ÜÇÜ BİR YERDE

ÜÇÜ BİR YERDE

İletigönderen Feza Tiryaki » Çrş Ağu 07, 2019 8:28

ÜÇÜ BİR YERDE


Algımıza yönelik saldırılar artarak sürüyor.

Böyle böyle koca çınar devrilecek, içi kurutulacak...

Hiçbir olay, kendi başına bağımsız yorumlanmamalı. Birileri, önce kıvılcım çaktırıyor, sonra geriye çekilip, açtıkları yaraları, kötüye gidişimizi keyifle seyrediyorlar.

Burada, son haftaların gündeminden şöyle bir anda seçiverdiğim birbiriyle ilgisiz iki ayrı olaydan, bir de aynı kişiye çevirtilen, gençliğe dönük, iki yeni yerli filmden söz edeceğim.

Sosyal iletişimde algımızla kolayca oynanıyor. Yeni çevrilen filmler bile algımıza yönelik. Haberler yine aynı. Neler mi yapılıyor?

Bizi ayakta tutan değerlerle gizli – açık savaş. Toplumu bölücülerin söylemlerine alıştırmak, ihaneti, hainliği ünlüler eliyle kanıksatmak. En önemlisi de, filmler aracılığıyla Avrupalı’nın, “iki kişilik” bencil dünyasını, Türk aile yapısına sezdirmeden aşılatmak. Genç kuşaklara anayı babayı yok saydırmak... Her olumsuzluğu çağdaş eğitim sistemine bağlayan yobazı, Cumhuriyet değerlerimizle oynatmak.

Okuyanı, göreni, izleyeni ilk başta yanıltıyor bu tür haberler.

Yazı üç bölüm. Önce filmler üzerine bir söyleşi. Son çevrilen (2016) Türk filmlerinden ikisine şöyle bir bakacağız.

İkinci bölümün konusu; eğitimsiz bırakılmış çocuklarımız, çocuklardaki acımasızlık. Çarpık bir sözde hayvan sevgisi.

Üçüncü konu ise bir yardım çağrısının çağrıştırdıkları, yardımın gölgesinde yapılmak istenilenler: Bölücülüğü normalleştirmek, toplumu tepkisizleştirmek. Ünden, ünlülerden yararlanarak algıları kolayca etkilemek.

Bir zamanlar, Türk aydınına bulaştırılan, Cumhuriyetin kuruluşuyla başlatılan o ilk ihanetin, “Komünizm” sevdasının yerini, günümüzde bölücü kanlı örgütün destekçileri, ülkemizin bölünmesini isteyebilen sözde aydınlar aldı.

BOZ FİLMLER

Yandaş TV kanalları, akşamları yeni çevrilen Türk filmlerinden örnekler koyuyorlar. Arka arkaya, son yılların gözde popçusu Murat Boz’a başrol oynattıkları iki film izledim. “Kardeşim Benim” filmiyle, “Dönerse Senindir” filmi.

İlkinde, şarkıcı olarak, gerçek kimliğiyle önde.

Popçu, ikinci filminde fotoğrafçı rolünde, sanatsal bir sergi açarsa (!) ünlenecek, kızların dikkatini çekecek, kendini aldatan, çoktan başkasıyla olan, ünlenirse ona geri dönecek.

Pop müziğinden uzak biri olarak, Murat Boz adını ilk, bir kız çocuğundan duymuştum geçen yıllarda. “Kızım, bildiğin sevdiğin bir şarkı var mı? Derslerde söz edilen bir Türk büyüğünün adını söyle.” demiştim köyde çocuğun ev ödevlerine yardım ederken. “Murat Boz” demişti, dokuz yaşındaki kız. “Onu çok seviyorum. Tek onun şarkılarını dinliyorum.” Daha sonra, şarkıcının şarkılarını araştırınca öyle kalakalmıştım. Yeni yetişenler, ne çocuk şarkıları biliyorlardı ne de yaşlarına uygun beğenileri vardı. Büyümeden onları yetişkinlerin sahte aşklı meşkli yaşamına sokmuştuk.

Bu sözlerle söylenen şarkımsı şeyleri bir çocuk nasıl beğenebilir akıl almıyor. “Kedicikli Adnan”ın “İnşallahlı – maşallahlı” söylemleri bile şarkılara girmiş. Tam günümüze uymuş şarkıcı, dincileri aratmamış:

“Kaşına gözüne boyuna posuna yavrum /Tü tü tü tü maşallah / Bir hayli özenip bezenip yaratmış seni Allah/ Endamın havan yakıyor yeri / Tü tü tü tü maşallah!/ Sabrın sonu selamettir benimsin inşallah.”

“Şans yok, cepte para yok / Ev araba yok, yok Allah yok / Boşver akışına bırak her şeyi / İnceldiği yerden kopsun.”

“Sana aşkım minimum / Sana öfkem maksimum (maximum).”
Bu şarkıyla da “x”(iks) sesini dile sokmuşlar.

Ya, “Umurumda Değilsin” şarkısı? O da tüm tanıtımlarda yanlış yazımlı (umrumda). Şarkılarda sözün, söz güzelliğinin, dilini sevmenin bittiği an burada:

“Pancareyi hipiriki tiki hamo / Lako to tantatun kata /Pankan senka rikki cikki naniko / Pantabe tuporot tutu cappa /Hatco rikatti panika”...

“Kardeşim Benim” filminde bir ünlü dizi oyuncusunu daha oynatmışlar. Burak Özçivit. Her iki başrol oyuncusunun da saçları önden top gibi kabartılmış, son yılların modası kirli sakal, kara sakal da ihmal edilmemiş.

Filmin konusu, bir oradan bir buradan alınma. Ne buldularsa torbaya doldurmuşlar. Böyle iki sevilen oyuncu bulmuşlar, konuya ne gerek var? Gökten zembille iniveren babanın evlilik dışı kızı, üvey kızkardeş, lösemili kız, hastane kapılarına düşme, bir bölgemizin yerel çalgıcılarını, bir süre gülmece niyetine kullanma, onların güldürücü, aksanlı konuşmaları, oynak müzikleri... Cenaze - eğlence hepsi bir arada. Orada eğlenen köylü kadınlarla, kadının birinin Murat Boz’a kağıt niyetine imzalattığı (?) “paçalı kadın donu”yla dalga geçme, köy kadınlarını küçümseme. Ancak bir çocuğu inandıracak yapaylıkta kavga dövüş sahneleri.

Babalarının ölümü üzerine dargın iki kardeş cenazede buluşur. Bu andan sonra da cenazeyle – ölümle dalga geçme başlar. Öyle ki cenazeden iki gün sonra babalarının vasiyeti üzerine birlikte konser verecektir dargın kardeşler. Birinin (popçu olanın) özel konser programı zaten hazırdır. On binler onu bekliyordur. Kendi konserini kaçırmak istemez. Babası ölmüş ölmemiş farketmez. Cenazeden sonra konsere çıkacaktır. Babanın bilmeceli- bulmacalı- kasetli – sesli görüntülü vasiyeti tam bir acı –gülmece. Bir çocuk polisiyesi gibi. Masal üstü. Güldürüyorlar ağlanacak duruma. Eski zaman kasetleriyle iletişim kurdurma saçmalığı. Sözde eskiye özlemi anlatacaklar. Hiç inandırıcı değiller. Eskinin Anadol marka yıkık dökük arabasıyla gezintileri de öyle. Safçaları kandırmaya yönelik. Gazeteci kız olayı da (Kadın oyuncunun -Aslı Enver -rolüne hiç uymamış, hiç yakışmamış olduğunu da belirtmeli.) altmışlı yılların ünlü “Roma Tatili” filminden esinlenme. O filmin kötü bir taklidi. Kızın ne anası, ne babası, ne arkadaşı, ne sorumlu olduğu birileri var. Yalnızca işvereni her an telefonda, kızı sıkıştırıyor. Filmde, herkes birey, yalnız, ailesiz. Kız, bu iki kardeşin bir şekilde arabasına biniyor, sonrası onlarla nerede akşam orada sabah. Oh ne âlâ memleket hesabı... Öyle bir yaşam tarzına özendiriliyor ki gençlik, izlerken için yanıyor. Burası neresi, bunlar kim diyorsun.

“Dönerse Senindir” filmi de aynı havada bir film. Anlatılan yaşamı, al Amerika’ya oturt, Kuzey Avrupa ülkelerine oturt... Oralara bile tam uymaz. Barlarda tanışmalar, barlarda yaşam. Gece yaşamı, çalışmadan yaşama. Ailesiz kızlar, kadınlar. Filmde orta yaşlı bile yok, neredeyse herkes genç. Ayrı bir dünya kurmuşlar filmde, yeryüzünde eşi benzeri yoktur. Tek dertleri birini bulmak, bulduğunu tutmak, bırakmak... Kızlar erkekler, ellerde içki bardakları, içki şişeleri... Bardan çıkıp gecenin bir yarısı barda yenice tanıştığının evine gitmek, orada kaç gün gecelemek... Hepsi normal... Önceki sevgilisinin, kıza, kendisinin yakınına yanaşmama cezası verdirmesi, “kadına uzaklaştırma cezası,” bu kadar uçuk durumlar... Şu sözler filmden:

Erkek: “Herkes sevgilisiyle bir ayrılıyor, bir barışıyor.”

Kız: “Eğer okaysen... benden...”

“Kız daha dokuz yaşında. Hayatına giren ilk erkekle evlenmeyecek kadar olgun.”

Değişim adına toprağa gömdükleri hırkanın (?) ardından oyuncuların dedikleri:

“Hırka rahmet istedi.” “Allah rahmet eylesin.” “Keşke hırkayı gömmeseydiniz.”

Kızın kendini erkeğe anlatması: “ Bir Japon sevgilim vardı. Ben anneme İzmir’e gidiyorum dedim, evden çıktım, Japonya’ya sevgilime gittim.”

Erkeğin kadına dedikleri:

“Sen bu dünyada görüp göreceğim en psikopat kadınsın, en ruh hastasısın.”

Bir de şarkı söyleniyor o anda: “ Sarılmışım boşluğa...”

Bunlar da film yorumları bilgiağı ortamından alındı:

“Tatlı film be!” “Harika bir filmdi. Süper, beğendim.”
“Güzel film, eğlenceli film. İzlenmesi gereken film.”

Bu, gençliği zehirleyen filmi, başrolde sırf popçu Murat Boz oynuyor diye seyredenlerin beğeni sözleri bunlar. Bunu veriyorsun, karşılığında ne alacaksın ki onlardan? Popçu da topçu da parayı verdin mi her rolde oynar. Asıl bu filmi çevirtenlere bakmalı. Kim onlar?

“ÜÇ ÇOCUK AZMANI”

“Hamile kediyi Pitbul cinsi köpeğe parçalattırma” olayı ikinci konumuz.

Gazeteler, neredeyse tüm büyük yayın kuruluşları, aynen böyle başlıklar attılar:

“Hamile kediyi Pitbul'un ağzına böyle attı!”(video)
“Hamile kediyi pitbullun önüne atıp parçalattılar (Habertürk)”
“Büyük vicdansızlık! Hamile kediyi Pitbull'un ağzına böyle attı (Hürriyet)”
“Hamile kediyi Pitbull'un ağzına attı! - En Son Haber -”
“Hamile kediyi Pitbull'un ağzına atan çocukların... (Cnntürk)”
“Kediyi Pitbull'un önüne atıp parçalatmışlardı! Sözleri kan dondurdu ... (Takvim)”
Cumhuriyet gazetesinde bile yer buldu haber, aynı, bir merkezden çıkmış sözlerle:
“Cumhuriyet MOBIL - Haber: “Hamile kediyi pitbullun ağzına atan ...”

Neredeyse bir hafta bu konu her türlü derdimizi unutturup milleti oyaladı: “Çocuklar ne hainmiş. Onlar çocuk değil yaratıkmış. Çocuk azmanıymış. O çocukları toplumdan ömür boyu tecrit etmeliymiş (hapiste tutmalıymış). İslam öğretilmediği için bunlar olmuşmuş. Kemalistler suçluymuş.”

O ne, nasıl oluyorsa, hangi yasa buna izin veriyorsa, çocukları polisler anında tutup götürüyorlar. Sokaktan, herkesin içinden. Neymiş, azgın köpek kediyi parçalarken seyretmişlermiş. Mahalleli ihbar etmişmiş. Bir çocuğun hayatıyla oynamak bu kadar kolay. Karakollar, sorgulamalar, gazeteciler, çocuklara laf atmalar... Onların da bıçkınca yanıtları. TV dünyasında ünlendik diye sevinmeleri.

Dahası da var. Karakolda polislerin yüz ifadeleri. Sevecen bakışlılar, çocukların omuzlarına el atmışlar. Madem öyle, o çocukların karakolda ne işleri var? Suç duyurusunda bulunulduysa, çocukların velileriyle yazılı – sözlü iletişim kurarsınız. İnsan onuru, çocuk hakları nerede?

Hani nerede çocukları koruyan bir kurum? Hayvan hakları diye yırtınırız - bunu derken de yalnızca kedi - köpek hakları gelir akla, diğer hayvanları hayvandan saymayız- çocukları koruyan bir kurum, o kurumun yetkilisi niye yok ortada? Psikolog yardımı nerede? Çocukların işledikleri bu tür suçlarda (burada kediyi öldüren yasaklı türden bir köpek, çocuklar değil ) anne babaların sorumlu tutulması gerekmiyor mu? Anne babaları neredeler çocukların?

Basın – yayın bu konuya pek bir bayıldı. Çocuklara saldırmayan kalmadı.

Dinci bir yayının yazarı (Diriliş Postası) kantarın topuzunu kaçırmış bu konuda:

“Hapis cezası sorunu çözmez; onları insani, vicdani, İslami yönlerini geliştirecek yaptırımlara ve eğitimlere tabii tutmalı!..”

“Eski yazı” savunucusu yazar, aradığı malzemeyi gökte ararken yerde bulmuş.

Eğitimde “İmam hatipleşme” yetmemiş, okulları toptan Ortaçağ okullarına dönüştürecekler. Bahaneyi de bulmuşlar. Tarikat yurtlarındaki sayısız çocuk tecavüzleri, oralarda yanarak ölen çocuklar önemli değil, bir kadın bakanın dediği gibi, “Bir defayla birşey olmaz.” Ama çocukça bir dürtüyle, TV’lerin, bilgisayar oyunlarının etkisiyle, belki de ailesel sorunlarla, saldırı köpeğinin yaptıklarına kayıtsız kalan çocuklar hedefte. Saldırı köpeğinin sokağa başıboş salınmasını suç görmeyi, bakılması yasak olan Pitbul köpeğinin sahibini aramayı bile akıl etmedi hiçbir yetkili. Köpek sahibi hapsi boylamadı, para cezası kesilmedi duyduğumuz kadarıyla. Varsa yoksa ergen çocuklar üstünden eğitim sistemine saldırı, fırsat bu fırsat denilerek kapkara bir dinciliğe “sistemi” teslim etme isteği.
Diriliş Postası yazarı, çocuklara damgayı vurmuş, psikopatmış bu on, on bir yaşlarında görünen, haberlerdeyse 13 yaşında denilen çelimsiz ergenler:

“Bu çocuklar, maalesef ki istisna değil; sokaklar, caddeler, meydanlar böyle psikopat çocuklar ve gençlerle dolu...”

Şırıngası da elinde:

“Bu çocuklar, şimdiden geleceğe atılmış saatli bombalardır. Devlet, adalet eliyle bu çocukları ıslah edemezse...” diye o çocukları şimdiden toplumdan dışlıyor.

Nasıl bir akılsa, bu olayın içine “Ahiret korkusu”nu bile sokuvermişler. Acımayı, doğayı, canlıları sevmeyi, çocuklara örnek olarak, onları severek değil, öldükten sonra ateşte yanacaksın diye korkutarak öğretecekler.. Hem de bu çağda:

“Bu çocuklara, gençlere hoşgörü gösteren, yaptıklarının yanlış olduğunu anlatmayan, vicdan, merhamet aşılamayan; günah, Allah korkusu, ahiret kavramını hayatlarından çıkaran sistem başta olmak üzere hepimiz suçluyuz!..”

Buradaki suçlanan “sistem”, çağdaş- akılcı sistem. İstedikleri, Arap ülkelerinin seviyesine inmemiz.

Neredeyse bu çocukları yaşatmayacaklar. Arap ülkelerindeki kanlı iç savaşları, insanların oralarda birbirini boğazlamasını hepten unutmuşlar. Oradaki çocuklar ahireti duymamışlar mı yoksa? Burada, bitirmek istedikleri çağdaş Cumhuriyetimize vuruyor “Diriliş” yazarı:

“Sizin Kemalizm ve laikliğiniz çözüm bulsun bakalım bu insaniyet ve İslamiyet yoksunluğuna!..” Bu gazetede bugünün tarihi şöyle yazılı: “4 Zilhicce 1440”. Kafalar hepten eskimiş, devrimlerimizi içine sindirememiş...

Bizim akıllılar da, bu yapılmak istenen algı oyununa geliyor, eğitimle ilgili bir çocuk olayını, psikologların eğitimcilerin çözmesi gereken bir olayı sürekli gündemde tutup çocuklara saldırıyı sürdürüyorlar. Saldırı köpeğini al sokaktan önce. Barınağa teslim et. Kedin varsa evinde bak, sokağa salma. Tasmalı olsun ev hayvanların dışarda. Eskiden o yaşlarda kuş lastiğiyle oynamaz mıydı çocuklar? Hiç mi çocuk olmadınız, çocukları gözlemlemediniz, hiç mi çocukların o yaşlarda neden böyle acımasız olabildikleri hakkında bir fikriniz yok?

Yeni çevrilen filmlerde ahlak anlayışı arama. Amerika’yı geçmiş bir uçuk saçık yaşama gençler özendiriliyor. Ya bir uçta, ya diğer uçta olacaksın. Ortası yok. Bir sokak olayında da hemen başka bir yaşam öne sürülüyor. Okulları, yazıyı Cumhuriyet öncesine döndürebilmek asıl erek... Dinciliğe bulaşacaksın, tarikatlara karışacaksın... Kurtuluş dincilikte diyor, karasakallı genç yazar: Suçlu, “... günah, Allah korkusu, ahiret kavramını hayatlarından çıkaran sistem...” Böyle denirken hangi sisteme laf atılıyor? Çağdaş Atatürk Cumhuriyeti sistemine.

Son vereceğim örnekte de bölücülük devrede. Bizim iki büyük düşmanımız vardır eskiden beri. Yobazlık, yobazlığın can ciğer arkadaşı; bölücülük.

GÖVDEMİN TÜYÜ

Aşık Veysel’den sonra bildiğimiz anlamda halk ozanı yetişmedi ama madem kendilerine bu adı yakıştırmışlar, biz de halk ozanı diyelim bu yazıda onlara.

Aşık Nurşani derler bir halk ozanı varmış. Uzun yıllar önce Almanya’ya yerleşmiş, orada bir Alman’la evlenmiş, iki de çocuğu olmuş. Çocuklarından biri, babası gibi müzikle ilgilenmiş, çalar söylermiş, bir de ona hayran kitlesi oluşmuş her çalan söyleyene olduğu gibi.

Sonra bir gün, baba, oğlu için sosyal iletişimde yardım çağrısı yayınlamış:

“Değerli canlar. Gövdemin tek tüyü, bir tek oğlum maalesef gırtlak kanserine yakalandı sizin herkesin tüm sevenlerinin desteğine ihtiyacım var.” diye başlayan bir çağrı. “Elinizden ne geliyorsa… Oğlumun kurtuluşu için yardıma ihtiyacım var.”

Buraya kadar, bu sözleri her okuyan, üzülmüştür. Bir hastalığın tedavisinin devletçe karşılanmamasına, ülkemizde sigortalı kişilerin sağlık güvencesinin yetersizliğine, sağlıkta çağ atladığımızı sananlar inanamamıştır. Almanya’da yaşayan, annesi Alman birinin orada tedavisinin yapılmamasına da akıl erdirememiştir.

Önce, popçu Haluk Levent devreye girer olayımızda. Ardından Bakanlık, merak etmeyin biz arkasındayız, der. Bir de yabancı takma adlı, neyin ünlüsüyse, bir ünlü (Reynmen; sosyal medya fenomeni imiş) yardıma hazır olduğunu duyurur. Çok geçmeden; “Önemli duyuru” adıyla, Haluk Levent, “Sağlık bakanının araya girmesiyle sorun çözüldü, lütfen hesap numarası paylaşmayalım, diyerek bu işi yönetmeyi sürdürür.

Sonrası ise olayın, tam bir bölücü propagandaya (beyin yıkama yöntemine) dönüşür. Ne yapılmak istendiğine akıl sır ermez.

İşte, çirkinlikler de bundan sonra başlar:

“Yeni Şafak” ilk duyuruyu yayınlıyor: “ Hasta yatağındaki Nurşani’ye "Kürdistan" linci.”

Meğer oğul Nurşani’nin çalıp söylediği, eli kanlıların, bölücülerin dili olup söylediği, vatan bütünlüğümüze ihanet eden müziğimsi bir çirkinlik varmış, yıllardır bilinirmiş, kimseye sürpriz değilmiş:

“ Bağımsız bir ”Kürdistan" kurulsun mu lo lo kurulsun mu?/ Bağımsız bir “Kürdistan”kurulsun mu? Kurulsun.”

İğrenç sözler, kendi ülkesini ateşe atan, şehitlerinin kemiklerini sızlatan, katil sürüsünün ağzıyla konuşan, küresel yayılmacının planına yardım eden ihanet sözleri bu kadarla bitmiyor:

“ Diyarbekir” dağları kan bulanık akıyor / Koçyiğidim yaralı, yaraları akıyor.” Sesli çekimde burada alkış, bravo, ağzına sağlık sesleri... Sonra yine baştan...

Tabii, Haluk Levent sosyal iletişimde, “oturumu” yönetmeye devam ediyor:

“Onu yargılayacaksak tüm çözüm sürecini yargılamamız gerekir. Pişman olmuş, ne yapalım?”

Burada bir de saçmalamış, sözde ihanet sözünü yumuşatacak: "Kürdistan” bir coğrafyadır.” demiş bu ünlü popçu, hani Atatürk’ün Gençliğe Hitabı’nı “Ey Türk Gençliği” yerine, “Ey Türkiye Gençliği diyerek konserlerinde okuyan kişi.

Bunun üzerine, bölücü basın, sözde daha da kudurmuş: “Kürdistan” ifadelerinin “hata” gibi gösterilmesi yanlışmış. “Kürdistan” tarihsel gerçeklik(?) imiş.

En son, Haluk Levent’ten kendini eleştirenlere bir yanıt daha gelmiş:

“Şunu herkes bilsin! Bize bir talep geldiğinde onun profiline girip bakmayız bakmayacağız!”

Bir yanda, inandırıcı olmayan bir yardım çağrısı. Diğer yanda kudurmuşçasına bağrışan, kimseden sakınmayan bölücüler. Madem, anında, Sağlık Bakanlığından gereken desteği vereceğiz yanıtını alacaktınız, ayrıcalıklı olduğunuzu biliyordunuz, neden sosyal iletişimde gündem yarattınız?

Olayın anında bölücü gösteriye çevrilmesine neden oldunuz.

Acıma, çaresiz kalma duygusunu kullandırarak bölücü azgınlara, vatan satıcılara fırsat yarattınız...

Bu arada bölücü söylemlere biraz daha alıştırıldı toplum, ihanet kanıksatıldı, bu tür sözlere karşı duyarsızlaştırıldı insanlar. İyi iş çıkardı toplumu ayrıştıranlar, kafaları karıştırarak bölücülük yapanlar...

SON SÖZ


Günlük olayları, haberleri, olan biteni bir de aynanın arkasından görmeye, her ünlünün ardına takılmamaya, ardına düştüklerimizi arada bir sorgulamaya ne dersiniz?

Çok geç olmadan, belki bu kötü gidişe karşı bir çözüm üretiriz.

Birleşiriz, anlaşırız, bildiklerimizi bilmeyene anlatırız, uyuyanı uyandırırız, belli mi olur?

Feza Tiryaki, 6 Ağustos 2019
Kullanıcı küçük betizi
Feza Tiryaki
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 777
Kayıt: Sal Kas 09, 2010 14:12

Şu dizine dön: Feza TİRYAKİ

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x