SON ANKARA SALDIRISINA DAİR ÜÇ “BİLİNENLİ” DENKLEM : EMPERYALİZM, ORTADOĞU VE TERÖR 1 / MİTHAT AKAR

Üniversiteli Gençler Burada Yazıyor

SON ANKARA SALDIRISINA DAİR ÜÇ “BİLİNENLİ” DENKLEM : EMPERYALİZM, ORTADOĞU VE TERÖR 1 / MİTHAT AKAR

İletigönderen mithat akar 1923 » Çrş Mar 16, 2016 0:30

SON ANKARA SALDIRISINA DAİR ÜÇ “BİLİNENLİ” DENKLEM : EMPERYALİZM, ORTADOĞU VE TERÖR 1 / MİTHAT AKAR

ABD’NİN “MASAYA OTURUN” ÇAĞRISI ve TÜRK – ABD SAVAŞININ DİPLAMATİK ŞİFRELERİ

DÜŞÜK YOĞUNLUKLU ÇATIŞMADAN ORTA SEVİYEDE ÇATIŞMAYA DOĞRU

Resim

Artık şu bilinen ve kesin bir gerçek ki, Türkiye’ye yönelik terör saldırılarının, yalnız Türkiye – PKK veya Türk Silahlı Kuvvetleri ve bölücü terör örgütü arasındaki düşük yoğunluklu çatışma seviyesini aşarak, emperyalizmin uluslar arası egemenlik planları ve Ortadoğu’daki bölgesel iç savaşın bir uzantısı olarak şekillendiğidir. 2003’te ABD’nin Irak’ı işgaliyle başlayan ve 2011’de Suriye’ye dönük uluslar arası müdahale ile devam eden süreçte, bir bölgedeki terör eylemleri yalnız, eylemin gerçekleştiği bölgeyi etkilememektedir. Terör eylemleri aracılığıyla gerçekleştirilen örtülü operasyon veya operasyonlar, birden fazla halkanın iç içe geçmesi ve gerçekleştikten sonra da silsile şeklinde ilerleyip birden fazla merkezi etkileyen içerik kazanmıştır.

Daha özlü bir şekilde ifade edecek olursak, Lazkiye ile Humus, Musul ile Halep, Ayn El Arap ile Silopi iç içe geçen halkalar gibi olmuştur. Bu açıdan tek bir terör eyleminin dahi artık ulusal, bölgesel ve uluslar arası belirleyenleri ve sonuçları bulunmaktadır.
Bu yüzden 2011’den beri ülkemizdeki şehir merkezlerinde patlayan bombaları ve Ankara’daki son terör saldırısını bu üç halkada değerlendirmek gerekiyor.

Terörle mücadelede askeri harekatın niteliği “Düşük Yoğunluklu Çatışma”( DYÇ ) olarak adlandırılır. Konvansiyonel ( düzenli ordularla verilen ) savaşta ordu, temel güç iken orduyu destekleyen ekonomik, psikolojik, hukuksal ve siyasi milli güç unsurları ise tali güç olarak konumlanır. Ancak DYÇ’de, konvansiyonel savaştan farklı olarak milli güç unsurları temel, silahlı güç unsurları tali unsur olarak yer alır.

Eğer bir ülkedeki terör faaliyeti mevcut ülke topraklarının dışından belirlenen, uluslar arası bir nitelik kazanmışsa, o ülkedeki terörle mücadele de uluslar arası ve bölgesel bir mücadele şeklini kazanır. O zaman mevcut ülkedeki tehdit algısı, terörle mücadele stratejisi, uluslar arası ilişkiler ve bölge ülkeleri ile kurulan ilişkiler doğru bir zemine oturtulmalı ve terörün temel kaynağı doğru tespit edilmelidir. Soruna doğru bir tanı koyamazsak, doğru çözümler de üretemeyiz. Bu yüzden bilinen ve daha önce yinelenen gerçekleri tekrarlamak pahasına kapsamlı bir değerlendirme yapmamız gerekiyor.

ULUSLAR ARASI NEDENLER: ABD VE BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ

Bölücü terör örgütü 1973’te küçük bir grup olarak kurulmuş, 1978’de kuruluşunu ilan etmiştir. 1984’te de ilk terör eylemini gerçekleştirerek terör eylemlerini bugüne kadar taşımıştır.

SSCB’nin iflası ve dağılması ile ABD tek “süper güç” olarak varlığını ilan etti. İlk göz diktiği bölgelerden biri de Avrasya’ya egemen olmanın anahtarı olacak olan Ortadoğu ve Türkiye idi. 1991’de ABD’nin Irak’a yönelik ilk harekatının başlaması ve Ortadoğu’ya kısmen yerleşmesi ile ABD “Çekiç Güç” adını verdiği askeri örgütlenmeyi kullanarak terör örgütüne önce örtülü, 1992 – 93 ‘ten itibaren de açıktan destek vermeye başlamıştır.

ABD’nin bölücü terör örgütüne vermiş olduğu destek, dönemin J.Gn.Komutanı Org. Eşref Bitlis tarafından ve 1993 – 2002’de görev yapan kuvvet komutanları ve Genelkurmay Başkanları tarafından defaatle dile getirilmiş, bilgilendirme toplantılarında ele alınmıştır.

ABD yalnız bölücü terör örgütü üzerinden Türkiye’ye yönelik plan yapmıyor, Irak’ın toprak bütünlüğünü de ortadan kaldıracak projeler üretiyordu. Nitekim Irak’ın kuzeyindeki Barzani’nin Çekiç Güç vasıtasıyla desteklenmesi ve silahlandırılması, Irak Devletinin toprak bütünlüğünü doğrudan etkileyecek bir yönelimdi. Bu bağlamda, ABD’nin bölücü terör örgütünü Irak’ın kuzeyi ve Türkiye’nin Güneydoğu’sunda desteklemesi, uzun vadeli bölgesel planlarını ortaya koymaya yeten bir veri idi.

O dönem, Genelkurmay Başkanı olan Org.Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun, Irak’ın kuzeyinde kurulacak bir devleti “savaş nedeni “ sayması, tehdidin temel kaynağının doğru tespit edilmesine yönelik, önemle altı çizilmesi gereken bir bakış açısıdır.

2003 ABD’nin Irak’ı işgali ve 2005’te Irak’ın kuzeyine kurulan uydu devletçik, NATO üyesi olan ABD’nin, aynı askeri pakta üye Türkiye’ye yönelik planlarını fiili olarak ortaya koymuştur. Bu süre zarfında Türkiye'nin Musul, Kerkük, Süleymaniye ve Erbil’deki askeri varlığı tamamen sonra erdi. TSK’dan boşalan bu alanı ise ABD denetiminde kurulan uydu Kürt devleti ve bölücü terör örgütünün örgütsel varlığı doldurdu. Irak'ın kuzeyinde askeri varlığımızın ortadan kaldırılması, bölücü terör örgütünün aynı bölgede geniş ve güvenli bir cephe gerisi alan yaratmasına neden olmuştur.

Aynı dönemde ABD en yetkili ağızlardan "Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar’da 22 ülkenin sınırlarının değişeceğini" ilan etmiş ve Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçireceğini belirmiştir.

SURİYE’YE YÖNELİK ULUSLAR ARASI MÜDAHALE VE ORTADOĞU

2003’ten sonra Irak’ın toprak bütünlüğünün ortadan kaldırılması ve ardından “Arap Baharı” adı altında Libya, Tunus, Fas gibi ülkelerle başlayan emperyalist müdahalelerin son durağı, Ortadoğu’da bulunan ve en uzun sınıra hattına sahip olduğumuz yanı başımızdaki Suriye oldu.

Irak’ın kuzeyinde kurulan uydu Kürt devletinden sonra, ABD Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Suriye'nin de toprak bütünlüğünü ortadan kaldıracak ölçüde Kürt Kantonları kurma planını devreye soktu. “Esad Rejimini Devirmek” , Suriye’ye “demokrasi ihraç etmek” propagandası üzerinden Türkiye'nin de aktif olarak yer aldığı, "Suriyeyi yeniden dizayn etme "( tasarımlama ),” Esad Rejimini ortadan kaldırma” planı çerçevesinde bölgedeki terör örgütleri etnik ve mezhepsel kimlikleri üzerinden yoğun olarak desteklendi.

Suriye’ye terör ihraç edilmesine birinci dereceden rol oynayan Türkiye’deki yönetici sınıf şu olumsuz sonuçlara yol açmıştır :

1 – Türkiye’ye yönelik göç dalgasına kontrolsüz bir şekilde kapı açarak Türkiye’nin iç güvenliğini olumsuz etkilemiştir.

2 – Kontrolsüz göç dalgası uzun vadede sosyo – kültürel bozulmalara ve birçok il ve ilçede demografik yapının değişmesine yol açmıştır. Örneğin Kilis’teki Suriyeli sayısı, Kilisli
sayısından fazladır. Bu şekilde devam ederse, Kilis bir Türk kenti olma özelliğini yitirecektir.

3 – Kafa kesen, barbar IŞİD’e karşı, PYD/YPG/PKK güçlendirilmiştir. 2014 Eylül ayında ulusal ve uluslar arası hukuk çiğnenerek tezkere çıkarılmış ve Türk toprakları bölücü terör örgütüne açılmıştır.

4 – Suriye’de IŞİD’e karşı savaştığı iddia edilen terör örgütü Türkiye’yi “cephe gerisi” olarak kullanmış aynı zamanda Suriye’nin kuzeyinde ABD Özel Kuvvetleri’nin desteğiyle bir “iç savaş” deneyimi kazanmıştır.

5 – Bununla beraber uluslar arası kamuoyunda, bölücü terör örgütü “Barbar IŞİD’e karşı savaşan, kahraman bir örgüt.” ilan edilmiştir.

6 – Kontrolsüz göç, Suriye’ye terör ihracı, Türkiye’nin Suriye’ye karşı “savaşan” terör örgütleri için bir cephe gerisi haline gelmesi gibi etmenler sınırlarımızı belirsizleştirerek, sınır güvenliğimizi tehdit ettiği gibi; terör ihraç ettiğimiz ülkedeki kaosu da Türkiye’ye taşıdı.

Suriye’ye Karşı Cephe Gerisi Olan Türkiye’den, Türkiye’ye Karşı Cephe Gerisi Haline Gelen Suriye’ye

7 Haziran seçim sonuçlarından sonra AKP ve PKK, uzun müzakere ve mutabakat görüşmelerinin ardından anlaşmalarını bozdular. HDP’nin, elebaşı Öcalan yerine, Kandil eksenli bir yönelime girmesi ve “Seni başkan yaptırmayacağız” söylemini geliştirmesi ile başlayan süreç, 23 Temmuz 2015’ten sonra çatışmaya dönüştü.
Suriye iç savaşından elde ettiği deneyim, AKP – PKK “müzakereleri” ile Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da adeta bir cephe alanı yaratan bölücü terör örgütü için; bu kez cephe gerisi Suriye, cephe alanı Türkiye oldu.

PKK ile yürütülen müzakere sürecinde moral üstünlük kazanan bölücü terör örgütüne karşı, o güne kadar kışla ve karakollardan çıkarılmayan ve bölgenin örgüte teslime edilmesine neden olan zihniyete rağmen, TSK ve diğer güvenlik teşkilatları kararlı bir operasyon süreci başlattılar.

Bölücü terör örgütü, Türkiye’de geniş bir “iç savaş” hazırlığı yapmış, sınırlar arası ve bir mahalleden diğer mahalleye uzanan tüneller kazılmış, asfalt altına döşenen bombalarla ( uyuyan bomba ) kentleri Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Devletine karşı “savaşa hazır hale” getirmiştir.

Üstelik Türkiye’de çatışan unsurlar, “cephe gerisi” olarak kullandıkları Suriye’nin kuzeyine geçip bu bölgede güç toplayarak, yaralarını sarıp, lojistik desteklerini alarak yeniden “cephe” alanına rahatlıkla giriş yapmaktadırlar. Çünkü Türkiye’nin bir dönem terör ihraç ettiği Suriye ile olan 877 km.lik sınır hattımız, 2011’den bu yana belirsizleşmiş ve delik deşik edilmiştir. Bölücü terör örgütü için bu geniş sınır hattını kullanmak, bu açıdan sorun olmamaktadır.

TSK ve güvenlik güçleri, geniş bir alana ve zamana yayılan bölücü örgütün hazırlığının yanı sıra; “Meskun Mahalde Çatışma.” şeklinde karşımıza çıkan yeni bir çatışma yöntemiyle bu dönemde karşı karşıya geldi. Bu çatışmada en büyük risk, sivil unsurlarla terör unsurlarının iç içe geçmesi ve bu unsurlar arasında çok zor bir ayrım yapılmasıdır. Bu kaygıdan dolayı, sivil kayıpların olmaması adına, operasyonların adım adım ve çok zor şartlar altında gerçekleşmesi şehit sayımızın artmasına neden olmakta ve bu durum bölgede görev yapan güvenlik personelini psikolojik açıdan da olumsuz etkilemektedir. Nitekim uzun zamana yayılan operasyonların hala devam ediyor olmasındaki en büyük etken de budur.

Bu güne kadar yapılan operasyonların genel durumunu rakamsal olarak ifade edecek olursak:

Sur’daki operasyon 103 gün sürdü 279 terörist öldürüldü. Silopi’deki operasyon 37 gün sürdü, 145 terörist öldürüldü. Cizre’de 78 gün sürdü, 670 terörist öldürüldü. İdil’de 20 gün sürdü, 114 terörist öldürüldü.

Bu operasyonlar esnasında Sur’da 72, Silopi’de 1, Cizre’de 25, İdil’de 8, Dargeçit’te 4 şehit verdik.

EYLEMLERİN BATI İLLERİNE TAŞINMASI VE BATI İLLERİNİN “CİZRE’YE DÖNMESİ”

2011’den itibaren Suriye’ye dönük uluslar arası müdahalenin başlaması ve AKP iktidarının Suriye’ye dönük terör ihracında, Türkiye’yi cephe gerisi ülke haline getirdiği dönemle birlikte, ülkemizde sivil ve resmi hedeflere yönelik kent merkezlerinde birçok terör saldırısı gerçekleşti.
Resim

20 Ağustos 2012'de PKK tarafından Şehitkâmil, Gaziantep'te düzenlenen terör saldırısında 10 kişi ölmüş, 9'u ağır 66 kişi yaralanmıştır. Saldırı, Ramazan Bayramı'nın ikinci günü düzenlenmiştir.

11 Mayıs 2013'te Reyhanlı, Hatay'da düzenlenen iki ayrı bombalı saldırıda 52 kişi ölmüş, 146 kişi yaralanmıştır. Bombalı araçlarla düzenlenen bu saldırı, 2015 Ankara saldırısından sonra Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı ikinci terör eylemi olarak kayıtlara geçti.

5 Haziran 2015 tarihinde bölücü örgütün legal uzantısı Halkların Demokratik Partisi'nin Diyarbakır'daki seçim mitinginde meydana gelen bombanın patlaması sonucunda 5 kişi öldü, 400'ün üzerinde kişi de yaralandı.

20 Temmuz 2015'te Şanlıurfa ilinin Suruç ilçesinde düzenlenen bombalı intihar saldırısında 34 kişi öldü, 100'den fazla kişi yaralandı.

10 Ekim 2015'te Ankara Garı kavşağında düzenlenen bombalı intihar saldırısında yüzlerce kişi öldü.

12 Ocak 2016'da İstanbul Sultan Ahmet’te gerçekleşen patlama sonucunda saldırgan dahil 11 kişi olay günü ölmüş ve 16 kişi de yaralanmıştır.

17 Şubat 2016'da Ankara'nın Çankaya ilçesinde, Genelkurmay Başkanlığının, asker lojmanlarının ve Kara Kuvvetleri Komutanlığının bulunduğu bölgede, Türk Silahlı Kuvvetlerine ait askeri servis aracının geçişi sırasında meydana gelen patlamada aralarında sivillerinde bulunduğu 28 kişi olay günü, 1 kişi de hastanede tedavi görürken ölmüş 61 kişi yaralanmıştır.
Resim

Ve 13 Mart’ta gerçekleşen Güven Park’taki son patlama ise henüz tazeliğini koruyor.


TERÖR EYLEMLERİ ÖNCESİ - SONRASI VE ABD’NİN YÖNELİMİ

Birçoğumuzun bildiği terör eylemlerini tekrar etmek pahasına konuyu ele almamdaki sebep, terör eylemleri öncesi ve sonrasında Batı’lı devletlerin yetkililerinden yapılan açıklamalar ve terör eylemlerinin zamanlaması arasındaki bağın ortaya konması. Çünkü doğru okunursa, diplomatik açıklamalar bu tip durumlarda failin izdüşümü görevini üstlenir.

10 Ekim Ankara Saldırısı ile başlayacak olursak. Patlamadan hemen sonra ABD Bakanlık sözcülerinden John Kirby yaptığı açıklamada "Bölge ve Türkiye'de devam eden şiddet göz önünde bulundurulduğunda, şu zamanda, tüm Türk vatandaşlarının kendilerini tekrar barışa adaması ve teröre karşı birlikte durması özelikle önemli. Biz de Türk halkıyla dayanışma içindeyiz ve ortak terörizm tehdidiyle mücadele etmek için Türkiye ile çalışmayı sürdürmeye dönük kararlılığımızı yeniden teyit ediyoruz." demişti.
ABD, TSK’nın operasyonlarını “şiddet” olarak nitelendirirken, Türkiye’nin terörizm algınsının da ABD ile ortak olması gerektiğini şart koşuyor. Eğer bizim terör algımız ABD’nin terör algısı ile ortak olmazsa?

Aynı dönem içerisinde ABD’nin, PYD/YPG’yi kara gücü olarak gördüğünü ve daha önce bahsettiğimiz gibi bölücü örgütü “Barbar IŞİD’e karşı savaşan kahraman örgüt” ilan ettiğini unutmayalım.

Saldırıdan 5 gün sonra, yani 15 Ekim 2015’te Washington merkezli düşünce kuruluşu Woodrow Wilson’un Ortadoğu Direktörü ve CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey, Amerika’nın Sesi Radyosu’na konuşuyor. Türkiye’nin çok zor bir durumda olduğunu ifade eden Barkey, “ Düşünün Ankara gibi, Türkiye’nin en iyi muhafaza edilmiş, en çok polisin var olduğu yerde ulu orta 100 kişinin canını alan bir katliam yaptılar. Bunu bu kadar kolaylıkla yapmışlarsa, bunu İSTANBUL'DA BAŞKA BİR YERDE DE YAPABİLİRLER." açıklamasından sonra
12 Ocak’ta Sultan Ahmet saldırısı gerçekleşiyor.

Devam ediyoruz. 21 Ocak 2016 tarihinde ABD’nin iki numaralı ismi olarak bilinen ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Türkiye’yi ziyaret etti ve AKP, CHP, HDP’yi aynı masaya oturttu. Bölücü örgütle, politik iktidarın uzun zamandan bu yana ilk kez aynı masada olduğu ilk toplantı, ABD Başkan Yardımcısı aracılığı ile gerçekleşmiş oldu.
21 Ocak’ta Biden’in ziyareti sonrasında 27 Ocak 2016’da ABD Adana Konsolosu Linda Stuart Specht'ın Güneydoğu illerinde HDP’li belediyeleri ziyaret etmesi ve “bölgede kendi gözlemlerimize dayanarak çıkarımlarda bulunmak istedik” şeklinde, Türk Devletine açıktan güvensizlik duyduklarını belirten açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı Biden’ın ziyareti ve 10 Ekim’de ABD'li başka bir yetkili Kirby’in açıklaması ile birlikte düşünülmeli.

Ankara ve İstanbu’da bombalar patlarken ve Güneydoğu’da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin operasyonları devam ederken ABD’li yetkililerin bu açıklamalarına 28 Ocak’ta benzer nitelikte başka bir açıklama daha geldi. ABD Ankara Büyükelçisi John Bass yaptığı yazılı açıklamada “Çatışmalara geri dönülmesine dayanak oluşturan sorunların çözümü, şiddette değil, siyasi ve meşru kurumlarda yürütülecek diyalog ve müzakerelerde yatmaktadır" şeklinde yaptığı açıklamaya “Güneydoğu’da süren çatışmaların bedelini güvenlik güçleri ve sivillerin korkunç bir biçimde ödediği “ ni belirterek devam etti. Yani ABD Büyükelçisi, Hükümet ile bölücü örgütün yeniden masaya oturmasını belirtirken, bedel ödeyen iki taraftan birini güvenlik güçleri, diğerini ise "siviller" olarak lanse ediyor. Fakat ABD Büyükelçisi’nin bu karşılaştırmasında güvenlik güçlerinin “karşısında” yer alan “sivillerin” kim olduğu ise açıkta kalıyor. Muhtemelen, ABD’li yetkiliye göre bölgede güvenlik güçlerine karşı silahlı eylem yapan unsurlar “sivil” olarak geçiyor.
10 Ekim, 15 Ekim 2015 ve 21.27.28 Ocak 2016 tarihlerinde ABD’li yetkililerin yaptığı açıklamaları alt alta koyduğumuzda, ABD’nin Türkiye’ye yönelik ilettiği mesajlardan çıkan ortak sonuca ulaşıyoruz. ABD demektedir ki:

- Türkiye’nin terör algısı benimle ortak olacak. Yoksa daha önce işaret ettiğimiz gibi kent merkezlerinde bombalar patlamaya devam edecek.

- Türkiye bölücü terör örgütü ile yeniden diyalog kurmalıdır.

- Operasyonlar genel olarak “şiddet” içermektedir. PYD/YPG/PKK Ortadoğu’da benim bölgesel aktörümdür. Bölgedeki temel aktörümün, benim denetimim dışında zarar
görmesine rıza gösteremem.

Bütün bunlar karşısında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin operasyonları sürdürmesi ve bölgede bölücü örgütün köşeye sıkışması neticesinde, 17 Şubat’ta Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarının yakınında olan bölgedeki patlama ve 13 Mart’ta gerçekleştirilen son Ankara saldırısı, ABD’nin kimden rahatsız olduğunu, PKK’nın kimi hedef aldığını daha net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Mithat Akar - Gaziantep
Kullanıcı küçük betizi
mithat akar 1923
Üye
Üye
 
İletiler: 298
Kayıt: Çrş Ağu 28, 2013 16:18

Şu dizine dön: Gençlik Diyor ki

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 1 konuk

x