Tüm Eklenenler



Yaşasın AB / Türker ERTÜRK PDF Yazdır e-Posta
Türker ERTÜRK
Cuma, 01 Şubat 2013 04:41

Geçtiğimiz Salı Kılıçdaroğlu yaptığı grup konuşmasında iki önemli mesaj verdi. Bunlardan birincisi CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler’e Meclis’te "Ana dilde savunma" görüşmeleri sırasında yaptığı konuşma ile ilgili yaptığı uyarı, ikincisi ise Erdoğan’a gönderme yaptığı Şangay eleştirisi.

Esasında her iki mesajın gönderilmek istendiği yer ABD ve AB idi. Anlamı şudur; AKP’nin önüne koyduğunuz yol haritasını aynen uygularız. Bunu AKP gibi kırmadan dökmeden yaparız. NATO ve AB’ye bağlıyız.

Birgül Ayman Güler üzerinden gönderilen mesajı müteakip yazımızda irdeleyeceğiz. Bugünkü konumuz Başbakan üzerinden gönderdiği mesaj olacak.

Kılıçdaroğlu Erdoğan’a "Eğer siz 'AB'den çıkacağım' diyorsanız o zaman millete çıkıp hesap vermek zorundasınız. Siz o çağdaş dünyadan kendinizi koparmak istiyorsunuz. Kiminle konuştunuz, kime danıştınız. Eğer Şangay İşbirliği Örgütü’ne girecekseniz, NATO’yu ne yapacaksınız?" diyor.

Biz de merak ediyoruz Kılıçdaroğlu hangi AB’ye girmek istiyor? İflas eden AB’ye mi? Ülkemizin bölünmesi ve kimliğimizin çatlatılması projelerine ve operasyonlarına destek veren AB’ye mi? Türkiye’nin AB kapısında itilip kakılmasına ve horlanmasına razı mı? İkinci sınıf bir üyeliğe evet mi? Müştemilatta kapıcı olarak yaşamamızı mı istiyor? Kamuoyu yoklaması yaptırdı da halkın AB’ye katılmak istediğini mi söylüyor?

Genetik olarak geri zekalı

AB’nin lider ülkesi olan Almanya’da 2002-2009 arasında Berlin Eyaleti Maliye Bakanlığı görevini yapan Thilo Sarazzin "Türklerin ve Arapların genetik olarak geri zekalı olduklarını" iddia ediyor. "Almanya kendini yok ediyor" (Deutscland schafft sich ab) adlı kitabı 2010’da çıkmış ve bugüne kadar 2 milyon satmış. Demokrat kesimlerin tepkilerine rağmen Sarazzin mensubu olduğu Sosyal Demokrat Parti (SPD) tarafından ihraç edilmemiş. Anlaşılan Hüseyin Aygün’e benzer görevi ( Söylemek istenenleri ama söylenemeyenleri söyleme ) var.

2011‘de emekli olan ve 35 yıl Almanya’nın çeşitli kentlerinde ilkokul öğretmenliği yapan Ursula Sarazzin’de 2012’de çıkardığı "Cadı avı" (Hexenjagd) isimli kitabında eşi Thilo Sarazzin’in kışkırtıcı tezlerini destekliyor.

Berlin’in Neukölln ilçesinin Sosyal Demokrat ( SPD ) Belediye Başkanı Heinz Buschkowsky kendi bölgesinde yaşayan Türklere karşı ön yargı ile yaklaşan "Neukölln her yerde" (Neukölln ist überall) adında kitap yazıyor.

2005’de zamanın Berlin Hür Üniversitesi Rektörü Prof. Dieter Lenzen, Niedersachsen Eyaleti’nde yapılan sözde bilimsel araştırmaya dayanarak Türk öğrencilerin geri zekalı olduğunu anlatmaya çalışıyor. Lenzen şimdide Hamburg Üniversitesi Rektörü.

Asıl bomba geçen yılın son ayı Alman Federal Meclisi’nde Müslüman ve Musevileri yakından ilgilendiren sünnete izin verilip verilmemesinin oylanmasıdır. Gerekçe sünnet olanların 18 yaşından küçük oldukları için kendi istekleri ile değil ailelerinin isteği ile oldukları yönündedir. Fakat aynı şey vaftiz için niye düşünülmemiştir. Hıristiyan kültürüne özel bir ayrıcalık mı vardır?

Bugün Türkler Almanya’da 50 yılı aşkın süredir yaşıyorlar. Artık dördüncü nesil var! Ama yabancı karşıtlığı özellikle Türk ve Müslüman düşmanlığı her geçen gün Almanya’da ve Avrupa’da yaygınlaşmaktadır.

Almanya’da işsizlik oranı yüzde 10’u geçiyor. Türklerin işsizlik oranı yüzde 30’un üstünde, bu oran Berlin’de yüzde 50’yi aşmıştır.

Yabancılar günah keçisi

Bugün Almanya ve Avrupa’da büyük bir ekonomik kriz mevcuttur. Bu kriz yapısaldır ve kolay geçeceğe benzememektedir. Dünyanın ekonomik ağırlık merkezinin doğuya doğru kaydığı düşünülürse yapısal ve sistemsel değişiklikler yapmadan veya savaş çıkmadan bu durumun düzelmesi mümkün değildir.

Almanya’nın 82 milyon nüfusunun 7 milyonu yabancıdır. Bu yabancı nüfusun 3 milyonu Türk, 1 milyonu da Arap’tır. Bu nüfus Almanya’nın günah keçisidir!

Günah keçisine gerçek sorunları perdelemek için ihtiyaç vardır. Almanya’nın en büyük sorunu gelir bölüşümündeki adaletsizliktir. Münih-Magdeburg arasındaki ekonomik uçurum gibi.

Büyük ekonomik kriz yaşayan Avrupa ve Almanya göçmenlerin uyum sorunlarını, sünnet, töre cinayetleri, zorunlu evlilik ve eğitim problemlerini işleyerek kendi kapitalist düzeninin sistemsel krizini gölgelemeye ve gündem değiştirmeye çalışmaktadır.

Almanya’da Türkler ve Araplar, Avusturya’da Türkler ne ise İspanya, İtalya ve Fransa’da Kuzey Afrikalılar, İngiltere’de Pakistanlılar ve Hindistanlılar, İskandinav ülkelerinde Ortadoğulular aynı şeydir.

Yani Avrupa ve onun en zengini Almanya üretiminden yeterince pay vermediği ve daralan ekonomisi içinde pay vermek istemediği asli unsuruna yabancıları hedef göstererek kendini korumaya çalışmaktadır. Ayrıca yaratılan düşman ve ötekileştirilen yabancılar sayesinde ortak Avrupa kimlik bilincini oluşturulmaktadırlar.

Türkiye’nin AB’ye eşit statüde girmesinin imkan ve ihtimali yoktur. Türkiye için münasip görülen kapıcılık veya uşaklıktır. Bunu anlamamak için ya dangalak olmak ya da işbirlikçi olmak gerekir.

Saygılar sunarım.

Türker ERTÜRK, 1 Şubat 2013

 
13 Aralık 2012 / Türker ERTÜRK PDF Yazdır e-Posta
Türker ERTÜRK
Salı, 18 Aralık 2012 20:37

13 Aralık 2012 tarihinde ben de Silivri’deydim. Orada bir yargılama yapılmadığını, yapılamayacağını ve yapılmak istenmediğini en başından itibaren anlayan ve kavrayan birisi olarak oradaydım. Amacım orada, yargılama adı altındaki tiyatroda kurban rolünde sahneye zincirlenerek çıkarılmış yurtseverlere destek olmaktı.

O gün Silivri’ye "Ergenekon davası" için gitmiştik. Esasında yoktu Ergenekon, Balyoz, Casusluk, Poyrazköy ve daha nice diğer operasyonel davaların birbirinden farkı!

Bu davalar hukukun olduğu ve adaletin arandığı bir yargılama değildi. Farklı zamanlarda bu davaların belli bölümlerini bizzat duruşmalara giderek izledim. Suçlanan insanların masumiyeti ve kanıt diye öne sürülenlerin uydurma ve dijital terör unsuru belgeler olduğu o kadar açıktı ki, anlamamak ve fark etmemek imkansızdı.

Bu davaları izlerken hep duygudaşlık yaptım, kendimi avukatların, savcıların ve yargıçların yerine koydum ve değerlendirme yaptım. Eğer yargıç olsaydım; daha ilk tanıkları dinledikten ve maddi kanıt diye sunulan belgeleri gördükten sonra hemen sanıkların hepsini bilaistisna serbest bırakır bu komployu ortaya çıkaracak soruşturmayı başlatırdım. Ama böyle olmuyordu, olay benim gördüğüm kadar basit değildi. O zaman işin içinde başka işler ve hesaplar vardı.

Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi davalar; ABD’nin Türkiye’de yaptırmak istediği rejim değişikliğinin baskı, intikam, yakın tarihimizi yeniden yazma ve en başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine bağlı tüm kurumlarını tasfiye aracıdır.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, kurucu felsefesi, Anayasa’sında belirtilen ideolojisi, Lozan antlaşmasına bağlılığı ve kırmızıçizgileri ile ABD’nin kendisine biçtiği rolü oynamak istememektedir.

Arkasındaki güç aynı

1992’de Muavenet’in vurulması, 1993’de Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis suikastı, yine aynı yıl 2 Temmuz’da Madımak ve 5 Temmuz’da Başbağlar katliamları, Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun ortadan kaldırılması emrini veren ve ona karşı yapılan suikast girişiminin arkasında aynı güç vardır. Irak’a girmek istemeyen Ecevit’in başbakanı olduğu 57’inci hükümet gitmelidir diyen ve yerine 18 Kasım 2002’de AKP’yi iktidara getiren yine aynı güçtür.

Hiç şüpheniz olmasın ki, bu güç 4 Temmuz 2003’de Süleymaniye’de işbirlikçileri tarafından sevinçle karşılanan Türk Askeri’nin başına çuval geçirilmesi olayında olduğu gibi Ergenekon ve Balyoz’un da arkasındadır.

Şimdi bir düşünün Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlar yapılamasaydı şu anda komşumuz Suriye’ye karşı sürdürdüğümüz gayri ahlaki ve çıkarımıza olmayan bir savaşı başlatır mıydık?

Tahayyül etmeye çalışın bu operasyonlar olmasaydı, aydınlar, siyasetçiler, gazeteciler, bilim insanları ve kahraman askerler zindanlara atılmasaydı, olmaz ise olmaz kırmızıçizgilerimizden olan Irak’ın toprak bütünlüğüne karşı tavır alır mıydık?

Şu anda Irak’ı bölmeye çalışan Barzani ile dost, bu ülkeyi bütünleştirmeye çalışan Maliki’ye düşmanız ve terörle mücadele değil müzakere ediyoruz. İşte ülkemizin mezarını kazan bu ahlâksız ve hain politikaları uygulatabilmek için Ergenekon, Balyoz ve diğerleri gerekliydi.

13 Aralık’ta bu bilinç ve farkındalıkla Silivri’ye gittim. Mahkeme salonuna büyük bir izdiham nedeniyle son anda girmedim. Belki de daha iyi oldu. Orda adalet açısından görebileceğim bir şey yoktu. Onlara destek açısından bu işi benden daha iyi yapacağını bildiğim insanların içeriye girmiş olduğunu görmenin huzuru ile tekrar kalabalığın arasına karıştım.

Bini aşkın insan ile temas ettim ve kısa da olsa konuştum. Gerçekten orada olmalıydınız. İnsanların tepkisini, infialini, yurtseverlere sahip çıkabilme duygusunu, ülkemizin hızla uçurumdan aşağıya doğru yuvarlanıyor oluşunu kavramışlığını ve ülkelerinin kaderine sahip çıkma sorumluluk duygusunu görmeliydiniz.

Bastil ve Silivri önünde duygular da aynı

Gerçekten ben de çok duygulandım. Gözlemlerimin en üzücü tarafı orada bulunan kalabalığın Meclis’ten iktidarı ile muhalefeti ile artık ümidini kestiğidir. Aynı kanaat görüştüğüm bazı muhalefet milletvekillerinde de mevcuttur. Halk Cumhuriyete, kurucu ideolojiye sahip çıkılmasını ve Atatürk’te birleşilmesini istemektedir. Artık halk için ayrım ya millicisin ya da gayri millicisin şeklindedir.

Silivri’ye yurdun her tarafından hafta arası olmasına rağmen 100 bini aşkın insan gelmişti. Bu insanları oraya getiren neden yakınlarının yargılanıyor olması değildi. Bu durumda insan sayısı çok çok azdı. Bu insanlar ülkelerine, Atatürk önderliğinde yapılan Türk Devrimlerine sahip çıkmak ve emperyalist işbirlikçiliğine isyan etmek için Silivri’ye gelmişlerdi. Dünya tarihine bir göz atınız bu sayıda insanın bir cezaevi veya mahkeme önüne geldiği ilk örnektir.

XVI. Louis zamanında Fransa’da kralın ve hükümet üyelerinin talimatları üzerine komplo ve yönetimi devirme gibi uydurma suçlarla tutuklananlara ev sahipliği yapan ve hücrelerinde ünlü yazar ve filozof Voltaire’de ağırlayan Bastil Hapishanesi’nin kapısına 14 Temmuz 1789’da dayanan insanların sayıları Silivri’ye dayanan insan sayısından fazla değildi ama sanırım duyguları benzerdi.

Cumhuriyetimiz yok olurken, iç barışımız dinamitlenirken, ülkemiz göre göre bölünmeye doğru giderken, topraklarımız emperyalizme peşkeş çekilirken, komşularımıza karşı emperyalizmin emri gereğince düşmanlık yapılırken, yurtseverler uydurma belgelerle zincirlere vurulmuşken ve her geçen gün durum daha da kötüye giderken saklanarak ve sütre gerisine sinerek normâl yaşamınızı sürdürebilir misiniz? Sizi yurtsever bir mücadeleye katılmaktan alıkoyan daha önemli ne mazeretiniz olabilir?

Saygılar sunarım.

Türker ERTÜRK, 18 Aralık 2012

 
Kuşatma ve Bahane Tamam / Türker ERTÜRK PDF Yazdır e-Posta
Türker ERTÜRK
Cuma, 07 Aralık 2012 07:42

Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan Arap Baharı Ortadoğu’ya iddia edilen demokrasiyi kazandırmadığı gibi bu coğrafyaya aş, iş, huzur ve güven de getirmemiştir. Çünkü Arap Baharı uzun dönem otoriter yönetimler altında yaşayan Ortadoğu halklarının doğal tepkileri ile oluşarak gelişen bir direniş, bir başkaldırış ve bir devrim hiç değildi.

Arap Baharı ABD toplum mühendisliğinin bir planı dahilinde başlatıldı, yönlendirildi ve yönlendirilmeye çalışılıyor. Bu arada şunu da belirtmek isteriz. Sosyal olayları kurgulamak ve yönlendirmek mümkün olmasına rağmen her an kontrolden çıkması ve başlangıçta arzu edilmeyen başka bir yere doğru evirilmesi mümkündür.

Emperyalizm, Arap Baharı olarak adlandırılan bu planlı değişim ile birçok hedefine ulaşmak istemiştir. Bunlardan önemli olanları şunlardır;

• Yoğunlukla Arapların yaşadığı ve enerji kaynakları bakımından zengin olan Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında siyasal Sünni İslam’ı dönüştürerek ve işbirlikçi hale getirerek iktidara taşımak,

• Hıristiyan, Sünni, Şii ve Alevi’yi bir araya getirebilen ve birleştirici olabilen Arap Milliyetçiliğine son vermek,

• Filistin sorunu üzerine gelişmiş olan Arap-İsrail çatışmasını dönüştürerek bölgeyi Sünni-Şii kavgasına odaklı hale getirmek,

• Antiemperyalizmin direnç aksı olan Şiileri kuşatmak, İran’ı yalnızlaştırmak ve vurmak,

• Filistin’in koruyuculuğunu ve sorunun savunuculuğunu İran’ın elinden alarak Mısır ve Türkiye gibi tam kontrol edilebilir ülkelere vermek,

• Bölgenin enerji kaynaklarına kolayca ve ucuza el atmak ve sürekli erişebilmek için bölgeyi istikrarsızlaştırmak,

• Bölgede Batı’nın çıkarlarına direnebilecek bölgesel gücün yeşermesine imkan vermemek,

• Filistin sorununu İsrail lehine çözmek ve İsrail’in sürdürülebilir kalıcı güvenliğini sağlamak,

• Daha kolay yönetmek ve yönlendirebilmek için bölgeyi etnik ve mezhepsel kompartımanlara bölmek ve kukla Kürt Devleti’nin kurulmasına gidecek yolu açmaktır.

AKP örnektir

ABD toplum mühendisliğinin Arap Baharı gelişmeleri içinde Arap dünyasına gösterdiği en önemli başarılı örnek daha önce dönüştürülerek iktidara getirilen Türkiye’deki AKP olmuştur.

Emperyalizmin yüksek çıkarları nedeniyle iktidara getirilen siyasal Sünni İslam’ın egemen olduğu hiçbir ülkede barış, güven, huzur yoktur ve olması imkansızdır. Siyasal Sünni İslam’ın iktidara geldiği ülkelerin diğer bir özelliği de iliklerine kadar emperyalist işbirlikçisi olmalarıdır.

Operasyonlarla ve hilelerle Mısır’da iktidara getirilen ve İslamcı bir diktatör olma peşinde koşan Mursi’nin uygulamaları Mısır’ı tekrar karıştırmıştır. Olayların kolay durulacağı yoktur. Alınan en son haberlere göre Tunus’ta da halkın memnuniyetsizliği en üst düzeydedir ve iç barış bozulmak üzeredir.

Türkiye’de de huzursuzluğun, iç savaş arifesinde olmamızın, terörün dayanılmaz boyutlara ulaşmasının, Cumhuriyetimizin temel değerlerine düşmanlığın, bölücülüğün ve hücrelerimize kadar emperyalist işbirlikçiliğinin kaynağı ABD’nin Arap Baharı öncesinde Türkiye’de vizyona koyduğu oyunlarla iktidara getirdiği, Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlarla perçinlediği siyasal Sünni İslam’ın Türkiye versiyonu AKP’dir.

Suriye’ye,Irak’ın bütünlüğünü sağlamaya çalışan Maliki’ye ve antiemperyalist direnç merkezi olan İran’a düşmanlık bu nedenle yapılmaktadır . Patriotlar Suriye’ye ile savaş çıkarabilmek ve İran’a yapılacak müdahalede ülkemizdeki ABD üs ve tesislerinin korunmasını sağlamak için konuşlandırılmaktadır.

Savaşa hazır mısınız? Çocuklarınızın ve yakınlarınızın ülkemiz için bir hiç uğruna ama emperyalizmin çıkarlarına hizmet adına kaybedilecek canlarının cenaze namazlarını iç huzuru içinde kılabilecek misiniz?

Sonsuza kadar susun

Ya şimdi ayağa kalkar, demokratik tepkinizi ve isyanınızı ortaya koyarsınız, ya da yaşayacağınız onursuz acıları içinize gömer sonsuza kadar içinizden kahredip susarsınız.

Suriye için ABD’nin savaş ve müdahale bahanesi ve kırmızıçizgisi en yetkili ağızlardan kimyasal silahlar olarak açıklanmıştır. Suriye böyle bir planı olmadığını belirtmesine rağmen hiç bir değeri yoktur. Sahte istihbarat raporları ve medya operasyonları Beşar Esad’ın muhalif görüntüsü altındaki teröristlere karşı kimyasal silah kullanmak üzere olduğunu söylemektedir. Gerçi biz bu filmi 2003 Irak savaşı öncesinde de görmüştük ama anımsamak isteyen yok.

Suriye kuşatılmış durumdadır. Türkiye’den, Ürdün’den, Suudi Arabistan’dan ve İsrail’den silahlar Suriye’ye doğru tevcih edilmiştir. Ürdün’de ABD ve Ürdün Silahlı Kuvvetleri 2 aydır kimyasal savaş eğitimi yapmaktadır.

Kuşatmanın batısı da tamamdır. Şu anda Akdeniz’de Suriye yaklaşma sularında Eisenhower uçak gemisi vurucu grubu ve Iwo Jima amfibi saldırı gemisi grubu dahil 17 savaş gemisi, 70 savaş uçağı, 2500’ü deniz piyadesi olmak üzere yaklaşık 10 bin ABD askeri saldırı için emir beklemektedir. Yine burada bulunan savaş gemilerinden 4’ü Aegis Savaş Sistemi’ne sahip olup Kürecik’te bulunan Füze Kalkanı Sistemi’nin önemli bir parçası olan radar ile entegre çalışmaktadır. Bunun anlamı şudur, bilgi pası Türkiye’den Müslüman’ın kafasına inecek füze ABD’den.

Allah yoluna cenk edelim, şan alalım şan / Kur’an’da zafer vadediyor Hazret-i Yezdan.

Saygılar sunarım.

Türker ERTÜRK, 7 Aralık 2012

 
Yurtsever Değil Hain / Türker ERTÜRK PDF Yazdır e-Posta
Türker ERTÜRK
Salı, 27 Kasım 2012 22:19

Öğreniyoruz ki 910 km’lik Suriye sınırımızı korumak için NATO’dan Patriot bataryalarının ve arkasından da AWACS (Airborne Warning Control System) olarak bilinen erken uyarı uçakları ülkemize gelecekmiş.

Başbakan Erdoğan D-8 liderler Zirvesi için bulunduğu Pakistan’ın başkenti İslamabad’da gazetecilere “ Patriotların tamamen savunma amaçlı olduğunu "söylüyor ve devamında" Topraklarımız, dördüncü maddeye göre NATO topraklarıdır “ diyerek Meclis’ten izin almaya gerek olmadığını ifade etmeye çalışıyor.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise yaptığı açıklamada "Sınırlarımıza yönelik güvenlik riski ortadan kalktığında Patriotlar geldiği gibi geri dönerler" diyor. Bilgi birikimi ve derinliği yeterli olmayan olan bazı bakanlarımızda "tetik bizde olacak" gibi komik açıklamalarda bulunuyorlar.

Sevgili okurlar bu söylenenler doğru değildir gibi kibar bir söylem içinde olmak istemiyorum. Biraz taktik, strateji, tehdit değerlendirmesi, durum muhakemesi bilen, nokta ve bölge hava savunması nasıl planlanır ve savaş planı nasıl kotarılır konusunda çalışmış birisi olarak söylüyorum; Patriotlar konusunda söylenenler külliyen yalandır, bu ülkeye ihanetin ve emperyalist işbirlikçiliğinin somut belgeleridir.

Patriot ABD’li şirketler tarafından geliştirilmiş uzun menzilli, her hava şartında kullanılabilen, yüksek irtifalardan yaklaşan taktik balistik ve seyir füzeleri ile savaş uçaklarına karşı çok etkindir. Farklı özelliklere sahip üç tip Patriot füzesi olup en uzun menzilli olanı 160 km’dir. Patriotlar Türkiye’de daha önce 1991 ve 2003’de Irak savaşlarında konuşlandırılmıştır.

Bu değerlendirmeyi yapan çıksın karşıma!

Suriye’den Türkiye’ye yönelik bir tehdit kesinlikle yoktur. Davutoğlu “ Tehdidi Genelkurmay değerlendirdi “ diyor. Buna inanmak mümkün değildir. Buradan hodri meydan diyorum! Kim yaptıysa bu değerlendirmeyi çıksın karşıma Türk Milleti’nin karşısında tartışalım.

Suriye o kadar zor durumdadır ve başı beladadır ki, değil ülkemize tehdit olmak, Türkiye anasına küfür etse ki ediyor, sesini çıkarmaz.

Patriot füze bataryalarının ülkemizde konuşlandırılma isteği ABD’nindir. ABD yetkilileri Davutoğlu’dan böyle bir istek yapılmasını istedi o da bunu yerine getirdi. Erdoğan konuyu sonradan öğrendi ama uyum sağladı. Yoksa deliğe gönderirler!

Patriotların konuşlandırılmasının nedenleri;

• Suriye ve İran’ı kışkırtmak,
• Suriye’ye askeri müdahalenin önünü açabilecek bir kıvılcımı çaktırmak,
• Bölgeyi daha da fazla istikrarsızlaştırmak,
• Suriye ile savaş çıksın diye verilen angajman kurallarını kullanmayan ve tetiğe basmayan Türk Askeri yerine yabancısını transfer etmek,
• Suriye ve İran’a karşı yapılacak müdahalede Türkiye’de öncelikli hedef olacak ABD üslerinin ve Kürecik radarının hava savunmasını sağlamak,
• Suriye kuzeyinde bulunan muhaliflere ve Barzanistan’ın batıya Akdeniz’e doğru genişlemesine hava savunma desteği vermek,
• Türkiye sınırlarına yakın olarak faaliyet gösteren muhalif görüntüsü altındaki teröristlere aman vermeyen Suriye hava gücünü tehdit etmek ve onların hareket serbestisini kısıtlamaktır.

Suriye Türkiye’ye değil Türkiye Suriye’ye tehdittir. Hatta tehditten öte ülkemiz Suriye’ye karşı kısmen örtülü kısmen de açık olarak vekelaten savaş yapmaktadır.

S-300’lerden daha büyük tehdit

Patriotların savunma silahı olduğu kuyruklu yalandır ve halkımızı kandırmaya dönüktür. Anımsarsanız 1997’de Kıbrıs Rum Kesimi ( KRY ) “ Yunanistan ve Kıbrıs Ortak Savunma Doktrini “ çerçevesinde Rusya’dan S-300 Hava Savunma Füzeleri alarak Kıbrıs’ta konuşlandırmak istedi.

O zaman Türkiye S-300’lerin Kıbrıs’ta konuşlandırılmasının sadece KKTC’nin değil aynı zamanda Türkiye’nin de güvenliğini tehdit ettiğini öne sürerek tepki göstermiş ve konuşlandırmayı engellemişti.

Türkiye’ye konuşlandırılacak Patriotlar Suriye ve İran’ın güvenliği ile bölgenin istikrarına yönelik çok büyük bir tehdittir. Ayrıca Patriotlar S-300’lerin Kıbrıs’a konuşlandırılması durumunda ülkemiz için yaratacağı tehlikenin fersah fersah üstünde güvenliğimize tehdit teşkil etmektedir.

Patriotların bölgemiz için istikrasızlık kaynağı olacağını ve kışkırtmaya dönük bir girişim olduğunu Rusya dahil tüm bölge ülkeleri söylüyor. Biz de söylüyoruz! Kimler farklı söylem içinde; ABD, AKP ve İsrail. Değerlendirmenize bırakıyorum!

Türkiye’nin NATO ortak savunma sistemi içinde bulunmuş olması Türkiye topraklarının NATO toprakları olduğu anlamına gelmez. Patriotlar için Meclis kararı gerekmektedir. Kim takar hukuku! Kürecik içinde gerekliydi alınmadı, ne fark eder! Çoğunlukları var niçin korkuyorlar ki? Demek ki AKP içinde de yurtseverler var!

Patriotların ateşleme tetiği hiç şüpheniz olmasın NATO’da daha doğru bir ifade ile ABD’de olacaktır. AWACS’ları sorarsanız o uçaklarda Suriye’deki taktik resmi gerçek zamanlı (real time) olarak çıkararak terörist harekatı sevk ve idare etmek içindir. Diğer yandan İran’a müteakiben yapılacak müdahale için hazırlıklar kapsamında gerekli bir adımdır.

Patriot İngilizce bir kelime olup yurtsever anlamındadır. Burada amaç önemlidir. Bu füzeleri yurt savunması için görevlendirirsen gerçekten yurtseverlik yapar. Fakat başka ülkenin çıkarları için onların isteği ile ülkenize konuşlandırırsanız hainlik yapar. Ve işlenen suça hıyanet denir!

Saygılar sunarım.

Türker ERTÜRK, 27 Kasım 2012

 
Markajcı / Türker ERTÜRK PDF Yazdır e-Posta
Türker ERTÜRK
Cuma, 23 Kasım 2012 19:00

14 Kasım’da başlayan Gazze’ye yönelik bombardımanda İsrail 1500’ü aşkın hedefi vurdu. Geçtiğimiz Çarşamba günü yürürlüğe giren ateşkese kadar geçen 8 günlük zaman içinde 163 Filistinli ve 5 İsrailli yaşamını kaybetti, 1100 civarında Filistinli yaralandı. Ölen ve yaralanan Filistinlilerin çok büyük bir çoğunluğu yaşlı, kadın ve çocuktu.

İsrail’in işgali altında olan, dış dünya ile irtibatları kontrol altında bulunan ve adeta kendi topraklarında açık hava hapishanesinde yaşamakta bulunan Filistinlilere yapılan en son saldırıyı katliam kelimesi bile açıklamak için yeterli olmayabilir. Bu bir insanlık dramıdır ve soykırım seviyesinde insanlık suçudur. İşin ilginç tarafı bu suçu işleyenler daha önce işlenen böyle bir suçun mağduru olmuştur.

Halen devam eden bu şiddet dalgası Hamas’ın askeri kanadı olan İzzettin El Kasım Tugaylarının komutanı olan Ahmet El Cebari’nin İsrail tarafından suikast sonucunda öldürülmesi ile tetiklenmiştir. Hamas bu suikasta yanıt olarak İsrail’e karşı füze saldırısı ile misilleme yapmış ve malum gelişmeler başlamıştır.

El Cebari’nin öldürülmesi İsrail tarafından planlanmış bir kışkırtmadır. Amaç Hamas’ı füzelerle misillemeye zorlamak ve bunu bahane göstererek Gazze’ye yönelik askeri operasyon yapmaktır.

Operasyonun amacı ve askeri hedefleri

Netanyahu açısından operasyonun amacı İsrail’de 22 Ocak 2013’de yapılacak erken seçimde avantaj kazanmak ve ABD Başkanı olarak yeniden seçilen Obama’nın gerek Filistin gerekse İran konusunda yapmayı planladığı iyi niyetli girişimlerin önünü bölgede tansiyonu yükselterek kesmektir. ABD başkanlık seçimlerinde İsrail ve Yahudi lobisi Obama’nın rakibi Romney’i desteklemiştir.

İsrail’in Gazze’ye karşı yaptığı operasyonun askeri hedefleri ise;

• Hamas’ın askeri imkan ve kabiliyetini ezmek,

• Filistin sorununu kendi tasarladığı çözüme götürecek yolda merhale kaydetmek,

• İsrail’e direnmenin faydasızlığını ve Hamas’ı desteklemenin daima felaket getireceği düşüncesini Filistinlilerin aklına iyice sokmak,

• 4 yıldır kapsamlı operasyon yapılmayan Gazze’de Hamas’ın askeri olarak hangi seviyede olduğunu tespit etmek, eriştiği füze kabiliyetini test etmek ve yok etmek,

• Iron Dome (Demir Kubbe) adıyla yeni geliştirdiği kısa mesafe hava savunma sistemini gerçek ortamda denemektir.

Ateşkes görüşmeleri sırasında İsrail Başbakanı Netanyahu "Diplomatik çözümü tercih ederim" demiş ama ateşkesin şartları oluşmazsa operasyonun genişleyeceğini ve kara harekatının başlayabileceği ipuçlarını da vermiştir. Netanyahu bu söylediklerinin arkasını 75 bin yedek askeri silahaltına çağırarak ve Gazze sınırına yığınak yaparak doldurmuştur. Şu anda ateşkesin yürürlüğe girmiş olması Gazze’ye yapılabilecek bir istila tehlikesinin geçtiği anlamına gelmez. İlan edilen ateşkes kırılgandır ve şartlar eğer olgunlaşırsa Netanyahu yönetiminde İsrail gözünü kırpmadan bunu yapacaktır.

Hamas’ın misillemeye yönelik olarak attığı füze ve roketlerin Tel Aviv ve Kudüs’e ulaştığı görülmüştür. Bu önemli bir tespittir. Daha önce Hamas’ın böyle bir imkanı yoktu.

İsrail’in devlet firması olan Rafael’in geliştirdiği ve tam olarak 2011’de envantere girerek konuşlandırılmaya başlanan kısa mesafe hava savunma sistemi olan Iron Dome bu çatışmalarda başarı ile sınav verdi. Gazze’den 1000’in geçen sayıda roket ve füzenin İsrail’in güneyi ile Tel Aviv ve Kudüs’e hedef alacak şekilde ateşlenmesine rağmen verdiği kayıp ve hasar çok düşük kaldı.

İsrail hep böyle yapıyor

İsrail Gazze’ye yönelik olarak en son 27 Aralık 2008-18 Ocak 2009 tarihleri arsında "Dökme kurşun" adlı operasyonu yapmıştı. O zamanda operasyon İsrail’in İslami Cihat komutanını öldürmesi ve karşılık olarak Gazze’den roket ve havan atışı yapılması üzerine başlamıştı. İsrail bu işi hep böyle yapıyor!

İsrail’in Gazze’ye yönelik olarak yaptığı bu 8 günlük operasyon sırasında Arap aleminin durumu yürekler acısıydı. İsrail küçücük bir devlet olarak Ortadoğu’da Arap denizi içinde yaşarken Filistin’de istediği gibi vahşet yapıyor ama Araplar ortak bir tepki veremiyor? Sizce niçin? Arapların birleşmesini ne engelliyor?

En trajikomik görüntüyü ise AKP yönetiminde Türkiye verdi ve vermeye devam ediyor. Erdoğan’ın İsrail’e kızmasının, bağırmasının ve düşmanca söylem geliştirmesinin pratikte bir anlamı var mı? Hele Davutoğlu’nun ağlamasına ne dersiniz?

Uyguladığınız politikalarla İsrail’e sınırsız destek vereceksiniz, İsrail’in bölge gücü olmasının önünü açan ve bölgede ikinci bir İsrail olacak kukla Kurt Devleti’nin oluşumu peşinde koşan Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıyım diyeceksiniz, İsrail’i Müslümana karşı koruyacak radarı Kürecik’e konuşlandıracaksınız, arkasından da İsrail’e söveceksiniz, buna kimse inanmaz.

Siz İsrail’in bölgedeki Siyonist projelerine en büyük engel Suriye’ye terör ihraç edeceksiniz, Suriye’yi bölmeye çalışacaksınız, Suriye’deki istikrarsızlığın en büyük kaynağı olacaksınız, Suriye’ye düşmanlıkta İsrail ile eşgüdüm içinde çalışacaksınız, sonrada ben İsrail’in Müslüman öldürmesine ve vahşetine karşıyım deyip ağlayacaksınız. Bu davranışa dense dense ikiyüzlülük denir!

AKP yönetiminde Türkiye, İsrail Gazze’de kolayca Müslüman öldürsün diye kuzeyde onun en büyük rakibi olan Suriye’yi marke etmektedir. Yani AKP yönetiminde Türkiye emperyalist ve Siyonistlerin markajcısıdır.

Saygılar sunarım.

Türker ERTÜRK, 23 Kasım 2012

 
Terbiyesiz / Türker ERTÜRK PDF Yazdır e-Posta
Türker ERTÜRK
Salı, 20 Kasım 2012 18:58

Fadime Temel’e sormuş, "aklından ne geçiyor?"

Temel cevaben "seninkinden" demiş.

Fadime biraz da mahcup bir eda ile "terbiyesiz" diye yanıtlamış.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Financial Times’a verdiği mülakatta Erdoğan ile söylemlerinin farklı olduğunu söylemiş. Gül "Cumhurbaşkanı olarak ben siyasetçi değilim. Ben resme daha geniş bir perspektiften bakıyorum ve herkesi kucaklıyorum. Ama inanmadığım bir şeyi de söylemem" demiş.

Gül ile Erdoğan arasında yarış, rekabet, sorun, kavga hatta kendi ifadeleri ile söylem farkı olduğu doğrudur ama kafa yapısı olarak veya ülkemize izlettirmek istedikleri rota açısından fark var mıdır? Size verebileceğim cevap; kocaman bir hayır olur.

Bırakalım geçmişlerini, Gül’ün 28 ağustos 2007’de Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra ikisi arasında hangi konuda düşünsel anlamda fark olduğunu gördünüz? Maşallah, Gül bugüne kadar noter gibi çalıştı. Erdoğan tarafından atama ile Meclis’e gönderilmiş "kaldır indir kalabalığının" kaldırdığı parmaklarla geçen tüm antidemokratik yasaları şipşak onayladı.

Her ikisi de Osmanlı Bankası

Gül ve Erdoğan Cumhuriyet’in kurucu felsefesi, değerleri, kazanımları, bilimin yaşamda tek yol gösterici olduğu, Atatürk’ün önderliğinde yapılan Türk Devrimleri, Türk Ulusal kimliği ve laiklik gibi konularda farklı düşündüğünü mü sanıyorsunuz! Suriye, İran, Büyük Ortadoğu Projesi üzerine aralarında fark var mıdır? Ahlaksızlığın ve hırsızlığın en şanlı boyutu olan Deniz Feneri için ayrı düşerler mi? Her ikisi de Osmanlı Bankası’dır.

İlkokul sıralarındayım, sanırım okuduğum tarih derslerinden etkilenmiş olacağım bir gün babama "Kumbaramın bankasını Osmanlı Bankası olarak değiştirmek istiyorum" dedim. O da bana "Niçin?" diye sordu. Ben de "İsminden de belli, bizim olduğu için" diye cevap verdim. Bugün ismen mevcut olmayan ama ruhen daha fazlası ile var olan bu banka için babam bana "Bu bankanın bizim olmadığını, kökü dışarda olduğunu, ülkemizi soyup paraları dışarıya taşımak için burada olduklarını ve isminin bu şekilde seçilmesinin insanlarımızı kandırmak için olduğu" mealinde şeyler söyledi.

Bu topraklarda doğmak ve büyümek bu toprakların insanı olduğunuz anlamına gelmez. Eğer sorunları ülkemizin çıkarları açısından değerlendiremiyor ve olaylara bu ülkenin değil emperyalizmin gözlüğü ile bakıyorsanız siz bu toprakların insanı değilsiniz demektir. Ama emperyalizm özde değil sözde bu toprakların insanlarını sever. Bu nedenle emperyalizm Millicileri diğer bir ifade ile Ulusalcıları hiç sevmez. Emperyalizm dincileri çok sever ve kullanır.

Değerlerimize tecavüz edilmiştir

On yıllık AKP iktidarı döneminde tüm Milli değerlerimize ve çıkarlarımıza tecavüz edilmiştir. Aralarında üslup, yöntem ve fantezi ayrımı olabilir ama sonuç odaklı olarak düşünürseniz aralarında fark yoktur.

Bu on yıllık dönemde her geçen gün kutsal dinimiz İslam ticaretin ve siyasetin kirli ve pis bir aracı haline getirilmiş ve daha fazla getirilmeye çalışılmaktadır. Çünkü bu iklim onları iktidara taşımaya ve tutmaya muktedirdir. 4+4+4 adı altındaki Ortaçağ karanlığının eğitim ve öğretim sistemi bu iklimin gelecek kuşaklarını yaratacaktır.

Dinin dünyevileştirildiği, siyasete ve ticarete malzeme olduğu bir ortamda ahlak, hoşgörü ve barış olmaz. Olsa olsa kan, kin, nefret, gözyaşı ve savaş olur.

Din siyasetin ve iktidarın bir unsuru olduğunda neler olabileceğine yönelik çok çarpıcı ve yürek dağlayıcı örneklerden biridir Kerbela. Dünyevi iktidarı ele geçirmek için Peygamberimiz Hz. Muhammed’in torununu katleden zihniyet ne aynı yolları beraber yürüdüğü arkadaşını tanır, ne de akrabasını!

Dini iktidarı için araç yapanlar şeytanla da emperyalistlerle de işbirliği yaparlar. Bu yolda Hz. Muhammed’in soyuna acımayanlar Silivri ve Hasdal gibi zindanlarda yatan tutsaklara hiç acımazlar.

Muaviye ve Yezid hâlâ aramızda

Gelecek Cumartesi Hicri takvime göre 10 Muharrem, Kerbela katliamının yıldönümüdür. Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’in ve Ehli Beytin (Hz. Muhammed’in ailesi) kanlı şekilde yok edilmesi iktidar gücünü elde tutma uğruna tarih boyunca yapılan katliamların en acımasızıdır.

İktidar uğruna o gün bunu yapan düşünce yakın geçmişte K.Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas’ta yine yüreğimizi yakmıştır. İktidarı ve gücü ele geçirmek uğruna dini araç olarak kullanan ve her türlü melaneti yapan zihniyet o gün Muaviye’ydi ve Yezid’di bugün ise başka yüzlerle yine aramızdadırlar.

İnanış ve mezhep farlılıklarımız zenginliklerimiz fakat dinin siyasete yaygın şekilde alet edildiği bir ortamda hassasiyetimizdir. Bu nedenle uyanık olmak zorundayız. Toplumsal barışa her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Yunus "Sevelim sevilelim bu dünya kimseye kalmaz" diyor.

Alevi-Bektaşi canlarımızın, Caferilerimizin ve tüm gerçek Müslümanların yasını en kalbi duygularla paylaşır,

Saygılar sunarım.

Türker ERTÜRK, 20 Kasım 2012

 
10 Kasım'da Neler Oldu? / Türker ERTÜRK PDF Yazdır e-Posta
Türker ERTÜRK
Salı, 13 Kasım 2012 13:22

29 Ekim’in işgalci ve faşizan uygulamasından vazgeçilmişti. Bu sefer İstanbul‘dan ve Anadolu‘nun her köşesinden toplu olarak yola çıkan yüreği va­tan ve Cumhuriyet sevgisi ile dolu insanlar elle­rinde Al Bayrakları, Gazinin resimleri ve varsa mensup oldukları demokratik kitle örgütünün fla­maları olduğu halde Başkente aktılar.

Bu sefer Ankara‘ya çıkan yollar açıktı. Yasak­lamaya ve engellemeye güçleri yetmedi! Bu sefer sıkardı biraz! Ankara‘ya yolları açan halktı. Artık 29 Ekim de cin şişeden çıkmıştı ve tekrar onu şi­şeye sokmak imkânsızdı!

Yolları açan, barikatları aşan, gaz saldırısından kaçmayan ve sel olup meydanlara taşan halk, Cumhuriyete, Milli değerlerine, Atatürk e, Türk Ulusal kimliğine, Türk Devrimlerine ve onun kazanımlarına her ne pahasına olursa olsun sahip çıkma kararlılığındaydı. Şişeden çıkan cin buydu!

10 Kasım sabahı saat 07.15′de Tandoğan Meydanı’ndaydım. Erken gittim çünkü daha fazla insan ile temas etmek ve meydanda yavaş yavaş toplanan halkın duygularını ve tansiyonunu iyi analiz etmek istiyordum. Ayrıca yüzbinlerin hatta milyonların bir araya geleceği bu meydanda kötü niyetli girişimlere ve provokasyona karşı ne ön­lem alınmıştı onu görmek istemiştim.

İç çamaşırlarıma kadar ıslandım

Hava soğuk ve çok yağmurluydu. Sanırım bu hava şartları bilindiğinden katılımın az olacağı tah­min edilmişti. Yine yanıldılar! Saat 08.30′da Tan­doğan Meydanı iğne atsanız yere düşmeyecek gi­biydi. O kadar hazırlıksızdılar ki trafiğin kesilmesi bile düşünülmemişti.

Saat daha 9 olmadan ayıptır söylemesi iç ça­maşırlarıma kadar ıslanmıştım bile! Bu durum yal­nızca benim için geçerli değildi. Saat 09.05′de saygı duruşu başladığında etrafımda görebildiğim herkes şiddetli yağan yağmur altında şemsiyeleri­ni kapadı, kimisi ağlayarak, kimisi gözlerinden yaş süzülerek kimisi de duygularına gem vurarak bu yoğun duygu bütünlüğüne içtenlikle katıldı.

Bu kadar kötü hava şartları olmasına rağmen 10 Kasım a halkın gösterdiği teveccüh yaklaşık 2 milyon yurtseverin katıldığı 29 Ekim kutlamalarını sayısal olarak açık ara katladı diyebiliriz.

Böyle bir havada insanlara 100′er ABD doları verseniz, yanında bir günlük kumanya ve Ankara dışından gelenlerin yol paralarını karşılayıp hepsi­nin faturalarını TOKİ‘ye iş yapan müteahhitlere ödetseniz bile gerçekten bu kalabalıkları bir araya getiremezsiniz.

İnsanlar Gaziantep’ten, Adana‘dan, Antal­ya‘dan, İzmir den, İstanbul‘dan, Samsun’dan, Trabzon‘dan, Kars‘tan ve diğer illerden geldiler. Sabahın köründe insanları Ankara‘ya, Tandoğan’a getiren ve Anıtkabir‘e yürüten güç neydi?

Analarının, babalarının ve atalarının, yaşadıkları kent dışında bulunan mezarlarını, başta ekono­mik zorluklar olmak üzere çeşitli nedenlerle yılda bir kere olsun bile ziyaret edemeyen insanlar nasıl olurda şahsen hiç tanımadıkları Atatürk‘ün ebedi istirahatgahı olan Anıtkabir‘e koşa koşa geliyor­lardı. Hem de devletle çatışmayı da göze alarak! AKP Hükümeti bu duyguyu analiz etmek ve aklı­nı başına devşirmek zorundadır!

Gerek 29 Ekim‘de gerekse 10 Kasım da bir araya gelen bu kalabalıklar AKP Hükümetine ve Erdoğan‘a karşı olumsuz düşünce ve duygulara sahipti. Bu bir kışkırtmanın sonucudur arka planı yoktur diyebilir misiniz?

Anıtkabir’e doğru yürüyüşe geçtiğimiz zamana kadar yaklaşık 2,5 saat Tandoğan Meydanı‘ndaydım ve etrafı iyice inceledim. AKP yönetiminde devlet mekanizması burada toplanan ve sayıları milyonlara ulaşan halkın güvenliği için hiçbir ted­bir almamıştı.

Allah belalarını versin!

Tandoğan Meydanı en azından bir gece önce­sinde bomba aramasına tabi tutulmamıştı. Mey­danda bomba ve patlayıcı maddeler için potansi­yel zula mevkileri olabilecek araçlar park halindey­di. Uygar ülkelerde geniş halk kitlelerinin toplana­cağı alanlarda bir gün öncesinden itibaren araç parkına müsaade edilmez. Çatılar bomboştu! Hâlbuki buralara halkı korumak içim keskin nişancılar ve gözetleyiciler yerleştirilmeliydi. Sadece helikop­terle zaman zaman "bunların gücü ne kadar?" bağlamında kötü niyetli keşifler yapılmaktaydı.

Halkın güvenliği için hiçbir şey yapmama ola­rak özetlenebilecek "Saldım çayıra mevlam kayı­ra" yaklaşımı bile iyi niyetli sayılırdı, 29 Ekim ve 10 Kasım da kasten alınmayan ve düşmanca ted­birleri görünce. Yoksa "azdılar Allah belalarını versin" yaklaşımı mı egemendi AKP yönetiminde­ki devlette!

Sormak isteriz; Ankara Valisi Alaaddin Yüksel başkanlığında Ekim ve Kasım ayı başlarında yapı­lan emniyet ve asayiş toplantılarında 29 Ekim ve 10 Kasım da halkın güvenliğini sağlamak için ne tedbirler alınması planlandı? Planlandı da uygulan­masını Başbakan mı engelledi?

29 Ekim ve 10 Kasım‘da Erdoğan liderliğinde AKP Hükümeti meydanlarda toplanan halkın gü­venliğini yok saymış, tedbir almamış ve buradaki topluluklara düşmanca yaklaşmıştır. Bu bir suçtur ve mükerrer (Birbiri üzerine iki veya daha fazla vuku bulmuş) olarak işlenmiştir. Mutlaka yargılan­mayı gerektirmektedir!

10 yıllık AKP iktidarında Ulusal değerlerimize karşı gittikçe artan ve dayanılmaz boyutlara ulaşan düşmanlık karşısında artık halkın köşeye sıkışacağı yer kalmamıştır. Yapılması gereken, korkuyu ye­nip köşeden çıkmak, saldırıyı cepheden karşılaya­rak yarma harekatı yapmak ve karanlığı aşarak aydınlığa ulaşmaktır.

29 Ekim ve 10 Kasım bunun habercisidir!

Saygılar sunarım.

Türker ERTÜRK, 13 Kasım 2012

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 13
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!