Erkan GÜÇİZ



Türkiye: Bir Kürt Devletinin Ebesi mi? / (Çeviri :Erkan GÜÇİZ) PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 15 Aralık 2012 22:24

"Ankara’nın plansız, ölçüsüz davranışları Kürt cininin şişeden çıkmasına yardım etti; onu geri şişeye sokmak Türkiye için çok zor olacak." Ofra Bengio / The Jerusalem Post - 13 Haziran 2012

Irak Kürdistanı'nda bir Kürt Devleti kurulmasına yardımcı olan bir ülke varsa o da Türkiye'dir. Bu sonuç Ankara'nın, Irak'ta böyle bir olasılığın Türkiye Kürtlerine sıçraması çekincesinden dolayı, ABD ve diğer müttefiklerine Irak Kürtlerine herhangi bir şekilde destek olmamaları için uyguladığı baskı politikası ile çelişiyor. Türkiye'nin yeni tutumu, Bir Kürt devletine verdiği destek, bölgedeki son ayaklanmaların hem kendi Kürtleri hem de Suriye’dekilere bulaşma ihtimali göz önünde tutulursa, iyice anlaşılmaz görünüyor.

Bu zıt tavırlar nasıl açıklanır?
Öncelikle bölgenin gerçeklerine kısaca bir göz atalım. 1991 Körfez Savaşı ve 2003 Körfez Savaşı’ndan sonra Türkiye yavaş, fakat emin adımlarla, adeta bir akıl tutulmasıyla, amacı bir Kürt devleti olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) önderliğindeki Irak Kürdistanı’nın can simidi oldu.
Ankara'nın politikasında KBY’ye yönelik değişim, hayırsever tutumundan dolayı değil, çok gerçekçi sebeplerdendi. 1991 Körfez Savaşı’nın hemen ardından ortaya çıkan Kürt ayaklanmasının bastırılmasından sonra, Türkiye, sınırına yığılan bir milyon Kürt mülteci sorunu ile karşı karşıya kaldı. Bir milyon Kürt’ün daha kendisine yük olmasını istemediğinden Türkiye, müttefiklerle birlikte Irak’tan kaçan Kürtleri evlerine geri göndermek için “Huzur Operasyonu” projesini geliştirdi.

Bu proje ve Kürtlerin, Irak ordusundan korunacağı ‘uçuşa yasak bölge’ Ankara ile Bağdat arasında ilişkileri kopardığı gibi, Türkiye ile KBY arasındaki oluşacak şizofren ilişkilerin de başlangıcı oldu.
Bir yandan Türkiye kendi Kürtlerine KBY’den bulaşabilecek etkilerden son derece endişeli olduğundan Ankara’nın girişimleri KBY’nin siyasi ve diplomatik kazanımları önlemek yönünde gelişti. Öte yandan Ankara, gelişmekte olan KBY ile ilişkilerin meyvelerinin en önemlilerinden biri olan ekonomik kazanımları toparlamak için elinden geleni yaptı. Bu yaklaşım Kürdistan Bölgesinde iş yapan şirketlerin yarısının Türk şirketler olmasıyla sonuçlandı...

Bu sayı yaklaşık 900 şirkettir ve KBY Türk şirketleri için büyük bir yatırım sahası haline gelmiştir.
Bu listeye, KBY’i Türkiye’nin ilân edilmemiş etki alanı haline getiren diğer büyük işleri, kültürel ve sosyal girişimleri de eklemek gerekir. Net sonuç, Türk ihracatının en azından yüzde yedisi KBY’e gitmiştir.
Ankara’nın petrol ve doğalgaz iştahı ve İran’dan ithalatı durdurmak için gördüğü baskı 20 Mayıs 2012’de, Bağdat merkezî hükümetinin onayı olmadan KBY ile yapılan beklenmedik petrol boru hattı antlaşmasını açıklamaya yeter. Eğer gerçekleşirse, Kürdistan bölgesinden Türkiye’ye planlanan iki petrol ve bir doğalgaz boru hattı Kürtlerin bağımsızlık umutlarına bir destek olabilir.

İlginçtir, Türk Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, bu vesileyle, “Türkiye aynı zamanda Bölgesel Kürt Hükümeti’nin Batı’ya açılan kapısı olarak kabul edilmelidir” demişti.
Bu ilişkilerin geliştirilmesinin bir ikinci önemli amacı KBY’nin Türkiye'nin kendi akut Kürt sorununun, yani silahlı PKK’nın Türkiye’de devleti hedefleyen saldırılarının çözümünde yardımcı olacağının umudu idi.
Ankara'nın, KBY’nin, kampları Irak Kürdistanı'nda bulunan PKK ile mücadele edeceği, en azından sınırlayacağı umutları gerçekleşmedi. Üçüncü, belki de en önemli husus Ankara’nın ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ diyerek kendini bölgenin değişen jeostratejik haritasına uyumlaması oldu.
Son iki yılda çeşitli gelişmelerden dolayı önemi artan jeostratejik durum, Türkiye'nin çevresini ve dış politikasını olumsuz bir şekilde etkiledi.

Bu değişiklikleri analiz etmeden önce AKP hükümetinin Kürt sorununa ve KBY’ye karşı zamanla değişen tutumunun AKP’yi önceki hükümetlerden farklılaştırdığı vurgulanmalıdır.
Türkiye-İran-Suriye ekseninin çöküşünü hızlandıran, içinde “Arap Baharı” da olan jeostratejik değişiklikler oldukça ciddi idi. Dahası, Suriye devrimi, Ankara ve Şam’ı sadece bir kez daha yeminli düşmanlar haline getirmedi, üstelik Suriye’den mülteci akını endişesini de ortaya çıkardı. Daha da kötüsü, Suriye Kürtleri’nin Pandora’nın kutusunu ve onların Türkiye’deki ırkdaşları ile olası işbirliği konusunu açmakla kalmadı, aynı zamanda Şam da Ankara’ya karşı yeniden PKK kartını oynamaya başladı.

Kasım 2011 yılında Amerikan güçlerinin Irak’tan çekilmesi ve bundan doğan boşluğu doldurmak için İran ile olan rekabetini arttırması Türkiye için çok endişe verici bir gelişme oldu.
Son olarak, dikkat edilmesi gereken diğer noktaların arka planında, bölgede Sünni-Şii rekabeti içinde olan Ankara ve Bağdat arasındaki ilişkilerin bozulması, Irak Başbakanı Nuri el Maliki’nin İran’a yakınlaşması ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a verdiği destek, Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Maliki arasındaki büyüyen kişisel soğukluk var.

Tüm bunlar Ankara'nın, Irak’ın neredeyse kutsal saydığı bütünlüğü kavramına ‘bağlılığını’ azalttı ve Ankara-Bağdat için zor kabul edilebilecek olan, KBY ile ikili ilişkilerle yukarıda bahsedilen petrol boru hattı anlaşması yapma cesaretini buldu.

Türkiye'nin, KBY ve onun lideri Mesut Barzani'ye karşı değişen tutumu sembolik olarak da kendini gösterdi.
Barzani'nin Nisan’da Türkiye ziyareti bunun bir göstergesi. Geçmişte Ankara basit ‘kabile reisi’ olarak gördüğü Barzani‘yi bu son ziyaretinde bir devlet başkanına yakışır şekilde ağırladı; böylece onu bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri haline getirdi. Dahası, bu ziyarette Barzani, Kürtlerin geleceklerini kendilerinin belirleme hakkına sahip oldukları bir defa daha açıkça ilân etti, fakat ilginç olan, Türk yetkilileri ve medyası bu beyana ‘kulağını’ tıkamayı seçti.

Türkiye şimdi üç cephede bir Kürt sorunu ile karşı karşıya; bu ikilemleri çoğalttı ve Türkiye esnek ve geleneksel olmayan bir politika benimsemeye doğru kaydı: KBY’i kabullenerek Türkiye ve Suriye’de Kürtleri kontrol altında tutacak. Türkiye Barzani’ye yeşil ışık yakarsa, o bir adım daha öteye gitmekten ve bağımsızlık ilân etmekten hiç tereddüt etmeyecek. Bir şey kesin: Türkiye’nin plansız, ölçüsüz davranışları Kürt ‘cininin’ şişeden çıkmasına yardım etti; onu geri şişeye sokmak Ankara için çok zor olacak.

Prof. Ofra Bengio, Tel Aviv Universitesi Moşe Dayan Merkezi Kürt Araştırmaları bölümü başkanı ve “Irak Kürtleri, Devlet İçinde Devlet Kuruluşu” adlı kitabın yazarıdır

Erkan GÜÇİZ, 15 Aralık 2012

 
İncirlik Kimin Malı? / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 30 Kasım 2012 04:14

24.11.2012 tarihli Hürriyet’ten bir haber:

CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, dün Malatya’nın Akçadağ ilçesinin Kürecik beldesinde kurulan NATO Radar Savunma Üssü’ne gitti. Üste görevli Türk askerlerinin üsse girişine izin vermemesi üzerine Ağbaba “İşte emperyalizm bu!.. Kendi ülkende, kendi topraklarına giremiyorsun. Bundan sonrası Amerikan toprağı sanırım?” dedi.

Ağbaba’nın ısrarlı tutumları karşısında komutanlar, üssün girişi önünde basın açıklaması yapılmasına izin verdi. Üzerinde ’Füze Kalkanına Hayır’ yazılı yelek bulunan Ağbaba, şunları söyledi: “Burası bir NATO üssü değil, burası ABD-İsrail savaş üssüdür. Bir yandan İsrail’i koruyacaksınız, bir yandan da Filistinli mazlumların başında gözyaşı dökeceksiniz. Mâdem mazlumların yanındasınız, mâdem samimisiniz, mâdem katillere karşı çıktığınızı iddia ediyorsunuz bu kalkanı kapatın o zaman!.. ”

Kürecik’te radarın kapısına kadar ite kaka zorla gidebilen fakat; binaya giremeyenler bir de İncirlik Amerikan Hava Kuvvetleri Üssü’nü deneseler bakalım nerede durdurulacaklar.

İnternette “incirlik” sözcüğü ile arama yaptığımızda karşımıza çıkacak verilerden biri “http://www.incirlik.af.mil/” adresi...



İnternette ABD Hava Kuvvetleri üslerine baktığımızda karşımıza çıkan listede de İncirlik, 39. grup olarak görünüyor.
Diğer taraftan Facebook sayfalarındaysa, “işgal kuvvetleri mensuplarının” bilinçsiz halkımıza “kurban eti” dağıtarak nasıl “şirin” görünmeye çalıştıklarıysa ortada...

NATO’nun internet sayfalarında hassaten “NATO üslerinin listesi” yok.
Ancak verilen bir haberde, ismen “Belçika Hava Kuvvetleri” üssünün NATO’ya desteğini anlatıyor .
Ve bize gelince, başka bir haberde, “İncirlik NATO üssü” deniyor.

Türk Basınında ve vatan toprağını satan hükümetin ağzında "İNCİRLİK NATO üssüdür" ifadesi yer alırken, bakın sahibi açıkça söylüyor malın kime ait olduğunu...

Basit bir mantık silsilesi ile NATO demek ABD demektir!..
İncirlik satılmıştır, bizim değildir.
Bu arada Kürecik’i de unutmayalım; o da bizim değildir!..


“Defense News” dergisinde Ocak 2012’de çıkan bir yazıda Kürecik’te, 150 ABD askerî ve sivil personeli tarafından işletilen AN/TPY-2 Radarı’nın da Türkiye’de anlatıldığı gibi ortak olarak değil tamamiyle yalnız ABD’nin kontrolünde olduğu ve toplanan verileri ABD’nin istediği gibi kullanmakta serbest olduğu anlatılıyor.

Şimdi kendimize soralım; kime “Vatan haini” derler, neden?


Kaynak:
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ ... d=22001402
http://www.incirlik.af.mil/
http://www.af.mil/publicwebsites/bases.asp
https://www.facebook.com/pages/Incirlik ... 5207298748
http://www.nato.int/cps/en/SID-321E30D5 ... dLocale=en
http://www.nato.int/cps/en/natolive/new ... dLocale=en
http://www.defensenews.com/article/2012 ... ased-Radar


Erkan GÜÇİZ, 30 Kasım 2012

 
Kemalizm olmasın ama dinciler de olmasın / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 25 Temmuz 2012 08:21

İMPARATORLUĞUN YANKILARI: Türkiye’nin Kemalizm Krizi ve Bir Alternatif Dış Politika Arayışı” başlıklı rapor yayımlandı geçen hafta.

Bu araştırma raporunda Kemal, Kemalizm ve Kemalist sözcükleri toplam 82 yerde geçiyor. Bu kuruluş ideolojisinin gücünün artık tükendiğini, laik bir düzen güden bu ideolojinin çevredeki Müslüman ülkelerden Türkiye’yi uzaklaştırdığını ve hatta Kemalistlerin Müslümanlığa şüphe ile yaklaştıklarını ve Müslümanlığı ülkenin modernleşmesine engel olarak gördüklerini anlatıyorlar.

Nedense az sonra hava değişiyor, devamla, “Doksan yıl öncesine bakıldığında, kendi ölçülerinde Kemalizm bir başarı idi. Mustafa Kemal ve arkasından gelenler, yoksulluk içinde, okuma yazması olmayan bir yığın değişik etnik kökenden gelen Müslümanlardan bölgesinde siyasi ve ekonomik bir güç haline gelen, eğitimli, dinamik ve son derece milliyetçi bir ulus yarattı” diyorlar.

Eh yeteri kadar pohpohladık sizi, diyerek yeniden yüklenip, “Gayretlerine rağmen Cumhuriyet, Kürt kökenli halkın çoğunluğunu bu ulusa katamadı” ile lâfı getiriyorlar yıllardır sürdürdükleri bölücü söylemlere.

Rapor, Davutoğlu’nun kişiliğini, politik davranışlarını tepeden tırnağa inceledikten sonra Erdoğan ile birlikte Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarına verdikleri hizmetten memnun kalındığını ifade ediyor.

Hillary yengemizin kankası Ahmet Davutoğlu’nun incilerini dinlemeye hazırız artık.

Rapordaki tarife göre, “dinî inançlarını açıkça tekrarlamaktan çekinmeyerek kendilerini eskilerden ayırt eden AKP’li yeni elitlerden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu” neler diyor:

    “Kemalizm Türkiye’nin sorunlarının çözümü değil, sebebidir. Türkleri ve Kürtleri bir arada tutan inanç birliğinden uzaklaştırıp etnik düşmanlığa getiren, Türkiye’yi kendi halkları ile sonu gelmeyen çatışmalara sokan, komşu ülkelerle çözümü olmayan gerginliklere sebep olan Kemalizm’dir. Bu etnik parçalanmanın önüne geçmenin tek yolu Kemalizm’in düsturu olan “etnik milliyetçilik”den vazgeçip, tam tersini uygulamaktır.”


Yine Davutoğlu diyor ki, “bu Anadolu’da bir Türk ulus devlet kurma projesinin, Kürtleri içine alamadığı için soluğu kesilmekle kalmadı, patlamaya hazır bir saatli bomba olan Kürt sorununu da yarattı.”

Bu Kemalizm nasıl bir ideoloji ki Türkiye düşmanı emperyalist güçler dışarıdan bir türlü alt edemedikleri bu inancı, Atatürk’ün ölümünden 74 yıl sonra, şimdi içimizdeki hainleri kullanarak yıkmaya çalışıyorlar.

Rapor, “Kemalizm’in yerine fanatik dinci bir rejimin gelmesi” korkusunu da dile getirdikten sonra “şimdiki iktidarla idare etmeye devam” diyor.

Satırlar arasındaki gizli mesaj, “Kemalizm olmasın ama dinciler de olmasın”. Belki önümüzdeki dönemde ne “Kemalist” ne de “Dinci”, aslında ne mal olduğu bilinmeyen, örneğin Kılıçdaroğlu gibi birini destekleyecekler, daha doğrusu iktidara getirecekler.



Bu raporun kaynağı, SABAN Ortadoğu Politikaları Merkezi, Washington’da Brookings Institute adlı düşünce kuruluşunun bir bölümü. Ortadoğu’nun, Amerikan politikasının en önemli konusu olduğu bu günlerde, Washington’da karar mevkilerindeki politikacılara, deneyimli bilgi adamlarından oluşan ekipleri ile kritik sorunlarla ilgili tarafsız, etraflı bilgiler sunduklarını söylüyorlar.

Mayıs 2002’de bu bölümü Ürdün Kralı II. Abdullah açmış. Los Angeles’den Haim ve Cheryl Saban yüklü bir bağışla kuruluşun temelini atmışlar.

Dediklerine göre, “SABAN Ortadoğu Politikaları Merkezi” nin üst kurumu olan “ABD ve Avrupa” adlı merkez de, Amerikan ve Avrupa Birliği devlet yöneticileri ve politikacılarına, Balkanlar, Kafkasya, Türkiye ve Ukrayna’nın Avrupa Birliğine katılma stratejileri, NATO’nun geleceği ve Avrupa savunması, enerji güvenliğinde ortak politikalar ve terörle mücadelede işbirliği konularında yol gösterici bilgiler sağlıyor.



Erkan GÜÇİZ, 25 Temmuz 2012

 
Bir Ulus Devlet olarak Kanada’nın Egemenliğinin Sonu mu? / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 22 Temmuz 2012 08:15

Dana Gabriel’in, Global Research adlı İnternet sitesinde, “Bir Ulus Devlet olarak Kanada’nın Egemenliğinin Sonu mu?” başlıklı yazısı yayınlandı. Yazar, ABD’nin Kanada’ya ısrarla kabul ettirmeye çalıştığı “ABD-Kanada Ekonomi ve Güvenlik Çemberi” antlaşması ile Kanada’nın kalan son egemenlik ve bağımsızlık haklarını da kaybedeceğinden korktuğunu söylüyor.

1963 Ekim’inde ayak bastığım yerin adı “Dominion of Canada” idi.

İtalyan John Cabot İngiltere adına ilk koloniyi başlattıktan sonra İngiliz ve Fransızlar koloniler kurmaya devam ettiler ve 1763’te İngiltere bu koloniler toplumunun mutlak sahibi oldu. 1867’de İngiltere, kendi yaptığı “Konfederasyon Anayasası” nı Kanada’ya empoze ederek “Koloni” statüsünden “Dominyon” statüsüne terfi(!) ettirdi. Ve, ta 1982’de kendi yaptığı Anayasayı kabul edene kadar da Kanada, “British North American Act” ile yönetildi.

Bugün, parasının üzerinde İngiltere Kraliçesi’nin resmi olan Kanada’nın kaybedeceği hangi bağımsızlıktan bahsediyor Dana Gabriel. “Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması” boyunduruğu altında doğal kaynaklarının ve ürettiği ürünlerin %73’ünü soyan Amerika’ya mı kaptıracak olmayan bağımsızlığını.
Küresel Sermaye her “KAPİTALİST” ülkede olduğu gibi Kanada’da da “HER ŞEY” in sahibi; halâ kendini ‘özgür’ sanan ve bu hayalî özgürlüğü kaybetmekten korkanların dünyadan haberleri yok muhakkak.

*The End of Canada's Sovereignty as a Nation State? Towards a U.S.-Canada Economic and Security Perimeter
Kaynak: http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=31976


Erkan GÜÇİZ, 21 Temmuz 2012

Son Güncelleme: Pazartesi, 23 Temmuz 2012 08:10
 
İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı Neye Hizmet Ediyor / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 09 Haziran 2012 09:28

Kabul olan dualar

24 Mayıs 2012’de Özgür Kocaeli gazetesi, “Protestan Kilisesi, Avar’a dava açıyor” başlığı altında şu haberi verdi.
İstanbul Protestan Kilisesi vakfı İzmit Temsilcisi Emre Karaaili, gazeteci yazar Banu Avar’ın 20 mayıs günü Kocaeli Kitap Fuarı’nda yaptığı konuşma ile, kendilerini hedef gösterdiğini öne sürdü, Banu Avar hakkında Savcılığa dava açtıklarını söyledi.
http://www.ozgurkocaeli.com.tr/haber/protestan-kilisesi-avara-dava-aciyor-95862.html

Owen Mattews, 19 Haziran 2011 tarihli, “Kabul olan dualar Türkiye Başbakanı Erdoğan anayasayı yeniden yazıyor. Neden bu dindar Müslüman kişi Hristiyanlar için yararlı” başlıklı aşağıdaki yazısından anlaşılıyor bu küstahlığın nereden destek aldığı ve amaçlarının ne olduğu.

İstanbul’un yaşamın güç olduğu bir semtinde büyüyen Erdoğan Müslüman din adamı olmak için eğitim aldı. Fakat rüyası, yerel Kasımpaşa futbol takımında profesyonel bir oyuncu olmaktı. Sonunda bu iki heves te gerçekleşmedi; yerine Türkiye Başbakanı oldu. Şimdi, dokuz yıllık bir iktidardan sonra üçüncü ve en fazla oy aldığı genel seçim yarışını, Türkiye’nin anayasasını da değiştirmeyi hedefleyen hırslı bir program ile kazandı. Kasımpaşalı ilahiyat öğrencisi, din özgürlüğü kısıtlamalarını kaldırarak Türk Devleti’ni kökten değiştirmek, Fransa modeli güçlü bir başkanlık sistemi (kendisi de ilk aday olmak üzere) getirmek, ülkenin hâkimlerini, üniversitelerini ve orduyu parlamentoya karşı daha sorumlu tutmak istiyor; bu liste de, pek çok Türk’ün ve Türkiye dostlarının kulaklarında alarm zilleri çaldırıyor. Ülkenin eski laik toplulukları, Erdoğan’ın İslam kökenli AK Parti’sine hâkimlerin, okul müdürlerinin ve üniversite rektörlerinin seçimi ve tayininde yetki verilmesi ile ülkenin daha fazla Müslüman ve daha muhafazakâr olacağından korkuyorlar. Amerika’da ve İsrail’de uzmanlar ve politikacılar, hele de seçim kampanyaları sırasında Yahudi basınına, kendine komplolar düzenlediği iddiası ile çattıktan sonra, Erdoğan’a daha fazla yetki verilmesi fikrini hoş karşılamıyorlar. Türkiye’nin sesini duyuran kesimi Erdoğan’ın gün geçtikçe eleştiri kaldıramaz hale gelişinden endişeli. Bir karşıt basın baronu belini büken vergi yükü ile karşılaşırken, hapiste Çin’den de çok, 60’dan fazla gazeteci var (2012 Haziran, bu sayı 104).

Beklenmedik bir şekilde, Türkiye’nin küçük fakat eski Hristiyan cemaati AK Parti’nin bu son seçimdeki büyük başarısını memnuniyetle karşıladı. Erdoğan koyu dindar bir Müslüman, partisinde içki içmeyenler ve türbanlılar çoğunlukta olabilir. Müslüman tabandan gelmesine rağmen Erdoğan, Türkiye’nin 80 yıllık Hristiyan karşıtı kurallarının yumuşatılmasını savunuyor. En önemlisi, 1700 yıllık Konstantinapol Patrikhanesini kurtarmaya yardımcı oldu. Şimdiki patrik Bartholomeos, Ortodoks Kilisesi’nin en yüksek rütbeli piskoposu olarak 300 milyon dünya Ortodoks’unun dinî lideridir. Fakat 1923 tarihli bir Türk yasası, patrik ve kilise meclisi üyelerinin şu anda sayısı 2500’e düşmüş Türk vatandaşı Rum azınlıklardan olmasını gerektiriyor. Patrik Bartholomeos 71 yaşında, kilise meclisi üyeleri de ondan pek genç değil; görünüşe göre Patrikhane’nin sonu gelmiş gibi idi. Erdoğan, Türkiye dışında diğer ülkelerden genç Ortodoks piskoposlara Türk vatandaşlığı verdi; böylece Bartholomeos’a bir halef getirilme imkânı doğdu, Patrikhane’nin devamı güvence altına alınmış oldu.

Patrikhane’den Peder Dositheos Anagnostopulos, “yaşamım boyu Türk devletinden duyduğum en olumlu şey” dedi. Erdoğan’ın hükümeti, Hristiyanlara, geçmişte yasa dışı yollardan el konulmuş arazi ve mallarını geri almalarına imkân veren bir yasa çıkardı. 1915’de yüz binlerce Osmanlı Ermenisi’nin katliamından sonra harabe halinde terkedilen Türkiye’nin doğusunda eski bir Ermeni kilisesi masrafları devlet tarafından karşılanarak onarıldı, Ermeni papazların orada ayin yapmasına izin verildi. Kısa zamanda önce de, Rum Ortodoks Sümela Manastırında da ayin yapılmasına izin verildi.

Erdoğan’ın amacı açık: Hristiyanlara mülkleri ve dinî eğitimlerinde daha fazla idare ve denetim hakkı tanıyarak İslami kurumlara da daha geniş bir özgürlük alanı tanımanın yolu açılacak. Ve Türkiye’nin ileri gelen din âlimleri de Hristiyan hakları konusunda olumlu görüşlerini belirttiler. Yakın geçmişte, AK Parti’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirdiği Mehmet Görmez, “dinî azınlıkların özgürlüğü bizim de özgürlüğümüzdür, onların duyduğu baskıyı biz de duyuyoruz” dedi.
http://www.thedailybeast.com/newsweek/2011/06/19/why-turkey-s-prime-minister-is-good-for-christians.html



İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı’nın arkasında kimler var

Protestan Kilisesi, kendilerine destekleyici olarak yalnız Erdoğan ve AKP’yi görmüyor. HRİSTİYAN GAZETE ilk sayfasına tıklanacak İngilizce bir kare koymuş. “Çalışmamızı destekleyin. Bağışta bulunun. ABD vatandaşları vergiden düşebilir.” İnternet yolu ile “Hristiyanlara” bağışta bulunanların çoğu ABD vatandaşı olmalı. Neden tamamı Türkçe olan bir basın organında yalnız bağış işi İngilizce, buraya bağış yapanların beklentileri nedir?
http://www.hristiyangazete.com/2012/05/istanbul-protestan-kilisesi-vakfindan-banu-avara-dava/



İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı’nın ayrıcalığı nedir

İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı kendini, İnternet sayfalarının İngilizce bölümünde, Rum, Ermeni, Süryani, Latin ve Arap gibi diğer azınlıkların tabi olduğu Lozan Antlaşmasının, kendi deyişleri ile, “azınlıklara uygulanan kısıtlamalar”ı, (aslında tanınan ayrıcalıklar bunlar) dışında görüyor. Türkçe sayfalarında ise bu konu ile ilgili bir tek kelime yok.

Unlike "ethnic" churches (Greek, Armenian, Syriac, Latin and Arabic), The IPCF and its communities are not subject to the restrictions of the Lausanne Covenant, signed at the end of the First World War after the armistice. Therefore our Foundation enjoys all the rights and privileges pertaining to other civil foundation of the country. http://www.istpcf.org/our-churches/



Lozan Antlaşması’nın neresinde bu “kısıtlamalar” diye sorarsanız böyle bir şeyin olmadığını, aksine aşağıdaki “AZINLIKLARIN KORUNMASI” başlıklı bölümünde azınlıklara tanınan ayrımcı haklar olduğunu görürsünüz. Kasıtlı olarak toplumu yanlış bilgilendirerek, yönlendirerek ne türlü çıkarlara hizmet ettiklerini anlamak güç değil. Banu Avar’ın, “Böl ve Yut” da anlattıklarını aynen uyguluyorlar. Banu Avar’ı engelleme çabaları da yaptıklarının, gayelerinin geniş halk kitleleri tarafından bilinmesinden korktuklarından.

KESİM :III
AZINLIKLARIN KORUNMASI
Madde 37 — Türkiye, 38.den 48.e dek Maddelerde belirtilen hükümlerin temel yasalar [Les Lois fondamentales] olarak tanınmasını ve hiç bir yasa, hiç bir yönetmelik ve hiç bir resmi işlemin bu hükümlerle çelişkili ya da onlara aykırı olmamasını ve biç bir yasanın, hiç bir yönetmeliğin ve hiçbir resmi işlemin söz konusu hükümlere üstün sayılmamasını yükümlenir.
Madde 38 — Türkiye Hükümeti, doğum, milliyet, dil, soy, ya da din ayırtetmeksizin, Türk halkının tümünün yaşam ve özgürlüklerimi, en geniş biçimde, korumayı yükümlenir. : Türkiye'nin tüm halkı, kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşmazlık göstermeyen her din, mezhep ya da inanışın gerek genel, gerek özel biçimde özgürce kullanılması hakkına sahip olacaktır. Müslüman olmayan azınlıklar, Türkiye Hükümetince ulusal savunma ya ila kamu düzeninin, korunması için ülkenin her yerinde ya da bir bölümünde alınan ve tüm Türk yurttaşlarına uygulanan önlemler saklı kalmak koşulu ile, dolaşım ve göç özgürlüğünden bütünü ile yararlanacaklardır.
Madde 39 — Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurtdaşları Müslümanlarla özdeş medeni ve siyasal haklardan yararlanacaklardır.
Türkiye'nin tüm halkı, din ayırtedilmeksizin, yasa önünde eşit olacaktır.
Din, inanç ya da mezhep farkı hiçbir Türk Yurtdaşının medeni ve siyasal haklardan yararlanmasına ve özellikle genel hizmetlere kabulüne, memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmasına, ya da çeşitli meslekleri ve sanatları yapmasına bir engel sayılmayacaktır. Herhangi bir Türk yurtdaşının gerek özel ya da ticaret ilişkilerinde, gerek din, basın ya da her türlü yayın konusunda ve gerek toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir sınır konulmayacaktır.
Resmi dilin varlığı kuşkusuz olmakla birlikte, Türkçeden başka dil ile konuşan Türk yurttaşlarına yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için gerekli kolaylıklar gösterilecektir.
Madde 40 — Müslüman olmayan azınlıklara ilintili olan Türk yurttaşları hukuk bakımından ve fiilen öteki Türk yurttaşlarına uygulanan işlemlerin ve sağlanan güvencelerin tıpkısından yararlanacaklar ve özellikle, harcamaları kendilerince yapılmak üzere, her türlü yardım, dinsel ya da sosyal kurumları, her türlü okul ve benzeri öğretim ve eğitim kurumları kurma, yönetme ve denetleme ve buralarda kendi dillerini özgürce kullanma ve dinsel ayinlerini serbestçe yapına bakımından eşit bir hakka sahip bulunacaklardır.
Madde 41 — Genel öğretim konusunda Türk Hükümeti, Müslüman olmayan yurttaşların önemli bir oranda yerleşmiş oldukları kentler ve kasabalarda, bu Türk yurttaşlarının çocuklarının ilk okullarda kendi dilleriyle öğretim görmelerini sağlamak üzere, gerekli kolaylığı gösterecektir. Bu hüküm Türk Hükümetinin söz konusu okullarda Türk dilinin öğretilmesini zorunlu kılmasına engel olmayacaktır.
Müslüman olmayan azınlıklara ilintili Türk yurtdaşlarının önemli oranda bulundukları kentlerde ya da kasabalarda, bu azınlıklar Devlet bütçesi Belediye ya da benzeri bütçelerde eğitim, din, ya da yardım amacıyla genel gelirlerden verilecek paralardan yararlanma ve ödenek ayrılması konusunda hakça bir pay alacaklardır. Söz konusu paralar ilgili kurumların, yetkili temsilcilerine ödenecektir.
Madde 42 — Türkiye Hükümeti Müslüman olmayan azınlıkların aile ya da kişi statüleri konusunda, bu sorunların sözügeçeıı azınlıkların törelerine göre çözümlenmesine uygun her türlü hükümleri koymayı kabul eder
İşbu hükümler Türkiye Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel Komisyonlarda düzenlenecektir. Anlaşmazlık olursa, Türkiye Hükümeti ile Milletler Cemiyeti Meclisi, birlikte, Avrupalı hukukçular arasından bir üst hakem atayacaktır.
Türkiye Hükümeti söz konusu azınlıkların Kiliseleri, Havraları, mezarlıkları ve öteki dinsel kurumlarına her türlü koruyuculuğu göstermeyi yükümlenir. Bu azınlıkların bugün Türkiye'de bulunan Vakıflarına ve dinsel ve yardım kurumlarına her türlü kolaylığı gösterecek ve izinleri verecek ve yeni dinsel ve yardım kurumları kurulması için, benzeri öteki özel kurumlara sağlanmış olan gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir.
Madde 43 — Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurttaşları, inançlarına aykırı ya da dinsel ayinlerini bozucu herhangi bir işlem yapmaya zorlanamayacakları gibi, hafta tatilleri gününde Mahkemelerde hazır bulunmaktan ya da herhangi bir yasal işlemin yapılmasından kaçınmaları nedeniyle, onların hiç bir hakkı ortadan kalkmayacaktır. Bununla birlikte, bu hüküm söz konusu Türk yurttaşlarının, kamu düzeninin korunması bakımından, öteki tüm Türk yurttaşlarının bağlı olduğu yükümlerden bağışık kılmayacaktır.
Madde 44 — Türkiye, işbu Kesimin yukarıdaki Maddelerinin, Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarına ilişkin bulunduğu ölçüde, uluslararası toplumu ilgilendirici nitelikte yükümler getirdiğini ve onların Milletler Cemiyetinin güvencesi altına konulmasını kabul eder. İşbu hükümler Milletler Cemiyeti Meclisinde çoğunlukla ahsan, bir karar olmaksızın değiştirilemeyecektir. Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japonya Milletler Cemiyeti Meclisinde işbu Maddeler konusunda, yöntemine uygun biçimde, çoğunlukla kabul edilecek olan her hangi bir değişikliği reddetmemeyi bu Andlaşma ile yükümlenirler.
Türkiye, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin bu yükümlülüklerden her hangi birine aykırılık olması ya da olma tehlikesi üzerine, buna Meclisin dikkatini çekmeğe yetkili olacağını ve Meclisin, duruma göre, uygun ve etkin sayılacak bir davranışta bulunabileceğini ve yönerge verebileceğini kabul eder.
Bundan başka, Türkiye, işbu Maddelere ilişkin hukuksal ya da edimsel sorunlarda, Türkiye Hükümeti ile bağıtlı öteki devletlerden her hangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her hangi bir devlet arasında görüş ayrılığı ortaya çıkınca bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Andlaşmasının 14. Maddesi uyarınca, uluslararası nitelikte bir anlaşmazlık gibi sayılmasını kabul eder.
Türkiye Hükümeti bu türden olan her hangi bir anlaşmazlığın, öteki Taraf istemde bulunursa, uluslararası Daimi Adalet Divanına götürülmesini kabul eder. Daimi Divan kararı istinaf edilemeyip Milletler Cemiyeti Andlaşmasının 13. Maddesi uyarınca verilmiş bir kararın güç ve hükmünün tıpkısına sahip olacaktır.
Madde 45 — İşbu Kesim hükümleri ile Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıkları için tanınan haklar, Yunanistan tarafından da, kendi topraklarında bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır.



Ne yapmak istiyorlar

Şimdi, “Kabul olan dualar: Türkiye Başbakanı Erdoğan anayasayı yeniden yazıyor. Neden bu dindar Müslüman kişi Hristiyanlar için yararlı” yazısını bir daha okursak laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak için kimlerin işbirliği içinde olduklarını daha kolay anlarız.

Erkan GÜÇİZ, 9 Haziran 2012
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 Sonraki > Son >>

Sayfa 4 / 8
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?