1. yüz (Toplam 1 yüz)

Chavez, Atatürk ve Neo-Kemalizm

İletiGönderilme zamanı: Cum Nis 10, 2009 13:49
gönderen Oğuz Kağan
Chavez, Atatürk ve Neo-Kemalizm

Sol yolunu buluyor

Venezüella Devriminin lideri Chavez 20.yüzyıl’ın sonunda dünyada solun içine girdiği krizden bir çıkışı müjdeliyor.

Liberalizm Sovyetlerin yıkılmasından sonra yaklaşık bir on yıl boyunca rakipsiz bir ideoloji olarak ilan edildi. Ancak sol ideoloji geçici bir aradan sonra geri döndü. Liberalizmin tıkandığı nokta ulus devletlerin tasfiyesi noktasıydı. Komünist rejimler başta Sovyetler Birliği olmak üzere tek kurşun atmadan mevzilerini emperyalizme teslim etmişti; ancak Üçüncü Dünya’daki ulus devletlerin direneceği ortaya çıktı. Sovyet-ABD rekabetinin uzun yıllar gizlediği esas çelişki, yani Batı ile Üçüncü Dünya ulusları arasındaki çelişki, böylelikle ortaya çıktı.

Solun geri dönüşü de Üçüncü Dünyanın direnişi mevzisinden oldu. Chavez ve Venezüella bu açıdan bir örnektir. Direniş ulusal olduğu için solun geri dönüşünde ağır basan en önemli unsur ulusallaşma olmuştur.

Chavez’in kökleri

Chavez’e ve kurduğu Bolivarcı Devrim Hareketine baktığımızda referans noktasını ve köklerini Marks, Lenin veya Mao’dan değil, bir dizi ulusal kahramandan ve ülkenin kendi devrimci mirasından aldığını görüyoruz.

Birinci olarak Chavez’in en önemli referansı 19. yüzyılın başında ülkesinin bağımsızlığı için savaşmış Simon Bolivar gelmektedir. Simon Bolivar örneği birebir Atatürk örneğiyle örtüşmektedir. Venezüella’da her resmi dairede, her evde ve her okulda “kurtarıcı” olarak adlandırılan Bolivar’ın resmi bulunmaktadır. Bolivar pek çok Latin Amerika ülkesi için ama özellikle Venezüella için ulusal bir değer ve birleştirici öğedir.

Ancak tıpkı Atatürk gibi Bolivar’ın da içi boşaltılır. Sağcısı da Amerikancısı da gericisi de Bolivar’ın resmini arkasından eksik etmez. Chavez, Bolivar’ın gerçek anlamını yani antiemperyalizmi ortaya çıkararak onun Latin Amerika için temsil ettiği büyük devrimci mirası büyük bir enerjiye dönüştürmeyi hedefliyordu. Bolivar bağımsızlık için savaşmıştı ama Venezüella artık bağımsız değildi. Bolivar insanların eşitliği için savaşmıştı ama insanlar artık sömürülmekteydi. Bolivar Latin Amerika’nın birliği için savaşmıştı ama artık Latin Amerika parçalanmıştı. Öyleyse Chavez’e göre Bolivar tatlı bir anı olarak tarihe mal olamazdı. Onun ilkeleri için kalınan yerden mücadeleye devam edilmeli ve Bolivarcı Devrim tamamlanmalıydı. Bugünkü gerçek Atatürkçülerin gardırop “Atatürkçü”leriyle mücadele ettiği gibi, Chavez de Bolivar’ın gerçek anlamını saklayan Amerikancılara kin besliyordu. Yıllar sonra başarılı oldu ve ülkesinin adını Bolivarcı Venezüella Cumhuriyeti olarak değiştirdi. 2002’deki başarısız darbe sırasında karşıtlarının ilk işi devletin adından Bolivarcı ifadesini silmek oldu. Chavez’in dediği gibi artık her şey yerli yerindeydi. Artık hiçbir gerici ve sömürücü Bolivar isminin arkasına sığınamamaktadır. Bolivar tamamen halkındır.

Chavez 1970’li yıllarda ordudaki arkadaşlarını örgütlemek için ilk baştan itibaren Bolivarcı söylemi tutturdu. Genç Chavez ile bugün Chavez’i birleştiren temel eksen buydu. Hatta o yıllarda solcu gerillalara hem Chavez hem de diğer radikal subay arkadaşları sempati duyarken, Chavez arkadaşlarını ikna etmek için Bolivar örneğini veriyordu. Chavez’e göre silahlı mücadele veren gerillalar çıkmaz bir yola girmişti. Bolivarcı hareket bu yolu tutamazdı: “Gerillalara katılamayız, orada her şey yapıldı ve bitti. Ayrıca her halükarda bizim bakış açımız ve eğitimimiz onlarla uyuşmaz.”

Chavez bunun yerine ordudaki devrimci subayların örgütlenmesini ve halkla birleşerek bir devrim hareketi örgütlenmesini savunuyordu.

Chavez’in esin kaynaklarından bir diğeri ise Bolivar’ın en yakın dostu ve öğretmeni, ilerici düşünür, Simon Rodriguez’di. O da 19.yüzyıl’da yaşamış, Bolivar’ın uzun ve çatışmalı yıllar boyunca uygulamaya koyamadığı halkçı düşünceleri yaşatmaya çalışmıştı. Bolivar’dan sonra oligarşinin elinde soysuzlaşan ve ABD’nin uydusu haline gelen Latin Amerika’daki yeni devletlerin yöneticilerine karşı köylülerin ve Kızılderililerin haklarını savunmuş, ilerici fikirlerinden dolayı dışlanmıştı.

Chavez’in diğer bir referansı ise yine 19. yüzyılın ortasında tüm yoksul halkı ayağa kaldıran bir köylü isyancısı olan Ezequiel Zamora’ydı. Zamora, Bolivar’a ihanet eden ve ideallerini ayaklar altına alan oligarşiye karşı 1848-50 arasında büyük bir köylü ve yerli isyanına komuta etmişti. Tıpkı Chavez gibi o da ihanet edilen devrimin ve Bolivar’ın ideallerinin takipçisiydi. Temel sloganları “toprak ve özgürlük”, “genel seçim” ve “kahrolsun oligarşi”ydi. Chavez’in memleketi bu isyanın kalbindeydi ve Chavez’in büyük dedeleri Zamora’nın ordusunda askerdiler. Oligarşi Zamora’yı hep bir eşkıya olarak gördü. Ancak halkın ezici çoğunluğu Zamora’yı tıpkı Bolivar gibi bir kahraman olarak görüyordu.

Sol ulusallaşınca

Chavez’in gençliğindeki diğer sol akımlara yönelik “bizim bakış açımız ve eğitimimiz onlarla uyuşmaz” eleştirisi önemli bir gerçeği işaret etmekteydi. Chavez bir solcu ve devrimciydi. Ama her şeyden önce tam bir milliyetçi ve vatanperverdi. O’nun kahramanları hep Venezüealla’nın tarihinin derinliklerinden seçilmişti. 1960’larda ve 1970’lerdeki Venezüella solundan daha farklı bir çizgiydi bu. Ulusal sol bir çizgiydi.

Aslında Latin Amerika’daki sol, dünyanın diğer pek çok bölgesinden farklı olarak 20. yüzyılda da yerel ve ulusal renklerini her zaman korudu. Bu kıtada solun halkla çok daha bütünleştiği ve ulusal kültüre nüfus ettiği bir gerçektir.

Öncelikle Küba dâhil kıtadaki bütün sol hareketlerin çıkış noktaları enternasyonalizm veya Sovyetik sol değildir. Tersine hareketlerin ismi bile genellikle ulusal kahramanlardan veya özellikle Kızılderili milliyetçi motiflerinden etkilenir.

Meksika’da Zapata, Nikaragua’da Sandino, Küba’da Jose Marti, Peru’dan Uruguay’a kadar bir dizi ülkede Kızılderili isyancısı Tupac Amaru ve son olarak Simon Bolivar…

Hemen hemen her ülkede sol hareketler Marksist Leninist ideolojiyi savunsa bile kendini ulusal bir liderle özdeşleştirir.

Venezüella’da ise 1960’ların sonuna kadar bu gelenek yadsınmıştı. Kıtanın belki de en enternasyonalist ve ulusal anlamda renksiz komünist partisi Venezüella’daydı. Parti, Moskova’nın tavrına göre ülkedeki iktidarı bazen destekler bazen idareye karşı çıkardı.

O tarihlerde Venezüella solcularına göre Bolivar asla bir devrimci değildi. Bolivar’ı bir burjuva olarak görüyorlardı. Şabloncu sol, Marks’ın 19. yüzyılda Bolivar ve onun bağımsızlık hareketi üzerine yazdığı yazılardan yola çıkıyor ve Bolivar’ı oligarşik bir devlet adamı hatta Amerikan ve İngiliz emperyalizminin İspanya’ya karşı kullandığı uşağı olarak damgalıyordu.

Marks’ın pek çok yazısı sömürgelerdeki isyan hareketlerini mahkûm eder. Bunları kapitalizmin üretici güçleri geliştirme eğilimine karşı çıkan gerici hareketler olarak tanımlar. Bolivar da aynı değerlendirmeye kurban gitmişti. İşin ilginci Bolivar’ın memleketindeki solcular da bu yargıya sahip çıkıyor ve kendi bağımsızlık liderlerini reddediyorlardı. Türkiye’deki komprador solun bir tek bize has olmadığı, Üçüncü Dünyaya sızmış bir beşinci kol olduğu anlaşılıyor. Atatürk’e karşı sahte solun aldığı tavrın aynısı Venzüella’da da Bolivar’a karşı alınmaktaydı.

Chavez yıllar sonra bu tür solcular için “tanrıdan devrimciliğin tekelini almışa benziyorlar” demişti. Venezüella’da bu tür “sol” bugün de Chavez’e karşıdır. Ancak artık sol içinde marjinal ve ajan damgası yiyen bir akım konumundadır. Ana akım artık Chavez’in ulusal soludur.

Türkiye’de sol ve Venezüella’da sol

Venezüella solunun ulusallaşması 1960’ların sonunda başladı. Castrocu hareketin kıtaya yayılması bunda etkili oldu. Venezüella Komünist Partisi’nin karşı çıkmasına rağmen ülkedeki binlerce devrimci kırlara gidip tıpkı Küba’daki gibi bir gerilla hareketi başlattılar. Bu harekete en çok Moskova ve Venezüella Komünist Partisi karşı çıktı; ancak partinin kendi tabanı yeni isyanı destekledi.

Bu dönem kurulan gerilla birliklerinin çoğu ismini Bolivar’dan, Zamora’dan ve onların silah arkadaşlarından alıyordu. İlk kez halkla ve köylüyle kaynaşan devrimciler “kutsal kitapların” yazdığının tersine, 19. yüzyılın ulusal kahramanlarının halk için hâlâ kurtarıcı olarak görülen büyük devrimciler olduğunu keşfettiler. Kristal kulesinden inen sol, devrimciliği halktan yeniden öğreniyordu.

Bu sırada Venezüella Komünist Partisi’nden ayrılan ve Venezüella Devrimci Partisi’ni kuran devrimciler yeni bir kavram ortaya atmışlardı: “Marksizm-Leninizm-Bolivarcılık.” Bu tür çıkışlar resmi komünist görüşe taban tabana zıttı. Ama artık resmi parti marjinal bir parti haline geliyordu. Yeni partinin ideoloğu Pedro Duno, amaçlarını Venezüella solunu “millileştirmek” olarak nitelendiriyor ve Simon Rodriguez’den alıntı yaparak bağımsızlığı vurguluyordu: “Amerika körü körüne taklitçi olmamalı, tersine özgün olmayı istemeli.”

1970’li yıllar boyunca ulusal referanslarla yola çıkan silahlı hareket devam etti. Fakat hareketin başarısızlığı kesinleşince tüm silahlı gruplar dağıldı. Ancak solun ulusallaşması ve resmi Stalinist ve muhalif Troçkist çizgilerin marjinalleşmesi artık kaçınılmaz bir süreç olarak başlamış oldu.

Türkiye’de solun ulusallığını yitirip Batılılaşması ve halktan kopmaya başlamasıyla aynı yıllarda Venezüella’da tam tersi gerçekleşiyordu. İşte iki ülke arasındaki temel fark budur. Bugün Venezüella’da sol çok güçlüdür; çünkü ulusaldır. Türkiye’de ise ne yazık ki tersi söz konusudur.

Neo-Kemalizm

Chavez ve hareketi partiler üstü daha doğrusu partiler dışı bir halk hareketi olarak ortaya çıktı. Ancak Chavez’in Beşinci Cumhuriyet Hareketinin önemli kadrolarının çoğu 1970’lerde kurulan bir dizi ulusal sol çizgideki partilerden gelmiştir. İşin ilginç yanı artık bugün Venezüella Komünist Partisi de Bolivarcı Devrimin destekçisi konumundadır.

Chavez’in kadrolarının diğer önemli bir kaynağı ise kendisiyle birlikte devrimci eylemlere katılan ama çoğu 1992’deki başarısız ihtilal deneyiminden sonra ordudan atılan aydın ve devrimci askerlerdir.

Türkiye’dekinin tersine Venezüella’da askerler sadece formal ordu eğitimi almazlar. İsterlerse üniversite eğitimi de alabilirler. Bu özellikle 1970’lerde yetişen kuşağın son derece aydın ve hatta genellikle sosyalist olmasına neden olmuştur. Ancak Venezüella ordusundaki sol eğilim aslında kıtaya has bir “sol cuntacılık” geleneğinden beslenmektedir. Bolivarcılık ve solculuğu harmanlayan ABD karşıtı bir radikalizm her zaman mevcut olmuştur.

20. yüzyılda Latin Amerika genellikle hep cuntalarla anıldı. Genellikle bu cuntalar Pinochet ve diğer Amerikancı diktatörlerle özdeşleştirildi. Ancak aslında kıtanın sağ cuntacılara karşı çıkan ve hatta devrimci halk hareketleriyle birleşen oldukça zengin bir sol cuntalar geleneği vardır. Tıpkı Türkiye’deki 27 Mayıs-12 Mart ve 12 Eylül karşıtlığı gibi karşıt iki eğilim orduda ve iktidarda sürekli mücadele eder.

Chavez özellikle 1970’lerde Peru’da ve Panama’da hüküm süren ve hatta kendilerini sosyalist ilan eden solcu askeri idareleri bizzat inceledi. Askeri görev bahanesiyle bu ülkeleri ziyaret etti. Şüphesiz ki Chavez’in üstünlüğü kendini cuntacı çerçeveye hapsetmemesidir. Tersine Chavez tıpkı Atatürk gibi sivil bir halk devrimcisi olarak iktidara geldi. Biri devrimci olduğu için Osmanlı, diğeri Venezüella Ordusundan ayrılmak zorunda kaldı. Ama mücadelelerine esas bu noktada başlamış oldular.

Chavez’in bizzat Atatürk’ü ve onun devrimci idaresini araştırdığı anlaşılmaktadır. 1992’de girdiği hapisten çıktıktan hemen sonra en yakın danışmanı Arjantinli meşhur gerilla lideri ve düşünür Norberte Ceresole oldu. Chavez bu isim sayesinde Atatürkçü ve Nasırcı uygulamalarla ilgili bilgi edindi.

Yıllar sonra Norberte Ceresole’yi “saygıyı hak eden büyük bir entelektüel ve dost” olarak nitelendiren Chavez, 1998’de kitabında onun fikirlerinden esinlendiğini şöyle ifade ediyordu: “Norberto Ceresole’nin çalışmalarını ve fikirlerini tekrar ele alıyorum. Onun Brezilya, Arjantin ve Venezüella’nın omurgasını oluşturacak bir kıta birliği kurmak düşüncesini ben de savunuyorum.”

Ceresole, Arjantin’deki sol-Peronist hareketin lideriydi. Yıllarca yer altında mücadele eden silahlı Montoneros örgütünün üyesiydi. Bu hareketin amacı sol-Peronizmi iktidar kılmak ve Arjantin’i “sosyalist anavatan” haline getirmekti. Ceresole cunta yıllarında Arjantin’den kaçtı. Ancak Falkland Savaşları sırasında milliyetçi düşüncelerinden dolayı İngiltere’ye karşı Arjantin’i desteklemekten gocunmadı. Fidel Castro’nun ve Arap liderlerinin yakın dostuydu. Kendisi ayrıca Peru’nun devrimci cunta lideri Alvarado’nun danışmanlığını yapmıştı.

Ceresole daha sonra bazı sol kesimler tarafından aşırı-milliyetçi ve faşist olmakla suçlandı. Ancak özellikle Latin Amerika’nın kıtasal birliğini öne çıkaran ve anti-siyonist düşünceleriyle Castro ve Arap sosyalistleri arasında itibarı yükseldi.

Ceresole’nin sol cuntacılık ve sol milliyetçiliğe karşı ilgisi çoktu. Çalışmalarının önemli bir kısmı Atatürk ve Nasır üzerine eğiliyordu. Sol-peronculuğu Kemalizme ve Arap Sosyalizmine yakınlaştırmaya çalışıyordu.

Chavez’in tek bir esin kaynağı veya akıl hocası yok. Her şeyden önce kendi kafasıyla düşünen bir milliyetçi… Ancak Ceresole’nin Atatürkçülük ve Nasırcılıktan esinlenen düşüncelerinden Chavez’in de yararlandığına kesin gözüyle bakılabilir. Zaten Chavez hareketini örgütlediği en önemli iki yıl boyunca 1994-1995 yıllarında Ceresole’yi yanında ayırmadı ve en önemli danışmanı yaptı.

Chavez’i 1998 seçimlerinden önce karalamak isteyen Amerikancı ve sağcı karşıtları sürekli Chavez’in asker ve ihtilâlci kökenine vurgu yaptılar. Chavez’i “Atatürk ve Nasır gibi despot ve diktatör bir asker” olmakla suçladılar. Bugün de Amerikancı muhalefet sürekli Chavez’i “Atatürk gibi tek adam diktatörlüğü” kurmakla suçlamaktadır.

Dünyanın neresine giderseniz gidin cepheler hep aynı. Bizim cephemizde Tupac Amaru, Bolivar, Jose Marti, Atatürk, Nasır kurtarıcıdır. Onların cephesinde despot…

Dolayısıyla saptamanın doğruluğu tartışılmaz. Chavez’in kendisi bir neo-Kemalist kabul edilebilir.

Bize de Kemalistler olarak Chavezci olmak düşüyor. Dünyanın bir ucundaki insanlar emperyalizmden kurtulmak için Atatürk’ü keşfederken bizim kör olmaya hakkımız var mı?

Not: Bu makaledeki bilgiler için Richard Gott’un Hugo Chavez ve Bolivarcı Devrim kitabına başvurulabilir.


Ali Özsoy

İletiGönderilme zamanı: Cum Nis 10, 2009 21:46
gönderen sosgezbir
Bu da benden:

Cüneyt AKALIN TEORİ DERGİSİ – Mart 2003

Chavez’li Venezüela Dersleri
Artık ABD kaybediyor
Chavez, sadece Amerikancı çeteleri yenilgiye uğratmakla kalmadı, hem Latin Amerika'nın "makûs talihini" yendi, hem de unutturulmak istenen devrimci tarzı, tüm mazlumlara anımsattı. Bolivar bir kez daha kazandı. Venezüela'da meşru yönetime karşı darbe kışkırtıcılığı yapan gerici güçler ağır bir yenilgiye uğradı. Kendisine "Muhalefet" adını veren bir karşıdevrim hareketi, tam iki ay boyunca ülkeyi karıştırmak, siyasal istikrarsızlığı artırmak ve Amerikancı bir darbeye yol açmak için elinden geleni ardına koymadı: Ekonomiye büyük kayıplar verdirdi, halkı ikiye böldü, ilk günden itibaren kan dökmekten çekinmedi. Ama sonuçta yenilgiye uğradı. Zalimler bu kez yitirdi, yoksullar, "pabuçsuzlar" zafer kazandı. Yaşananın adı grevdi, gösteriydi, ama aslında Venezüela'da yaşanan tam bir meydan savaşıydı. İki taraf karşı karşıya gelmişti. Bir yanda PdVSA'nın (Venezüela petrol şirketi) işçileri, başkent Karakas'ın, Marakaibo'nun vb teneke mahallelerinden kentlerin merkezlerine akan yoksullar vardı. Öteki tarafta ise, Fedecamera (büyük işverenler örgütüVenezüela TÜSIAD'ı), Amerikancı sosyal-demokrat sendika ve neoliberal dalganın yarattığı on kadar irili ufaklı örgütü bir araya getiren "Demokratik Kordinasyon", bu örgütlerin borazanlığını yapan medya ve hepsinin arkasında IMF'si, Dünya Bankası, vb ile ABD yeralıyordu. Aslında bu zafer, tam zamanında geldi. Tüm halklara moral verdi. Atatürk İnönü Savaşı'ndan sonra İsmet Paşa'ya yolladığı telgrafta, "Siz orada sadece düşmanı yenmekle kalmadınız, Türkün makûs talihini de yendiniz" demişti. Chavez'in başındaki "pabuçsuzlar ordusu" karşı-devrimci muhalefeti altetmekle kalmadı, hem Latin Amerika'nın makûs talihini yendi, hem de. neoliberal, sosyal-demokrat ve Troçkist sol çevrelerin unutturmak istedikleri unsurları tüm dünyaya anımsattı. http://genclikcephesi.blogspot.com 1

Venezüela–2003 derslerini şöyle özetleyebiliriz:

1. Milli Demokratik Devrimi zafere taşımak
Her devrim, o ülkenin sosyoekonomik gelişmişlik düzeyinin bir ürünüdür. Emperyalizme bağımlı, yarı-sömürge ülkelerde gericiliğin kaynağını oluşturan emperyalist sisteme bağımlılığa son vermeden halkın önü açılamaz. Milli Demokratik Devrim aşamasından geçmek zorundadır. Bu devrim, tüm ulusal sınıfların elele vermesi ile ve geniş bir dış destek cephesinin sağlanması ile başarıya ulaşacaktır. 20. yüzyılın bütün devrimlerinin kanıtladığı bu ilkeleri Hugo Chavez, Venezüela'daki mücadeleye uyguladı. Chavez dışa bağımlı büyük işverenleri, özellikle petrol ve bankacılık alanında faaliyet gösterenleri, onlarla işbirliği yapan kırsal alandaki toprak sahiplerini ve bu güçlerin arkasındaki ABD'yi hedef alırken, işçileri, köylüleri, küçük mülk sahiplerini ve ulusal burjuvaziyi sımsıkı birleştirdi. Özellikle kent yoksullarının, Karakas'ın, Marakaibo'nun teneke mahallelerinin sakinlerin, “pabuçsuzlar”ın büyük desteğini aldı. Chavez dışarıda, başta Latin Amerika ülkeleri, sosyalist Küba, komşusu Brezilya ve Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü olmak üzere, ABD cephesinde olmayan tüm dünya ile dostluk ilişkilerini geliştirdi. Amerikan Devletleri Örgütü "nün ve uluslararası planda kurulan Venezüela Dostları Grubu'nun (ABD, Brezilya, Meksika, Şili, İspanya, Portekiz'de) "iyiniyet girişimleri "ne kapıyı açık tuttu.

2. Kararlılık
Chavez'in önderlik ettiği Bolivarcı Beşinci Cumhuriyet Hareketi örgütünün kararlılığı, gerçekten de Bolivarın adına layık bir irade gösterisiydi. Bolivar yaklaşık iki yüz yıl önce her türlü coğrafi engeli aşarak, sömürgecilerle savaşarak Latin Amerika ulusal devletlerini kurmuştu. Chavez, eline doğduğu ulus-devleti, ulusal egemenliği yabancı güçlere ve onların işbirlikçilerine karşı savundu. Chavez'in siyasal mücadelede kavradığı halka, siyasal meşruiyet oldu. Seçilmiş bir devlet başkanı olarak, muhalefetin tartışma konusu yaptığı meşruiyetine toz kondurmadı. Muhalefet, daha ilk günden, gösterileri kana buladı, provokatif cinayetler işledi. Medya kışkırtıcı yayınlar yaptı. Chavez, kıran kırana geçen mücadelede meşruiyetten hiç ayrılmadı. Seçilmiş, meşru başkan olarak tüm ulusun çıkarlarını her şeyin üzerinde tuttu. Sert bir ideolojik mücadele verdi, Muhalefeti sürekli "bozgunculukla”, "karşıdevrimcilikle”,

http://genclikcephesi.blogspot.com

2

"işbirlikçilikle” suçladı, ama tüm provokasyonlara karşın, meşru güçlerin başı olarak yasaları yurttaşlara eşit olarak uyguladı.

3. Kitle çizgisi
Chavez, baştan beri "kitle çizgisi" izledi, arkasındaki en büyük gücün, en büyük destekçisinin "pabuçsuzlar ordusu" olduğunu hiç aklından çıkarmadı. Halkın gücüne güvendi, halkı seferber etti. Bu mücadele içinde Venezüela'da gözlemlediklerimiz, Arjantin'de, Uruguay'da görmeye alıştığımız çaresizlik içinde "marketleri yağmalayan açlar", başıbozuk "isyan" grupları vb görüntülerinden çok farklıydı. "Pabuçsuzlar" örgütlü, disiplinli hareket ettiler, sokağı karşı-devrime teslim etmediler. Karşıgüçlerin gösterilerine, anında, aynı kararlılıkla yanıt verdiler. Latin Amerika'nın yakın geçmişinde küçük grup eylemciliğinin, fokoculuğun, kır ve kent gerillacılığının kapladığı yer dikkate alındığında, Chavez'ci kitle çizgisinin önemi daha iyi kavranır.

4. NGO sendikacılığına karşı mücadele
Venezüela'da devrim de karşı-devrim de petrol sektörünün öneminin bilincindeydi. Ülke ekonomisinin kaderini bu sektör belirleyecekti. Bu açıdan dünyanın en büyük şirketlerinden biri olan PdVSA'ya (Venezüela Petrol Şirketi) yön vermek belirleyici önem taşıyordu. Muhalefetin eyleminin başını çeken sendikanın başı Carlos Ortega, bir önceki sendika kongresinde Chavez'ci adayla karşı karşıya gelmişti. Sarıdan da öte apaçık "mavi" sendikacı Carlos Ortega, bir yandan da Chavez'den önce iktidarı denetim altında tutan, zaman içinde gücünü yitirmiş "Demokratik Eylem" adındaki sosyal demokrat hareketin de desteğini almıştı. Chavez sosyal demokratlara prim vermedi, "tek ölçü pratiktir" ilkesinin ışığında herkesi yaptıkları ile değerlendirdi.

5. Sivil toplumculuğa, sosyal demokrasiye ve Troçkizme darbe
Berlin Duvarı’nın çöküşünden sonra neoliberalizmin ideolojik inisiyatifi elde ederek hücuma geçmesi Sol'u etkiledi. “Serbest piyasa" altında tekellerin diktatörlüğüne kapı açan, mal ve hizmet akışını kolaylaştırmayı hedefleyen IMF'ci yaklaşımlar, "devleti küçültelim", "ulusal devlet bitti" biçimindeki görüşleri savundular. http://genclikcephesi.blogspot.com 3

Bu kesimler, devlet-halk çelişkisini ön plana çıkararak baş çelişki olan "emperyalizm-mazlum millet" çelişkisini gizlediler. Sivil Toplumculuk, sivil olan her şeyi yücelterek, devletten gelen her şeye saldırarak emperyalizmin çıkarına hizmet etti. Chavez ise, ordu içindeki işbirlikçilerin etkisini azaltarak ve devrimci-ilerici unsurları etkinleştirerek duruma hâkim oldu. Devlet güç ve imkânlarına dayanarak yürüttüğü halkçı programı başarıya ulaştırırken "sivil toplumcu" teorilerin çanına ot tıkadı. Berlin Duvarı'nın ardından klasik sol partilerin çökmesi üzerine Latin Amerika'da görece güçlenen Troçkistler kendi görüşlerini yaydılar. Bunlara göre SB ve Doğu Bloku'nun dağılması, ulusalcılık, ulusal devrimler, tek tek ülkelerde devrimler denen şeylerin çıkmazını kanıtlamıştı. Devrimler, dünya devrimi, küresel devrim olarak gerçekleşecekti. Bize kadar ulaşan "küresel direniş" söylemleri bu kargaşa içinde ortaya çıktı. Sosyal demokrasi ise, Latin Amerika'da Amerikancı hâkim sınıfların ideolojisi olmuştu. Özellikle parlamenter geleneği görece ileri Venezüela'da sosyal demokrat Demokratik Eylem Partisi, siyasal iktidarı ve sendikaların denetimini elinde tutuyordu. Chavez'in devrimci programı liberal sivil toplumculuğu, Troçkist gevezeliği ve Amerikancı sosyal demokrasiyi yerle bir etti.

6. Karma ekonomiyi esas alan ulusal ekonomi
Karşı güçler Chavez'e sık sık "popülizm" suçlaması getirdiler. Bilindiği gibi bu niteleme, IMF'nin neoliberal politikalarına karşı gelen politikacılar için kullanılıyor. Chavez, grevden sonra bildiği yolda aynı kararlılıkla ilerleyeceğini bir kez daha gösterdi. Hükümetin hesaplarına göre iki ay süren yıkıcı eylem sonucunda ulusal para birimi Bolivar yüzde 30 değer yitirmiş, döviz rezervleri 1 milyar Dolar azalmış, iki milyar Dolarlık yabancı sermaye yurtdışına kaçmıştı. Hükümet 7 Şubat’ta, yani yıkıcı grevin sona ermesinin hemen ardından dövizi ve temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını denetim altına almak için bir "Döviz Yönetim Komitesi" kurdu. Komiteni başına 1992'de kendisi ile birlikte başkaldırı girişiminde bulunan emekli Binbaşı Edgar Hernandez Behrens getirildi. Temel ihtiyaç maddelerinin, ilaçların ve temel hizmetlerin fiyatları sabit tutuldu Dolar kuru sabitleştirildi. 1 Doların alışı 1596 Bolivar satışı ise 1600 Bolivardır. Sonuç: Chavez, hiç ders almamışçasına(!), bildiği yoldan ilerliyor. Darısı öteki solcuların başına!

İletiGönderilme zamanı: Cmt Nis 11, 2009 0:20
gönderen kamil
türkiye de tarihi devrimci mirasına sahip çıkan ve kemalist devrimi tamamlama programını ve dürüst cesur kadrolarını ortya koyan tek siyasal hareket,işçi partisi

İletiGönderilme zamanı: Cmt Nis 11, 2009 21:56
gönderen sosgezbir
NEOKEMALIZM kullanımını pek doğru bulmamaktayım bir de bir şey soracağım ali özsoy kim?