünüz-kanınız Mehmetçiğiniz, şehidiniz, gâziniz, yurtseveriniz aşağılanıyor, alçaltılıyor, süründürülüyorsa ve geride kalanlar hızla yozlaştırılıyor, önceden yozlaştırılmışlara ise su katılıyorsa; bütün bu saldırılar, yalnızca kuzeyde kurulması tasarlanan, sonları belirsiz -hatta gerçekçi olunduğunda sonları çukur- olan bir, belki de iki devletimsi içindir diyebilir miyiz¿?

Türklük nedir; ulusal ekin değil midir! Kısaca dil, tarih, gelenek-görenek ve buna bağlı bir ölçüde dindir ulusal ekin, kaymağı uygarlık olan bir yoğurttur. Çok bayağı görülebilir veya başka büyük ekinlerde de bu böyledir de denilebilir. Ancak boyutlara bakıldığında diğerleriyle kıyaslanamayacak eşssizliğe iyedirler. Bu yüzden övünürüz ulusal ekinimizi oluşturan unsurlarla; bu biz dediğimiz için de böyle değildir; yaşayıp duyumsayan, okuyup öğrenen, gezip gören yabancısı da bilir bunu.

Ulusal ekin bozulmaktadır, Türklük yok edilmeye çalışılmaktadır.



KISIM 2: Unutmamak

16 Temmuz 2004, Cuma, TBMM

DÖRDÜNCÜ OTURUM

[...]

DERNEKLER KANUNU TASARISI[2]


Gecenin başlangıç saatleri

MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Dernekler Kanunu Tasarısı hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Çağdaş toplumlarda, sivil toplum örgütleri, demokrasinin vazgeçilmez temel taşlarından biridir ve toplumların sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınmalarında önemli roller üstlenmektedir. Avrupa Birliğiyle uyum sürecinde, demokratikleşme alanında önemli adımlar attık; ama, ülkemizde, maalesef, sivil toplum örgütleri, yeterince gelişip, toplumsal kalkınmamıza yeterince katkı sağlayamamıştır. Bu durum, demokrasinin bir ayağının sakat kalmasına ve toplumun kalkınmasına sivil toplum kuruluşlarının yeteri kadar katkı sağlayamamasına neden olmuştur.

Görüşmekte olduğumuz yeni Dernekler Kanunu Tasarısı, başta dernekler olmak üzere, sivil toplum kuruluşlarının gelişiminin önündeki yasal engelleri önemli ölçüde kaldırmakta, sivil toplum örgütlenmesinin toplumun bütün kesimlerine yayılmasına imkân sağlamakta ve dernek kurma özgürlüğü genişletilmekte, sivil toplum kuruluşlarının malî destek sağlamaları kolaylaştırılmakta, sivil toplum ve insan hakları alanındaki mevzuatı taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerle uyumlu hale getirmektedir.

Değerli milletvekilleri, halen yürüklükte olan 2908 sayılı Dernekler Kanunu, birçok benzer yasada olduğu gibi, 1970'li yıllarda toplumsal hayatta karşılaşılan çıkmaz ve karmaşalarla ve onların sonucu olarak bunlara bir tepki olarak hazırlanmıştır. Kanun, genel anlamda sivil toplum örgütlenmesini devletin varlığı için bir tehdit faktörü olarak görmüş, dernek kurma, derneklere üye olma ve derneklerin faaliyetlerine önemli ölçüde yasak ve kısıtlamalar getirmiştir. Bu durum, ülkemizde devlet ile sivil toplum kuruluşları arasında derin bir güven bunalımına neden olmuştur. Kanundaki bu yaklaşım uygulamaya da yansımış ve oluşan güven bunalımı daha da derinleşmiştir. Kanunda birçok kez değişiklik yapılmasına rağmen, içerdiği yasaklayıcı yaklaşım ve sivil toplum kuruluşlarına duyulan güvensizlik hissi varlığını devam ettirmiştir. Örneğin, dördüncü, altıncı ve yedinci uyum paketlerinde sivil toplumlarla ilgili, derneklerle ilgili bazı yenilemeler, iyileştirmeler yapılmıştır; ama, bu yeterli olmamıştır.

Değerli milletvekilleri, değişen ulusal ve uluslararası sosyoekonomik şartlar dahilinde ülkemizdeki sivil toplum kuruluşlarının ve kaçınılmaz olarak demokrasinin gelişmesi ve tabana yayılması mevcut mevzuat ve sivil toplum anlayışıyla mümkün gözükmemektedir.

Değişim etkilerini birçok alanda göstermekte, ülkeleri ve toplumları değişmeye zorlamaktadır. Öncelikle, gelişen teknoloji sayesinde bilginin tabana yayılması inanılmaz derecede hızlanmış ve dünya global bir köy haline gelmiştir. Globalleşme sürecinde ortaya çıkan fırsatları ve tehditleri önceden görmek ve önlemleri almak bakımından devletin yasama, yürütme ve yargı organlarının yanında, sivil toplumun da güçlenmesi ve bu süreçteki yerini alması hayatî önemi haizdir.

İkinci önemli değişim süreci de, ülkemizin içinde bulunduğu demokratikleşme sürecidir. Bu süreç, Yüce Atatürk'ün bize gösterdiği muasır medeniyetler seviyesine ulaşma hedefinin son halkasını oluşturmaktadır.

Sağlıklı bir demokrasi, bütün toplum kesimlerinin yeteri ölçüde temsili ve bu yolla toplumda çoksesliliğin sağlanmasıyla mümkün olacaktır. Bu bağlamda, siyasî partiler, sendikalar, dernekler, vakıflar ve diğer gönüllü kuruluşların yeteri ölçüde güçlenerek kurumsallaşmaları, sivil toplum-devlet otoritesi dengesinin kurulmasını ve bu yolla demokrasinin güvence altına alınmasını sağlayacaktır.

Sivil toplum kuruluşları, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin ve sağlıklı toplumsal yapının vazgeçilmez unsurları olarak, toplumsal sorunların kalıcı, dengeli ve sorunsuz bir biçimde çözümlenmesinde ve kamu sektörünün yetersiz kaldığı alanlarda topluma hizmet götürmede önemli role sahiplerdir ve bu rollerini yeterince yerine getirebilmeleri için, sivil toplum kuruluşları için yasal ve kurumsal yapının geliştirilmesi zorunluluk arz etmektedir.

Üçüncü ve en önemli değişim ise, ülkemizin Avrupa Birliğine üyelik sürecinde siyasî, ekonomik ve hukukî alanlarda yapması gereken reformlardan kaynaklanmaktadır. Sanayileşmiş toplumların ve Avrupa kimliğinin yansıması ve ayrılmaz bir parçası haline gelen sivil toplum, sosyal Avrupa'nın inşaında ve Avrupa'nın bütünleşmesinde de önemli bir yere sahiptir. AB'nin tarihsel gelişimi izlenirse, topluluk politikalarında ve etkinliklerinde sivil toplumun, insan haklarının ve demokratik değerlerin giderek daha fazla önem kazandığı görülmektedir. Artık, her şeyi devletten beklemeyen Avrupa toplumları, temsil ettikleri farklı çıkarlar, ilgi alanları ve hedefleri için yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde örgütlenmekte ve bu örgütlenme Avrupa çapında hızla yayılmaktadır. Böylelikle, kitlelerin taleplerini daha güçlü bir şekilde dile getirmektedirler.

Adaylık statüsü 1999 Aralık ayında Helsinki'de Avrupa Birliği Konseyince kabul edilen ve AB'yle uyum hazırlıkları için kolları sıvayan Türkiye'nin penceresinden sivil toplum ve AB'yle ilişkileri ele alındığında, Türkiye'de de sivil toplumun çeşitli konularda sesini yükselttiği ve rolünün giderek arttığı izlenmektedir. Sivil toplum, AB'yi oluşturan yasal belgeler, politikalar, yasal çerçeveler, kurumsal yapının tamamı olan müktesebatın da çok önemli bir unsurudur. Müktesebat, özellikle de sosyal politika ve istihdam başlığı, topluluk hükümlerinin uygulanması için gerekli yapılar arasında sosyal ortaklarla sivil toplumu oluşturan ve sosyal güvenlik, kadın ve erkeklere eşit fırsatlar, yoksullukla mücadele ve ırkçılıkla savaş gibi konularda etkin bir biçimde çalışan sivil toplum kuruluşlarına ve aktörlerine de yer vermektedir. Bu bakımdan, Helsinki sonrası dönemde bir aday ülke olarak Türkiye'de örgütlü sivil toplumun AB'ye uyum sürecinde aktif katılımının sağlanması daha çok önem arz etmektedir.

Bu konu katılım ortaklığında da vurgulanarak, Türkiye'nin kısa vadeli önceliklerinden biri olarak, toplanma ve dernek kurmaya ilişkin yasal ve anayasal garantilerin güçlendirilmesi ve sivil toplumun gelişimini teşvik etmesi önerilmiştir. AB'de olduğu gibi Türkiye'de de sivil toplum, yönetimde yeni açılımların, işbirliklerinin, sorumluluk paylaşımının, şeffaflığın, toplumda ise uzlaşmanın ana itici gücü olmaya adaydır.

Değerli milletvekilleri, bu tasarının kabul edilmesiyle, halkımız, dernek kurma ve derneklerle ilgili diğer işlemlerde daha az bürokrasiyle karşılaşacak, derneklerle ilgili daha az masrafta bulunacak, devletle olan güven bunalımını aşacak, hatta devletin desteğini hissedecektir; yine bu tasarıyla, yurtdışından daha fazla yardım alabilecek, daha geniş kapsamlı dayanışma platformları oluşturabilecek, daha geniş alanda faaliyette bulunabilecek, uluslararası ilişkilerde bulunmak suretiyle AB'ye üyelik sürecinde katkıda bulunacaklardır.

Yeri gelmişken, AB sürecinde bugüne kadar katkıları bulunan bütün sivil toplum örgütlerine huzurlarınızda bir kere daha teşekkür etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, yine bu tasarıyla, derneklerimiz daha da güçlenecek ve devletin belli alanlardaki yükümlülükleri sivil toplum tarafından paylaşılacak, toplum ile devletin barışması projesi ana dinamosunu oluşturacak ve AB yolunda sadece devlet kurumlarının değil, aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarının katkıları da somut hale gelecektir.

Yine bu tasarıyla, daha geniş halk kitleleri örgütlenme özgürlüğünü kullanabilecek; devlet ile dernekler, toplumsal hayatın aktörleri olacak ve ortak projeler yürütebilecek; çocuklarımız, küçük yaşlardan itibaren çocuk dernekleri kurmak suretiyle, daha demokratik bir kültürle yetişecek, kısaca örgütlü toplum ile devlet, ortak kalkınma hedefinde sinerji oluşturacaklardır.

Değerli milletvekilleri, katılımcı demokrasiye inanan AK Parti Grubu ve şahsım olarak bu yasayı desteklediğimizi söylerken, bu duygularla hepinize saygılar sunuyorum. Sizlere, seçim bölgelerinizdeki çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Tatilini Antalya'da geçirmek isteyen arkadaşlarımızı orada görmekten büyük mutluluk duyacağımızı söylüyorum.

Çok teşekkür ediyorum. (Alkışlar)


BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Çavuşoğlu.

Sayın milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Teşekkür ederim. Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.

1 inci maddeyi okutuyorum: (...)

23.10 - Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Teşekkür ederim. Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.


Çavuşoğlu'nun şu tümcesine yeniden bakalım:

"AB'de olduğu gibi Türkiye'de de sivil toplum, yönetimde yeni açılımların, işbirliklerinin, sorumluluk paylaşımının, şeffaflığın, toplumda ise uzlaşmanın ana itici gücü olmaya adaydır."


Amerikan Endüstri Mühendisleri Odası üyesi, Türk-Amerikan İş Konsey ve Türk-Fransız İş Konseyi yürütme kurulu üyesi Davut Ökütçü de Çavuşoğlu'yla aynı düşüncedeydi[3]:

"AB'de olduğu gibi, Türkiye'de de sivil toplum kuruluşları, yönetimde yeni açılımların, işbirliklerinin, sorumluluk paylaşımının, şeffaflığın; toplumda ise uzlaşmanın motoru olmaya adaydır."


Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Zuhal Ünalp Çepel de aynı düşüncedeydi[4]:

"AB'de olduğu gibi, Türkiye'de de sivil toplum, yönetimde, yeni açılımların, işbirliklerinin, sorumluluk paylaşımının, şeffaflığın; toplumda ise uzlaşmanın motoru olmaya adaydır."


Her nedense, Kilisli İşadamları Derneği'nin Başkanı Ahmet İnciler de -daha kısa olsa da- aynı düşüncedeydi[5]:

"Yönetimde, yeni açılımların, işbirliklerinin, sorumluluk paylaşımının, şeffaflığın simgesi haline gelen dernekler; toplumda ise uzlaşmanın motoru olmaya adaydır."


Yıllar ve kişiler farklıydı, söylem aynıydı. Aynı söylemi, ayrı kişiler dile getiremez mi veya yazamaz mı¿? Söyler veya yazar, ancak, güdümlü olup da papağan gibi birebir yinelemez; yineleyip de kendi düşünceleriymiş gibi satmaz.

Ancak zaten işleri satmak değil miydi...

Sözü ilk eden Çavuşun oğlu görünse de, asıl sahibi tanımak ve kutlamak gerekir; bu açık ve kesin tümce birçok durumu özetliyor.



KISIM 3: Bataklığa Girmek

Birleşik Devletler 2009 İnsan Hakları Yazanağı

Bölüm 2: [...] Sivil Özgürlüklere Saygı

a. İfade ve Basın Özgürlüğü

Vatandaşlar çoğu zaman ceza davası veya hükümet soruşturmasına maruz kalma riski olmadan devleti ve hükümeti açıkça eleştirememiş ve hükümet bazı dini, siyasi görüşlere ve Kürt milliyetçiliğine ya da kültürüne yakınlık duyan bireylerin ifade özgürlüğünü kısıtlamaya devam etmiştir. Özellikle ülkenin AB üyeliği süreci, ordunun rolü, İslam, siyasi İslam, Kürt ve diğer etnik veya dini kökenlerin Türkler tarafından "azınlık" olarak değerlendirilmesi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde yaşanan Türk-Ermeni çatışmasının tarihçesine ilişkin meseleler olmak üzere insan hakları ve hükümet politikaları hakkında hararetli tartışmalar yaşanmaya devam etmiştir. Bununla birlikte, başta Ermeni meselesi olmak üzere bu tür konularla ilgili yazan ya da konuşan kişiler soruşturma riskiyle önceki yıllara nazaran daha az karşı karşıya kalmıştır. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), ülkenin AB adaylığıyla ilgili yasal reformlara rağmen, ifade özgürlüğü konusundaki ciddi kısıtlamaların devam ettiğini bildirmiştir.

2008 yılında bir grup aydın 1915 yılında yaşanan trajik olaylara ilişkin olarak “Ermenilerden Özür Diliyorum” adında bir kampanya başlatmıştı. Kampanya çapında 30.000'i aşkın imza toplanmıştı. Hükümet Ocak ayında kampanyayı düzenleyenler hakkında 301. maddeyi ihlal suçundan soruşturma başlatmıştır. Temyiz Mahkemesi yıl sonunda davayı incelemekteydi.

2008 yılında, AİHM Türkiye'de İnsan Hakları Avrupa Konvansiyonunca öngörülen ifade özgürlüğü hakkına ilişkin 20 ihlalin gerçekleştiğini bildirmiştir.

TGC Kürt meselesiyle ilgili kitap ve makale yayımlama konusunda önceki yıla nazaran daha az sorunla karşılaştığını bildirmiştir. Yıl içindeki en ciddi sorun, ideolojileri doğrultusunda hareket eden avukatların yazar ve yayımcılar hakkında yaptığı çok sayıda suç duyurusu olmuştur.

[Devem eder...]


İnternet Özgürlüğü

[...]

İnsan hakları web sitesi "Bianet"te, istatistiklerin fazlasıyla yükselmesi nedeniyle TB'nin Mayıs ayında istatistikleri açıklamaya son verdiği bildirilmiştir.

Mayıs 2008'de, bir İstanbul mahkemesi Türkiye'nin kurucusu Atatürk'e hakaret eden bir çizgi video yayınlaması nedeniyle YouTube adlı web sitesine erişimi engellemiştir. Yıl sonunda engel devam etmekteydi.

[Devem eder...]


Akademik Özgürlük ve Kültürel Etkinlikler

[...]

2006 yılında söylediği Kemalizm "ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder" sözleri nedeniyle "Atatürk'ü korumaya" yönelik bir yasa uyarınca 2008 yılında mahkûm edilen Gazi Üniversitesi profesörü Atilla Yayla'nın hükmü yıl sonunda hâlâ temyizdeydi.


b. Barışçıl Bir Şekilde Toplanma ve Dernek Kurma Özgürlüğü

Toplanma Özgürlüğü

[...]

Mart ayındaki Nevruz bayramı (Kürt ve Farsların Yeni Yılı) kutlamaları nedeniyle ülke çapında düzenlenen yaklaşık 180 halk etkinliği genel olarak olaysız geçmiştir. Önceki yıl gerçekleşen çok sayıdaki ölüm ve yaralanma olayına kıyasla, İHV yıl içinde Nevruz kutlamaları sırasında hiçbir olayın yaşanmadığını bildirmiştir.

[Devem eder...]


Dernek Kurma Özgürlüğü

[...]

Bir STÖ örgütü olan Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı'na göre, STÖ'lere belirli vergilerden muaf olma hakkı tanıyan kamu yararına çalışan dernek statüsü elde edebilmek için gerekli kriterler kısıtlayıcı ve karmaşıktır. Kamu yararına çalışan dernek statüsü başvuruları Bakanlar Kurulu tarafından onaylanmalıdır. Yasalar, dilekçeleri reddedildiği takdirde başvuranların tekrar başvurmasına izin vermemektedir.

[Devem eder...]


c. Din Özgürlüğü

Anayasa ve yasalar din özgürlüğü vermektedir. Hükümet uygulamada genel olarak bu hakka saygı duymakla beraber İslami ve diğer dini gruplara önemli kısıtlamalar getirmiştir.

Anayasa ülkeyi "laik devlet" olarak tanımlamakta ve inanç, ibadet ve şahsi dini fikirleri yayma özgürlüğü vermektedir; ancak, laik devletin bütünlüğü ve varlığı konusundaki diğer anayasal hükümler bu hakları kısıtlamaktadır.

Hükümet, Müslümanların dini kurumlarını ve eğitimlerini Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla idare etmektedir. Diyanet, ülkede kayıtlı bulunan 77.777 caminin idaresinden ve il ve beldelerde kamu görevlisi olarak çalışan imamların görevlendirilmesinden sorumludur. Özellikle Aleviler olmak üzere, bazı gruplar Diyanet'in diğer inançları yok sayarak sadece Sünni İslami inançları yansıttığını iddia etmiştir; ancak hükümet Diyanet'in hizmet talebinde bulunan herkese eşit davrandığını ileri sürmüştür.

Akademisyenler Türk ve Kürt kökenli vatandaşlar dâhil olmak üzere Alevi nüfusunun 15–20 milyon olduğunu tahmin etmiştir. Genel olarak Aleviler, Anadolu'da bulunan diğer dinlerin geleneklerine yakın durduğu kadar hem Şii hem de Sünni İslam'ın görüşlerini birleştiren bir inanç sisteminin takipçileridir. Hükümet, Aleviliği yerleşmiş görüşlere zıt bir İslami mezhep olarak görmektedir; bununla beraber bazı Aleviler ve Sünniler Alevilerin Müslüman
olmadığını ileri sürmektedir.

[...]


Mistik Sufi ve diğer tarikat, tekke ve zaviyeler resmi olarak yasaktır, fakat bunlar yaygın biçimde faaliyet göstermeye devam etmiştir. Çok sayıda önemli siyasi ve toplumsal lider, tarikat, tekke, zaviye ve diğer İslami gruplarla ilişkilerini sürdürmeye devam etmiştir.

Ayrı bir devlet kurumu olan Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM), gayrimüslim dini grupların idari açıdan kritik nitelikte olan bazı faaliyetlerini ve bağlı oldukları kilise, manastır, sinagog ve dini mülklerini düzenlemektedir. Süryani Hıristiyan, Kildani, Bulgar Ortodoks, Gürcü, Ermeni Katolik, Protestan ve Maruni vakıflarının yanı sıra 74 mülkü olan Rum Ortodoks vakıfları, 48 mülkü olan Ermeni Ortodoks vakıfları ve 12 mülkü olan Yahudi vakıfları olmak üzere, 161 "azınlık vakfı" VGM tarafından tanınmaktadır. VGM ayrıca okullar, hastaneler ve yetimhaneler dâhil olmak üzere hayır işleri ile ilgilenen İslami dini vakıfları da
düzenlemektedir.

2007 yılında Yehova Şahitleri "Yehova Şahitlerini Destekleme Derneği" adı altında resmi olarak onaylanmıştır. Ancak askerlik hizmetini vicdanen reddetmeleri nedeniyle çeşitli zorluklarla karşılaşmaya devam etmişlerdir. Senenin başında Yehova Şahitleri'nin iki ibadethanesinin (kraliyet salonu) kullanımına karşı imar yasalarına dayalı olarak verilen mahkeme kararları temyiz sürecinde iptal edilmiştir. Ancak diğer iki kraliyet salonunun imar yasaları nedeniyle ibadetlerini kısıtlayan mahkeme kararlarına karşı başlattığı temyiz süreci devam etmekteydi. Yehova Şahitleri üyeleri hükümetin ibadethaneler ve vicdanen askere gitmeyi reddetmeleri konusunda kendilerine kötü muamelede bulunduğu iddiasıyla AİHM'ye üç başvuruda bulunmuştur; bu başvurular üzerindeki işlemler yıl sonunda devam etmekteydi. İki Yehova Şahidi zorunlu askerlik görevini yapmayı reddettikleri gerekçesiyle yıl sonunda cezaevindeydi.

[...]

Ordu dini gereklerini yerine getiren Müslümanları zaman zaman görevden almıştır. Ordu görevlileri bu kişilerin İslami köktenci olduğuna ve bu durumun laik devlete sadakatsizlik işareti olabileceğine inandıkları için bu kişileri görevden almıştır.

[...]

15 Ağustos'ta Başbakan Erdoğan ve kabine üyeleri azınlıkların dini haklarını ele almak için İstanbul Büyükada'daki Rum Ortodoks, Süryani Ortodoks ve Yahudi topluluklarının dini liderleriyle bir toplantı yapmıştır.

Bu gruplar genellikle diğer kurumların yabancıları istihdam ederken karşılaştıkları gibi yabancı dini personeli istihdam ederken idari zorluklarla karşılaşmıştır. Aralık 2008'de Dış İşleri Bakanı Ekümenik Patrikliği'nde görev yapan yabancı rahiplere bir yıllık vize vermiştir. Daha önce bu rahiplerin turist vizelerini yenilemek için üç ayda bir ülkeden çıkış yapıp sonra tekrar dönmeleri gerekmekteydi.

[...]

İstanbul'daki Ekümenik Patrikhanesi, Marmara Denizi'ndeki Heybeli Ada Ruhban Okulu'nun yeniden açılması girişimlerine devam etmiştir. Patrikhane'nin okulun devlet tarafından idare edilmesini önlemek için bütün özel yüksek öğrenim kurumlarının devletleştirilmesine ilişkin hükümet yönetmeliğine uymaması üzerine okul 1971 yılında kapatılmıştı. Mevcut kısıtlamalar uyarınca, Sünni Müslümanlar dışındaki dinî topluluklar, ülkede önderlik yapmak üzere bu gruplarda kabul görmüş şekilde yeni din önderleri yetiştirememektedir. Ülke dışından olan din adamlarının bazı durumlarda önderlik konumuna getirilmelerine izin verilmiştir; ancak genel olarak patrikler ve hahambaşıları dâhil bütün dini önderler ülke vatandaşı olmak zorundadır.

[...]

Yetkililer üniversitelerde 1997 yılından beri devam eden türban takma yasağını uygulamayı sürdürmüştür. Türban takan öğrencilerin derslere kayıt yaptırmasına izin verilmemiş, ancak bazı fakülte üyeleri öğrencilerin derslerde türban takmasına izin vermiştir. Bazıları türban yerine peruk takmıştır.

[...]

29 Ocak'ta Maliye Bakanlığı Midyat Süryani Mor Gabriel Manastırı aleyhinde dava açmıştır. Bakanlık manastır duvarlarının içinde ve dışındaki 12 parsellik alanı istemekteydi. Midyat mahkemesi 24 Haziran‟da manastırın lehine karar vermişti. Bakanlığın Temyiz Mahkemesi'ne yaptığı başvuru ayrıntılı bilgi için Midyat mahkemesine gönderilmişti. 24 Haziran'da manastır Orman Bakanlığı tarafından açılan ve manastırın duvarlarının içinden 27 hektar ve dışından 6 hektarlık alanın istimlâk edilmesini isteyen davayı kaybetmiştir. Manastır savunmasında 1937 yılından bu yana arazi için ödediği vergi kayıtlarını ve 1935 yılından bu yana arazinin sahibi olduğunu gösteren mülkiyet belgelerini sunmuştur. Manastırın Temyiz Mahkemesi‟ne yaptığı başvuru ayrıntılı bilgi için Midyat mahkemesine gönderilmiştir.

[Devem eder...]

Toplumsal Taciz ve Ayrımcılık

Pek çok Müslüman, Hristiyan, Yahudi ve Bahaî‟ye toplum tarafından kuşkuyla ve güvensizlikle bakılmıştır. Yahudi ve Hristiyan mezheplerinin birçoğu dinlerini özgürce yaşamış ve günlük yaşamda ayrımcılıkla çok fazla karşılaşmadıklarını bildirmiştir. Ancak, din azınlıklar devlet kurumlarında çalışmalarının ciddi biçimde engellendiği iddiasında bulunmuştur.

[...]

Süryani cemaati üyeleri, 1980 – 1990 yılları arasındaki PKK bağlantılı şiddet olayları sırasında güneydoğudaki köylerini terk etmeye zorlanan Süryaniler'in köylerine dönmeye çalışırken önceki yıllara oranla daha az sorunla karşılaştığını bildirmiştir. Bir Süryani cemaati temsilcileri zaman zaman uygulanan imar yasaları nedeniyle güneydoğudaki köylerde yaşayan Süryaniler'in mülklerinin %40-50‟sini kaybettiğini iddia etmiştir. Bölgedeki köylüler özellikle köy korucuları, ülkeden kaçan Süryaniler'in evlerinde oturmuş ve Süryaniler geri dönmeye karar verdiğinde evlerinden çıkmayı reddetmiştir.

[Devem eder...]


Bölüm 6: Ayrımcılık, Toplumsal Suistimal ve İnsan Ticareti

[...]

Ulusal/Irksal/Etnik Azınlıklar

Yasalar bütün vatandaşlar için tek bir uyruk öngörmekte ve ulusal, ırksal ya da etnik azınlıkları tanımamaktadır. Kürt kökenli vatandaşlar büyük bir etnik ve dilsel grup oluşturmaktadır. Ülkedeki milyonlarca vatandaş kendini Kürt olarak tanımlamakta ve Kürtçe konuşmaktadır. Toplum önünde ya da siyasi olarak Kürt olduklarını açıklayan ya da kamusal alanda Kürtçe konuşmayı savunan Kürtler sansür, taciz ya da kovuşturma riskiyle karşı karşıya kalmıştır.

Bir STÖ olan Uluslararası Azınlık Hakları Grubu Mart 2008'de etnik, dilsel ve dini azınlık statüsündeki milyonlarca kişinin sistematik baskıya maruz kaldığını ve birçoğunun devlet tarafından tanınmadığını bildirmiştir. Raporda yasaların Ermeni Ortodoks Hristiyanları, Yahudiler ve Rum Ortodoks Hristiyanları olmak üzere sadece üç azınlık grubunu koruduğu, Alevi, Ezidi, Süryani, Kürt, Caferi, Çerkez, Laz ve Roman dâhil olmak üzere diğer etnik ve dini azınlıkları tanımadığı belirtilmiştir. Rapor bu "dışlanan azınlıklar"ın dilsel, dini ve kültürel haklarını tam olarak uygulamalarının yasaklandığını ve şiddetli bir asimilasyon baskısına maruz kaldığını belirtmiştir.

Hükümet Aralık ayındaki bir aylık test yayınından sonra Ocak ayında Şeş TV'de 24 saat Kürtçe yayın yapmaya başlamış ve cezaevindeki mahkûmların Kürtçe konuşmasına ilişkin kısıtlamaları kaldırmıştır. Kasım ayında RTÜK özel televizyon kanallarının Türkçe'den başka dillerde yayın yapmasına izin vermeye başlamıştır.

Romanlar sürekli olarak ayrımcılığa maruz kalmaya ve eğitim, sağlık ve barınma alanlarında sorunlar yaşamaya devam etmiştir. Hükümet yıl içinde Roman vatandaşlara yardım etmek için görünürde hiçbir önlem almamıştır. Avrupa Roman Hakları Merkezi, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Edirne Roman Kültürünü Araştırma ve Dayanışma Derneği, Roman vatandaşları sivil toplum örgütleri ve faaliyetleri konusunda eğitmek için bir program hazırlamıştır. İzmir Roman Kültürü ve Dayanışma Derneği‟nin Roman kadınlar için verdiği okuma-yazma kursları devam etmiştir. Ankara'daki dernekler Uluslararası Roman Günü'nü kutlamıştır.

Belediyenin yürüttüğü bir kentsel dönüşüm projesi nedeniyle İstanbul'un Sulukule mahallesinde yaşayan Roman vatandaşların evleri yıkılmış ve bu vatandaşlar şehir dışına taşınmıştır.


Cinsel Tercih ve Cinsel Kimliğe Dayalı Toplumsal Suistimal, Ayrımcılık ve Şiddet Eylemleri

Yasalar eşcinsellere karşı açık bir ayrımcılık yapmamakla beraber, lezbiyen, gey, biseksüel,
travesti ve transseksüellerle (LGBTT) çalışan örgütler yasadaki "toplum ahlakı" ve "doğal
olmayan cinsel davranış" ile ilgili üstü kapalı ifadelere dayanarak zaman zaman polisin kötü
muamelede bulunduğu ve işverenlerin ayrımcılık yaptığını iddia etmiştir. Yasalar ayrıca
"hukuka ve ahlaka aykırı amaçlarla dernek kurulamayacağını" belirtmektedir. Bu madde,
LGBTT sorunları üzerinde çalışan STÖ'lerin kapatılması veya faaliyetlerinin kısıtlanmasında
kullanılmıştır.

16 Ekim‟de Diyanet eşcinselliğin "kamuoyunda tedirginlik meydana getirecek şekilde yayılma istidadı gösteren davranış bozukluğu olduğunu ve kabul edilemeyeceğini" belirten bir karar yayınlamıştır. Karar şöyle devam etmiştir: "Eşcinsellik insan doğasına aykırıdır ve eşcinseller hedef gösterilmeden sorunları sağlıklı bir şekilde giderilmelidir."

Haziran 2008'de İstanbul'da bir LGBTT örgütü onur yürüyüşü ve kutlama yapmıştır. Polis kutlamalar sırasında güvenliği sağlamış ve herhangi bir şiddet olayı bildirilmemiştir. Katılımın yoğun olduğu etkinlik Avrupalı gözlemciler tarafından görüntülenmiştir. STÖ'lere göre yabancı katılımın olduğu LGBTT etkinlikleri genellikle olaysız geçerken yabancı katılımın olmadığı etkinliklere polis çok daha fazla müdahale etmiştir.

Aleni gey olan erkeklerin cinsel tercihlerinden dolayı "sağlık nedenleri" yüzünden askerlik yapmalarına izin verilmemekte ve cinsel tercihleri sebebiyle askerlikten muaf tutulmak isteyenler ağır bir kanıt yükümlülüğüne maruz kalmaktadır. LGBTT grupları geylerin askeriye görevlilerine cinsel pozisyonlarını aleni şekilde belirten fotoğraflarını göstermek ve eşcinselliklerini kanıtlamak için tıbbi incelemelerden geçmek zorunda kaldıklarından şikâyet etmiştir.

[Devem eder...]


hr_report_turkey_2009.rar




3 Temmuz 2010 / M. RAM

[mod="Dipçe"][...] - Öncesi veya sonrasında yazılan satırlar olduğunu belirtir.[/mod]
Bu iletiye eklenen dosyaları görüntülemek için gerekli yetkilere iye değilsiniz.
Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız¿? meselesi değildir. Mesele, zaten emrivâki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehâl, olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usûlü dairesinde ifade olunacaktır.

Fakat ihtimâl, bazı kafalar kesilecektir!
Kullanıcı küçük betizi
Ram
Zûlme Karşı İsyan!
 
İletiler: 8168
Kayıt: Sal Şub 20, 2007 1:06
Konum: Aç haritaya bak!

Re: Şeytannamazlığası / Vatanın Acı Durumuna Bir Bakış

İletigönderen Ram » Cmt Tem 03, 2010 21:34

"Anadil" Konusu Hakkında Birkaç Söz

Ana dil, "ananın dili", "anasının konuştuğu dil" anlamına gelmez. Tıpkı "ana yol" gibidir. Yol, anamızın yolu değildir. Buradaki "ana" mecâzidir; temel, asıl, esas anlamındadır. Osmanlı nedir¿? Çok uluslu bir imparatorluktur. Osmanlı'nın "ana dil"i nedir¿? Osmanlıca'dır. Birleşik Devletler'in "ana dil"i İngilizce değil midir¿? Ana dil, ananın çocuğuna öğrettiği dil değil, bir ülkede konuşulan resmî dildir veya bir ulusun dilidir. Ayrıca İngiliz deyişi "mother tongue" (ana dili) kavramına baktığımızda da, İngiliz harici bir budunsal (etnik) bir dil göremeyiz. Anglosakson kökenlidir, İngilizlerin resmî dilidir[*]. Örnekler çoğaltılabilir. Ayrıca, dil, anadan öğrenilecek diye de bir koşul yoktur. Anası yabancı olan fakat anasının dilini değil de kendi ana dilini (mensup olduğu ulusun dilini veya yaşadığı devletin resmî dilini) öğrenenler, buna yeterli bir örnek oluşturur.



[*] Demirtaş CEYHUN




KISIM 4: İzlemek

27 Haziran 2010 - 3 Temmuz 2010 Arasından Seçmeler

İmralı Cânisi ve Anadil

Barış ve Demokrasi Çözüm Platformu üyeleri, Kürt Açılımı paketinin yeniden ele alınmasını, Kürt kimliğinin anayasal güvenceyi kavuşturulmasını, seçim barajının indirilmesini, tutuklu siyasetçi ve çocukların serbest bırakılmasını istedi. BDP'li Tuncel, "Kürt sorunu terör değil demokrasi sorunudur" dedi.

Barış ve Demokrasi Çözüm Platformu üyeleri ile bazı sivil toplum örgütleri dün (26 Haziran), operasyonların ve ölümlerin durması için "Yeter Artık, Operasyonlar ve Ölümler Durdurulsun" yazılı pankartla Harbiye Orduevi'ne yürümek istedi.

Yürüyüşe barış annelerinin yanı sıra Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) İstanbul Milletvekili Sabahat Tuncel ve BDP İstanbul İl Başkanı Mustafa Avcı da katıldı. Polis, grubu Orduevi'ne yaklaştırmayınca gruptakiler İstanbul Radyosu önünde basın açıklaması ve oturma eylemi yaptı.

Tuncel, Türkiye'nin demokratik sorunlarına çözüm bulunması için öncelikle Kürt sorununun çözülmesini istedi.

"PKK ve Öcalan muhatap alınsın"

Türkiye'de iktidarlar Kürt sorununu "güvenlik" - "terör" sorunu olarak gördüğü için çözüm adımı atılamadığını belirten Tuncel, Kürt sorununun çözümü için BDP'nin yanı sıra PKK ve Abdullah Öcalan'ın da muhatap alınması gerektiğini söyledi:

    - Demokratik açılım isteniyorsa önce Kürt sorununun terör sorunu olarak tanımlanmaktan vazgeçilmesi gerekir. Kürt sorunu, bir hak ve özgürlükler sorunudur. Kürt halkı haklarının anayasal güvence altına alınmasını istiyor, kolektif haklarını istiyor.

    - Başbakan diyor ki, muhatap arıyorum. Sayın Başbakan, muhatapları görmezden geliyorsunuz. BDP olarak başından beri muhatabız. Kürt halkının hak ve özgürlükleri konusunda üzerimize düşen görevi yapmaya hazırız.

    - Kalıcı çözüm istiyorsanız, sadece BDP ile bu süreci götüremezsiniz. PKK'yi ve Öcalan'ı sürece dahil etmeniz gerekir. Bu sürece dahil etmezseniz, gerçek anlamda çözüm olmayacak, çatışmaları ortadan kaldıramayacaksınız.

    - Çatışmaların durdurulması, diyalog yolunun açılması için sadece aydınlarla, yazarlarla, sivil toplum örgütleriyle değil, parlamentoda grubu bulunan ve bulunmayan siyasi partilerle bir araya gelinmesi gerekiyor. Dolayısıyla bu sorunun çözümü konusunda, böyle bir siyasi irade gerekiyor.


"Kürt kimliği anayasal güvenceye kavuşturulsun"

Barış ve Demokrasi Çözüm Platformu Sözcüsü Ekin Kement ise çözüm önerilerini sıraladı:

    ''Açılım paketi ve anayasa değişiklik taslağı yeniden ele alınsın. Kürt kimliği, anadilde eğitim hakkı anayasal güvenceye kavuşturulsun, seçim yasası değiştirilerek yüzde 10'luk seçim barajı düşürülsün. Terörle Mücadele Kanunu (TMK) geri çekilsin, tutuklu siyasetçiler ve çocuklar serbest bırakılsın."

İm (Kod): Tümünü seç
http://www.bianet.org/bianet/siyaset/122992-bdpli-tuncel-baris-icin-ocalan-muhatap-alinsin


Kadın, Başörtüsü ve Asker Karşıtlığı

"İstanbul'un Kadın Akademisyenleri" konferansında, Arat, "İstanbul olmasaydı başörtüsü konusunda akademik çalışmalar da olmayacaktı", Altınay da "1990'ların başında militarizmi dillendirmek bile çok zorken, erkek alanı olarak görülen güvenlikle ilgili konuları en çok kadın akademisyenler ele aldı" dedi.

[...]

"Militarizm erkek alanı gibi görülüyordu"

Sabancı Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Ayşe Gül Altınay da 1980'lerin başında kaldığı "askeri disiplin uygulayan bir üniversitede koştuğu ve kitap okuduğu için cezalandırıldığını" anlattı.

"1990'lar ise çocukluğumun geçtiği Diyarbakır'ın o özgür dağlarını savaş alanına dönüştüren yıllardı. Çocukluk arkadaşlarım, asker ya da korucu olmuşlardı, dağa çıkmışlardı ya da köylerinden göç ettirilmişlerdi. O yıllar militarizmi dillendirmek bile çok zorken, erkek alanı gibi görülen güvenlik konusunda ilk çalışmayı Nadire Mater, "Mehmedin Kitabı" ile yaptı."

[...]
İm (Kod): Tümünü seç
http://www.bianet.org/bianet/bilim/122990-istanbul-kadin-akademisyenlere-nasil-yon-verdi


Kadınlar, Kürtçülük ve Asker-Polis Karşıtlığı

İstanbul Kadın Platformu üyeleri DÖKH üyesi K.S.'nin kaçırılarak cinsel şiddete maruz bırakıldığı Bağcılar'da oturma eylemi yaptı; "Savaşın tırmandırıldığı, operasyonların arttığı süreçte kadınlara yönelik şiddetin, tecavüzlerin artması tesadüf değil" dediler.

[...]

"Arkadaşımız kaçırıldı, tecavüz edildi. Tecavüzcü polisler yargılansın" yazılı pankart açan kadınlar, "Yaşasın kadın dayanışması", "Jin jiyan azadi", "Gözaltında tacize, tecavüze son", "Tecavüzcü polisler hesap verecek", "Tecavüzcü polis hesap verecek" sloganları attı.

[...]

"Kadınlara yönelik şiddetin ve tecavüzlerin artması tesadüf değil"

Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

    - Türkiye'de cinsel işkence, sistematik bir yıldırma politikası, savaş stratejisi, çeşitli alanlarda mücadele veren kadınları hedef alan bir bastırma ve cezalandırma aracı olarak kullanılıyor.

    - 12 Mart'ta, 12 Eylül'de devrimci kadınlara sistematik cinsel işkence uygulayan, Kürt kadınlara tecavüzü 30 yıldır bir savaş stratejisi olarak kullanan devlet, bu yıldırma politikasını yeniden yürürlüğe koydu.

    - Kürtlere yönelik operasyonların ve şiddetin arttığı bir dönemde birileri, bugüne kadar yaşanan devlet kaynaklı cinsel şiddet vakalarında sorumluların açığa çıkarılıp yargılanmamasına güvenerek, Kürt kadınları cinsel taciz ve tecavüz yöntemiyle susturmaya karar verdi.

    - Savaşın alabildiğince tırmandırıldığı, operasyonların şiddetinin arttığı, savaş çığırtkanlarının kan istediği bu süreçte, kadınlara yönelik şiddetin, tecavüzlerin artması tesadüf değil.

    - Bizler, taciz ve tecavüz karşısında susmayacağız. 10 gün önce arkadaşımızı kimlerin kaçırdığını, kimlerin 10 saat boyunca cinsel işkencede, tecavüzde bulunduğunu biliyoruz. Taciz ve tecavüzcülerin peşini bırakmayacağız.

[...]
İm (Kod): Tümünü seç
http://www.bianet.org/bianet/insan-haklari/123019-kadinlar-taciz-ve-tecavuzlere-karsi-sokakta


Bölücü Çağrı, Yıkıcı İstekler ve İmzacılar

Diyarbakır'da 98 sivil toplum örgütü ortak bir açıklamayla PKK'den eylemsizlik kararı almasını, her türlü askeri operasyonun durmasını istedi.

Bugün yapılan açıklamada "Son bir yılda Kürt Sorununun çözümü için tarihi fırsatlar yakalanmasına rağmen somut adımlar atılamamış ve bu süreç heba edilmektedir" dedi.

İfade özgürlüğü, anayasa, Habur...

Örgütlerin tespit ve talepleri şöyle:

    * Türkiye Toplumuna güven verici demokratik yasalar zaman geçirilmeden yaşama geçirilmediği,

    * Kürt sorununun tüm boyutlarıyla özgür ortamda tartışılması için düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller kaldırılmadığı,

    * Seçme ve seçilme sisteminde düzenlemeler yapılmadığı,

    * Hazırlanan anayasa taslağının Kürt Sorununun çözümünü kolaylaştırmadığı,

    * Haburdan gelenlerin, çocukların, seçilmiş siyasetçilerin ve insan hakları savunucularının tutuklanması şiddet ortamına ve silahların konuşmasına davetiye çıkardığı görülmüştür.
    Tüm taraflara çağrı...


"Tüm bu gelişmeler toplumda barışın geleceğine dair güven ortamını zedelemiştir" diyen örgütler "Kürt sorununun çözüme kavuşması ve ülke insanlarımızın birlikte ve barış ortamında yaşamasını sağlamak için, çözümünde etkin rol alacak bütün dinamikler sürece müdahil edilmelidir" dedi.

Yeni anayasa

"Hükümeti, Muhalefet Partilerini, TBMM'yi ve devletin tüm kurumlarını Kürt Meselesinin demokratik çözümünün anayasal zeminini hazırlama sürecini başlatmak için eksiksiz bir irade koymaya, Kürt meselesinin çözümünde tüm tarafları ve dinamikleri yok sayan yaklaşımlardan vazgeçmeye davet ediyoruz." (EÜ/TK)


İmzalayan Örgütler:

1. Bağlar Kadın Kooparitifi
2. Barış Anneleri
3. Bayındır Memur-Sen
4. Bel-Çad
5. Bem Bir Sen
6. BES
7. BTS
8. Büşak Derneği
9. Ceren Kadın Derneği
10. Çevre Mühendisleri Odası
11. Devrimci Sağlık İş
12. DİAYDER
13. Dicle Fırat Diyalog Grubu
14. Dicle Fırat Konut Yapı Kooperatifi
15. Dicle Fırat Kültür Merkezi
16. DİGİAD
17. DİSİAD
18. DİSK Bölge Temsilciliği
19. Diş Hekimleri Odası
20. DİVES
21. DİYADER
22. Diyanet-Sen
23. Diyarbakır Barosu
24. Diyarbakır Çıra Derneği
25. Diyarbakır Esnaf ve Sanatkarlar Odası
26. Diyarbakır Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifi
27. Diyarbakır Gazeteciler Cemiyeti
28. Diyarbakır Kent Konut Yapı Kooperatifler Birliği
29. Diyarbakır Mermerciler Derneği
30. Diyarbakır Ticaret Borsası
31. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası
32. Diyarbakır Yapı İşadamları Derneği
33. DİYİAD
34. Eczacılar Odası
35. Eğitim-Sen
36. Elektrik Mühendisleri Odası
37. Enerji -Bir -Sen
38. ESM
39. Esnaf ve Sanatkarlar Bölge Birliği
40. Genel İş Sendikası
41. Göç-Der
42. Gönül Köprüsü Derneği
43. Güneydoğu Gazeteciler Derneği
44. GÜNSİAD
45. Haber-Sen
46. Harb-İş Sendikası
47. Harita Mühendisleri Odası
48. İHD
49. İnşaat Mühendisleri Odası
50. Jeoloji Mühendisleri Odası
51. Kasaplar Odası
52. Kibele Kadın Koop
53. Kültür Memur-Sen
54. Kürdi-Der
55. Kürt Enstitüsü
56. Kürt Yazarlar Derneği
57. Liceliler Yardımlaşma Derneği
58. Maden Mühendisleri Odası
59. Makine Mühendisleri Odası
60. Mali Müşavirler Odası
61. Mazlum-Der
62. Meya-Der
63. Mimarlar Odası
64. MÜSİAD
65. OGSİAD
66. Orman Mühendisleri Odası
67. OSİAD
68. Özgür-Der
69. PERDER
70. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği
71. Selis Kadın Derneği
72. SES
73. Silvanlılar Derneği
74. Siverekliler Derneği
75. SOHRAM
76. Şarkiyat Derneği
77. Sarmaşık Derneği
78. Şehir Plancılar Odası
79. Tabipler Odası
80. Tarım Or-Kam Sen
81. TEK Gıda İş Sendikası
82. TES-İş Sendikası 1'inci Şube
83. Tes-İş Sendikası 2'nci Şube
84. Tez-Koop İş
85. TİHV
86. TOBB Genç Girişimciler
87. TUHAD DER
88. TUHAD FED
89. Tüm-Bel-Sen
90. Türk İş Bölge Temsilciliği
91. Türkiye Barış Meclisi
92. Umut Işığı Kadın Koop
93. Veteriner Hekimler Odası
94. Yapı Yol Sen
95. Yol- İş Sendikası 1'inci Şube
96. Yol İş Sendikası 2'nci Şube
97. Ziraat Mühendisleri Odası
98. Ziraat Odası.

İm (Kod): Tümünü seç
http://www.bianet.org/bianet/diger/123023-diyarbakirdan-silahlar-sussun-cagrisi

http://www.bianet.org/bianet/siyaset/123018-diyarbakirda-silahlar-sussun-cagrisini-imzalayan-orgutler


"Tek Taraflı Ateşkes Olmaz" Diyen Eşkıya Örgütü

[...]

Aralarında baronun, sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri, hak örgütlerinin, sendikaların da bulunduğu kurumların bugünkü açıklamasını Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) Başkanı Galip Ensarioğlu okudu. Ensarioğlu, PKK'nin baskısı üzerine metnin değiştiği iddialarına karşılık "Biz hiç bir tehdide maruz kalmadık. Ayrıca nereden olursa olsun böyle bir tehdit gelirse hiç birimiz kabul etmeyiz” dedi.

Memur-Sen üç gün boyunca yapılan görüşmelerle oluşturulan metinden imzasını çekti. Ensarioğlu, “Bize göre MHP ve BDP de çözümde aktif rol oynamalıdır. İsimleri söylemek istemiyoruz. Kim olursa olsun herkesin müdahil edilmesini istiyoruz” dedi.

[...]

PKK: Tek taraflı ateşkes olmaz

PKK'nin çatı örgütü Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) ise şu an tek taraflı ateşkes istemenin "anlamlı olmadığını" söyledi.

Fırat Haber Ajansı'na göre, KCK yönetimi dün yaptığı açıklamada "Ateşkesin gereklerini yerine getirmeyen biz değil, devlet ve hükümetin kendisidir. İkna edilmesi gereken ve çağrı yapılması gereken taraf Türk Devleti ve AKP hükümetidir. (...) PKK’den tek taraflı ateşkes istemek insafsız bir egemen güce teslim olmayı salık verme anlamına gelmektedir ki, insan haklarından yana barışsever hiçbir çevrenin böyle bir girişimde bulunmaması gerekmektedir" dedi.

KCK, "güven artırıcı somut adımlar" olmadan çatışmanın sonlanmayacağını söyledi.

PKK 1 Haziran'da ateşkes kararını kaldırdı. Son iki ayda PKK saldırıları ve mayın patlamalarında 40'a yakın asker öldü. Saldırılarda siviller de hayatını kaybetti; Güneydoğu dışında İstanbul ve İskenderun'da da saldırılar gerçekleşti. Askeri operasyonlar da yoğunlaştı.

Hükümet "terörle mücadelenin kararlılıkla yürütüleceğini" söylüyor. Geçiğimiz hafta da Türk Sanayici ve İşadamları Derneği, Türkiye Odalar Borsalar Birliği gibi örgütler silahlar sussun çağrısında bulunmuştu.
İm (Kod): Tümünü seç
http://www.bianet.org/bianet/siyaset/123010-pkk-tek-tarafli-ateskes-olmaz-diyor


Kıbrıs ve Feministler

Avrupa ülkelerinden, Kıbrıs'tan ve Türkiye'nin farklı illerinden kadınlar, "Avrupa Feminist Buluşması" için İstanbul'da. Dünya Kadın Yürüyüşü koordinasyonuyla gerçekleştirilecek büyük buluşma, yarın. (30 Haziran)

Fransa, İspanya, Belçika, İsviçre, Kıbrıs, Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerinden kadınlar, Dünya Kadın Yürüyüşü (DKY) 3. Uluslararası Eylemi kapsamında İstanbul'da gerçekleştirilecek "Avrupa Feminist Buluşması" için bir araya geldi.

[...]

Kıbrıslı kadınlardan siyasi liderlere çağrı

Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum kadın örgütlerinin ortak basın açıklamasını ise Kıbrıs'ta Çözümü Destekleyen Kadınlar Platformu sözcüsü Gülden Karakaya Akbil okudu.

"Kıbrıs sorununun çözümü için iki toplum arasında yeniden yakınlaşmanın, karşılıklı güven, saygı ve dostluğu geliştirmenin gerekliliğine inanıyoruz" diyen Akbil, siyasi liderlere "iki toplumlu ve siyasi eşitliğe dayalı bir federasyon için çalışmaları" çağrısında bulundu.

2010 yılı küresel eylemleri

164 ülkeden, kadına yönelik her türlü ayrımcılığa karşı mücadele eden 5 bin kadın grubunun katılımıyla oluşturulan DKY'nin 2010 yılı küresel eylemleri, "kadınların hayatlarını ve bedenlerini kontrol etmenin bir aracı olarak kadınlara yönelik şiddet", "barış ve sivilleşme", "kadın emeği", "ortak mallar ve doğal kaynaklara erişim" temaları çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

[...]
İm (Kod): Tümünü seç
http://www.bianet.org/bianet/dunya/123041-kadinlar-savas-ve-yoksulluga-karsi-istanbulda-bulustu


Akapeli İl Başkanı "Bölücü Çağrı"yı Destekliyor

AKP Batman İl Başkanı: Silahın Çözüm Olmadığını Herkes Görmeli

83 örgütün "silahlar sussun" çağrısına destek veren Özdemir, sorunun çözümünün diyalog ve uzlaşıdan geçtiğini vurguladı. Bölge halkının muhatap olduğunu söyleyen AKP il başkanı "Bu sese herkes kulak vermeli" dedi.

"Ankara'da, İstanbul'da beş yıldızlı otellerin salonlarında oturup bölgenin sorunlarının çözümü yönünde fikir geliştirerek değil, bölge insanını, bu sıkıntıyı yaşayanları, talepleri olanları dinleyerek çözüm aramak gerekir."

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Batman İl Başkanı Ziver Özdemir, hem kentte hem de Diyarbakır'da onlarca sivil toplum örgütünün bir araya gelerek silahların susması için yaptığı çağrıyı desteklediğini bianet'e söyledi.

"Açıklamaları, esas olarak, bu işe taraf olmayanların, halkın gür sesi olarak algılıyoruz. Bir çıkarı olmayan, mağdur etme tarafında olmayan, vatandaşın haykırışı olarak değerlendiriyoruz. Bu da toplumu gerginlikten kurtaracak, barış talebini artıracak bir haykırıştır. Bu sese herkesin kulak vermek zorunda olduğunu düşünüyorum."

"Mağduriyetin yaşandığı bir dönemde, sorunun silahla çözülemeyeceğini herkesin görmesi gerekiyor" diyen Özdemir "Açıklamaları yapanlar içinde sağduyuyu temsil edip bedel ödemiş insanlar var. Sadece AK Parti İl Başkanı olarak değil, bir birey olarak, bir Kürt olarak da bunu söylüyorum. İnsanların sağduyulu hareket etmesi gerekiyor"diye ekledi.

"Tüm bölge halkı muhatap"

Diyarbakır'da 98, Batman'da da 83 farklı görüşlerden gelen örgütün ortaklaştığı çağrı PKK'nin silahlı eylemlere son vermesi, devletin de operasyonları durdurması oldu.

Özdemir de silahlı çatışma devam ettiği sürece tartışmanın mümkün olmadığını, "akıl ve mantığın suskun kaldığını, sesimizin kısık çıktığını" vurguladı.

Ona göre çözüm ancak ülkenin her köşesinde, farklı etnik ve dinsel kimliklerden gelen insanların da üzerinde uzlaşabileceği bir zemin yaratılmasıyla gelecek.

Diyaloğun kiminle kurulması gerektiğini konuşurken de "Bölge insanı derken sadece elinde silah taşıyanları değil, bütün bölge halkını algılamamız ve muhataplık tartışmasını sona erdirmemiz gerekiyor. Kürtler tek bir ideoloji, tek bir fikir etrafında birleşmiş olarak görülmemeli" diyor.

[...]
İm (Kod): Tümünü seç
http://www.bianet.org/bianet/siyaset/123050-akp-batman-il-baskani-silahin-cozum-olmadigini-herkes-gormeli


Barış İçin! Sevgi İçin! Kardeşlik İçin! Vicdani Ret...

Şendoğan Yazıcı Barış İçin Vicdani Reddini Açıkladı

"Elime silah almam, savaşa katılmam" diyen Şendoğan Yazıcı, Harbiye Orduevi önünde vicdani reddini açıkladı. Yazıcı ile Türkiye'de vicdani reddini açıklayanların sayısı 121'e yükseldi.

"Ben 36 yaşındayım. Evli ve iki çocuk babasıyım. Evini geçindirmeye ve çocuklarına güzel bir gelecek kurmaya çalışan milyonlarca eşten biriyim sadece. Ancak ben halen askerlik görevimi yapmadım. Çünkü bir sivil olarak, 'askerlik' denen olgunun, bir görev olduğunu asla düşünmüyorum 'vicdani ret' hakkımı kullanıyorum ve buradan ilan ediyorum."

Şendoğan Yazıcı, operasyonların sürdüğü, savaş dilinin hakimiyetinin giderek yükseldiği bir dönemde vicdani reddini bu sözlerle açıkladı.

"Çocuklarıma sevgi ve barış dolu bir dünya bırakmak için silah denen o soğuk nesneye elimi sürmeyi reddediyorum. Her türlü canlıya, bitkiye, hayvanlara ve insanlara hiçbir şekilde zarar vermek istemiyorum. Şiddetin her türlüsüne karşıyım."

Türkiye'de vicdanini reddini açıklayan 121. kişi olan Yazıcı, "Daha önce vicdani retlerini açıklamış olan tüm dostlarımın yaşadıkları tecrübelere dayanarak başıma neler gelebileceğinin farkındayım. Bu farkındallıkla tüm vicdani retçilerin çabalarının bir parçası olacağım için çok mutluyum" dedi.

"İstemiyorsanız gitmeyin"

Yazıcı'nın Harbiye Orduevi önünde gerçekleştirmek istediği basın açıklamasına polis izin vermedi. Gruptakiler, eylemlerini orduevi ve TRT binası arasında yaptı. Yazıcı'ya Barış İçin Vicdani Ret Platformu üyeleri de destek verdi.

Boyunlarına beyaz tülbent takan gruptakiler, "Öldürmicez ölmicez kimsenin tetiği olmayacağız" yazılı pankart açtı.

Ezgi Aydın, gençlere "İnsan öldürmek sanat değildir ve bunun hiçbir meşruluğu olamaz. Ölmek ve öldürmemek, kardeş kanı dökmemek için özgür iradenizi kullanın. İstemiyorsanız gitmeyin" diye seslendi.

Aydın, birçok ülkede tanınan vicdani ret hakkının Türkiye'de de tanınmasını istedi; "Devlet vicdani reddin toplumsallaşmaması için medyasıyla, farklı baskı unsurlarıyla korku salmak istiyor. Ama bizler ölmeyi, öldürmeyi, itaat etmeyi, militarizmi reddettiğimizi haykırıyoruz" diye konuştu.
İm (Kod): Tümünü seç
http://www.stgm.org.tr/tr/manset/detay/sendogan-yazici-baris-icin-vicdani-reddini-acikladi


İmralı Cânisi'nin Çözüm Önerisi, Bazı STÖ ve Akapeli Söylemleriyle Koşut, Hatta Bire Bir Aynı

Öcalan Çözüm Önerisini Açıkladı

Hapisteki PKK lideri, demokratik anayasa talebini yineledi; bunun öncesinde bir dizi kanuni değişiklik yapılarak psikolojik ortamın hazırlanabileceğini belirtti.

"Seçim barajının düşürülmesi, Terörle Mücadele Kanunu'nun kaldırılması, çocukların meselesinin halledilmesi, KCK operasyonlarında tutuklananların serbest bırakılması, parti içi demokrasinin geliştirilmesine ilişkin hususlarda yasal düzenlemeler, iyileştirmeler yapılabilir. Bu konularda yapılacak iyileştirmelerle birlikte son olarak demokratik anayasa hazırlanabilir. Benim sorunun çözümünde öngördüğüm yöntem budur."

İmralı'da hapis bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan, avukatlarıyla yaptığı görüşmede Kürt sorununa çözüm önerisini böyle açıkladı.

Fırat Haber Ajansı'na göre, Öcalan, "İktidarda olan AKP’dir, sorumluluk da ona aittir. AKP bu sorunu çözmezse belirttiğim gibi özel savaş lobileri devreye girer, AKP’nin bunlara gücü yetmez. Bu özel savaş lobileri içeride de dışarıda da bürokraside, yargıda, ordu içinde her yerde vardır ve desteğini bulur" dedi.

CHP'ye de sorumluluk düşüyor: "Demokratik anayasa konusunda Kılıçdaroğlu da destek vermelidir. (...) Kılıçdaroğlu’nun gelişi Baykal’ın tasfiyesi de iyi çözümlenmelidir. Baykal statükocu, çözümsüzlüğü derinleştirdiği için tasfiye edilmiş olabilir, ya da tam tersi tehlikeyi gördüğü, çözümsüzlük politikalarını farkettiği ve buna ikna olmadığı için tasfiye edilmiş veya kendisi bu işi bırakmış olabilir ya da özel savaş lobisi Baykal’la bu işi, çözümsüzlük siyasetini götüremeyeceklerini anladıkları için de Baykal’ı tasfiye etmiş olabilirler. Kılıçdaroğlu çözümsüzlüğü derinleştirmek için de getirilmiş olabilir. Bu amaçla getirilmişse CHP, Baykal döneminin de gerisine düşebilir. (...) Kaybedilen alevi-kürt tabanını kazanmaya yönelik ucuz bir siyaset sözkonusuysa bu siyaset teşhir edilmelidir."

PKK'nin devrime niyeti yok: Bizim Türkiye’yi bölme, sınırları değiştirme gibi bir niyetimiz yoktur. Ben daha önce de belirtmiştim “devlet barıştan PKK devrimden korkuyor” diye, devletin barışa niyeti yok PKK’nin de devrime niyeti yok. Bugüne kadar hükümetler Kürt sorununu çözmeye yanaşmadıkları gibi PKK de Kürdistan Devrimini gerçekleştirmeye niyet etmedi.

STK'lerin çağrısı ve özerklik: Diyarbakır’daki sivil toplum örgütlerinin yaptığı açıklamaya da belirttiğim paralelde sonuna kadar katılıyorum. Ancak sadece bir açıklama yetmez ben buna eylemsellik boyutuyla katılıyorum. İki taraflı çatışmasızlık süreci geliştirilebilir. Böyle bir irade ortaya çıkarsa KCK de buna uyabilir. Ancak şunu belirteyim, kimse kurbanlık koyun gibi de kafasını uzatarak bekleyemez. Meşru müdafaa hakkı kullanılır, bu evrensel bir haktır. (...) Bu öz savunma hukuki, ekonomik ve diplomatik çalışmalarla güçlendiğinde kendiliğinden fiilen demokratik özerklik ortaya çıkıyor. Böylesi bir durumda demokratik özerklik de fiilen zaten gelişir. Dört temel alanda öz savunma, hukuk, ekonomi, diplomasi olarak gelişebilir demokratik özerklik.”

Öcalan seçimlerde başarı gerektiğini, bunun için seferberlik yapılması gerektiğini söyledi. Öcalan halkta çatışmasızlık beklentisi olduğunu da ekledi.
İm (Kod): Tümünü seç
http://www.bianet.org/bianet/siyaset/123129-ocalan-cozum-onerisini-acikladi


(Kâfir) Rumlar'dan (Dinsiz) Kıbrıs Türklerine Ders

Rumlardan KKTC'ye inanç dersi

Kuzey Kıbrıs'ta sendikalar Kuran Kursu basarken, Rum kesiminde ilkokul öğrencisi başörtüsüyle okula gidebiliyor.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC) sendikalar Kur'an kurslarına baskın yaparken, Rum kesiminde ilkokul öğrencisinin başörtüyle okula gitme hakkına vurgu yapılıyor. Zaman gazetesinin haberine göre Kıbrıs Rum kesiminde bir ilkokul öğrencisinin okula başörtüsüyle gittiğinin gündeme gelmesi üzerine, Rum Eğitim Bakanı Andreas Dimitriu, üniformalara okulların karar verdiğini, dini inançların da anayasa tarafından koruma altına alındığını söyledi.

Rum Alithia gazetesinin haberine göre, Avrupa ülkesinden gelen bir ailenin çocuğunun, eğitim aldığı okula başörtüsüyle gitmesi tartışma yarattı. Rum ana muhalefet Demokratik Seferberlik Partisi (DİSİ) Milletvekili Kiriakos Haciyannis, söz konusu öğrencinin durumunu gündeme getirerek, hükümetin resmi politikası hakkında bilgi talep ettti.

Bunun üzerine açıklama yapan Bakan Dimitriu, Kıbrıs Rum yönetiminin dini özgürlüğe saygı duyduğunu belirtti. Dimitriu, ''okullarda giyilecek üniformalara eğitimciler ile okul aile birliğinin birlikte karar verdiğini, ancak dini özgürlüklerin de anayasal koruma altında olduğunu'' söyledi.

Dimitriu, bakanlığının tüm öğrencilerin insan haklarını korumakla yükümlü olduğunu, bu yüzden Haciyannis'e vereceği yanıtın, ''dini hoşgörünün tartışmaya açık olmadığı ve ebeveynlerin çocuklarını inançlarına göre yetiştirme haklarının alınamayacağı'' şeklinde olacağını kaydetti.
İm (Kod): Tümünü seç
http://www.dunyabulteni.net/news_detail.php?id=120053






KISIM 5: İnceleme

TESEV (Haziran-Temmuz) Yazanaklarının Güdümlü Dili

Başlık:

TÜRKİYE’DE ASKERİ-İKTİSADİ YAPI: DURUM, SORUNLAR, ÇÖZÜMLER



    Çözüm Önerileri:

    1) Ordunun her üç ayak (OYAK-Askerî Uran-Askerî Harcamalar) üzerindeki neredeyse mutlak kontrolünün ortadan kaldırılması ve bu alanların başta parlamentonun ve demokratik toplumsal örgütlenmelerin denetimine açılması.

    2) Türkiye’nin iktisadi kaynaklarının, askeri rasyonalitenin dayattığı ihtiyaçlara göre değil, demokratik toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılmasını sağlamak üzere askeri-iktisadi yapının sonlandırılması.


Sözdeşi şöyle diyorlar: Askerin parasına el koyun, pazardan çıkartın, teknolojisini kısır bırakın ve çokuluslu ortaklıklar buraya demokratik biçimde üşüşsün. Vecdi ve İlker ön adlı kimseler bunlara ne der bilemeyiz; belki Mustafa YILDIRIM'ın sıkça sözünü ettiği NATO Genişleme İzlemi ve Küreselleşme kapsamında değerlendirirler.

Amaç, "Askerin elini yurttaşın cebinden çekmek", "Askerin (subayların) ayrıcalığını (elitliğini) kaldırmak" veya "harcamaların demokratik(¿?) denetimini sağlanmak" gibi gösterilmeye çalışılsa da, bunun bir maske olduğu apaçık ortadadır. Bu, Küresel-BAK örgütünün "NATO'dan Çıkalım" benzeri söylemleri kadar inandırıcıdır.



    [...]

    OYAK, 2003 yılından beri, AB ek emeklilik fonları dernekleri federasyonu European Federation for Retirement Provision’ın da üyesidir. Herhangi bir AB ülkesi ordusunun OYAK gibi bir yapıya sahip olması tahayyül (hayal) bile edilemezken, bu konunun, orduların demokratik denetim ve düzenlemelere tabi tutulması gereğinin bir parçası olarak görülmemesi ya tutarsızlıkla ya da güç ve çıkar ilişkileriyle açıklanabilir.

    [...]


OYAK'ın 5. büyük (kâr) ana ortaklık (holding) oluşundan rahatsız olan büyük anamalcılar, "militarizm pazardan çekilsin" türkülerini yayabilir. Ancak bu durum, Türk askerî yapısını ve yurttaşları doğrudan etkilememektedir. Dolayısıyla şunu diyebiliriz: OYAK, OYAK'ı yönetenlerin sorunudur

Yazanağın son biçimini "tabuları yıkıyoruz" söylemli Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ümit Cizre vermiş. Yazarı ise, Ağ'ın önemli bir dergisi olan Birikim'in yazar ve çevirmeni Yrd. Doç. Dr. İsmet Akça.


    Askeri Harcamalar

    [...]

      "İnsani güvenlik, ülkelerin yalnızca askeri/sert güvenliğe değil, özellikle çağdaş siyasal sözlükte “azınlıklar” olarak ifade edilen insan toplulukları da dahil vatandaşlarının tümünün yaşam kalitesini, özgürlüğünü, yoksulluk, yoksunluk ve şiddetten korunmasını –yani mevcut güvenlik yapılarının bu amaçlar doğrultusunda yeniden düşünülerek yapılandırılmasını– öngören bir kavram."
    Ümit Cizre

    Dolayısıyla, insanı ve toplumu merkeze alan demokratik bir anlayış, kamusal kaynakların “yaşam kalitesi, özgürlük, yoksulluk, yoksunluk vb.” sorunların aşılması yönünde kullanılmasını ve aksi kullanım hallerinin sorgulanmasını gerektirmektedir. Bu bölümde Türkiye’nin askeri harcamaları böyle bir sorunsal çerçevesinde değerlendirilecektir.


"Askerî Harcamalar" başlığı altında sunulan bu alıntının, başlıkla müthiş uyumu göz yaşartıcıdır. Ondan daha da ilginci, "ben çalarım, ben söylerim" veya "ben dedim oldu" anlayışıdır.


    Askerİ Harcamaların Denetimi

    Askeri harcamalar söz konusu olduğunda temel sorun alanlarından birisi de askeri harcamalara kimin karar verdiği, söz konusu harcamalar üzerinden sivil siyasal("sivil siyasal" ne demekse) ve toplumsal denetim mekanizmalarının olup olmadığı meselesidir. Askeri harcamaların denetimi bağlamında TBMM (yasama), hükümet ve Milli Savunma Bakanlığı (yürütme) ve Sayıştay (yargı) olmak üzere en başta üç ayaklı bir değerlendirme yapmak gerekmektedir. Güvenlik sektörünün demokratik denetimi açısından bunlara bir de demokratik kitle örgütleri ve/veya sivil toplum kuruluşları ayağını da eklemek isabetli olacaktır.


Sözdeşi: Yasama-Yürütme-Yargı yetmez, Birleşik Devletler ve Avrupa güdümlü STÖ'ler (Sivil Torluk Örümcekler) de Türk Silâhlı Kuvvetleri'ni denetlesin. NATO bir tek bunu denetlemiyor ya, onu da biz denetleyelim diyorlar.


    Askeri Sanayi ya da Sanayinin Militarizasyonu

    Yerli bir askeri sanayinin kurulması yönünde atılan ciddi adımlar, aslında kültürel, siyasi, teknolojik, ekonomik her türlü alanı kapsayan “milli güvenlik” kavram ve ideolojisinin ekonomik alanda hayata geçirilmesinin bir sonucu olmuştur. “Milli güvenlik” kavramını, kurumlarını ve politikalarını belirleme tekelini, en azından hâkimiyetini elinde tutan TSK, tehdit değerlendirmelerinden askeri ihtiyaçlara kadar her konuda belirleyici söz sahibi olmuş, sivil siyasiler bu konuda da askeri harcamalarda olduğu gibi iyi niyet ve destek mesajları vermenin ötesine geçmemiştir.



Oysa güvenlik millî olmasaydı, yerli uran kurulmaya çalışılmasaydı her şey güllük gülistanlık olabilirdi. Uçak üretimevleri yok oldu, fena mı oldu¿? ASELSAN, HAVELSAN ve benzerlerinin harcamaları kısıtlansa iyi olmaz mı¿? "Ulusallık bir idolojidir, özel sektör her şeye hâkim olmalı, tekel olmalı, TSK her yönüyle yok edilmeli" ve Hayati HAMZAOĞLU kahkahası...

Süslü çizelgelerle ve bol rakamlı sayımlamaların yazanakta çok yer kaplaması, şu yukarıdaki anlayışı değiştirmemektedir. Tek dünya devletçi, yayılmacı ve anamalcı küresel tekelin malları (vatandaş diyemiyorum), ulusallıktan ne anlayabilir ki¿?


    Askeri sanayide faailiyet gösteren ve ihalelere katılan şirketlere bakıldığında, Mercedes-Benz, MAN, STFA-Savronik, Alarko Holding, Otokar (Koç Holding), KOÇ Bilgi ve Savunma Teknolojileri, BMC (Çukurova Holding), TEMSA (Sabancı Holding), FNSS (Nurol Holding), Nurol Teknoloji, VESTEL Savunma, OYTEK (OYAK Teknoloji), Kale Holding, NETAŞ, Siemens, Yakupoğlu Deri Ticaret A.Ş. gibi Türkiye’nin büyük sermaye gruplarının bu pastadan pay almak üzere yerlerini aldıkları görülmektedir. Türkiye’deki sermaye kesimlerinin bu eğilimi, TOBB ve TÜSİAD gibi kuruluşların bünyesinde “Savunma Sanayii Çalışma Grubu” oluşturulmasıyla da açığa çıkmıştır. Bugün Türkiye askeri sanayi toplam cirosunun dağılımına bakıldığında, %36 özel şirketler, %33 TSKGV, %31 de kamu sektörü ağırlığı olduğu görülmektedir. Bu tabloya bakıldığında, büyük mali kaynakları emen askeri sanayinin bir yandan Türkiye’deki sermaye grupları ve ortakları için önemli bir pazar oluşturduğu, diğer yandan da TSKGV üzerinden ordunun üretim sürecini de kontrol altında tutmak istediği bir pazar olduğu görülür.


Sözdeşi:

"Askerî uran öyle büyüktür ki, bundan pay almak isteyen masum ve küçük ortaklıklar (KOÇ ve Sabancı gibi) zorunlu olarak ihalelere katılır. Bu zaten, anamalcılığın bir gereğidir, olağandır, ortada bir pazar var öyle değil mi¿? Ah şu pazar askerin elinden çıkıp doğrudan masum ve küçük ortaklıkların eline geçse ve onları biracık, azıcık daha büyütseydi ne güzel olurdu. Ama o tekelci TSK yok mu o! Tüm serbestlikleri, demokratikleşmeyi engelleyen o TSK yok mu; ah, ah..."

Adamlar "Savunma Sanayii Çalışma Grubu" oluşturmuş, pazara ortak olmuş, ancak başta askere, sonra ilgisiz kaldığı öne sürülen siyasîlere çatan yazanak, bu durumu nedense olağan karşılıyor. Olağan karşılamayı yeterli görmüyor ve daha derine inerek bu durumu şuna bağlıyor:

    "Türkiye’de ne askeri sanayi cirolarının şirketlere ve holdinglere nasıl dağıldığına, ne de şirketler ve holdingler açısından toplam faaliyetleri içinde askeri sanayi ciro ve kârlarının oranına dair veriye ulaşmak mümkün olmadığından, sermaye gruplarının birikim stratejileri açısından askeri sanayinin tuttuğu yeri tespit etmek mümkün değildir. Ancak, büyük sermaye gruplarının, genellikle maliyet artı kâr mantığıyla işleyen askeri sanayi sektörünü garantili bir birikim alanı olarak görüp buraya yönelmiş olmaları anlamlıdır. Türkiye’de toplam sabit yatırımlar içinde imalat sanayii payının hem özel sektörde hem de kamu sektöründe 1980 sonrasında sürekli düştüğü ve kamu sektöründe 1983-1987 arasında %11,7’den 1999’da %3,5’e gerilediği bir dönemde silah sanayiine yönelik bu yatırımlar, sanayi sektörünün militarizasyonu sürecinin yaşandığına işaret etmektedir."


"Militarizasyon" ne demek o da ayrı bir konu, ancak neyin kastedildiği ortadadır: TÜSİAD ve benzerleri üzerinde askerî baskı vardır, vesâyet vardır, hatta asker sömürücüdür; tüm "sektör"ü askerî emellerine âlet etmiştir, onları buna mecbur bırakmıştır.

Gülünç... Yazarın bağlam başı tümcesi ise daha gülünç: "Ancak, büyük sermaye gruplarının, genellikle maliyet artı kâr mantığıyla işleyen askeri sanayi sektörünü garantili bir birikim alanı olarak görüp buraya yönelmiş olmaları anlamlıdır"

Özetle sıkıntı; askerî urandan (sanayi) pay almak için kuyruğa girmiş yüce anamal efendilerinin bu tutumu olağan ve zorunluyken, bu zorunluluğu yaratan, askerî uranın tüm uranda egemen olmasıymış, kesin veriler yokmuş amma elbette bu darbelerle ve sonrası ilişkilerle açıklanabiliyormuş.

Yazanak sonucunu özetlersek; yazanak, yalnızca "iktisâdi" boyutunu incelemiş olmasına rağmen, siyasal, ideolojik, kültürel, toplumsal alanlarda da askerî sorunlar varmış ve bunlar birbiriyle bağlantılıymış; TSK, tüm haklarıyla beraber birçok iktisâdi varlığını (sözdeşi: tümünü) kamuya devretmeliymiş ve sivilleştirmeliymiş.

İktisâdi alanlarla bağlantılı ileri sürülen diğer alanlar düşünüldüğünde ise TSK'nın tümden kendini dağıtması, lağvetmesi gerektiği sonucu açıkça ortadadır.



Başlık:

KÜRT SORUNU’NUN ÇÖZÜMÜNE DOĞRU: ANAYASAL VE YASAL ÖNERİLER

    ÖNSÖZ

    [...]

    "Vatandaşlığın Türklük üzerine inşa edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti kavramını Türk devletine indirgemişti. Devletin bölünmezliği anlayışı ise, Türklüğün dışında kalan hiçbir kültürel kimliğin devlet tarafından eşitlik temelinde ‘görülmemesiyle’ sonuçlandı. Böyle bir yönetim zihniyeti altında oluşan hukuk sistematiği, Kürtler açısından bir ‘kötü niyet’ nişanesi olarak okunurken, adalet adına yapılanlar çok kültürlü bir toplum yapısının hazmedilemediğinin kanıtıydı. "

    [...]

    Etyen Mahçupyan
    TESEV Demokratİkleşme Programı Dİrektörü


Türk ve Türklüğü budun düzeyene indirgeyen akbabalara Cengiz ÖZAKINCI oldukça çarpıcı yanıtlar veriyor. Bunlar bir yana, ulusal ekini, -sözdeşi, birlik olunan toplumun temel özelliklerini sıkıştırmış olarak kapsayan tek ekini- yok sayıp çok ekinlilik isteyenlerin açık açık ırkçılık yaptığı söylenebilir. Örneğin -yukarıdaki satırlardan kafası karışabileceklerin anlayacağı biçimde yazarsak- Türkiye Cumhuriyeti'nin herhangi bir yerinde kımız pek içilen bir içki değildir, daha doğru yazarsak, içene pek rastlanmaz. Buna karşın memleketin her yerinde -onların Türk saymadığı veya ayrı saydıkları budunlara tapuladığı doğu yöresinin- halayı çekilebilir. Üstelik bunlar ekinseldir; bu örneklerin tersi olsa dahi buna ırkçılık denemez. Gelgelelim, asıl ırkçıların derdi de bu değil. Asıl dertleri, ırkçılık bu ya, "kendini Türk sayan Orta Asya'ya defolup gitsin" kiniyle yanıp tutuşmalarıdır; bu kinin başlangıcı bilinmez, leş yiyiciden leş yiyiciğe değişebilir, sürekliliği ise, küreselliğe iman eden uşaklar olmalarından kaynaklanmaktadır.

Yazanağa dönelim:


    GİRİŞ

    [...]

    Bu çerçevede Türkiye’ye bakılacak olursa, hukuk mevzuatının, tüm bireylerin haklarını güvence altına almak yerine, türdeş bir toplum ve modern bir ulus yaratma ideolojisini benimsediği görülmektedir. Çünkü çok sayıda dinsel, dilsel ve etnik topluluğun bir arada yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu’nun bakiyesi üzerinde bir modern devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, hedef edindiği yepyeni bir ulus inşasını farklı kimlikleri inkâr etmeksizin gerçekleştiremeyeceğini düşünmüştür. Bu yaklaşımın sonucu ve gereği olarak izlenen laiklik ve milliyetçilik politikaları doğrultusunda hukuk mevzuatı baştan sona elden geçirilmiştir. Söz konusu politikaların öncelikli hedeflerinden birisinin Kürtler olduğu, bugün artık birçok kişi tarafından kabul edilmektedir. Gerçekten de, Türkiye’nin insan haklarına bağlı bir hukuk devleti olabilmesi için yapılması gereken genel yasal ve anayasal değişikliklerin yanı sıra, Kürt Sorunu’nun kalıcı ve demokratik çözümü için yapılması gereken bir dizi özel düzenleme de bulunmaktadır. Bu raporun ana eksenini oluşturan bu düzenlemeleri, anayasal ve yasal düzenlemeler olmak üzere iki grupta toplamak mümkündür. Raporda ayrıntılı olarak incelenen Anayasa ve yasa maddeleri ile daha az yer tutan yönetmelik ve tüzükler, toplumun bütününü ilgilendiren genel düzenlemeler olarak görünse ve içlerinde “Kürt” veya “Kürtçe” ifadeleri geçmese de, aslında Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerini sınırlamayı amaçlayan ve uygulamada Kürtlere yönelik ayrımcılığa yol açan düzenlemelerdir.

    Kuşkusuz, Kürt Sorunu’nun çözümü için gerekli olan ve özel bir yasal düzenleme gerektirmeyen çok sayıda idari önlem de bulunmaktadır. ‘Demokratik açılım’ tartışmaları kapsamında dile getirilen, isimleri Türkçeleştirilen yerlere Kürtçe veya diğer dillerdeki eski isimlerinin iadesi, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde devlet tarafından dağlara yazılmış milliyetçi sloganların silinmesi, bölgedeki okullara verilen militarist isimlerin değiştirilmesi, kamu hizmetlerine erişimde Kürtçenin kullanımını kolaylaştırmak için bölgeye Kürtçe bilen kamu personeli atanması gibi uygulamalar, bu önlemlerden başlıcalarıdır. Bu raporun kapsamı dışında kalan bu ve benzeri idari düzenlemeler, Kürt siyasi temsilcileri ve kanaat önderleriyle istişare edilerek geliştirilmeli ve kısa sürede uygulamaya konmalıdır.


Yazanak yazarları TESEV'in göz bebeği Dilek Kurban ve Yılmaz Ensaroğlu'ndan hızlı bir giriş görülüyor. Yılmaz Ensaroğlu ve Dilek Kurban da Birikim Dergisi'nde bir kez yazmış görünüyor. Yılmaz Ensaroğlu aynı zamanda ağın yeni vakıflarından SETA bünyesinde barınıyor ve aynı vakfın Eylül 2009'da çıkmış "Türkiye'nin Kürt Sorunu Algısı" yazanağı altında imzası var.


    1. İNSAN HAKLARININ KORUNMASINA DAİR ÖNERİLER

    A. Uluslararası Politika Önerileri

    Türkiye’nin insan haklarının korunmasına ilişkin uluslararası sözleşmelere dair dış politikası, aynı zamanda kimlik ve azınlık politikalarının bir tezahürüdür.

    Devletin, hangi uluslararası sözleşmenin onaylanacağı, onaylanmasına karar verilen sözleşmeye ne tür çekinceler konulacağı konusundaki kararlarda gözettiği temel kriter, Türkiye vatandaşlarının hak ve özgürlüklerinin gelişen evrensel hukuk ilkeleri doğrultusunda daha fazla genişletilmesi değil, 1923 Lozan Antlaşması’yla oluşturulan azınlık politikasının muhafaza edilmesidir. Bu kriter çerçevesinde iki temel hedef gözetilmiştir:

    Devletin azınlık statüsü verdiği gayrimüslimlere Lozan’ın haricinde yeni hak ve özgürlüklerin tanınmaması ve gayrimüslimlere verilmiş olan hak ve özgürlüklerin devletin azınlık olarak nitelemediği diğer grupları da kapsayacak şekilde genişletilmemesi.

    [...]


Böyle başlıyor madde ve uluslararası azınlık sözleşmelerini imzalamayan ve Lozan'a bağlı kalan devlet yeriliyor. "Paranoya bunlar" diye diye yurttaşların anlağıyla oynayanlar işte bunları yazıyor / istiyor:

  • Müslüman olmayan Lozan'daki azınlıklar -hâlâ azınlıktır- ve bu azınlıklara yeni haklar verilmelidir
  • Lozan'da azınlık olarak tanımlanmamış olanlar da azınlıktır ve hakları verilmelidir


Oysa ne diyordu avukat Keğam KARABETYAN: "Ne mutlu Türküm diyene"

Artin PENİK daha farklı düşünmediği için yaktı kendini ASALA'ya göz yumanlar ders alsın diye; Papa Eftim Türk olduğu için saf tuttu I. Millî Mücadele'de...

Bunları bilmiyor da değiller; bilmeyenleri ise kandırdıkları, yönlendirdikleri açıktır.

Yazanak, daha sonra Türk Devleti'nin imzaladığı ancak bazı maddelerine çekince koyduğu sözleşmelerden söz etmiş, çekinceli maddeleri sıralamış. Sıralamadaki ilk sözleşmenin çekinceli maddesinin içeriği, bu çekinceye karşı çıkan yazanak tutucularının amacını yeterince açığa çıkarıyor:

  • BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (MSHS):

      Madde 27: Azınlıkların Korunması: Etnik, dinsel veya dilsel azınlıkların bulunduğu bir Devlette, böyle bir azınlığa mensup bulunan kişilerin, grubun diğer üyeleri ile birlikte toplu olarak kendi kültürel haklarını kullanma, kendi dinlerinin gereği ibadeti etme ve uygulama veya kendi dillerini kullanma hakları engellenemez.


◐ İmzalanan sözleşmelerdeki çekinceli bütün maddeler tanınıp uygulanmalıymış (yukarıdaki azınlık örneğinin dışında verilenler arasında "özerk yönetimler"le ilgili maddeler de vardır)

◐ İmzalanmamış diğer insan (azınlık) hakları sözleşmeleri tüm maddeleriyle kabûl edilip imzalanmalı ve ivedilikle uygulanmalıymış[/list]


İyi de ne gereği var¿? Sevr'i getirin, imzalasınlar; açık açık yazın, ne diye kıvırtıyorsunuz¿?



"2. KÜRT SORUNU’NUN ÇÖZÜMÜNE YÖNELİK ÖNERİLER" başlığının girişinde -deyim yerindeyse- afallayıp çuvallıyorlar!

    Yasama ve yürütme erkleri, aşağıda yapılan saptamalar ve öneriler ışığında, sadece bu raporda değinilen Anayasa maddeleri ile yasa ve yönetmelikleri değil, Türkiye’nin mevzuatının tamamını gözden geçirmeli ve Kürt Sorunu’nun demokratik çözümü için gerekli değişiklikleri, Kürtlerin siyasi ve diğer temsilcileriyle istişare ederek yapmalıdır. Örneğin, “Anayasal Değişiklik Önerileri” başlığı altında, Anayasa’nın 66. maddesi bağlamında yapılan değerlendirmeler ve bu maddede Türk etnik kimliğine yapılan vurgunun giderilmesi önerisi, mevzuatın bütünü için geçerlidir. Zira “Türk”, “Türk evladı”, “Türklük”, “Türk soyu”, “Türk soylu”, “Türk ırkı”, “soydaş” gibi ifadeler, mevzuatın genelinde son derece yaygın olarak kullanılmaktadır. Çarpıcı bir örnek olarak, hâlâ yürürlükte olan 1934 tarihli İskân Muafiyetleri Nizamnamesi’nin 14. maddesi, “Türk ırkından olan veya Türk kültürüne bağlı kimseler”in, talepleri doğrultusunda muhacir statüsü kazanmalarını düzenler. Etnik kökene yapılan bu vurgu, Türkiye’nin dış politikasının etnik temelli anlayışının göstergelerinden birisidir.


Birincisi "İskân Muafiyetleri Nizamnamesi"nde geçen tanımlamalar "MUHACİR PASAPORTU VE VİZESİ" ve "MUHACİR VE MÜLTECİLERİN MUAFİYETLERDEN İSTİFADELERİ" alt başlıklarında geçmektedir. Acaba bunu belirtmekte çekinmiş olabilirler mi¿? Muhacir "göçmen" demektir. Bunun dışında ırkın önde olmayışı "veya" sözcüğünden sonra gelen "Türk kültürüne bağlı bulunan kimseler" tanımlamasıyla açıktır.

  • Madde 14 - Muntazam pasaportla ve ecnebi sıfatiyle Türkiye'ye gelmiş olupta Türkiye'de yerleşmek arzusunu gösteren Türk ırkından olan veya Türk kültürüne bağlı bulunan kimseler, 9 uncu Maddede yazılı mani hallerden biri yoksa ve Dahiliye Vekaletince muvafık görülüyorsa tabiiyet beyannamesi imzalıyarak muhacir kağıdı alabilirler ve muhacir hak ve muafiyetlerinden istifade ederler.


Ayrıca, özellikle Afrika'dan Türkiye'ye gelip yerleşen sporcuların Türk kimliğine kavuşup yaşamlarını ülkemizde Türk olarak sürdürmeleri yazanak tutucularının umurunda olmasa gerekir.

Yine sözü edilen Anayasa'nın 66. maddesi'ne bir bakalım; hatta bu maddeyi yazanakta belirtme lütfunu göstermişler, oradan yorumuyla beraber alalım:

    “Türk vatandaşlığı” başlıklı 66. maddeye göre:

    • Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.

    • Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür.

    • Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.

    • Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.

    • Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.



    Türk etnik kimliğine mensup olmayan Türkiye vatandaşları açısından en sorunlu Anayasa maddelerinden biri olan 66. maddede yer alan “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ifadesi, etnik temelli vatandaşlık tanımına işaret etmektedir. Türkiye toplumunun çok etnisiteli yapısıyla çelişen bu ifade, etnik olarak Türk olmayan vatandaşlara karşı dışlayıcıdır. Türkiye’nin çoğulcu yapısını yansıtan demokratik, kapsayıcı ve eşitlikçi yeni bir Anayasa’nın kabulüne yönelik artan toplumsal talepler ışığında, din, dil, etnik kimlik, kültür, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin bütün farklılıkları kucaklayan bir vatandaşlık tanımının geliştirilmesi ve bu felsefenin Anayasa’nın geneline ve yasal mevzuatın bütününe yansıtılması gerekmektedir.


İşte buna diyecek yok. "Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür" tanımı budunsal (etnik) bir tanımmış. Bu Türkiye'nin çok budunlu (çok ekinli, çok dilli, çok dinli, çok kimlikli ve hatta çok cinsli) yapısına uymazmış. Demokrasinin gereği farklıymış.

Sorun ırkçılık da, bunu kim ve nasıl yapıyor diye sorulmalıdır. Biraz daha ileri giderek T, Ü, R ve K hafrelerinin sırasıyla yanyana gelmesinin dahi yasaklanmasını isteyecek kadar düşmanlaşabilirler.

Açıkçası uzatmaya gerek yok. “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” tanımlasından tutun da, “ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün” tanımlamasına kadar -değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez- olarak bildirilmiş Anayasa'nın ilk üç maddesinin de değiştirilmesi için öneriler sunulmuş.


"Rapora Bulgu, Görüş ve Önerileri ile Katkıda Bulunan Hukukçular" başlığı altında ise şu adlara yer verilmiş:

  • Emin Aktar, Diyarbakır Barosu Başkanı
  • Yusuf Alataş, İnsan Hakları Federasyonu Ligi (FIDH) Başkan Yardımcısı
  • Gülçin Avşar, İstanbul Barosu Üyesi
  • Vahap Coşkun, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
  • Demir Çelik, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Eş-Başkan Yardımcısı
  • Meral Danış Beştaş, BDP Eş-Başkan Yardımcısı
  • Tahir Elçi, Diyarbakır Barosu Üyesi
  • Fazıl Hüsnü Erdem, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
  • Levent Kanat, Ankara Barosu Üyesi
  • Hasip Kaplan, BDP Şırnak Milletvekili
  • Hüsnü Öndül, İHD Eski Genel Başkanı
  • Sezgin Tanrıkulu, Diyarbakır Barosu Eski Başkanı
  • Şehnaz Turan, İstanbul Barosu Üyesi
  • Öztürk Türkdoğan, İHD Genel Başkanı
  • Hatice Uçum, İstanbul Barosu Üyesi
  • Mehmet Uçum, İstanbul Barosu Üyesi
  • Reyhan Yalçındağ Baydemir, İHD Eski Genel Başkanı



Yazanaklar.rar




Yıkıntı üstünden başkaldırmak, yine şart oldu. Yeni Anayasa (anamızın yasası değil) onay alırsa, sonrasında bütün bunlar kat kat artacak ve düşman amaca giden yolda sonuca daha da yaklaşacaktır. Bugün öne çıkardıkları ve kullandıkları, temeli olmasından dolayı daha çok Kürt kökenlilerdir. Ancak onların "pozitif ayrımcılık" veya "farklılıkların özümsenmesi" vesaire olarak tanımladıkları, dinsel ve budunsal en ufak ayrılığı aşılayan iğneden başka bir şey değildir; bu nedenle, Türk adının silinmesi baş koşuldur.

Hutular ve Tutsiler; birinin burnu basıkmış, diğerininki ise daha farklıymış... Öyle buyurmuşlar. Ruanda kıyımının anımsanması gerekir. Bu nedenle, Türk Ulusu hastalıklı aşılara bağışıklık kazanmalıdır. Kin tohumu ekenlere, ulusal ekinle yanıt vermelidir, bir olmalıdır, Türk olmalıdır.

Başka türlü çıkış yok.
Bu iletiye eklenen dosyaları görüntülemek için gerekli yetkilere iye değilsiniz.
Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız¿? meselesi değildir. Mesele, zaten emrivâki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehâl, olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usûlü dairesinde ifade olunacaktır.

Fakat ihtimâl, bazı kafalar kesilecektir!
Kullanıcı küçük betizi
Ram
Zûlme Karşı İsyan!
 
İletiler: 8168
Kayıt: Sal Şub 20, 2007 1:06
Konum: Aç haritaya bak!


Şu dizine dön: Millî Duruşlar

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x