1. yüz (Toplam 1 yüz)

Hallac-ı Mansur'un Vedası

İletiGönderilme zamanı: Prş Mar 11, 2010 15:55
gönderen Deli Haydar
Bismillahirrahmanirrahim. Her şeyin yaratıcısı ve şekil vericisi, alemlerin efendisi, nefsimiz üzerinde kudret sahibi olan ve tüm sırları bilen, yaşam ve ölüm veren Allah’a hamdüsena olsun! Kendi adıyla bize düşünmeyi öğreten seçilmiş olana, peygamberler peygamberine, evliyaların mührü Muhammed’e de hamdüsena olsun, selam ve rahmet onun ve tüm ev halkının üzerine olsun!

Ey inananlar! Bilin ki vakti geldiğinde her canlı ölümü tadacaktır. Yaşayan Allah böyle der ve onu yakında ben de tadacağım. Henüz bugün, güneş batmadan önce, vadem dolmuş olacak. Oysa sizin de bildiğiniz gibi daha önce en az bin kez ölmeme rağmen. Hiçliğe ulaşmaya çabalayan bizlerin kendimize şiar edindiğimiz sözü bilirsiniz: Ölmeden önce ölün! Ben de daima bu söze uygun olarak yaşadım. İçinizden bazınızın üzgün olduğunu ve benim için yas tuttuğunu görüyorum. Bunu yapmalarına gerek yok. Yüce Allah’ın sevgilileri olan bizlerin değişik alametler altında doğduğunu ve değişik alametler altında yaşdığını bilmiyorar mı? Ruhumuzun bedenimize girmesinden önce kaderimiz belirlenmiştir ve bunu hiçbir şekilde değiştiremeyiz, çünkü her şey Allah’ın mahluklarıyla yaptığı o en eski anlaşmaya uygundur.
Ben sizin rabbiniz değil miyim? diye sormuştu Allah. Mahluklar ise şöyle cevap vermişti: Evet buna şahadet ederiz. Kuranda buna şahadet etmektedir ve her şeyden önce biz sufiler bu cevabı vermişizdir.

Ölmeden önce ölün! Bizim şiarımız budur, çünkü gelen her şey geçmelidir ve geçmiş olan tekrar gelmelidir. Zaman bugün dolmuştur. Uzun yıllar boyunca, ey dostlar, bugünü, tanrısal sevgilimin karşısına çıkacağım bu saati bekledim. Evet biz onu böyle adlandırıyoruz: Tanrısal sevgili, çünkü bizimle ilgili olan her şey bizim değil, yalnızca onun etrafında dönmelidir. Biz aşkın imanlılarıyız, bu dünyanın hiçbir kuvvetinin ayıramayacağı ruhsal aşk topluluğuyuz. Şimdi sizi bizim İslam cemaatinden uzaklaştığımız, bizim işlerinin bitirilmesi gereken kafir ve sapkınlar olduğumuz, Allah’a şirk koşanlardan ve materyalistlerden daha iyi olmadığımız konusunda ikna etme çalışıyorlar. Fakat şimdi uzun yıllardır benim dostum olan ve ölümümde hazır bulunabilmek için burada bekleyen sana soruyorum, Şıbli? Bu suçlamalar gerçek olabilir mi? Ruhumuz bedenimize girmeden önce bile var olan dostluğumuz adına söyle, içimizden hangimiz bugüne dek bir kerecik olsun Allah’a tan etmiştir? Bir an için böyle bir şeyin vuku bulduğunu kabul etsek bile, Allah öylesine ulvi ve yücedir ki, biz kullarının sözleri ona ulaşamaz bile. Ona yönelttiğimiz sözler birtakım kekelemelerden başka nedir ki? Birtakım tanrı inkarcılarının boş gevezelikleri sonsuz ve ebedi Allah’ı nasıl rahatsız edebilir ki? Bunu tekrar tekrar düşünmemiz gerekir.

İçinizden bazısı benim Müslümanları toplu halde kılınan namazlardan uzaklaştırmaya çalıştığımı iddia edeiyor. Allah’a itaatsizliği vaaz etmişim, bu nedenle de bir kafirmişim! Size söylüyorum ki, dostlarım, hiçbir iddia bundan daha yanlış olamaz. Materyalist ve ateist Dahritilerin öğretilerinin aptalca olduğundan hayatım boyunca bir an bile şüphe etmedim. Onlar sadece gözleriyle görüp elleriyle tuttukları maddeye inanırlar. Materyal kuvvetlerin kör aynasında bile dünyamızın yapısını gördüklerini söylerler. Oysa tüm araştırmalarını ruhun gücüyle yaptıklarını unuturlar. Hatta kendi materyal kuvvetlerini, bedenlerine ve atomlarına bile, ancak bunlardan haberi olan, onları tarif ve tasvir edebilen, sınırlayan ve toplayan ruhları üzerinden ulaşabilirler. Bu karışık bir durum değil midir? Bizim ruhumuz, kardeşlerim, evrende olduğu gibi içimizde de yaratıcı gücünü gösteren yaratıcının ruhunun bir parçasıdır. Peygamber gelmeden önce bile atalarımız insanın evrenin küçük bir örneği olduğunu, evrenin ise tam aksine büyük bir insanı temsil ettiğini öğretiyorlardı. Din alimlerinin bize Kuran vasıtasıyla anlatmaya çalıştıkları ilahi sıfatları işte bu mecazi şekliyle kavramaya çalışmalıyız, dostlarım. Allah’ın kulakları yoktur ki, sizin işittiğiniz gibi işitsin. Kalbinizin en derin yerine baktığı zaman da, sizin gördüğünüz gibi görmez. Sizin gibi görmek için gözleri yoktur. Onun bakışıyla tamamıyla başka bir bakıştır. Onun duyuşunun da tamamıyla başka bir duyuş olması gibi, düşünmesi de tamamıyla başka bir düşünmedir. Hem bizimkine benzer hem de bambaşkadır. Fakat bunun şimdilik namazla bir ilgisi yok.

Aranızdan pek çoğu şöyle dedi: "Namaz ödevini ihmal etmekle günah işliyor". Bu da öylesine yanlış ki! Beni daima namaz kılarken görmediniz mi? Hatta zindanda en derin aşağılanmalara ve hakaretlere katlandığım yerde bile, görünür veya görünmez bir şekilde binlerce defa namaz kıldım. Genellikle görünmez namazlardı bunlar. İçimden kıldığım, görünmez namaz bana cemaat içinde alnımı yere koymaktan daima daha anlamlı gelmiştir. Allah gerçekte kendi iradesini kabul etmemesine rağmen alnını secdeye koyan sahtekarların yüreklerinden geçenleri çok iyi okur. Allah’a rüşvet olsun diye kılınan namazlar şüphesiz geçersizdir. O, tebaasının önünde korkudan yerlere kadar eğildiği halifeye benzemez. O, yaranmak istenilen sıradan bir saray memuru değildir. O bizim yaltaklanmalarımızdan veya insanların anlık arzularından tümüyle bağımsızdır.

Görevlerden söz ediyorsunuz. Onları elinizden almak istemiyorum. Hac görevi de dahil olmak üzere üzerime düşenlerin tümünü yerine getirdim. Tam dört kez kutsal topraklara gittim. Tam dört kere Kabe’yi tavaf ettim ve şeytanı taşladım. Tam dört kez Peygamber’in ve Havva’nın mezarını ziyaret ettim. Tam dört kez kutsal topraklarda kurban kestim. Fakat gerçek hac insanın içine yapacağı, ruhun tüm görkemiyle rabbinin karşısına çıkacağı bir yolculuk olmalıdır. Çünkü o her şeyin içine nüfuz eder ve her şeyden akıl almayacak denli yücedir. İnsanın içine yapması gereken haccın dış kısmı görünen hacdır. Ruhsal yaşn sürekli bir gezginliğe benzemez mi? Ruhsal olarak ölü olmadıkları takdirde bütün insanlar sürekli seyahat halinde değil midir? Fasılasız olarak birtakım hedeflere ulaşmaya çabalayıp durmazlar mı? İman da en üst noktasıyla en alt noktası durmadan değişen ruhsal bir seyahat değil midir? Kesin inancı bir şüphe anı takip eder, sonra da tam aksi olur. Susuzluktan sonra açlık gelir, sonra tekrar susuzluk. Sevinçten sonra üzüntü gelir, sonra yine sevinç. İman da olsa asla son kertesine ulaşmaz. Size söylüyorum: görevler önemlidir, fakt dinin temelini teşkil etmezler. Körlemesine değil, anlayıştan dolayı itaat etmeliyiz. Allah’ın kendisi bize şöyle dememiş miydi: "Ben gizli bir hazineydim ve anlaşılmayı bekliyorum".

Dinin kurallarına aykırı davrandığıma ancak dinin kurallarının anlamını asla kavramamış olanlar inanabilir. Onların gerçek anlamlarını kavramış olan bir kimse ister zekat vermek olsun, ister dul ve yetimleri gözetmek olsun, ister oruç ve namaz olsun, dinimizin tüm kurallarını herhangi bir zorlamaya gerek duymadan yerine getirir. Beni kendimi yüceltmekle ve Allah’ın yerine koymakla itham ediyorlar. Fakat sevenle sevilen rasındaki ilişkininin derinliklerine vakı olanlar için bu iddia o kadar gülünçtür ki! Aşk dininde hepimizin örnek alması gereken Rabia, Peygamberimizin ölümünden kısa bir süre sonra yaratıcısını sevdiğinin içinde görmemiş miydi? O da rahatlıkla şu sözleri söyleyebilirdi: Ben yaratıcı gerçeğim!

Suçlandığım cümlelerden biri de bu. Ben yaratıcı gerçeğim! Ben mutlak gerçeğim! Biz tanrısal sevenlerin özelliği, Allah’a sadece itaat etmekle yetinmeyişimizdir. O bizi nasıl tanıyor ve seviyorsa, biz de onu aynı şekilde tanımak ve sevmek istiyoruz. Sadece onun sayesinde varlığımız aslında olması gereken olur. Allah’ın efendi ve insanında köle ve hizmetkar olduğunu söylüyorsunuz. Bu konuya bambaşka bir açıdan bakıyorsam da, söylediklerinizi onaylıyorum. Benim hizmetim gönüllüdür ve efendime olan sevgiden ileri gelir ki bu sevgi olmazsa ben de gerçek olamam. Onu sevdiğim zaman, o içimi tamamen kaplıyor, onun ruhu benim ruhum oluyor. Benliğim onun benliğiyle yer değiştiriyor. Başka bir benliği daha yoğun yaşayabilmek için, o kara zalimi geçici olarak öldürmek, aşkın gerçek anlamıdır. Yaratılmış bir varlık olmamın sebebi o olduğu için, ben yaratıcı gerçeğim. O olmadan ruhsal anlamda ben bir hiçim, boş bir bardak, kör ve karmaşık güçlerin bir oyuncağıyım; onunl beraber ise her şeyim, bardak içerik ve anlam kazanıyor, çünkü bir bardğın anlamı ancak dolu olmaktır. Bardağın varlık sebebi budur.

Kutsal Kuran dinde zorlama olmayacağını öğretiyor. Sahtekarlar elbette gerçek anlamını asla kavrayamadıkları kurallara harfiyen uyarlar. Benim yaratıcı gerçekle dolu olmam, onunla bir ve aynı yapıda olduğumu göstermez; o her zaman benim ulaşabileceğimden çok daha fazla olacaktır. Çünkü ben sadece bir insanım. Güya ben Allah’ın insanla birleştiğini öne sürüyormuşum. Böyle bir iddiada bulunmak dine karşı yapılan bir ihanet olmayıp, aynı zamanda onu inkar etmektir. Bir erkek ve bir kadınla ya da bir kadın bir erkekle birleştiği zaman nasıl birbirlerinin vücutlarını mesken tutmazlarsa- her biri yapı ve öz itibarıyla kendisi kalır- ben de yaratıcı gerçekle birleşmeyi arzu ettiğim ve o da içimi doldurduğu zaman, o asla vücudumla bir v aynı olamaz. Erkek ve kadın ancak aşkta bir olabilirler. İnsan ve Allah da aynı şekilde aşkta bir olmalıdır. Bunu bir mesel olarak kabul edin. Ya da ateşin içinde kızdırılan demiri düşünün. Geçici bir süre için kor haline gelmesine ve şekil verilmesine rağmen, demir yine demirdir. Bunu da bir mesel olarak kabul edin ve üzerinde düşünün. Belki içinizden bazısı beni anlamayı başarabilir, çünkü ardımda pek çok şahit bıraktım. Bu şeyleri anlamanın çok zor olup olmadığını Şıbli’ye sorun, ya da yıllardan beri aşk dinini öğrenmek için bana gelen insanlara sorun.

İsa Peygamber’e saygı gösterdiğim için Hristiyanlarla birlik içinde olmakla bile itham edildim. Ona saygı göstermenin her müslümanın görevi olduğunu bilmiyor musunuz? Peygamber, İsa ve annesi Meryem hakkında kötü söz sarf edenlerin Müslüman olamayacağını söylemedi mi? Biz Müslümanlar Hristiyanlar gibi İsa’nın çarmıhta öldüğüne inanmıyoruz; onun yerini bir başkası almıştı. Bir an için onların söylediğinin doğru olduğunu kabul etsek bile, insanın onu kendisine örnek almasında ne gibi bir kötülük olabilir? Etimdeki çivileri görüyosunuz. Hristiyanların Mesih İsa için düşündükleri donun aynısının bana hazırlanmış olduğu dikkatinizi çekti mi hiç? Her zamanki gibi, hatta ruhum vüuduma girmeden önce bile olduğu gibi, bugün de kaderime boyun eğiyorum. Kendimi idam sehpasına ve çarmıha teslim etmekle, gönüllü olarak Allah’ın iradesine de teslim etmiş oluyorum. Hristiyanların söylediği gibi Mesih İsa öldükten sonra nasıl Allah katına çıktıysa, ben de aynı şekilde ona yükseltileceğim. Mesih, İslam’ı Allah’a mutlak teslimiyet olarak müjdelemiştir. Beni Hristiyanlara bağlayan tek şey budur. Bizi birbirimize sadece bu bağlar. Ve bu çok şeydir.

Bana yöneltilen büyücülük suçlamaları konusunda ise ancak gülünç olduklarını söyleyebilirim. Tüm bu ithamlar bilgisizliğe dayanmaktadır. Körlerin gözünü açtığım, topalları yürüttüğüm, ölüleri yaşama döndürdüğüm söylentileri saçmalıktan ibarettir. Fakat yine de bunları yaptım. Emin olun ki, insan ruhu aslında hayal bile edemeyeceği şeyleri yapmaya kadirdir. Gözleri olmadan görebilir ve bacakları olmadan yürüyebilir. Ölüm korkusunu ruhu aracılığı ile yenen bir kimse, yeniden hayata dönmüş sayılmaz mı? Şurası kesindir ki, insan ruhu, eskiden çekirdeğin özü gibi içinde uyumakta olan yetenekleri başarıyla ortaya çıkartabilir. Cüneyt Hoca’nın, Sahl Hoca’nın ve diğer büyük üstatların ruhun mucizesi hakkında söylediklerini inceleyin. Hepinizin bildiği dış organların yanısıra, bir çoğunuza gizli kalan iç organlarda mevcuttur. Ben onları geliştirmeyi Hindistan ve diğer uzak ükelerdeki bilgelerden öğrendim. Bütün büyücülük yeteneğim işte bundan ibaret. Yaşamım boyunca hak dinini yaymaktan başka bir şey yapmadım.

Buna rağmen benden mutlaka düşmanca duygular içinde ayrılmak istiyorsanız, size Peygamberimizin Allah’ın vahyi olarak bize aktardıklarını hatırlatmak istiyorum:

"Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”


Wolfgang Günter Lerch
Bağdat'ta Ölüm. Ankara: Yurt Kitap Yayınları, 2000. s.231-238