Türklerin Tarihi - Doğan Avcıoğlu

Kitapları bu bölümde tanıtabilirsiniz.

Türklerin Tarihi - Doğan Avcıoğlu

İletigönderen Kemal Şimşek » Cmt Kas 17, 2007 22:36

DOĞAN AVCIOĞLU
Türklerin Tarihi
BİRİNCİ KİTAP



Dördüncü Basım
TEKİN YAYINEVİ

Kapak : SAİD MADEN
Baskı: Doyuran Matbaası
Telefon: 282291 - 275947
İstanbul - 1982






________________________________________________________________________________

BİRİNCİ KİTAP

GİRİŞ

1. Ulusçu ve Turancı tarih anlayışları
2. Anadolu’da Türk ulusunun doğuş süreci
3. Orta Asya Türk uluslarının doğuş süreci
4. Toplumcu tarih anlayışı

I — ANADOLU’NUN İSLÂMLAŞMASI VE TÜRKLEŞMESİ

1. Orta Asya bozkırlarında «olmak-olmamak» kavgası
2. Selçuklu ve Osmanlı’nın Türkmen düşmanlığı ve Türkmen’in Anadolu’yu Türkleştirmesi
3. Feodalleşmeye karşı antifeodal Türkmen tepkisi: Dinsel görüntülü ayaklanmalar, Alevîlik

II — EŞİTLİKÇİ İLKEL TOPLULUKTAN ASKERÎ DEMOKRASİYE
1. Bozkırda eşitlik ve «kendiliğinden» demokrasi
2. Sınıfların meydana çıkışı: Türk kara budunu
3. Askerî demokrasi

III — BOZKIRDA EKONOMİK YAŞAM VE KÜLTÜR BİRLİĞİ
1. Moğol tipi Türk ve Avrupa tipi Türk
2. Türk adı ve Türk dili
3. Bozkır ekonomisi
4. Türklerin din ve inançları

IV — İLK TÜRK İMPARATORLUKLARI
1. Asya Hunları
2. Çin’de Çin tipi Türk devleti: To-ba
3. Avrupa Hunları

______________________________________________________________________________________

GİRİŞ

TARİH VE TARİHİMİZ ÜZERİNE


Milliyetçilik akımlarının XIX. Yüzyıl sonlarına doğru ilk filizlenmeye başladığı günlerden beri, ülkemizde Türk tarihine karşı büyük ilgi doğar. Cumhuriyet, bu ilgiyi artırır.

Millî Misak sınırları içinde, kendi deyimiyle bir «Türkiye halkı», bir ulus yaratma çabasındaki Atatürk’ün başlıca uğraşlarından biri, ulusuna bir tarih vermek olur. Atatürk, iç çelişkilerden uzak bir bütün saydığı ulusa, pozitivist bir görüşle, dünya uygarlık tarihi içinde üstün bir yer bulmaya çalışır.

27 Mayıs’tan sonra sol düşüncenin canlılık kazanmasıyla, tarihimize karşı yeni bir ilgi uyanır. Bu düşünce, toplumsal bilimleri tarihselleştirmeye ve tarihi bir toplumsal bilime dönüştürmeye yönelir. Tarihimizi, insanlığın evrim tarihi ile ilişkileri içinde, diyalektik yöntemle açıklamaya çalışır.

«TARİHSİZ» ULUSLAR

Atatürk’ün uygarlık tarihi içinde bir yer arama çabası, Osmanlı ve Batı düşüncesine karşı bir tepkiden kaynaklanır.

XVIII. Yüzyıldan sonra dünya egemenliğine yönelen Avrupa için, «Dünya Tarihi», Batı Avrupa tarihi diye anlaşılır. Avrupa ulusları, tarihsel uluslardır; ötekiler «tarihsiz uluslaradır. Engels bile, bazı yazılarında, Hegel’in etkisiyle, «tarihsel uluslar» ın yanı sıra, gerici ve yok olmaya mahkûm «tarihsiz uluslar» ile barbar uluslardan söz eder.

7

______________________________________________________________________________________



Tarihin eski, orta, yeni zamanlar diye bölünüşü dahi, 476 yılında Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, 1492′de Amerika’nın keşfi ya da Avrupa tarihinden benzer bir başka olay ile belirlenir. Böylece, Yunan-Roma ve Avrupa tarihinin birtakım olayları, bütün insanlığın tarih sürecini üç döneme bölmek için nirengi noktaları sayılır. Rusya, Avrupa uygarlığının dışında tutulduğundan, bu anlamsız bölmeyi, Panislâmizm savunucusu Danilevski alaya alır: «Ben doğmadan önce» eski zamanlar, «okulu bitirdiğim tarih» orta zamanlar, «evlenmemden sonra» yeni zamanlar…

Halikarnas Balıkçısı da, «evren ne için yaratıldı sorusuna, Batılılar, Batı uygarlığını yaratmak için karşılığını verirler» diyerek Avrupa’nın bu kendini beğenmişliğini anlatır.

Avrupa uygarlığı, en ileri uygarlıktır, ilerlemeye açıktır. Bu üstünlük, Avrupa ırkının yüceliği (Gobineau), Grek uygarlığının tek mirasçısı olma, Hıristiyanlık, özellikle Protestanlık (Weber) vb. gibi çeşitli kuramlarla açıklanır. Öteki topluluklar ise, uygarlık dışıdırlar; eski Çin ve Roma tarihçilerinin kullandığı deyimle barbardırlar. Örneğin Türkiye’de ün yapan, çağın Hıristiyanlığa karşı «akılcı-rasyonalist» düşünürlerinden E. Renan, «İslâm ve Bilim» konulu Sorbonne Konferansı’nda, İslâm topluluklarını «akılcılığa kapalı» diye eleştirir:

«Kafasını çeviren bir cins demir çember, müslümanı kesinlikle bilime kapar, onun herhangi bir yeni fikre açılmasını ve herhangi bir şey öğrenmesini olanaksız kılar».

Afganlı Cemalettin’in «İslâm akılcıdır» biçiminde bir yanıtlamasına yol açan Renan’ın görüşü, kilisenin İslâm düşmanlığından ve «Haçlı» zihniyetinden ayrılır.

8

_________________________________________________________________________

Bu düşünce, XIX. Yüzyıl akılcılığının yaygın inancı olan bir cins ideolojik antisemitizme dayanır. Akılcı akım, fikir tarihinde, genellikle Helenizme ve Helenizmin ırkçı bir açıklamasına bağlanır. Buna göre, ilk Hıristiyanlık da dâhil, Yahudilik ve İslâmlığın yaratıcısı samı ırk, özgür düşünce ve sanatlara karşı olan, donmuş beyinli kişiler topluluğudur. Renan, Müslüman diye «samî» saydığı Türkleri, «zekâdan yoksun, kaba ve hoyrat bir kavim» görür. Avrupa’nın mirasçısı olduğu Helen’ler ise, akıl ve özgürlük yolunu açarlar.

HELENİZM HAYRANLIĞI

Avrupa’nın ileriliğinin Helen mirasına bağlanması, günümüzde de, hatta Marksistlik iddiasındaki yazarlar arasında bile görülür. Örneğin «Asyagil» topluluklar araştırıcısı Guy Dhoquois, öteki topluluklar yerinde sayarken yalnızca Avrupa’nın sanayi devrimine ulaşışını, Avrupa kapitalizminin özgüllüğünün yanı sıra, İsa’dan bin yıl önce Yunanistan’da başlayan gelişmelerle açıklar. Ona göre, Grek ve Roma’da kölecilik egemen sistem olmakla birlikte, özel girişim ve değişim ilişkileri kapitalizm öncesi koşullar yaratır. Özel mülkiyet hukuku doğar. Ayrıca özgür insan-köle karşıtlığı paradoksal biçimde, özgürün toplumsal onurunu artırır ve demokrasiye evrimin nedenlerinden biri olur…(1) Batının «sivil» toplum (demokratik), Osmanlı’nın ise «anti-sivil» toplum (despotik) oluşunun nedenlerini arayan İdris Küçükömer de benzer görüşler geliştirir: Grek ve Roma’nın köleci büyük arazi sahiplerinin ve Avrupa feodallerinin üretici çiftçi, hiç değilse üretim etmeni olmaları ve bu sayede politik, yaşama katılmaları nedeniyle, Batı Avrupa, sivil topluma ve kapitalizme doğru ilerler.

Oysa Osmanlı’da savaşçı-çoban göçebe topluluklardan (ordu-toplum) miras kalan toplumsal ilişkiler, üretimin dışında ve bir cins kast teşkil eden bir egemen sınıf ve merkezî-üniter-bürokratik-politik düzen ve «devlet fetişizmi»ne yaklaşabilen bir ideoloji meydana getirir.

9

________________________________________________________________________________

Üretim etmeni olmayan ve bir cins kast teşkil eden tepedeki bu «politik toplum», altında yer alan doğrudan üreticilerin (alt toplum) özgürleşmesini, bilim, teknoloji ve ekonomi alanlarında gelişmeyi engeller, «anti-sivil» toplum öğesi olur, üretime dayalı yeni güçlerin «politik toplum» a katılmasına izin vermez. (2) Böylece Grek ve Roma mirası kurumlar Batıda ilerleme ve demokrasi yolunu açarken, Osmanlı Türklerine Orta Asya’dan miras kurumlar durgunluğa, giderek geriliğe ve anti-sivil (despotik) topluma yol açar.

DOĞU VE BATI YOLU

Özgürlükçü Batı toplumlarının üstünlüğü ile despotik Doğu toplumlarının geriliğini açıklamaya yönelik «iki yönlü bir evrim» kuramının en çarpıcı ve çok gürültü koparan bir örneğini Karl Wittfogel, «Doğu Despotizmi» adlı yapıtında verir. Eski bir komünist olan ve Çin’de devlet kuran X. Yüzyıl Asya göçebe boyları konusunda değerli bir araştırması bulunan Wittfogel, soğuk savaş yıllarında, Marx’ın yeterince açıklığa kavuşturmadığı «Asyagil Üretim Biçimi» kavramına dayanarak, «hidrolik» Doğu toplumlarında geniş çapta drenaj ve sulama işlerinin merkezî bir otorite tarafından yürütülmesi gerekliliğinin, özel mülkiyetin yokluğuna ve despotik devlete yol açtığını ileri sürer. Batı feodal toplumları, burjuva kapitalizmine doğru gelişme olanakları sağlarken, Çarlık Rusyası da dâhil, Asya bürokrasileri daha modern yapılara doğru evrime tamamen elverişsiz kalırlar. Wittfogel’e göre, Rusya ve Çin gibi eski Doğu despotizmi imparatorluklarında, komünizmin getirdiği yeni siyasal yapılar, eski geleneksel despotizmin kopyalarıdır ve modern toplumun bir alt tipi sayılamazlar. Bu nedenle Sovyetler Birliği ve Çin, öteki halkların özlemlerine bir yanıt getiremez. Tek ilerleme yolu, «modern mülkiyete dayalı uygarlıklar» yönündedir.

10

__________________________________________________________________________

Bu Batı yolu, sosyalizme değil, «çok merkezli ve demokratik toplum» a götürür. Bu, bir ara Türkiye’de de moda olan deyimle, «açık toplum» dur. Doğu yolu ise, durgunluğa, geriliğe ve kapalı topluma çıkar. Bu iki yönlü evrim kuramı, aslında gerçek bir evrim kuramı bile değildir. Zira yolların biri, İdris Küçükömer’in Asyagil üretim biçiminin göçebe-Turangil kolu gibi, kendi iç dinamiği ile evrime ve ilerlemeye kapalıdır. İlerleme, ancak «Batıgil» yola açıktır…

İlginçtir ki, XIX. Yüzyıl Avrupa’sına egemen olan Batı kültür ve uygarlığının üstünlüğü görüşünü, XX. Yüzyıl başlarında yadsıyan Batılı düşünürler de, gerçekte sömürgeci politikaların destekçileri olurlar. Örneğin bu görüşün önde gelen temsilcilerinden Ruth Benedict, bütün kültürlerin eşit değerde bulunduğunu, insan yaratıcılığının çeşitli örneklerini meydana getirdiğini, ilkel sanılan kültürlerin aslında çevreyle ince bir uyum sağlayan gelişmiş kültürler olduğunu, Batı kültürü teknolojik ve ekonomik gelişmede beceri gösterirken, onun geri kaldığı alanlarda öteki kültürlerin ileri gittiğini yazar. XIX. Yüzyıl Batı üstünlüğü savunucuları, öteki toplulukların Batının ilerleme yoluna girmelerini önerirken, bu yeni düşünürler pek yücelttikleri Avrupa dışı toplulukların modern teknolojiyi almaktan kaçınmalarını ve yaşam biçimlerini korumalarını isterler. O tarihlerde sömürgeci devletlerin zorla uyguladıkları politika, bu «insancıl» görüşe uygun düşer.

Bazı Batılı düşünürler ise, Batı uygarlığının üstünlüğünü yadsımakla da kalmaz, Batı uygarlığının çökeceğini, başka üstün uygarlıkların kurulacağını ileri sürerler. Fakat birçok toplulukları yine de uygarlık dışı saymaya devam ederler. Örneğin Yunan ve Roma uygarlıklarının Avrupa değil Akdeniz, hatta Doğu Akdeniz uygarlığı olduğunu, Yunan uygarlığının Atina’dan önce Anadolu’da geliştiğini, Yunan’ın Avrupa’yı barbar saydığını belirten ve Avrupa uygarlığının çökme yolunda olduğunu söyleyen Danilevski, «uygarlık yaratıcı» ve «uygarlık yıkıcı» topluluklar ayırımı yapar.

11

______________________________________________________________________________________

Mısır, Çin, Eski Samî (Asur, Bâbil, Finike, Keldanî), Hint, İran, İbranî, Yunan, Roma, Yeni Samı (Arap), Germen-Roma (Avrupa) kronolojik sırayla on büyük özgün uygarlık, ya da olumlu tarih-kültür tipleri teşkil ederler. Danilevski, şöyle devam eder:

«Yukarıdaki olumlu kültür tiplerinin ya da uygarlıkların yanı sıra, insan evreninde Hunlar, Moğollar ve Türkler gibi aralıklarla parlayıp sönen gelip geçici etmenler vardır. Bunlar yıkıcılık görevlerini yerine getirdikten, can çekişen uygarlıkların ölmesine yardım ettikten ve kalıntılarını dağıttıktan sonra, önceki hiçliklerine dönerler ve ortadan kaybolurlar. Onlara tarihin olumsuz etmenleri diyebiliriz»(3).

Danilevski’ye göre, XIX. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu «hasta adam» değil, ölüdür. Batı uygarlığının ölümünü açıklayan ünlü Spengler de, Mısır, Bâbil, Hint, Çin, Yunan-Roma, Arap, Meksika ve İsa’dan sonra bin sıralarında meydana çıkan Batı olmak üzere sekiz büyük kültür sayar. Bu yüksek kültürler, eşittir. Her kültür son aşamada kendi uygarlığını yaratır ve ölür. Göçebeler ve köylüler ise, «kültür öncesi» dönemde yaşarlar.

HAYVAN ÇOBANLIĞINDAN İNSAN ÇOBANLIĞINA

Türk dostu bilinen Toynbee, tam gelişmiş uygarlıklar, güdük kalmış uygarlıklar (Uzak Batı Hıristiyan, İskandinav ve Süryanî) ve büyümeleri durdurulmuş uygarlıklar ayırımı yapar.

Polinezya, Eskimo, Sparta, Osmanlı vs göçebe uygarlıkları, büyümeleri erken bir aşamada durdurulan, sonra da ölüp gömülen uygarlıklardır. Toynbee’ye göre, göçebe Türkler, başka uygarlıklara bağlı toplulukları yönetimleri altına almakla, dağcılık bilmeden sarp bir kayaya tırmanmaya kalkışan gözükara sporcunun yaptığına benzer tehlikeli bir işe girişmiş olurlar.

12

___________________________________________________________________________________

Kayanın belli bir yerine kadar da tırmanırlar, ama orada durmak zorunda kalırlar. Ne o tehlikeli yerden inebilirler, ne de tepeye tırmanabilirler. Geri kalan bütün enerjilerini, durdukları yarı yolda tutunmaya harcarlar. Çünkü göçebenin yerleşik uygarlıkları yönetmeye kalkışması, başka deyimle hayvan çobanlığı yerine insan çobanlığına özenmesi, olanaksız bir işe girişmek demektir.

Demek oluyor ki, Atatürk’ün yaşadığı dönemde, Avrupa uygarlığının üstünlüğü konusundaki inanç çok güçlüdür. Bu üstünlüğü reddeden Batılı düşünürler dahi, Türkleri uygarlık dışında tutarlar. Tanzimat’tan sonra bu görüşler, Osmanlı okumuşları üzerinde etkili olur. Tanzimat, esasen, Prof. Fuat Köprülü’nün deyimiyle, «Batı uygarlığının İslâm-Osmanlı uygarlığına üstünlüğünün kabul edilmesi» anlamınadır. Batılılaşma, ya da uygarlığa yöneliş çabaları, bu aydın ezikliği ve şaşkınlığı içinde, sağlıksız ve güvensiz bir düşünce düzeyinde gelişir.

Örneğin Kurtuluş Savaşı’na katılan ünlü tarih hocası ve yazar Abdurrahman Şeref, Batılı uygarlık tarihçilerinin görüşlerini benimser:

«Türkler, nesnel etkinlikleri ölçüsünde zihinsel etkinlik gösterememiş idiler. Çünkü fikir planında yaratıcılıktan ve uygarlıkta ilerlemeleri hakkında tarihte hiçbir yapıt yoktur. Batıda İslâm uygarlığına, Doğu’da da Çin uygarlığına çok kolay mahkûm olmaları bundan ileri gelir»*.

* Dr. Rıza Nur, Türkçülük hareketinden önce Avrupa’ya okumaya giden «her Osmanlı-Türk genci, kozmopolit gelirdi, artık şiddetli nasyonalist dönüyor» der. Başta Şinasî olmak üzere, Tanzimat aydınlarını kınar : «Onlar bize Avrupa’yı cennet, insanlarını melek gibi göstermek hatâsını yapmışlardı. Bu telkin Türk’ten benliğini silmiş, kendini pek aşağı gördürmüş, Frenk’i baş tacı ettirmiştir. Bu zihniyet, Türk’ü iki yanlı yıkmıştır. İlkin benliğini yitirdiğinden sendelemiş, sonra Avrupalıların zararlı propagandalarına geçerlik kazandırmıştır» (Türk Tarihi, I, s. 171 ve 182).

13

_____________________________________________________________________________

1908 Hareketi ile seslerini duyurabilen Türkçüler ise, bu görüşe sert tepki gösterirler ve Türk uygarlığının büyüklüğünü kanıtlamaya koyulurlar. Bu tepki, Cumhuriyet döneminde genişler*.

Cumhuriyet’in tarih anlayışı, aynı zamanda Osmanlı’ya karşı tepki olarak gelişir.

OSMANLI TARİH ANLAYIŞI

Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı tarihine bile sahip çıkmaz. Tanzimat’a kadar okullarda Osmanlı tarihi okutulmaz. İslâm Tarihi okutulur. «Kavm-i necip» sayılan Araplara başrol tanınır. Türk ve Türkmen deyimi, gerek Osmanlılarda, gerek Selçuklularda göçebe anlamına kullanılır. Kentlerde Türk ileri gelenleri kendilerine «rumî» derler. Osmanlı, yerleşikliğe geçen Türkmen için «Türkmenlikten çıktı» deyimini kullanır. Anadolu için Rum (Roma) ve Yunan diyarı sözleri geçerlidir.

İlk kez Anadolu’ya «Türkiya» adını Haçlılar verir. Anadolu deyimi de Bizans kökenlidir. Selçuklu ve Osmanlı’nın gözünde Türk, «uygarlık dışı, yağmacı» göçebedir.

Mevlâna, tıpkı Danilevski gibi, «Tanrı’nın Türkleri yıkmak için yarattığını» ileri sürer.

Bu nedenle, medreselerde okutulan İslâm Ümmeti Tarihi’nde Türk’e hiçbir yer verilmez. XIX. Yüzyılda yurtseverlik duygusunu geliştiren Namık Kemal dahi, «Osmanlı ümmetinin milletçe İslâm, Hıristiyan ve Yahudiden meydana geldiğini» yazar. Millet, «ulus» değil, dinsel topluluk anlamınadır.

* Hasan Âli Yücel, Atatürk’ün tepkisini şöyle açıklar: «Gözüyle gördüğü gerçeği, bilim denilen otoritenin ters söylemesini asla kabul etmedi. Okullarda okunan tarih yapıtlarıyla, Batılı yazarların yapıtlarını bizzat incelemeye başlaması, bu konuda dimağında burkulan soru işaretini çözmek içindi» (Belleten, Sayı 29, s. 12).

14

__________________________________________________________________________________

Bu tutum, Türkçülük akımı gelişince, sonradan çok eleştirilir. Örneğin Atatürk’ün görüşlerini yansıtan Prof. Afet İnan şöyle der:

«Türkler, IX. Yüzyılda İslâmlığı kabul ettikten sonra, özellikle Osmanlı Devleti zamanında İslâm tarihi temel alınmış, islâmdan önceki Türk tarihine önem verilmemiş ve Türklerin İslâm uygarlığına katkıları belirtilmemiştir».

OSMANLI BİLİNCİ YARATMA

Öte yandan Osmanlı tarihçileri de, devletin kurumlaşmasına karşı göçebe Türk ve «savaşçı gazi» tepkilerini yansıtan Aşıkpaşazâde gibi bâzı ilk tarihçiler sayılmazsa, İslâm ve hanedan tarihleri yazarlar. İran ve Arap tarihçilerini taklit ederler. Bu tarihlerde Türk’e değil, hiçbir halka yer yoktur. Halklar yerine padişahlar vardır. Tarih değil, övgü yazılır. «Fatih Mehmet» yazan Babinger, biraz da insafsız biçimde, Osmanlı tarihçilerini suçlar:

«Salt eski Osmanlı kaynaklarına dayanılırsa, eski Osmanlı İmparatorluğu’nun iç ilişkilerinin doğru anlatılması zordur… Askerî yenilgileri süsleyip yengi yapar, Sultan’a dalkavukluk eder, ayaklanmalar ve huzursuzluklar karşısında susar».

Arşiv belgelerine dayalı ilk tarihler, Tanzimat’tan sonra yazılır. Cevdet Paşa bu yolu açar*. Tarih, yalnız siyasal olaylara yer verirken Mustafa Paşa, Ahmet Vefik Paşa, kurumlar ve fikir yaşamı üzerinde dururlar. «Batılılar gibi» tarih yazmaya özenirler. Hammer’in Osmanlı Tarihi, Tanzimat tarihçilerinin baş kaynağı olur. Bu dönemde, okullarda Osmanlı tarihi okutulmaya başlanır;

«Tanzimat ilân edilip Müslüman olmayan öğelere de eşit haklar tanınınca, bu devlet tarihi anlayışı gelişti

* Cevdet Paşa, tutucu ve sağ "bir tarih anlayışına sahiptir. Fransız İhtilâli’ni umacı sayar. Irkçı görüşleri paylaşır: Beyaz ırk üstündür, sarı ırk hayli aşağıdır, kara ırk ise yarı insan, yarı hayvandır.

15

________________________________________________________________________________

Bu anlayış, Türk tarihinin başlangıcını Osmanlı tarihinde görüyor, Osmanlı İmparatorluğu’nu oluşturan etnik öğeler arasında ortak değerler arıyor, böylece bir Osmanlılık bilinci yaratıp çeşitli öğeleri birbiriyle kaynaştırmak ve devleti ayakta tutmak amacını güdüyordu. İslâm tarihine paralel olarak yürütülen bu devlet tarihçiliği içinde, doğal olarak, Osmanlılardan önceki Türk tarihinden hiç söz edilmiyordu»(4).

TÜRKÇÜLÜĞÜN DOĞUŞU

Ne var ki, Osmanlı tarihinin okutulması, bir Osmanlı bilinci yaratmaya yetmez. Rum, Ermeni, Arnavut ve Arap milliyetçiliği gelişir. Tıbbiye Okulu’nda Arap öğrenciler, milliyetçilik amacı güden bir dernek kurup Türk öğrencileri horlayınca, Türk öğrenciler gizli gizli Karacaahmet Mezarlığı’nda toplanıp dertleşirler ve Türk Ocağı’nı kurarlar. Bu sıralarda Avrupa’da Orta Asya tarihi ile ilgili çalışmalar gelişir. Çinceden eski Orta Asya tarihi ile ilgili çeviriler yapılır. Orhun yazıtları bulunur. Kutadgu Bilig ve Şecere-i Türk gibi yapıtlar Avrupa’da basılır. Radlof ve Vambery, Orta Asya gezilerini ve Türk kültürü ile ilgili çalışmalarını yayınlarlar. Leon Cahon, coşkun bir «Türk-Moğol Tarihine Giriş» yapıtı yazar. Bir Türkoloji dalı doğar. Rıza Nur, «Pantürkizm ve panturanizmi Avrupalı Türkologlar, yâni yabancılar doğurmuştur» der3.

Bu çalışmalar, Türkiye’de ilgi çeker, Ahmet Vefik Paşa, Şemsettin Sami, Süleyman Paşa yapıtlarında bu kaynaklardan yararlanırlar. Necip Asım’m Leon Cahun’den esinlenen yapıtı büyük ilgi görür. Bir Türkçülük akımı geliştiren Rusya Türkleri ile giderek bağlantı kurulur. Rusya Türklerinin Türkçülük akımına büyük etkisi ve katkısı olur. Bir dünya tarihi yazan Harbiye’nin başındaki Süleyman Paşa, genç subaylar arasında Türkçülük tohumları eker. Dünya tarihine ve aynı zamanda Fransız İhtilâli’ne karşı ilgi uyandırır.

16

___________________________________________________________________

ABDÜLHAMİT VE TÜRKÇÜLÜK

Fransız İhtilâli’ne ve Osmanlılık dışında Türk tarihine ilgi, olumlu ve olumsuz yönleriyle ilginç bir kişi olan Abdülhamit’i ürkütür. Okul programlarını değiştirmek ister. Harbiye programlarına pek fazla dokunamazsa da, Mülkiye ve öteki yüksek okullar üzerinde baskıyı artırır. Abdülhamit, okul programlarının yeniden düzenlenmesi ve dinsel inançların güçlendirilmesi amacıyla, Şeyhülislâm başkanlığında bir kurul kurar. Babıâli’ye yolladığı buyruğunda Sultan, «Mülkiye ve öteki İslâm okullarında yetişen öğrencilerin dinsel inançlarında zayıflama görüldüğünü, oysa Hıristiyan okullarında dinsel inancı pekiştirmeye büyük önem verildiğini» belirtir ve «ders programlarının öğrencilerin dinsel inançlarının güçlenmesine hizmet edecek yolda düzenlenmesini ve düzeltilmesini» ister (6). Mülkiye’ye, liselere ve öteki okullara medrese kökenli müfettişler yollayarak dinsel inançlara aykırı öğretim yapılıp yapılmadığını denetletir. Tarih derslerini ilkokullardan kaldırır, öteki okullarda dondurur. Saray ve çevresini yakından tanıyan Halit Ziya Uşaklıgil’e göre Abdülhamit, tarih dersinden özellikle çekinir:

«En çok korkulan tarihti: Fikrin asıl uyanışına hizmet edecek, ibret alanında bir aydınlık yaratabilecek olan bu tarih belâsı, yönetimin huzurunu kaldıran bir kâbustu. Ve her gün bir çılgın el, avucunda tarihten koparılmış bir küme yaprakla koşarak ganimetini Yıldız’ın iştihası bir türlü doyurulamayan ağzına götürürdü. Memleketin tarihinde ayaklanma, ihtilâl, tahttan indirme, suikast adına ne varsa, yönetim kötülüklerine, hırsızlık ve yolsuzluğa, bu yönetimin durumunu akla getirebilecek nitelikte ne bulursa, bunlar kaldırılır; hemen baştan başa bunlarla dolu olan, bunlar çıkınca ortada anlamsız, cansız bir ceset biçiminde kalan Türk tarihi, yalnız;padişahların ululuğuna, savaş ve fetihlerin daima Osmanlı hanedanının yüceliğine yönelik övgülerden ibaret kalırdı. Hele Genel Tarih, perdesinin ucu kaldırılmayacak, yalnız bir deliğinden karanlıkta bakılabilecek bir sahneydi»(7).

17

________________________________________________________________________________

ATATÜRK’ÜN TARİH ANLAYIŞI

Yeni Türkiye’nin tarih anlayışı. İslâmcı-Osmanlı tarihe ve Batının uygarlık tekelciliği tutumuna karşı bir tepki olarak gelişir.

Türk Kurtuluş Savaşı, yalnızca emperyalist devletlere karşı verilmiş bir savaş değil, aynı zamanda Saray’ın, körüklediği pek çok sayıda iç ayaklanmalarla belirlenen bir iç savaştır. Bu iç savasın sonucudur ki, Saltanat ve kurumlan çöker, Hilâfet kaldırılır ve lâiklik ilkesine dayalı, çağın Avrupasinm bilim anlayışı pozitivizme inançlı bir toplum düzeni ve ulusal bir yeni devlet kurmaya yönelinir. Millî Misak sınırları içinde inşasına çalışılan «ulus» a yeni bir tarih gereklidir. Bu tarihin yıkılan Osmanlı Devleti’nin tarihi olamıyacağı, bu tarihin küçük görüleceği ve horlanacağı açıktır (8).

** Günümüzde yalnız sap; çevreler değil, bir kısım sol çevrelerde Atatürk’ün Osmanlı dönemini horlamasını eleştiriyorlar.

Yaygın Yüksek Öğretim Kurumu’nun hazırladığı «Türkiye Tarihinde bu tutum şöyle belirtiliyor: «Dünya sövüşü ve uygarlıkta bâzı ayrılıklar bulunması, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nden bambaşka olduğunu göstermez…Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin bir devamıdır…. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde olağan sayılacak bâzı menfi propagandaları artık kafalardan silmenin zamanı gelmiştir. Gerçeği söylemekte bir sakınca kalmamıştır;. Bâzı sol çevrelerde de değerli romancı Kemal Tahir‘den esinlenen bir duygusal Osmanlı hayranlığı, bir ara televizyona bile egemen olur ve yeni Cumhuriyet’in Osmanlı’ya karsı tutumu eleştirilir. Oysa bu eleştiri. Çarlık Rusyasmı temelinden yıkmaya yönelen Lenin’i Çarlık Rusyasını toptan yadsıyor diye deştirmek kadar haksız olur. Fransız İhtilâli’ni yapan burjuvanın, kralın temsil ettiği feodalizmi ve kurumlarını lanetlemesi, tarihsel bir zorunluluktur. Yeni Cumhuriyet’in Osmanlı’yı horlaması ela menfî propaganda» değil, kaçınılmaz bir gelişmedir. Elbette ki bizler artık mirasçısı olduğumuz Osmanlı düzenini, bütün yanlarıyla ve serinkanlılıkla inceleme dunırnundayız. Fakat bu. okullara bir Osmanlı ideolojisi» yaymaya çalışanların güttükleri amaçları eleştirmemizi engellemez.

İlginçtir ki. bugün bazı çevrelerde yüceltilen Arap kavm-i necibi» Arap milliyetçiliği gelişip, emperyalist İngiltere ve Fransa’nın desteğiyle Osmanlı İmpanuorluğu’ndan ayrılınca. Osmanlı Türkünü baş düşman ilan eder. Yazılan Arap tarihlerinde yüksek Arap uygarlığının Osmanlı Türkünün elinde nasıl boğulduğu anlatılır. Bağımsızlığını kazanan Balkan uluslarının tarih yapıtlarında da, uygarlıklarının gerilemesinden Osmanlı Türkü sorumlu tutulur.

18

__________________________________________________________________________

Bir ulusal tarih zorunludur. Nitekim çağımızda bütün ezilen uluslar, bağımsızlıklarını elde edince, bir ulusal tarih ortaya koymaya büyük önem verirler.

Enternasyonalist görüşlü Sovyet yazarları dahi, bu gerekliliği belirtirler. Bir Sovyet düşünürü şöyle der:

«Kurtulan halk, yalnız ulusal ve antiemperyalist devlet kurmakla ve ulusal ekonomi ile yetinemez, ulusal tarih ortana koymak zorundadır. Çünkü tarih halkın ruhudur».

A. W. Gulyga, onu tamamlar :

«Eski sömürgecileri tarafından tarihleri yok edilip yadsındığı için, kendi geçmişlerini hatırlama, Asya ve Afrika halkları acısından özellikle önemlidir. Bir geçmişe sahip olmayan bir toplum, bir deflet düşünülemez. Tarih, insanlığın belleğidir».

TÜRK’ÜN UYGARLIK TARİHİNDEKİ YERİ

Atatürk, bu gerçeğin bilincindedir. Daha 1923 yılında, o günlerin en seçkin tarihçilerini toplayan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Profesörler Kurulu’na yazdığı bir yazıda,

«Türk kültürünün mihrakı» saydığı fakülteye, «ulusal bağımsızlığımızı bilim alanında tamamlama» görevini verir.

19

_______________________________________________________________________________

Osmanlı Devleti’ni ikinci plana itecek, Osmanlı yerine Türk’ü ön plana çıkaracak ve Türk’ün uygarlığa katkılarını belirtecek bir tarih arayışı, Atatürk’ün başlıca uğraşlarından biri olur. Atatürk, 28 Eylül 1928′de Samsun’da şöyle konuşur:

«Bizim ulusumuzun yaşamsal temelini düşünelim. Bu düşünce bizi elbette altı-yedi yüzyıllık Osmanlı Türklüğünden yüzlerce yıllık Selçuk Türklerine ve ondan önce, bu dönemlerin her birine denk olan Büyük Türk Çağı’na kavuşturur».

Atatürk, «Büyük Türk Çağı» nı aramaya koyulur. Atatürk’ün tarihçiliğe yönelttiği Prof. Afet İnan, 1928–1929 yıllarında Atatürk’ün İstanbul Üniversitesinde okutulan tarih notlarını okuyup üzerine işaretler koyduğunu, Wels’in cihan tarihini Türkçeye çevirttiğini yazar. Prof. İnan o tarihte bir Fransız okulunda öğrencidir. Fransızca bir coğrafya el kitabında, Türklerin ikinci derecede sayılan sarı ırktan olduklarının yazıldığını görür. Bunu Atatürk’e bildirir ve ileri sürülen görüşün Prof. Pittard‘ın «Irklar ve Tarih» yapıtındaki görüşe uymadığını söyler. Türklerin uygarlık alanındaki yapıtlarına Fransız tarihlerinde yer verilmediğini, hatta bazen «istilâcı barbar kavim» diye geçtiğini, bundan üzüldüğünü sözlerine ekler. Atatürk,

— Hayır, böyle olamaz. Bunların üzerinde çalışalım, karşılığını verir. Yeni kitaplar getirterek çalışmaya ve çevresindekileri çalıştırmaya koyulur. Çözülecek sorun şudur:

Türklerin cihan tarihinde en eski çağlardan beri gerçek yeri nedir ve uygarlıkta hizmetleri neler olmuştur?(8)

20

______________________________________________________________

Atatürk, Nisan 1930′da Türk Ocakları Kurultayı’nda, tarih hocalığına başlayan Afet İnan aracılığıyla harekete geçer. Afet İnan, Atatürk’ten aldığı direktifle, «Türk tarih ve uygarlığını bilimsel biçimde inceleyecek» bir kurul kurdurmak amacıyla Kurultay’da özet olarak şöyle konuşur:

«— Tarih öğretmenliği yaptığım için hissediyorum ki, Türk ulusunun tarihi hakkındaki bilgi eksiktir. Bize, hepimize geçmişin okullarında bu hususta öğretilmiş şeyler hem eksik, hem de yanlıştır. Yazık ki, bu yanlış yol, bugüne kadar önümüzdeki kuşağı yetiştiren bilgi ocaklarında da izlenmiştir. Geçmişten miras kalan bu sisli yolu aydınlatmak, Türk ulusunu, Türk çocuklarını yeni bir tarih yolundan yürüterek geleceğin parlak ufuklarına eriştirmek önemlidir… Bence bu amacın aydınlatılması için en nurlu güneş, Türk’ün kökenini, uygarlığını, ululuğunu tanıtan tarihtir… İnsanlığın en yüksek ve ilk uygar kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Türk, uygarlıktır, Türk tarihtir»(9).

ATATÜRK, TARİH YAZDIRIYOR

Bu konuşma üzerine Türk Ocağı Türk Tarihi Kurulu meydana getirilir. Bu kurulun üyelerinden Afet İnan, Tevfik Bıyıklıoğlu, Samih Rıfat, Yusuf Akçura, Dr. Reşit Galip, Hasan Cemil, Sadri Maksudî Arsal, Şemsettin Günaltay, Vasıf Çınar ve Yusuf Ziya Özer, çok kısa bir süre içinde derleme, çeviri ve telif yoluyla «Türk Tarihinin Ana Hatları» diye 606 sayfalık bir yapıt hazırlarlar. Fakat yapıt ancak 100 adet bastırılır ve eleştiri için ilgili kişilere sunulur. Atatürk’ün de yapıtı hazırlayanlar arasında bulunduğu anlaşılır. Hikmet Bayur, kendi anlattığına göre, «İnsanlığın Evrimi» adlı bir Fransızca yapıtlar dizisinden alınan bir parçanın aslı, «falanca yazar bu kavme Türk derse de yanlıştır» biçiminde olduğu halde, son kısım atlanıp «falanca yazar bu kavmin Türk kökenli olduğunu belirtir» diye aktarılmasını eleştirince, Atatürk, değişikliği kendisinin yaptığını söyler ve tutumunu şöyle savunur:

«—Bir tarihçi o kavime Türk dediğine göre, herhalde kanıtları vardır. Onun bu konu ile ilgili yazıları ele alınıp incelenmelidir ve onun düşüncesini beğenmeyenlerin yazılarıyla karşılaştırılıp bir yargıya varılmalıdır. Benim istediğim bundan ibarettir».

21

___________________________________________________________

Bayur, yapıtta yazarların aşırı gayret gösterdiklerini ileri sürer:

«Yapıtın amacı, her çağda kurulmuş olan uygarlıklarda ve devletlerde Türk etkisini ve Türklerin payını belirtmekti, bu konuda benim görüşüme göre, aşırı gayret gösterilmişti. Şu da var ki, yapıt bir denemeydi: daha doğrusu ilerideki çalışmalara yön verecek çıkış noktalarını belirtiyordu. O noktalardan başlayıp araştırmaları sürdürecek olanlar elbette kesin kanıtlar ya da çok güçlü olasılıklarla karşılaşmadan yargıya varmayacaklardı"(10).

Gerçekten yapıt bir müsveddedir ve kamuya sunulmayıp gizli tutulması da bunu gösterir. Prof. Semavî Eyice’nin deyisiyle, «birçok hatalı görüşlere, eksik ve aksak yanlara sahip bulunmakla» birlikte, bu yolda ilk toplu denemedir (11). Yapıt, Dünya Tarihi’ne özel yer verir ve bunun içinde Türk Tarihi’nin yerini arar. Osmanlı Tarihi, 606 sayfalık çalışmanın ufak bir bölümüdür.

1931 yılında Atatürk görüş değiştirip Türk tarihi hakkındaki ana görüşleri kamuya sunma kararı alır. «Türk Tarihinin Ana Çizgileri - Giriş Bölümü» adlı 87 sayfalık yapıt, 30 bin basılır ve 15 kuruş fiyatla satışa çıkarılır. Bu yapıt, 606 sayfalık ilk müsveddenin bir özeti ya da giriş bölümü değil, yeni bir çalışmadır.

Yapıta ayrıca, Türk-Moğol tarihi ve «Gök Bayrak» romanı yazarı Leon Cahun’un "Fransa’da arî dillerden önce konuşulan lehçenin turangil kökeni» adlı incelemesi eklenir.

Bu sentez çalışmasının amacı şöyle açıklanır : «Bu yapıtın amacı, yüzyıllarca çok haksız iftiralara uğratılmış, ilk uygarlıkların kuruluşundaki hizmet ve emekleri yadsınmış Büyük Türk Ulusuna, tarihsel gerçeklere dayanan şerefli geçmişini hatırlatmaktır».

22

________________________________________________________________________

Açıklamanın ardına Atatürk’ün sözleri eklenir : "Ey Türk Ulusu! Sen yalnız yiğitlik ve savaşçılıkta değil, fikirde ve uygarlıkta da insanlığın şerefisin… Belleğindeki binlerce ve binlerce yılın anısını taşıyan tarih. uygarlık safında lâyık olduğun yeri sana parmağıyla gösteriyor. Oraya yürü ve yüksel! Bu senin için hem bir hak, hem de bir ödevdir».

Bu görüşlere uygun biçimde dört ciltlik yeni Tarih basılır. 1931-1939 döneminde liselerde okutulur. Bizim kuşak, Türk tarihini ve dünya uygarlık tarihi içinde Türk’ün yerini, özenle basılmış bu tarihten ilk kez öğrenir*. Bu dört ciltlik yapıtın önsözünde «yadsınmış ve unutturulmuş» Türk tarihinin bütün gerçekleriyle meydana çıkarılmasının amaçlandığı açıklanarak şöyle denilir :

____________
* 1939 yılında okullar için tarihin yeniden yazılmasına girişilir. Şemşettin Günaltay’ın hazırladığı ilk cilt 1939′da basılır, liselerde kullanılır. Fakat girişim yarıda kalır. 1942′de Mansel, Baysun ve Karal’ın üç ciltlik yeni tarihi okutulur. Bu yapıt, daha ölçülü vo yargılarında daha dikkatlidir. Demokrat Parti döneminde ise, belki de Batı ile yeni tip ilişkilerin sonucu, genel tarih içinde Türk tarihinin payı artırılır. Liselerde okutulan 733 sayfalık tarih derslerinin 522 sayfası genel tarihe, 213 sayfası Türk tarihine aittir. Pek çok Türk bilim ve sanat adamına yer verilmez. Tanıtılmaya lâyık görülen 76 Türk bilim ve sanat adamının ancak ikisinin (Sinan ve Kâtip Çelebi) hayatı ve yapıtlarına yer verilir. Fakat bu bilgi dört satırı aşmaz (Bedii N. Şehsuvaroğlu, Tarih Öğretimi, VI. Türk Tarih Kongresi, s. 015). Son yıllarda Türk tarihinin payı artırılır. 1976′da Lise I’de okutulan Kafesoğlu-Deliorman tarihinde Orta Asya’ya verilen pay büyük ölçüde genişletilir. Sümer ve Hititlerin Türk kökenli olmasından vazgeçilir. Tarih, “İslamcı–Türkçü” görüşle işlenir. "Yalnız islâm dini, Türklerin çok eski inançları ile uygunluk gösterdiği için, Türklüğü güçlendiren bir din olmuştur" denilerek islâm öncesi ve islâm sonrası biribirine bağlanır (s. 210). Türk kültüründe yiğit (alp) tipinin ideal insan sayıldığı belirtilir. Atatürk döneminden farklı olarak kültür ve uygarlık, özenle biribirinden ayrılır (s. 178). Türk düşüncesinde «otoriter» devletin önemli yeri bulunduğu yazılır (s. 224). Türk düşüncesinin temellerinde «beylik gururu» bulunduğu anlatılır (s. 223). Eski Türk topluluğunda toprak ve öteki alanlarda özel mülkiyetin var olduğu açıklanır ve özel mülkiyetin kişi hak ve özgürlüklerinin garantisi olduğu (s. 191). özenle vurgulanır. Eski Türklerde güneşin doğduğu yer, ve kutsal sayıldığı halde, bu «sağ kutsaldır» diye çevrilir! (s. 196).

23

______________________________

«Son yıllara gelinceye kadar, Türk tarihi memleketimizde en az incelenmiş konulardan biri durumunda idi.

Bin yıldan fazla süren İslâmlık-Hıristiyanlık dâvalarının doğurduğu düşmanlık duygusuyla bağnaz tarihçiler, bu dâvalarda yüzyıllarca islâmlığın öncülüğünü yapan Türklerin tarihini, kan ve ateş maceralarından ibaret göstermeye savaştılar. Türk ve İslâm tarihçiler de Türklüğü ve Türk uygarlığını, islâmlık ve islâm uygarlığı ile kaynaştırdılar; islâmlıktan önceki binlerce yıla ait dönemleri unutturmayı ümmetçilik siyasasının gereği ve din gayreti borcu bildiler. Daha yakın zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu içindeki bütün öğelerden tek bir milliyet yaratmak hayalini güden Osmanlılık akımı da Türk adının anılmaması, ulusal tarihin yalnız savsaklanması değil, hatta yazılmış olduğu sayfalardan kazınıp silinmesi yolunda üçüncü bir etken biçiminde ötekilere eklendi.

Bütün bu olumsuz akımlar, doğal olarak, okul programlan ve okul yapıtları üzerinde dahi etki gösterdi ve Türklüğün çadır, aşiret at, silâh ve savaş kavramlarıyla eş tutulması geleneği okul kitaplarımıza kadar girdi».

24

__________________________________________________

Onun içindir ki, bu dört ciltlik tarih, Türklerin uygarlığa katkısını göstermeye ağırlık verir. Arkeolojik araştırmalarla kanıtlanmamış olmakla birlikte, Türklerin Orta Asya’da en eski uygarlığı yarattığı, MÖ. VIII. binde hayvanları ehlileştirdiği, V. binde maden sanatlarını herkesten önce geliştirdiği, yazıyı ilk Türklerin bulduğu belirtilir. Fakat kuraklık nedeniyle, Türkler uygarlıklarını dört yana ve Anadolu’ya taşırlar. Orta Asya uygarlığı sönmezse de geriler. Sümer ve Anadolu uygarlığını, bu göç zorunda kalan Türkler meydana getirir. Yunan ve Roma uygarlıkları, Anadolu’dan giden Türkler eliyle kurulur. «Yunan bilim, sanat ve felsefesinin bütün pınarları» Anadolu’dadır.

Ne var ki, Atatürk, «çok acele» gerçekleştirilen bu çalışmaları yeterli bulmaz, hatta beğenmediğini belirtir(12). Yeni bir «Türk Tarihinin Ana Hatları» çalışmasına girişilir. Bu yeni çalışmada «Türklerin uygarlığa hizmetleri» bölümüne en büyük ağırlık tanınır.

Hazırlanan planda «Türklerin siyasal ilerlemeye, toplumsal kurumların ilerlemesine, felsefe ve öteki bilimlere, güzel sanatlara, ekonomik yaşama hizmetleri» vb. alt bölümler hâlinde ayrıntılı biçimde ele alınır. 66 broşür hazırlanır. «Boyacılıkta Türkler», «Türklerde Beden İdmanları», «Türklerde Sanayi», «Türklerde Tiyatro», «Türklerde Maliye», «Türklerin Pedagojiye Hizmetleri», «Deri Sanayiinde Türkler» vb. incelenen konular arasındadır.

Bu dağınık ve hayli sistemsiz çalışmalar da yeterli bulunmaz. Atatürk, 1930 yılında yeni bir araştırma programı hazırlatır. Programı, Afet İnan ile Hasan Cemil Çambel’e dikte eder. Programda, «genel ve canlı bir tarih seferberliği», «memlekette bilinçli, canlı ve sürekli bir tarih inşa çağının açılmasını «Türk ulusunun kültür kahramanlığı alanında kendi kültür ve tarih binasını kendi kurması» gibi deyimler yer alır. Bütün uzmanlar, öğretmenler, aydınlar, geniş halk tabakaları ve bütün devlet kuruluşları, tarihin inşasıyla yükümlü tutulur. Anadolu’daki kazılara, arşiv ve müze çalışmalarına büyük önem verilir. Anadolu’daki «tarih mallarının, asıl sahibi olan Türk Halkı eliyle korunmasının sağlanması istenir.

25

______________________________________________________________

ROMANTİK ULUSAL TARİH

Programda Türk dili konusunda da yeni görüşler geliştirilir. Batılı bilginler Türk dilini Moğol, Tunguz -dilleriyle birlikte Altay grubuna korlarken, 1931 Tarih yapıtında Türkçe onlardan ayrılarak bağımsız bir dil sayılır. Fakat Hint-Avrupa dil grubu ile Türk dili arasında ilişki kurulmaz. Bu kez, belki de bâzı Avrupalı bilginlerin uygarlıkları, Hint- Avrupa dil grubuna giren toplulukların tekeline vermelerine ve hatta bir dil grubunu belirten bu deyime ırkçı bir anlam kazandırmalarına bir tepki olarak, Türk dilinin, Hint-Avrupa dillerinin ve bütün dünya dillerinin anası ve kaynağı olduğu görüsünün kanıtlanması istenir. Sümer, Eti ve öteki eski Anadolu kavimlerinin, Mısır, Yunan, Roma kültürünü yaratan toplulukların anadilinin Türk dili olduğu açıklanarak, «bugünkü modern Batı uygarlığına ana kaynak olan bu en eski yüksek uygarlıkları» Türklerin meydana getirdiklerinin ortaya çıkarılması amaçlanır (13).

Böylece insanlığın ortaklaşa malı olan dünya uygarlığına, bu uygarlığı yaratan insanların soyundan gelen bugünkü Türklerin büyük katkıda bulunduğu kanıtlanmaya çalışılır: 1937 yılında, yabancı bilginlerin de katıldığı ikinci Türk Tarihi Kongresinde, Türk Tarih Savı’nın «ilke bakımından bilimsel nitelikte» olduğu, uzun tartışmalardan sonra kabul edilir.

Atatürk, ölüm döşeğinde «Türk tezi olgunlaştı, onun üzerinde yürümek, durmadan çalışmak gerektir. Bâzı imansızlar olabilir, bunlar yol kesenlere benzer, aldırmayınız» derse de(14), onun istediği yönde araştırmalar ve sentez çalışmaları yavaşlar ve durur. Sınırlı alanlarda daha ciddi belgelere dayalı ve bilimsel niteliği daha güçlü yapıtlar yazılırsa da, «Dünya Uygarlığında Türk ve Türkiye Uygarlığının Yeri» incelemeleri son bulur*.

______________
* Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1970 yılında 1472 büyük sayfa tutan bir “Türk Dünyası El Kitabı” yayınlarsa da, bu bir “Türkiye Tarihi” kurmak isteyen Atatürk’ün tarih savından ayrı yöndedir. Kafesoğlu’nun yukarıda bir iki cümle ile dokunduğumuz görüşleri ile anti-sovyet ve Turancı eğilimler ağır basar. Yapıtı, yine de yararlı bulduğumuzu belirtelim.

26

________________________________________________________________________

Prof. Fuat Köprülü, 1940 yılında yazdığı bir yazıda, kendisinin de ilk yapıtlarında zaman zaman romantizm etkisinde kaldığı, fakat “romantik bir ulusal tarih görüşü” döneminin giderek son bulacağını belirtir :

«Her nasyonalizmin gelişme tarihi incelenirse, ilk dönemlerde ulusal tarih’in tamamiyle romantik bir görüşüne rastlanır ve tarih incelemelerinin önem kazanmasında ve genişlemesinde bu ruhsal hamlenin büyük bir yararı da olur…

Ulusal tarih görüşünün romantik dönemini, Türk nasyonalizmi de doğal olarak görmüştür. Avrupa tarihçiliğinin Türkler hakkında hiçbir bilimsel temele dayanmayan çok haksız, olumsuz düşünceleri karsısında, bizim romantik tarihçiliğimizin tepkisi de ister istemez çok aşırı ve abartmalı olacaktı ve gerçekten öyle de oldu. Bütün bilimsel ilerlemelerin temeli olan eleştiri fikrinin gelişmesi ve akılcı çalışma yöntemlerinin yerleşmesi, dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de yarım yüzyılı aşan bir zamandan beri aralıklarla süren bu romantik tarih dönemini kapatacaktır, fakat yine ele her yerde olduğu gibi, bizde de bu romantik görüş, ulusal tarih incelemelerine karsı genel bir ilgi uyandırmak ve Genel Tarih içinde Türklerin rolünü araştırmaya yöneltmek bakımından, ruhsal bir hamle yaratmıştır»(15).

27

__________________________________________________________

]ATATÜRKÇÜ TÜRK TARİHİ VE TURANCI TÜRK TARİHİ

Atatürk’ün yönlendirdiği Türk Tarihi Savı, romantik bir coşkunluk taşımakla birlikte, "romantik tarih görüşü”nün Turancı kolundan çarpıcı ayrılıklar gösterir.

Atatürkçü sav, ırkçı bir anlayışa yer vermez. Afet İnan adıyla çıkarı «Medenî Bilgiler, 1930» yapıtında ve 1931 Lise tarihinde ırkçılık yadsınır. «Medeni Bilgeler» hazırlanırken, Atatürk, «ulus» tanımı için notlar alır. Anayasa kitaplarından ve ansiklopedilerden aldığı kendi elyazısıyla notlarda ulus öğeleri arasında «ırk birliği» önemle belirtilir. Yine bu notlarda" Erişigil’in «ırk birliği»ne ağırlık tanıdığı görülür. Fakat Atatürk, Medenî Bilgiler’de, ırk öğesini çıkartır ve ulus’u «dil, kültür ve ülkü birliği ile biribirine bağlı vatandaşların siyasal ve toplumsal kuruluşu» diye tanımlar(16). Dört ciltlik Lise Tarih yapatında, «Irklar arasında bugün görülen farkların tarih açısından önemi pek azdır. Kafatası biçimi ırkların sınıflandırılmasında kullanılırsa da, toplumsal hiçbir anlamı yoktur» denilir. İnsanlığın ilerlemesinde ırkın değil, aklın egemen olduğu ve ulusların çeşitli ırkların karışmasından meydana geldiği belirtilir(17). CHP programında da ulus, «dil, kültür ve ülkü birliği» ila tanımlanır. Turancı tarihte ırk, ulusun oluşumunda baz öğedir. Ünlü Gök Boru (bozkurt) dergisinin kapağında, Orhun yazıtında kullanılan harflerle «Irkların üstünde Türk ırkı» yazılıdır.

Atatürk, ırk ile değil, «uygarlık» ile ilgilidir. Uygarlığı, «bir insan topluluğunun, siyasal ve ekonomik yaşamda, bilim ve güzel sanat alanlarında yapabildilerinin bileşkesi» diye anlar ve çağdaş uygarlığı amaçlar. Turancılarda uygarlık kavramı, «teknik»e yaklaşır. Turancılar kültürü teknikten özenle ayırırlar ve geçmişe dönük bir kültür özlemini dile getirirler. Tarihi, hatta yaşamı savaş sayarlar. Turancıların önde gelen liderlerinden Atsız, «Türk gençliği nasıl yetişmeli?» yazısında, ilerlemenin savaşla olduğunu ileri sürer :

«Biyolojik bakımdan yaşam bir savaştır. Tarih de yasamın uluslar arasındaki çarpışmalardan ibaret olduğunu ve uygarlığın ilerlemesine de savaşların neden olduğunu kesin olarak kanıtlıyor»(18).

28

___________________________________________________________________

Bu nedenle Turancı tarih, savaş ve savaşçılığa övgü niteliği alır*. Liselerde günümüzde okutulan tarih, Türk kültüründe yiğit (alp) tipinin, ideal insan sayıldığını yazar.

Atatürk’ün tarih savı, Millî Misak sınırları içindeki «Türkiye halkı»nın tarihini kurmayı amaçlar. CHP Programı, vatan kavramını, «topraklarının derinliklerindeki yapıtlarıyla, bugün üstünde yaşanan siyasal sınırlarla çevrilmiş kutsal yurt» diye tanımlar. Turancı anlayışta vatan, «tutsak Türklerin» yaşadıkları alanları da kapsar, 1 numaralı Türkçü ve lider ilân edilen Rıza Nur, Türk Tarihi yapıtının ilk sayfalarında, Türklerin bir «irredenta»sı, yâni tutsak Türkleri kurtarma dâvası vardır, der ve Çin, Rusya ve İran’a geçmiş toprakların kurtarılmasını ister(19). Hitler’in 1941′de Kafkaslara doğru ilerlediği günlerde açıkça belirtilen bu ülkü, günümüzde, «tutsak Türklere kültürel ilgi ve dayanışma» diye hafifletilirse de, amaç değişmez**.

Türk tarih savında, Orta Asya, Türklerin geçmişte yaşadıkları yurttur.

Günümüzdeki Orta Asya toplulukları, bu tarihte yer almaz. Turancılar için Orta Asya, günümüzde de yurttur ve Turancı tarih «tutsak Türkler» e ağırlık verir.

Atatürkçü tarih, bugünkü Türkiye toprakları üzerindeki bütün geçmiş tarihe sahip çıkar, Hitit, İyonya vb. uygarlıklarını benimser; Turancı tarih ise, yadsır.

__________
* Savaş meydanlarından gelen Atatürk, savaş için şöyle der: «Savaş zorunlu ve yaşamsal olmalıdır. Ulus yaşamı tehlikeye düşmedikçe, savaş bir cinayettir».

** Bununla birlikte günümüzün Turancı el kitabı «Ülkücüye Notlar»da «Yurtta sulh, cihanda sulh» sloganı «pısırıklık, miskinlik, korkaklık, uyuşukluk» telkin ediyor diye eleştirilir ve «dünyanın neresinde bir Türk varsa, bizim doğal sınırlarımız orada başlar» denilmesi istenir.

29
Kullanıcı küçük betizi
Kemal Şimşek
Üye
Üye
 
İletiler: 27
Kayıt: Cmt Kas 10, 2007 12:38
Konum: Muğla

İletigönderen AlpereN » Cum Eyl 19, 2008 21:24

kesinlikle bu Türklerin Tarihi serisini alıp okuyacağım,zaten bu zamana kadar alıp okumamış olmam benim için büyük kayıp.
Kullanıcı küçük betizi
AlpereN
Üye
Üye
 
İletiler: 628
Kayıt: Pzr Nis 22, 2007 22:57

İletigönderen Talatpasa » Cum Eki 24, 2008 21:12

arkadaslar DOĞAN AVCIOĞLU kitaplarini e-kitap olarak sunma imkaniniz varmi
Kullanıcı küçük betizi
Talatpasa
Üye
Üye
 
İletiler: 20
Kayıt: Cum Eki 24, 2008 20:12

DOĞAN AVCIOĞLU HK.

İletigönderen hacifettan » Cmt Şub 07, 2009 21:22

Değerli arkadaşlar Prof. Doğan AVCIOĞLU gerek bilim adamı kimliği ile gerekse de yapmış olduğu çalışmalar ile fikir hayatımıza çok önemli eserler kazandırmış çok önemli bir bilim insanıdır.Atatürk Türkiye sinin ne hale geldiğini Türkiyenin Dü
zeni adlı iki ciltlik eserinde,Cumhuriyet tarihimizin gerçek anlatımını bilim adamı gözüyle tarafsız ve birilerinin güdümünde kalmadan hazırlanmış çok müstesna eserlerdir.Ayrıca Türklerin Tarihi adlı 5 çiltlik eseri yine muhteşemdir.Emin olun doğru bildiğinizi düşündüğünüz bir çok şeyin aslında yanlışlardan ve ve bize öğretilenlerden farklı olduğunu göreceksiniz.Ben Doğan AVCIOĞLU nun eserlerini 35 yaşında okudumda kafamı duvarlara vurdum neden bu kadar geç kaldım diye....
Kullanıcı küçük betizi
hacifettan
Üye
Üye
 
İletiler: 2
Kayıt: Çrş Şub 04, 2009 16:38

İletigönderen ekera » Pzr Şub 08, 2009 6:39

Kesinlikle okunmalı...
Kullanıcı küçük betizi
ekera
Üye
Üye
 
İletiler: 79
Kayıt: Sal Ara 11, 2007 11:05

İletigönderen Çetin Taş » Cmt Haz 27, 2009 15:48

Her Türk'ün okuması gereken kitap serisidir.Kitaplığının olmazsa olmazlarıdır.Bir insanın hem solcu,hem Kemalist ve hem de Türk Milliyetçisi nasıl olabileceğinin ispatıdır Doğan Avcıoğlu.
Kemalistim.Vatanımı her şeyden çok seviyorum.
Kullanıcı küçük betizi
Çetin Taş
Üye
Üye
 
İletiler: 2354
Kayıt: Pzt Şub 19, 2007 22:02


Şu dizine dön: Kitap Tanıtımları

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x