Ulusal Dava

Kuralları okumadan Foruma katılmayınız..

Ulusal Dava

İletigönderen Güncel Meydan » Sal Kas 29, 2011 5:34

Bu yazı, her türlü yıkıma karşı yurdunu kurtarmak amacıyla kararlılıkla çarpışacak onurlu, namuslu yurttaşlar için yazılmıştır.



Sırt Çevirin, Yüz Çevirin

Kim ki karşı devrim yaymacalarına (propagandalarına) kapılmışsa veya bunları savunuyorsa ondan uzaklaşın, yüz çevirin; ona sırt çevirin. O artık sizin arkadaşınız değildir; o artık sizin dostunuz değildir; o artık sizin akrabanız değildir. O ya aldanmıştır ya karşı devrimcidir. Artık, bunlar gibi militanlaşmış veya militanlaşma eşiğinde olanlara bireysel olarak yaklaşmayın, bireysel olarak yanıt vermeyin.

Aldanmışı aldatandan kurtarmanın özel yolları tükenmiştir. Keskin bir bıçağın çizdiği sınır, son dönemde tam olarak belirginleşmiş, yıkımın son aşamasının tamamlanma devresinin başladığını göstermiştir. Bireysel tartışmalar, zaman kaybından ve aldanmış kimsenin aldandıklarını -az veya çok- olağanlaştırmaktan, yasallaştırmaktan öteye gidemeyecek durumdadır. Yanıtlar, belirli noktalardan genel yollarla (yazıyla, bildiriyle, basın açıklamasıyla) verilmelidir.

Zamanınızı ve gücünüzü kendinize ve öteki karşı çıkıcılara (muhaliflere) harcamak zorundasınız. Gelişmenin sınırı yoktur; kendinizi geliştirmeyi sürdürün. Gelişiminizden sağladığınız birikimler örgütlenme aracı olacaktır.

Küfrediyorlar; kulağınızı tıkayın. Aşağılıyorlar; ses çıkarmayın. Zûlmediyorlar; dişinizi sıkın. Zamanınızı ve gücünüzü karşı devrim yaymacalarıyla aldanmışlara değil -o veya bu nedenle- aldatılamamışlara, aldanmamak için direnenlere, kafası karışmış olanlara harcayın; onları birliğe çağırın, örgütlenmeye çağırın. Düşünce yerleşsin ki yabancılık çekilmesin; belleklerde var olan ürkü azalsın, savaşım isteği ise filizlensin, büyüsün.

Önce siz dayanın ki, seslendiklerinize dayanç ve umut aşılayabilesiniz.

Örgütsüzlük, savrukluk umarsızlıktır; umarsız olan savunmasız ve çıplaktır. Verilen her türlü savaşım, ulusal bir örgüt olmadan kesin ve tam olarak başırıya ulaşamayacağı gibi ulusal bir örgütün yetersizliği veya doğru anda bekleyip yanlış anda ilerlenmesi de yenilgi getirebilir. Dayanca dayanç katarak sağlam olarak örgütlenene kadar yersiz başkaldırılardan kaçınılmalıdır.


Yarım hazırlıkla, yarım önlemlerle yapılacak saldırı, hiç saldırıda bulunmamaktan daha çok fenadır.
1922 (Nutuk, II, s. 636)


Biri işi zamansız yapmak, o işi başarısızlığa uğratmak olur. Her şey sırasında ve zamanında yapılmalıdır.
1919 ( Mazhar Müfit Kansu, E.Ö.K. Atatürk’le Beraber, Cilt: I, S. 235)



Bilmeden Değiştiremezsin

Her davanın ilkeleri vardır. Ulusal davanın ilkelerini en ince ayrıntısına kadar bilin ki aktarabilesiniz; uyun ki çelişmeyebilesiniz; yayın ki hakkını verebilesiniz. Yanlışı olana doğrusunu anlatın, eksiği olanı tamamlayın, unutana anımsatın.

İlkelerin doğruluğu sarsılmaz bir inanç ile benimsenmelidir. Çünkü ilkelerin gereğinin yapılması yaşamsaldır. Tam bir inançla benimsenmemiş ilkeler kararsızlık ve ürküye yol açar; gereği yapılamaz. İlkelerin gereği yapılamazsa, Türk'ün kaydını nüfustan düşüreceklerini davulla zurnayla duyuranların, bu düşlerini gerçekleştirmesi önünde sağlam bir engel bulunmayacaktır.

İşte, bu nedenden ötürü ulusal davanın ilkeleri anlatılırken, benimsetilirken, bu işi yapanların -dil, din ve tarihi de içine alan- ulusal ekinimizi (kültürümüzü) olabildiğince derine inerek incelemeleri zorunludur. Var olan genel ihanet konuları açıktır, vurucu noktalar bellidir, yıllardır adım adım zeytin yağı gibi üste çıkan hainlerin ne tür çarpıtmalarla, ne tür yöntemlerle ulusumuzu yanılttığı da ortadadır. Durum böyleyken üzerinde çalışılacak konular da sınırsız değildir. Böylece, eksik kalınan yerlerde de, birbirini tamamlayıcılık daha kolay ve hızlı devreye girecektir.

Efendiler! Bir millet varlığı ve hakları için bütün gücüyle, bütün düşünsel ve özdeksel (maddî) güçleriyle ilgilenmezse, bir millet kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa şunun, bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Ulusal yaşamımız, geçmişimiz (tarihimiz) ve son dönemdeki yönetim biçimimiz buna pek güzel kanıttır. Bu nedenle örgütlerimizde ulusal güçlerin etken ve ulusal istencin (iradenin) egemen olması ilkesi onaylanmıştır. Bugün, dünyanın bütün milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Ulusal Egemenlik...1920 (Nutuk III, s. 1185)


Hakikaten memlekete hizmet etmek istiyenlerin kalbi açık olmalıdır; açık söylemelidirler. Millet ile, milleti sevk ve idare edenler çok açık görüşmelidirler. Olan şeyler ve yapılacak şeyler olduğu gibi ifade olunmalıdır. Yoksa, safsatalar ile milleti aldatmak, onu birbirine düşürmek demektir. Kuralımız, daima millete karşı hakikatleri ifade olmalıdır. Milleti aydınlatma, bu demektir. Millete hakikati izan edenler, kendilerinin de aldanmadığına emin olmalıdır. Arkadaşlar, benim bütün hayatımda takip ettiğim meslek budur!
1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 8. 12. 1929)



Göze Alınanı Kararlılıkla Uygulamak

Kimse kaçınılmaz olandan korkmaz; korkulan, bilinmezliktir. Kimisi ölüm öncesinden, kimisi ölüm sonrasından, kimisi de her ikisinden ürker. Onurları ve namusları için gerektiğinde kararlılıkla çarpışacak olanlar, ürkülen bilinmezliğin oluşturduğu gözdağını umursamayarak tehlikelere atılacak olanlardır. Bir bilinmezin oluşturduğu gözdağını umursayanlar ise bilinenin açıkça verdiği gözdağına karşı koyamayacak kadar dayanıksızlardır. Sağlam olamayan ise toplumu pekiştiremez. Pekiştirilemeyen toplumlar yok olur.

Örtülü örtüsüz, açık gizli saldırılar karşısında sağlam ve keskin durmak gerekir. Ödün vermemek ancak savaş sanatının kurallarını da hiçe saymamak gerekir. Bu nedenle, savaş gelip kapımızı çaldığında, yönlendiricisinden yönlenenlerine, en üstten en alt derecesine kadar her savaşçı tam bir uyumluluk içinde ve kararlı olmalıdır. Unutulmamalıdır ki, bir savaş son aşamadır, ölüm dirim savaşı olmalıdır. Yine unutulmamalıdır ki son aşama kaçınılmaz olursa varlığımızı korumak için her türlü zorluğu göğüslemek de, belirsizliğe kafa tutup ölümü göze almak da bir yükümlülüktür.

Öyleyse, ulusal savaşım, yok edicilerce savaş açılmadıkça, canlarımıza kastedilmedikçe bir düşünce savaşıdır. Bir savaşla karşılaşılır ise sağlam bir örgütün varlığı yaşamsaldır. Bu noktada benliği Türk varlığına bağlı subaylar devreye girecektir.

Ne olursa olsun şu ve bu sebepler için, milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş, zorunlu ve yaşamsal olmalı. Gerçek inancım şudur: Milleti savaşa götürünce vicdanımda acı duymamalıyım. "Öldüreceğiz!" diyenlere karşı, "Ölmeyeceğiz!" diye savaşa girebiliriz. Ama, millet yaşamı tehlikeye uğramadıkça, savaş bir cinayettir.1923 (Atatürk'ün S.D. II, s. 124)


Bağımsızlığı için ölümü göze alan millet, insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedakârlığı yapmakla teselli bulur ve elbette esaret zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete göre dost ve düşman nazarındaki yeri, farklı olur.
1927 (Nutuk I, s. 13-14)



Savaşmadan Yenilmek

Karşı devrimin bugüne kadar sağladığı sayısız başarılar, gerektiği gibi savaşmadan (mücadele etmeden) yeniliyor olduğumuzun açık belgesidir. Meydanlara inip içimizi dökmekten öteye gidilememesinin nedeni kuşkusuz açık ve gizli yönlendiricilerin suçudur.

Yıkım takımının bundan sonra elde etmek istedikleri başarıları sağlamak için kolayca alştıkları yollar, engeller ise savaşamadan yenileceğimizin açık belirtisidir.

Bugünkü gidişe, uçuruma yuvarlanışa dur demek de, izlemek de elimizdedir. Ulusal ve genel bir savaşım örgütü kurmak, bu yıkıcı takımının amaçlarına erişmesini engellemek, son noktaya, savaş noktasına gelinirse eğer, ayrıca önemlidir, ayrıca yaşamsaldır.

Ola ki "özerklik", "federasyon" veya "bağımsız bir devlet" vb. gibi tanımlarla duyurularak bir karış toprağımız alınmaya çalışılsın, bunun için eli kanlı câniler-haydutlar-kaçakçılar örgütü öne sürülsün, parti başları, yargı başları, ordu başları kımıldamasın;

"Savaşılacak mıdır, savaşılmayacak mıdır" diye sormak geçmişimize ihanetten başka bir şey değildir. Gene de bu soruyu soranlar olacağı gibi savaştan kaçacaklar, hatta düşmanın yanına geçecekler olacaktır.

Dolayısıyla, sona gelindiğinde olasılıklar ikidir:

    İstenilen, buna karşın cılız gözüken olasalık: Tam bir örgütlülük ve tam bir inançla en büyük engel olunması; savaş kaçınılmaz ise de, tam bir kararlılık ve özveriyle kesin bir yenginin (zaferin) elde edilmesi.

    İstenilmeyen, buna karşın güçlü gözüken olasılık: Savruk kümeler veya bireylerin vereceği cılız savaşım; sonu belirsiz, çetin ve uzun bir savaş.

"Kim, ne zaman, nerede, nasıl" sorularıyla oyalanmak da anlamsızdır. Asıl olan, böyle bir başlangıç durumunda, "hazır mıyız, değil miyiz" sorusunun yanıtıdır. Bu da, ateşleyici bir başlangıçtan sonra, kimin nasıl tutum sergileyeceğiyle açıklanamaz; iş işten geçmiş, tüm kaynaklar tükenmiş olabilir. O saatten sonra ya hazırsındır ya avsındır.

Elbette birincisi için çalışacağız, cılız gözükenin kurulması için çabalayacağız; ancak ikincisi için hazırlanmak da yaşamsaldır.

Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvelâ bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen, bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim. Bilelim ki, millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.
1923 (Atatürk’ün S.D. II, s. 143)


Bağımsızlık ve hürriyetlerini her ne pahasına ve her ne karşılığında olursa olsun zedeleme ve kısıtlamaya asla müsamaha etmemek; bağımsızlık ve hürriyetlerini bütün mânasıyla koruyabilmek ve bunun için gerekirse, son ferdinin son damla kanını akıtarak insanlık tarihini şanlı örnek ile süslemek; işte, bağımsızlık ve hürriyetin hakikî mahiyetini, geniş mânasını, yüksek kıymetini, vicdanında kavramış milletler için temel ve ölmez prensip! Ancak bu prensip uğrunda her türlü fedakârlığı, her an yapmaya hazır milletlerdir ki, devamlı olarak insanlığın hürmet ve saygısına lâyık bir topluluk olarak düşünülebilirler.
1928 (Atatürk’ün S.D. II, s.249)



Davanın Temel-Yalın İlkeleri Şöyle Olmalıdır

1) Türkiye Cumhuriyeti, bölünmez bir bütünden öte tek uluslu bir devlettir. Yurttaşının adı Türk'tür. Dili Türkçedir. Bayrağı ay yıldızlı al bayraktır. Başkenti Ankara'dır. Ulusal ekini bir ve kendine özgüdür. İstiklâl Savaşı Ruhu ve ATATÜRK İlke ve Devrimleri temelinde yaşar ve yükselir.

2) Bunu onaylamayan, bozan, yıkmaya çalışan veya altını oyanlarla savaşım verilir; gerektiğinde savaşılır.

3) Bu davanın tek ve tartışmasız önderi Mustafa Kemâl ATATÜRK'tür.

4) Bu davanın birincil dayanağı adamlıktır.

5) Bu davayı gönüllüler değil yükümlüler sürdürür.

6) Verilen her türlü savaşım, ulusal bağımsızlık ülküsüne ve ulusal onura aykırı olamaz.

7) Yetersizlerin, kafası karışıkların veya ödün verebilecek yumuşaklıkta olanların bu davada yönlendirici bir konumu olamaz.

8) İlkelere aykırı düşüncelerin, söylem ve eylemlerin davada yeri olamaz.



Örgüt ve Yönetim

Davaya, halkın benimsediği veya benimseyebileceği savaşçı aydın önderler yön vermelidir. Böylece örgüt bir simge kazanmış olur. Simgeyi oluşturanlar, varsa kendi aralarındaki çelişkileri önceden çözmek zorundadır. Çözülen çelişkiler de, bunların neden ve nasıl çözüldüğü de açık bir dille halka anlatılmalıdır -ki vatandaş, "onun şuyu eksik, bunun şuyu yanlış, onunla bu nasıl yan yana gelir" benzeri çıkışlarda bulunduğunda verilecek sağlam ve inandırıcı yanıtlar hazır bulunsun.

Savaşım isteği ne kadar çok olursa olsun, ürküsü ne kadar az olursa olsun, vatandaşlar, kendi kendilerine genel bir birlik oluşturamaz. Çatısız evde yaşanılmaz. Savaşçı ve aydın bir topluluktan oluşan bir çatı oluşturmak simgeyi oluşturacak olanların birincil görevidir. Bu da yalnızca yazmakla çizmekle başarılamaz.

Var olan örgütleri davaya kazandırmak çetindir. Öncelikle, kendilerini özekte (merkezde) görürler. Bunun savrukluk olduğunu, savrukluğun sonuçlarının da neler olacağını iyi anlatmak gerekir. Tümünden önce, bu dava ulusal bir dava olacağından, tek ve tartışmasız önderi Mustafa Kemâl ATATÜRK olacağından, birtakım örgütlerin başlarının bencilliğini gidermek gerekir. Bu da, hem o örgüt içinden hem de dışarıdaki yurttaşların baskısıyla olur. Öyleyse, baskı ögesi olabilecek yurttaşlarla yoğun bir iletişim içinde olmak ve gerektiğinde doğrudan baskı ögesi olmak zorunludur.

Davanın kesin başarıya ulaşmasının tek yolunun genel bir örgütlük içinde olmaktan geçtiği apaçık ortadayken, bencil ve kibirli olabilecek örgüt başları ya baskının karşılığını verecek ya da sözü geçersizleşecektir.

Ulusal genel bir örgüt, yurdun dört bir yanına dağılmış derneklerden, oluşumlardan çok daha ayrımlı olarak, yurdun herhangi bir köşesinde, herhangi bir noktasında kendine yer bulmalıdır. Öyle ki, illerle, ilçelerle genel olarak sınırlanamaz. Çünkü ulusal ve genel örgüt, en kötü olasılıklar göz önünde bulundurularak yapılandırılmalıdır. Bu da, örgüt denetiminde ulusal bir ağın örülmesiyle olanaklıdır.

Devlet kurumlarında, halk kurumlarında yer edinilmelidir. Halk, kurulacak örgütü benimsediği ölçüde bu kolay veya zor olacaktır.

Bizim, bu sınırlı alanda yaptığımız sormacanın sonuçları olumlu çıkmıştır. Büyük çoğunluk, ikinci bir "Ulusal Savaşım" için yurt genelinde yapılanacak partiler üstü ve birleştirici bir örgüt kurulduğunda katılacaklarını belirtmişlerdir. Elbette bu sonuçlar sınırlı bir alanı kapsamaktadır, genele vurulamaz. Gene de, bir istencin varlığı açıktır.

Bu hareket, milletin bir arzusudur; hatta bir ihtiyacıdır. Bu arzu ve ihtiyacı doğuran şey de kişiler değil, bizzat olaylardır. Devletin bütünlüğünü ve bağımsızlığını tehdit eden kanunsuz birtakım ihtiraslar, topraklarımıza hiçbir hakka dayanmaksızın vuku bulan taarruzlar, tehlike karşısında millete birleşmek lüzumunu duyurmuştur.
1919 (Atatürk’ün S.D.III, s. 6-7)


Millet önünde, onun bağımsızlığının temini önünde, onun liyakat, ilerleme ve yenileşmesi önünde her kuvvet, ancak milletin irade ve emeline uymak suretiyle yaşayabilir. Milletin irade ve emeline uymayanların talihi acıdır, yok olmaktır.
1923 (Atatürk’ün S.D. I, s. 299)

Böyleyse, aşağı yukarı belli olan simgeyi oluşturacak savaşçı aydın önderler üzerinde yoğunlaşmak, ilk önce onların bütün olmasını sağlamak ve simgeyi bir ad altında halka sunmak ilk uğraşımız olmalıdır.


Birtakım Değiniler


Yanlış Kullanımlar

Halk sözcüğünün anlam ve ayrımı:

  1. Aynı ülkede yaşayan, aynı kültür özelliklerine sahip olan, aynı uyruktaki insan topluluğu, folk:

    ÖR: "Türk Halkı."- .
    [Kişisel ek: (Ulus)]


  2. Aynı soydan gelen, ayrı ülkelerin uyruğu olarak yaşayan insan topluluğu:

    ÖR: "Yahudi Halkı."- .
    [Kişisel ek: (Irk)]


  3. Bir ülke içerisinde yaşayan değişik soylardan insan topluluklarının her biri:

    ÖR: "Bağımsız Devletler Topluluğunun halkları."- .
    [Kişisel ek: (Federasyon, Konfederasyon)]


  4. Belli bir bölgede veya çevrede yaşayanların bütünü, ahali:

    ÖR: "Bütün köy halkı orada idi."- Ö. Seyfettin.
    [Kişisel ek: (Yerel/Yöresel Topluluk)]


  5. Bir ülkedeki yurttaşların bütünü, kamu:

    ÖR: "Bilmiyorlar ki halk, halkın diliyle konuşan sanatkârla birliktir."- O. V. Kanık.
    [Kişisel ek: (Yurttaşlık)]


    Türk Dil Kurumu


Ülkümüz, beşinci anlamı birinci anlamla bir kılmak, bütün yurttaşları ulusun bir ögesi yapmak, kısacası bozulanı onarmak olmalıdır. Dördüncü tanımı, -anlamından kopararak- "özerklik" niteliği eklenip kimlikleştirme çabası vardır. O hâlde, bu yeni tanım, üçüncü tanıma denk düşer, ikinci tanımdan da pay alır. Bunun adına "budunsal bölücülük" denir. Hem buduncudur (ırkçı) hem de bölücüdür (federe). Bu, birlikçilik, bütüncülük olarak da pazarlanmaktadır. Adamlığın kardeşlik ilkesi arkasına saklanılarak -bilinçlice veya bilinçsizce savrulan- "halkların kardeşliği", "filanca halk" veya daha masum olan "falanca kardeşlerimiz  gibi çarpıcı deyişler günümüzde de çokça yer etmektedir.

Madem ki Türkiye Cumhuriyeti'ndeki her yurttaş, kökenine bakılmaksızın Türk'tür; öyleyse bu deyişler buna uymakta mıdır? Elbette uyar bir yanı yoktur. "Türk halkı, Pakistan halkı ile kardeştir" deyişindeki gibi iki ayrı devlet söz konusu olsaydı bir sorun oluşturmazdı. Ulusun içinde bulunan kökenlere, ne kendileri ne de başkaları ayrı bir kimlik yükleyebilir. Kökenler elbette yadsınamaz; ancak könenler Türklük dışında tanınmaz da. Öyleyse yukarıdaki kalıp deyişler, tek uluslu ulusal bir yapı içinde gereksiz olduğu gibi bozucudur da. Gerektiğinde ise "filanca kökenli Türkler" veya "Türk falancalar" deyişleri kullanılmalıdır.

Genel Türklük ile bizler arasındaki özel bağ, ancak ve ancak ulusal ekinimizle (kültürümüzle) uyumlu olduğu ölçüde gelişebileceği için, yukarıdaki tanımlarla arasında (ırk temelli) bir çelişki oluşturamayacağından, bu da bir sorun oluşturmaz. Yine de, bu bağlamdaki söylemlere dikkat edilmelidir; gerek adamlığın ilkeleri, gerek ulusumuzun özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır.


Genel Ağdaki Bilgisizlik ve Bayağılık Hakkında

Feysbuk ve benzeri ortamlardaki yazışmalar, ülkenin düştüğü duruma üzülen ve bu duruma karşı çıkan yazışmacıların ezici çoğunluğunun ne kadar kör, ne kadar bilgisiz olduğu ve ne kadar bayağı düşündüğünü apaçık göstermektedir. Bu duruma onlarca, yüzlerce değil, binlerce örnek sunulabilir. Bunları kümelemek gerekirse şöyle sıralanabilir:

    1) Konuyla ilgisizlerin kişisel veya genel yorumları

    2) Konuyu algılamadığının bilincinde olmayanların yorumları

Birinci küme doğrusu ilgisiz olduğundan bilinçsizliği gösterir. İkincisi ise daha da üzücüdür. Çünkü bu ikincisinde kişi kendisini bilgili ve bilinçli sayar; oysa kişi kördür, yalan-yanlış-uydurma bilgilerle(!) donanmıştır. Bu durum, "kişinin kendine göre anlayışı" tanımıyla açıklanamayacak kadar önemli ve kapsamlıdır. Çünkü başında belirtitğimiz gibi, kişi kendisini bilgili ve bilinçli saymaktadır; oysa değildir.

Bu durumu değiştirmenin iki yolu vardır:

    1) Doğruyu dayatmak ve direnenleri uzaklaştırmak veya onlardan uzaklaşmak

    2) Çekilmek (hiçbir konuyu dile getirmemek) ve zamana bırakmak

Birinci yol savaşıma uygun olsa da sıkıntı yaratır; savunulan düşünce dayatıldığı için, bireyler, karşıt düşüncelere daha kolay kayar. Bu olmasa dahi, doğruyu reddeder. İkinci yol ise savaşıma uygun değildir; herkesin aklının başına gelmesi, bilgisizliklerinin bedelini ödemesi beklenir. Bu da umarsızlıktır; daha da ötesi seyirci kalmaktır.

Hem çekilmeyip hem de doğru bilgiyi dayatmamak, -insanları bir arada tutmak iyi niyetiyle olsa dahi- hem bugün hem de ilerisi için büyük sıkıntılar yaratır. Doğru bilgiye ulaşmış olan, "sen bizi kandırdın, doğruları söylemedin" diyebileceği gibi, doğru bilgiye ulaşamamış olanlar da gün geldiğinde doğru bilgiyle karşılaştıklarında bunu reddedeceklerdir. Yeniden anımsatmakta yarar var:

Hakikaten memlekete hizmet etmek istiyenlerin kalbi açık olmalıdır; açık söylemelidirler. Millet ile, milleti sevk ve idare edenler çok açık görüşmelidirler. Olan şeyler ve yapılacak şeyler olduğu gibi ifade olunmalıdır. Yoksa, safsatalar ile milleti aldatmak, onu birbirine düşürmek demektir. Kuralımız, daima millete karşı hakikatleri ifade olmalıdır. Milleti aydınlatma, bu demektir. Millete hakikati izan edenler, kendilerinin de aldanmadığına emin olmalıdır. Arkadaşlar, benim bütün hayatımda takip ettiğim meslek budur!
1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 8. 12. 1929)

Öyleyse yapılması gereken, dayatılan bilginin dayatma biçimini değiştirmek olmalıdır; kullanılan biçem (üslûp) gerektiğinde keskin olmakla birlikte daha çok anlayışlı ve yumuşakça olmalıdır. Ülkemizde, olağanlık ölçüsünü çokça aşmış aldanmış veya militanlaşmış karşı devrimcinin varlığı söz konusuysa, var olan kafası karışık, bilinçsiz, bilgisiz; buna karşın kendini çok bilgili sanan, yanılgılarla donanmış büyük bir kesimi kaybetmek göze alınamaz. Buna karşın, aldanmış olduğu açıkça belli olanlara, militanlara ödün verilmemelidir.

Genel ağ dışında ise durum biraz daha kötüdür. Ancak daha üzücü değildir; çünkü oradaki durumu, doğru bilgiye kendi olanaklarıyla, kendi bilinçleriyle ulaşabilecek insanlarımız oluşturmamaktadır. Seçenekleri yoktur. Aldanışları, yalnızca, geçmişten günümüze süregelen ve dayatılmış karanlıktan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, için için karşı çıktıkları, sindiremedikleri durumlar açık ve kesin bir dille insanlarımıza aktarıldığında, büyük bir içtenlikle ve yüreklilikle, içlerinde sakladıkları alevle karanlığı yakacaklardır.

Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler, her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar.
1929 (Atatürk’ün B.N., s. 82-83)




Son Söz

Önce düşüncede, ruhta birleşmek gerekir. Bunun için de, ulusal istence göre oluşacak, belirlenecek simgenin bir çatı oluşturmaya girişmesi, bunu da -en azından düşüncede- başarıyla gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu işin maddî ağırlığı daha sonraki aşamaların konusu olmalıdır.

Sorumlulukları ve yükümlülükleri toparlarsak:

Bireyler kendilerini bilecek, ulusal ekinlerini bilecek. Bunun için başta dil, din, tarih çıkışlı olmak üzere birçok konu üzerinde kafa yoracak. Edindiklerini bundan sonra aktaracak.

Bireyler baskı ögesi olacak ve baskı ögesi olunmasını aşılayacak. Kafası karışık olanları, bilinçsizleri gerektiğinde keskin ancak yumuşak ve olabildiğince yalın bir biçem kullanarak bilinçlendirecek. Yanlışları, yanılgıları soğukkanlılıkla düzeltecek. Militanlaşmış aldananlara veya karşı devrimcilere denk gelir ise yüz çevirecek, sırt çevirecek.

Bireyler kararlı olacak, duraksamayacak. Gözü kara, özü sözü bir olacak. Ürkmeyecek ve ürkenleri ateşleyecek. Dayançlı ve istençli olacak. Yurt savunmasını yükümlülük sayacak, hazırlıklı olacak.

Bireyler halk kurumlarında, olanağı varsa devlet kurumlarında yer edinecek. Sağlam olacak ve toplumu pekiştirecek. Davaya inandıracak ve benimsetecek.

İşçi, işveren; öğrenci, öğretmen; çiftçi, memur; esnaf, sanatçı; düşün adamı, bilim adamı; birey ne olursa olsun etkin olmalıdır. "Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır" atasözünden yola çıkarak, -hangi nitelikleri taşıyor olursa olsunlar- bireyler kendilerini kurtarıcı olarak görmek durumundadır ve BİZ olmak, BİR olmak için çalışmak zorunluluğundadırlar.


  Bu tür söylemler, özellikle "kardeş" olarak nitelenen yurttaşlarımızın kendilerini ayrı görmelerine veya dışlanmış hissetmelerine neden olmaktadır.
Kullanıcı küçük betizi
Güncel Meydan
Üye
Üye
 
İletiler: 584
Kayıt: Pzr Eki 12, 2008 23:12

Şu dizine dön: Kurallar

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 1 konuk

x