Erkan GÜÇİZ



Banu AVAR’ı Susturamazsınız! / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 25 Mayıs 2012 21:48

İnternet sayfasında kendini "Bir hoşgörü mucizesi" olarak tanımlayan İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı* ne kadar hoşgörülü olduklarını kanıtlamak için Banu Avar hakkında dava açıyormuş.

Asılsız iddiaları, Banu Avar’ın “halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden beyanlarda bulunması”, “onları hedef göstermesi”, “Türkiye`de 54 binin üzerinde ev kilisesi var demesi” ve “onları siyasi bir komplonun parçası olarak da göstermesi” imiş.

Din, dil, ırk, köken farkı gözetmeden, ülkemizi içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarma yolunda bütün yurttaşlarını aydınlatmaya, birlikte olmaya çağıran, bunun için gece-gündüz, köy-kasaba koşturan birine bundan daha alçakça bir iftira atılamazdı.

Güneş balçıkla sıvanmaz!

Banu Avar’ı susturamazsınız!


Aşağıdaki 24 Mayıs 2012 tarihli Bizim Kocaeli adlı İnternet gazetesinde çıkan haberi okumadan önce bu vakıf, “Azınlıklar” ve “Misyonerler” hakkında birkaç şeyi paylaşalım.

İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı, İngilizce İnternet sayfalarında, "İncil inanç ve uygulamada tek otoritedir" diyor, ancak Türkçe sayfada başka bir hava çalıyor:

• Başlıca hizmetimiz, Mesih İnancını benimseyen herkese ibadet imkânını sağlamaktır.
• İncil’in esaslarını öğrenmek isteyen herkese de, Mesih İsa’yı gerçek kimliğiyle tanıtmaktır.
• Diğer bir hizmet kapsamı, devletimize ve ülkemize her yönden hizmet etmektir.

Yine, başka bir İngilizce sayfada Vakfın amacı açıklanıyor.

Yaşayan her canlıya”, yasalara ve adetlere uygun yollardan İncil’i anlatmak ve gereken yerlerde toplumlar oluşturmak.
Sorarım; biz İncil’e inanmayan Müslümanları kurtarmak için mi ev ev dolaşıp din ticareti yapıyorlar, bu mudur devlet ve ülkeye hizmet dedikleri?

Bu sorunun yanıtı Zaman Gazetesi’nin 21 Mart 2005 sayısından bir haber başlığında: “Bayburt Müftüsü Peyami Güngör, misyonerlerin ellerinde İncil ve yüz dolar ile halkı etkilemeye çalıştığını söyledi”.

2 Mart 2005 tarihli Zaman Gazetesi’nde çıkan bir haber şöyle.

Misyonerler faaliyetini yaygınlaştırdı

Serkan Talan

Son çıkan AB uyum yasaları çerçevesinde yapılan kanun değişikliği ile başlatılan ibadethane açma serbestliğinden dolayı Hıristiyan misyonerler faaliyetlerini yaygınlaştırdı. Sadece büyük şehirlerde değil Anadolu'nun en sakin köşelerinde de misyoner faaliyetleri hız kesmeden devam ediyor.
Edinilen bilgilere göre; Türkiye'de Hıristiyan misyonerlerin başlattığı çalışmalar sonucunda dağıtılan İncil sayısının miktarı milyonlara, açılan Kilise Evlerin sayısı 25 bine ulaştı. Ekonomik yönden geri kalmış yörelerde ve alevi kesimlerde propagandasını yoğunlaştıran Hıristiyan misyonerler Toprakkale'de 100 adet İncil dağıttılar. İncil dağıtılmasına İlim Hizmetlerine destek derneği'nden tepki geldi. Toprakkale'de İncil dağıtılmasıyla ilgili olarak bilgi veren MHP'li İl Genel Meclisi Üyesi Cevdet Uyduran; ‘Pazar günü ikindi civarında evdeyken Bestami Erdem telefonla aradı. Toprakkale'de misyonerlerin İncil dağıttığını söyledi. Müdahil olmamı istedi. Biraz sonra da elinde İncillerle geldi.’ dedi. Edinilen bilgiye göre Ankara plakalı bir otomobille gelen misyonerler beraberinde getirdikleri İncilleri portakal satan esnaflara verdi.
Misyonerlerin bedava İncil dağıtmalarına sert tepki gösteren imam hatip mezunlarının oluşturduğu İlim Hizmetlerine Destek Derneği Başkanı İsmet İpek, Türkiye'yi misyonerlik Müslümanlık çatışmasına getirenlerin bu işin sorumluları olduğunu söyledi.”


2005 yılında sayısı 25 bin olan Kilise Evlerin bugün 50 binin üstünde olması hiç de şaşılacak bir şey değil. Vakıf sözcüsünün dediği gibi Türkiye’deki Protestanların sayısı 4-5 bin ise ve bu 50 bin küsur Kilise Evlerinin yarısı, yani 25 bini onlarınsa (diğer yarısının Katolikler’e ait olduğunu varsayarak), kişi başına 5 kilise düşüyor demektir. Hiç birinin kendi 5 kilisesinden başka kiliseye gidecek vakti olmadığı gibi, herhalde haftanın her günü değişik bir kiliseyi ziyaret etmeleri gerekiyor.

Açıkça görünen o ki, Kilise Evleri, dinlerini değiştirmeyi hedefledikleri Müslüman vatandaşlarımız için açılıyor.

Biliyor musunuz, Vakfın elektrik masraflarının yarısının Diyanet İşleri tarafından karşılandığını. Ben bilmiyordum; ABD Büyükelçisi, 2010’da merkeze gönderdiği mesajda Vakıf yöneticisi Timur Topuz’dan aktarmış bu bilgiyi, Wikileaks’de gördüm bunu. Bu vesile ile ne kadar cahil olduğum da ortaya çıktı; meğer Lozan Antlaşmasının 41.maddesinde varmış bu.

“Müslüman olmayan azınlıklara ilintili Türk yurtdaşlarının önemli oranda bulundukları kentlerde ya da kasabalarda, bu azınlıklar Devlet bütçesi Belediye ya da benzeri bütçelerde eğitim, din, ya da yardım amacıyla genel gelirlerden verilecek paralardan yararlanma ve ödenek ayrılması konusunda hakça bir pay alacaklardır. Söz konusu paralar ilgili kurumların, yetkili temsilcilerine ödenecektir.”

Lozan Antlaşmasında “Azınlıkların Korunması” başlıklı bir bölüm var, ancak bir “Azınlık” tarifi verilmemiş; “Müslüman olmayanlar”a “Azınlık” deniyor, o kadar. Ben Müslüman değilim diyen herkes “Azınlık” sayılıyor; ondan sonra da azınlıklara tanınan bütün ayrıcalıklardan faydalanabiliyor.

Fırsat varken kaçırmayalım diyen Türk yurttaşı “Azınlıklar”ın 20 değişik ilimizdeki kilise adreslerini de “İsviçrekiliseleri”** adlı bir İnternet sitesinde bulabilirsiniz.

Bu düzenden faydalanmak isteyenler yer yer medyada çabucak unutulan haber konusu oluyorlar ancak, yasal boşlukları, ABD ve AB baskılarını ustaca kullandıklarından sayıları gün geçtikçe artıyor. Banu Avar bunları bize hatırlattığı için de saldırılara hedef oluyor. Örnek olarak, dar bir çerçeve içinde, Zaman Gazetesinde çıkan birkaç başlığa bakmak yeter.

Misyonerler, kargoyla İncil dağıtıyor 12.03.2011
Yeni bir yöntem geliştiren misyonerler, kargo yoluyla vatandaşlara ulaştırdıkları İncil vasıtası ile inançlarını yaymaya çalışıyor.

Misyonerler cami avlusunda CD ve kitap dağıttı 03.07.2008
Adana'da binlerce kişinin ibadet ettiği şehrin en büyük Merkez Sabancı Camii'nde misyonerler, yatsı namazı sonrasında cemaate ve özellikle küçük çocuklara "Mesih İsa'nın yaşamı" konulu CD, broşür ve kitap dağıttı.

Malatya'da Alevi-Sünni çatışması hedefleniyor 01.05.2007
Malatya'da işlenen cinayet ne anlama geliyor? Prof. Dr. Salim Cöhce'ye göre Malatya bir ateşin içine çekilmek isteniyor: "Hedef Alevi ve Sünnileri karşı karşıya getirmek. Bunun için misyonerler kullanılıyor."

'Misyonerler, kırsal kesimdekilerle maddi güçlük çekenleri hedef seçiyor' 12.09.2006
Şehir merkezlerinde İncil dağıtılması şeklinde propagandayla başladığı bilinen misyonerliğin, son zamanlarda özellikle kırsal kesimde yaşayanlarla doğu kesimlerde maddi güçlük çeken insanları hedef seçtiği bildirildi.

Aksu: Türkiye'de misyonerlerin sayısı belli değil 21.03.2005
İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Türkiye'de misyonerlerin sayısının belli olmadığını bildirdi.

Bakan Aksu: 8 yılda 388 kişi din değiştirdi 15.03.2005
İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Türkiye'de faaliyet gösteren misyonerlerin sayısının belli olmadığını belirterek, "Misyonerlik faaliyetleri gizlilik içinde yürütüldüğünden, harcanan paranın miktarı konusunda da net bir rakam vermek mümkün değil." dedi.

Şimdi söz bizim.

Banu Avar’ı onlara yem ettirmeyeceğiz, boğazlarında kalacak; yorumunuzu ekleyin, onlar 4-5 bin kişiyiz diyorlar, gösterelim biz kaç kişiyiz!


“Bizim Kocaeli” gazetesinde çıkan haber.

İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı İzmit Temsilcisi Emre Karaaili, gazeteci yazar Banu Avar’ın Kocaeli Kitap Fuarı’nda yaptığı konuşma ile kendilerini hedef gösterdiğini öne sürdü, Banu Avar hakkında Savcılığa dava açtıklarını söyledi.
Konuyla ilgili yazılı açıklama yapan ve gazetemize gönderen Emre Karaali şunları söyledi: “Banu Avar Kitap Fuarı`ndaki söyleşide "…Türkiye`de 54 binin üzerinde Protestan ev Kilisesi var. Bunun büyük bölümü İzmit`te. İzmit bu konuda pilot bölge seçilmiş durumda. Feci yayıldılar… Hepimizi Protestanlaştırmaya çalışıyorlar. Bu ev kiliselerinin büyük bölümü İzmit`te" şeklinde halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden beyanlarda bulunmuştur.
BİZİ HEDEF GÖSTERDİ
Banu Avar tarafından her ne kadar isim zikredilmemiş olsa da İzmit`teki protestanları suçlayıcı nitelikteki beyanları ile Kocaeli`de faaliyet gösteren ve Protestan inancı mensuplarına hizmet veren tek kurum olmamız sebebiyle şüphelinin bizi hedef gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu söylemlerin 2007 yılında Malatya katliamı öncesi basına yansıyan ifadelere olan benzerliği bizleri derin biçimde tedirgin etmektedir.
DİNİ İHTİYAÇLARI KARŞILIYORUZ
Kocaeli ili sınırları içerisinde faaliyet göstermekte olan ve 24 Haziran 2001 tarihli Resmi Gazete`de kuruluşu ilan edilen İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı, Protestan inancı mensuplarının dini ihtiyaçlarını TC Anayasası ve Türk Hukuk mevzuatına uygun olarak karşılamak amacıyla İzmit Temsilciliği aracılığı ile hizmet vermektedir. Kurumumuzun amacı Gazeteci Yazar Banu Avar`ın ifade ettiği gibi insanları Protestanlaştırmak değil, Protestan inancına mensup olan vatandaşlar ile Türkiye`de ikamet eden aynı inançtaki yabancıların dini ihtiyaçlarını karşılamaktır.
TÜRKİYE`DE 4-5 BİN KİŞİYİZ
Türkiye`de Protestan inancı mensupları 4-5 bin kişi iken gazeteci yazar Banu Avar`ın “Türkiye`de 54 binin üzerinde ev kilisesi var” ifadesi de hayal ürünüdür. Banu Avar aynı zamanda Protestan inancı mensupları olan bizleri siyasi bir komplonun parçası olarak da göstermektedir. Bu ifadeler tarafımızda asla kabul edilemez. Bu asılsız söylemlerden duyduğumuz rahatsızlığı tüm kamuoyuna ifade etmeye ihtiyaç duyuyoruz.
SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDUK
Ayrıca Gazeteci Yazar Banu Avar hakkında Cumhuriyet başsavcılığına şikâyet başvurusunda bulunduğumuzu saygılarımızla belirtiriz.”
İstanbul Protestan Kilisesi vakfı İzmit Temsilcisi Emre Karaaili, gazeteci yazar Banu Avar`ın 20 Mayıs günü Kocaeli Kitap Fuarı`nda yaptığı konuşma ile kendilerini hedef gösterdiğini öne sürdü, Banu Avar hakkında Savcılığa dava açtıklarını söyledi.

* http://www.ipkv.org/yeni/index.php?option=com_content&view=article&id=51&Itemid=1
** http://www.isvicrekiliseleri.ch/



Erkan GÜÇİZ, 25 Mayıs 2012

 
NATO: Tehlikeli Oyunlarla Türkiye’yi Savaşa İtiyorlar / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 23 Mayıs 2012 19:33

Adı “Atlantic Council” olan ve NATO’nun gayrı resmî basın sözcüsü olan kuruluşun 22 Mayıs 2012 bildirisinde bizim için şöyle deniyor:

    Sonuç olarak, dünya güçleri arasında yükselen ve 1952’den beri NATO üyesi olan Türkiye’ye uzun zamandır kendisinden esirgenen NATO’ da daha ileri bir liderlik konumu verilmelidir. NATO üyelerinin, gelecek on yıl içinde ittifakın bir Türk Genel Sekreterin liderliğinde olmasını dikkate almaları gerekli. Fakat Türkiye de, gazetecilere uygulanan kısıtlamaları kaldırmalı ve İsrail ile ilişkilerini düzeltmeli.


Açıkçası, biz size belki de ileride yerine getirmeyeceğimiz bir şeyler vadedelim, siz de bizim dediklerimizi yapın.

NATO’nun ne menem bir şey olduğunu anlayabilmek için devam edelim.

Washington Post gazetesinde 15 Mayıs’ta çıkan bir yazının ana hatları şöyle:

    Chicago’daki NATO zirvesinde doğal olarak Suriye en önemli konulardan biri olarak görüşüldü.

    NATO defalarca Suriye’ye “karışmayacağız” dediyse de, Türkiye NATO antlaşmasının 4. maddesini öne sürerek, Türkiye’nin güvenliğinin tehdit altında olduğu görüşü ile 5.maddedeki ortak savunma gereğinin doğduğunu iddia edebilir.

    Geçen ay dört kişi Türkiye’ye kaçmaya çalışırken Suriye silahı güçleri tarafından öldürüldüğünde Recep Tayyip Erdoğan, “NATO 5.madde gereği Türkiye sınırlarını korumakla sorumludur” dedi.

    Komşusunda gün geçtikçe artan karışıklıktan huzursuz olan Türkiye, açık bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı olmadan, askerî müdahaleden çekindi. İnsanî Yardım’dan öteye bir müdahale Rusya ve Çin’in karşı çıkmaları ile engellenmişti.

    Fakat Türkiye’nin tutumu zamanla değişiyor; önceleri politik yaklaşımların dışında bir harekete karşı olan ordu şimdi bölgede büyüyen krizi görüyor. Bu hafta, komşu Lübnan’da, Suriye olayları yüzünden Şii ve Sünni gruplar birbirleri ile çatıştı; bu hem Ankara’da hem de Washington’da endişe ile karşılandı.

    Bölgedeki yetkililere göre Türkiye’nin sorunu Amerika’nın nerede durduğu, Amerika’nın ve diğerlerinin silahla korunacak sınır boyu bir tampon bölgeye veya daha önce konuşulan alternatiflere destek olup olmayacağı.

    Suriye muhalifleri, doğrudan bağlantıları yoluyla, ABD’den “işi kotarabilecekleri” belirleyip onlara silah verilmesini istediklerini söylüyorlar ancak, ABD yetkililerine göre şu anda Suriye’de onların askerî veya istihbarat elemanları yok.

    Pentagon, Suriye’nin hava savunma sistemlerini ortadan kaldırmaya varana kadar her türlü saldırı planlarını hazırlamış durumda. ABD yetkilileri bunun çok uzak bir ihtimal olduğunu söylüyorlar. Bunun yerine, ABD ve diğerleri istihbarat koordinasyonu ile ve muhalifleri silahlandırarak ilerlediklerini açıklıyorlar.

    Arap Körfezi ülkelerinin beklentisi, “ABD’nin Suriye rejimini temizlemesi ve Esad’ı ortadan kaldırması.”


Şimdi buna 19 Mayıs günü Chicago Tribune gazetesine demeç veren NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in sözlerini ekleyelim.

    Protestocuların düşüncelerini anlatma hakları olduğunu kabul ediyorum, ancak bu askerî ittifakı bir ‘savaş makinesi’ ile eşit tutmaları yanlış. Protestocular bu düşünceden hareket ediyorlarsa bu bilgisizliklerinden kaynaklanıyor. ‘NATO bir barış hareketidir.’

    60 yılı geçen uzun bir sürede NATO Kuzey Amerika ve Avrupa savunmasının temel dayanağı olmuştur. Ve NATO sayesinde İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Avrupa’da barış ve denge sağlanmıştır. Bu Avrupa tarihinde barış içinde geçen en uzun süredir. Bu büyük bir başarıdır. Onun için ben buna bir barış hareketi diyorum.


NATO’nun Avrupa’yı birleştirmede, komünizmin çöküşü sonrası yeni demokrasilerin kurulmasında yardımcı olmasını ve Libya’da sivil halkın korunmasını sağladığını söyleyen Rasmussen, “NATO’ya bir savaş makinesi denemez. Pek doğaldır ki hür bir toplumda, dayanağı olmasa da, yanlış da olsa düşüncelerinizi söylemek sizin anayasal hakkınızdır” diyor.

Uzun zamandır anlayamadığımız, bize neden bir “savaş makinesi” gerekli olduğunu sonunda NATO’nun yalnız ad olarak başı olan Fogh Rasmussen ufkumuzu açarak öğretti.

UYUMAYALIM’da etraflı olarak anlatılan Kürecik radarının hikâyesinde şöyle bir bölüm var.
http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/index.php?option=com_content&view=article&id=3661:uyumayalim--erkan-guecz&catid=159:eguciz1&Itemid=387

AN/TPY 2 radarını Türkiye’ye kurmama kararı ile Türkiye’nin füze savunmasından yoksun kalacağını Türklere anlattık; bu politik bir kararın değil, fizik ve geometri kuralları sonucu olarak ortaya çıkacak. Başbakan Erdoğan’a (yumuşakça) bu hususun tekrar hatırlatılması önemli; Türkiye’nin katkısının bizim için değerli olduğunun altı çizilmeli, ve eğer Türkiye bize söylerse ne kadar NATO’nun yeterli olduğunu, bizim de sistemi o kadar NATO’laştırmaya çalışacağımız anlatılmalı.

Görünen, NATO maskesinin arkasına gizlenen ABD’nin Türkiye’yi adım adım uçurumun kenarına doğru ittiği.

1965 yılında, antlaşmanın o tarihteki geçerli hükümlerine göre uzatılmadığı takdirde, NATO ittifakının 1969’da son bulacağı bekleniyordu. Türkiye’nin kayıtsız şartsız NATO’dan çıkmasını savunan, kendisini rahmet ve saygı ile andığım Türkiye İşçi Partisi Başkanı Mehmet Ali Aybar, bu kalan dört yıl içinde NATO ile ilişkilerimizin ne şekilde yürütülmesi gerektiğini anlatmıştı.

    1. NATO entegre komutanlığı emrine verdiğimiz silahlı kuvvetlerin ekonomik gücümüz, nüfusumuza orantılı olarak ve başka müttefiklerin bu komutanlık emrine verdikleri kuvvetler de göz önünde tutularak azaltılması,

    2. NATO’dan geri çekeceğimiz kuvvetlerle bağımsız ve milli bir savunma gücünün kurulması,

    3. Bu savunma gücünün bir milli kurtuluş savaş stratejisi ve taktiğine göre eğitilip donatılması ve halkla tam bir dayanışma içinde savaş yürütülmesi için özel eğitime tabi tutulması,

    4. Milli savunma sanayimizin ihtiyaçlarımız seviyesinde geliştirilmesi; kendi yapamayacağımız silahlar için tek bir memlekete bağlanılmaması,

    5. Münhasıran NATO’ya ait üslerden başka, ikili antlaşmalarla hiçbir yabancı devlete üs verilmemesi ve mevcutların tasfiye edilmesi,

    6. NATO ittifakı gereğince kurulmuş üslerin münhasıran Genel Kurmay Başkanlığımız emrinde bulunması ve bu üslerin Türk komutanlarının komuta zinciri içine alınması,

    7. Bu üslerde atom başlıklı silahlar bulundurulmaması,

    8. Türkiye’de Amerikalıların emrinde bulunan radar şebekesinin Türkiye emrine ve Türk komutasına verilmesini; aksi takdirde bu şebekenin derhal Türkiye’den sökülüp çıkarılması,

    9. İzmir’deki NATO Doğu Akdeniz komutanlığının yurt dışına çıkarılması,

    10. NATO’ya tahsis edilen Türk Silahlı Kuvvetlerinin her hâlükârda Anayasanın 110. maddesi uyarınca Genel Kurmay Başkanlığının emrinde bulunmasının sağlanması, yani entegre komutanlık prensibinin reddi.


Yukardaki 10 madde içinde sizin beğenmediğiniz bir şey var mı?

Bunlar 1965 yılında söylenmiş, bugüne kadar hiçbir hükümet de kılını kıpırdatmamış; o politikacılara söyleyeceğiniz bir şey yok mu?

Yukarıdakilerden bir tekini bile uygulamaya koymayı düşünmeyen, aksine çok daha ağır şartlarla ülkemizi ABD ve NATO radarları, nükleer silahları ile donatan, bunları ABD askerlerine teslim ederek Türkiye’yi bir felâkete yönlendiren politikacılara oy vermeye devam edecek miyiz?



Erkan GÜÇİZ, 23 Mayıs 2012

 
"Vatan Sevgisini Sizden Öğrenecek Değiliz" / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 20 Mayıs 2012 13:18

Başbakan Erdoğan tepki çeken 19 Mayıs genelgesiyle ilgili eleştirilere yanıt verdi:

"19 Mayıs'la veya milli bayramlarla ilgili yönergeyi bizden önceki dönemlerde yapmışlar. Biz yönergenin aslına uygun şekilde uygulanması istiyoruz. Bunun farklı yerlere çekilmesine gerek yok. Vatan sevgisini sizden öğrenecek değiliz."

Başbakan Erdoğan’ın 2002 seçimlerinden sonra yaptığı, 9-10 Aralık 2002 tarihli Washington gezisi öncesi, ABD Ankara Büyükelçisi Pearson tarafından 4 Aralık’ta merkeze gönderilen tanıtımın çevirisi aşağıda.

Sayın Başbakanımızın “Vatan Sevgisini” Büyükelçi Pearson’dan öğrenmediği kesin.

    Tarih: 4 Aralık 2002

    Konu: AK Parti Başkanı R. Tayyip Erdoğan’ın 9-10 Aralık Washington ziyareti öncesi sahnenin hazırlanması

    Özet: AK Parti hükümetini ve kamuoyunu Irak ve diğer stratejik ABD çıkarları konusunda yönlendirmede anahtar olan kişi Türkiye’nin en güçlü politikacısı Tayyip Erdoğan. Politikaya dönüşünü engellemeye çalışan Kemalist devletin devamlı çabaları onun gururunu kırmak değil aksine yükseltti. Ona şimdiden hükümet başkanı muamelesi yapmak, ABD’nin Türkiye üzerindeki etkilerini geliştirmek ve Avrupa Birliğine, Kopenhag zirvesinden Türkiye’nin AB’ye giriş görüşmelerine tarih almasına destek olduğumuzu belirtmek için büyük bir yatırım olacak.


AK Parti’nin yıkıcı bir seçim galibiyetinden sonra 14 Avrupa Birliği başkentinde hükümet başkanı gibi karşılanan, seçilmemiş, Tayyip Erdoğan Türk politikasının yeni devi. Erdoğan’ın partisine bu 3 Kasım zaferini, İstanbul’da sorumluluğunun bilincinde bir belediye reisi olarak tanınması, makul ve adil reformları savunması ve devletin onun seçilmesini engelleme kararı almasıyla Anadolu’da daha da artan cazibesi getirdi. Erdoğan şimdi bu zaferini ve yeni ulusal kişiliğini, siyasal haklarını geri alarak meclise girebilmek ve kış sonunda veya bahar başında başbakanlık görevini üstlenmek için kullanmaya kararlı.

Şehirlerde, varoşlarda, ve Anadolu’da popüler olmasına rağmen Erdoğan herkes tarafından sevilen birisi değil. Aslında, “Yerleşik Düzen” ondan nefret ediyor. Onlar Erdoğan’ı doğru dürüst eğitim görmemiş, kendine iyi bir yer yapmış mahalle kabadayısı, Türkiye’yi şeriat düzenine götürecek vaiz-politikacı olarak tanımlamayı tercih ediyor. Pek çok siyasilerin ve düzenin içinden bürokratların bize anlattığına göre, bu sebepten dolayı, “Derin Devlet” bütün gücü ile elinden gelen her yasal manevrayla veya kışkırtmalarla devamlı Erdoğan’ının dengesini bozmaya çalışacak.

Bu bağlamda Erdoğan’ın Washington ziyareti, ABD’nin temel çıkarlarını desteklemek yolunda mükemmel bir fırsat olacak; bunu,

1.
Türkiye’deki demokratik seçim sonuçlarına ve AK Parti’nin demokrasiyi ilerletme vaadine saygılı olduğumuzu göstererek,
2. AK Parti, ve şu anda Türkiye’nin bir numaralı politikacısı Erdoğan üzerindeki nüfuzumuzu güçlendirerek,
3. Türkiye’ye istediğimizi yaptırabilecek tek politikacı olan Erdoğan’ı, Irak, Kıbrıs, iç politika ve ekonomik reformlar konusunda doğru kararlar almasına ikna ederek yapacağız.

Erdoğan’ın kişiliği

Erdoğan’ın karizması, defansif tutumu, güçlü sezgisi, etrafa hükmeden (hatta otoriter) davranışı, sıradan kişilerle yakınlık kurması – Türk politikacılarında az görülen – ve hafif kasıntısı, onun gençliğinde İstanbul’un yaşamın zorlu bir semti olan Kasımpaşa’dan kendine bir gelecek hazırlaması, İmam-Hatip’te okuması ve profesyonel olarak futbol oynamasından geliyor. Hem duygusal çıkışlara, hem de politik gücü soğukkanlılıkla kullanmaya eğimli. Kendine çok güvenli, son derece gururlu ancak beklediği saygıyı bulamadığında hemen alınan, eleştiriye ters tepki gösteren bir kişiliği var. Bunlara rağmen, 12 milyonluk İstanbul belediye reisliğinde, Kıbrıs konusunda katı tutumlardan sıyrılmaya çalışmalarında, ve türban gibi çok hassas bir konuda ne zaman çıkış yapacağını, ne zaman arka planda kalacağını bilen zamanlamalarla sorunlara kolay çözümler bulan birisi olduğunu gösterdi.

Yabancı dil bilmemesi ve doğru dürüst bir eğitimi olmamasından dolayı yabancı muhataplarla toplantılarını, sezgisi, tavrı, ve yakınlaşma kabiliyetine dayanarak yürütür.

Dikkatle dinler ve muhataplarının onu ve konuyu ciddi, hatta ehemmiyetli görmelerini bekler. Aynı zamanda, uygun yerleştirilmiş bir fıkra veya hafiften bir yoruma da açıktır. Erdoğan, İstanbul’un üç büyük futbol takımından biri olan Sarı Kanarya lâkaplı Fenerbahçe’nin koyu taraftarıdır; sarı veya sarı lacivert motifli bir hediye, hele onun futbol aşkı ile ilgili bir yorum ile birlikte gelirse çok etkili olacaktır. Erdoğan’ın tarzı, düşüncesini önce yumuşak ve öz biçimde aktarmak; direnme ile karşılaşırsa ikinci defada bir basamak sertleşmek ve karşılık aldıkça daha da haşinleşmek. Açık baskıya veya zımnî tehditlere karşı davranışı terstir. Sert bir kararı alması için onu ikna etmenin en iyi yolu, sükûnetle, onun Türkiye’nin kaderini belirleyecek kişi olduğu inancına hitap etmektir.

Erdoğan’ın Partisi

Önceki bilgi notunda AKP’nin ABD çıkarlarını etkileyebilecek güçlerini ve sıkıntılarını bildirmiştik. Sıkıntılar konusunda, seçim sonrası parti içinde iki alanda gerginlik görüyoruz. Birincisi, partinin (Başbakan Gül’ün beklediğinden çok fazla sayıda daha tutuculardan oluşan) parlamento grubu ile parti liderliği (Erdoğan ve Gül çevresindeki daha ılımlılar) arasında olan gerginlik. İkincisi ise ateşli Meclis Başkanı Arınç ile daha sakin Gül arasında olanı. Yönetme ve yasama dertleri, “Yerleşik Düzen”den gelen baskı, kamuoyu, dış politika istekleri, karmaşık yapılı partisindeki mevcut çatlak ve yırtıklardan dolayı Erdoğan’ı partisini bir arada tutmakta zorlayacak. Soldan, ortanın sağına kadar bilgi kaynaklarımızın tahmini AKP’nin bir yıl içinde bölünmesi. Bu belki de onların kıskançlıktan kaynaklanan “hüsnü kuruntu”su fakat AKP sahiden iç gerginliklerle yola çıkıyor.

Erdoğan’ın Hükümeti

Erdoğan henüz hükümette değil fakat medyayı tamamen doldurması ile içeride ve dışarıda herkes onu, şimdi resmî olmayan ve geleceğin resmî hükümet başı olarak kabul ediyor. Erdoğan’ın güdümü ile kurulan Gül’ün kabinesi, “Derin Devlet” veya bürokrasi deneyimi olanlarla – Millî Savunma (Bakan Gönül, hükümete pek güveni olmayan Cumhurbaşkanı Sezer’in saygı duyduğu bir kişi), İçişleri, Dışişleri, Millî Eğitim gibi – içeriden de, Erdoğan’ın İstanbul Belediyesi yöneticileri ve bazı iş götürücülerden oluşan bir karışım. Gül, meclisten çabucak, kış ortası ve sonuna doğru Erdoğan’ın başbakanlığına kapıyı açacak AB kaynaklı demokratik reformları geçirecek. Bir büyük soru, AKP’de bakan yardımcısı ve daha alt seviyeleri dolduracak yeteri sayıda yetenekli kişi olup olmadığı. Biz de, Türk gözlemcilerle AKP’nin ne derecede başarılı olacağı konusunda aynı soruları soruyoruz;

a) Dış politikada çözümlü hareket tarzı,
b) Güvenilir ekonomik reformlar ve bankacılık denetleme standartları,
c) Derinlere kadar işlemiş çıkar ilişkileri ve düzeni karşısında bulacak olan güçlü reform ve yolsuzlukla mücadele planları, nasıl olacak.

Erdoğan nasıl etkilenir

Erdoğan’ın Türk bürokrasisine ihtiyatlı yaklaşımını bilerek, anahtar çözüm, onu bürokrat hizmetlilerinden uzaklaştırıp hassas konularda kendi düşüncelerini ortaya çıkarmaktır. Aynı zamanda, ABD’li muhatapları, Erdoğan’ın danışmanları, bilhassa en yakın dış politika danışmanı Ömer Çelik üzerinde işlerlerse verecekleri mesaj çok daha etkili olacaktır.

Önümüzdeki 3 Aralık Wolfowitz-Grossman ziyaretinde Erdoğan’a yaklaşımın aşağıdaki dört nokta üzerinden olmasını öneriyoruz:

- Irak: muhtemel bir askeri operasyon için koalisyon ile tam işbiriliğinin Türkiye’ye faydalarının belirtilmesi ve Erdoğan’ın tam işbiriliğini, Türkiye’nin geleceğinin yabancıların kontroluna bırakılamayacağını “oyunda yoksan kuralları da yapamazsın” düsturunu kullanarak satabileceğine ikna edilmesi,

- AB ve reform: Türkiye’nin adaylığını desteklemedeki gücümüzün yeniden hatırlatılması, Erdoğan’a AB üyesi devletlerin tutumları hakkında bilgi verilmesi (Ankara’da devamlı yaptığımız gibi) ve onun Kopenhag’da lobi yapabilmesi için hazırlanması, reformlarda ilerlemenin kritik etkisinin kendine anlatılması ve Zirve kararlarını Türkiye’de olumlu yönüyle anlatmaya teşvik edilmesi,

- Kıbrıs: Erdoğan’nın, Denktaş’ı bir an önce bir anlaşmaya götürmesi,

- Ekonomik reform, yolsuzlukla mücadele, işkencenin önlenmesi, ve şeffaf hükümet: Erdoğan’nın partisi burada bu dört kıstasla ölçülecek; reform hareketinin sürdürülmesi ve güçlü temiz banka kanunlarının çıkarılması hükümetin imajını güçlendirecek ve borsanın güveninin devamını sağlayacak (Erdoğan, yolsuzlukları bilinen batık banka sahiplerinin etkisi altına giriyor).

Pearson

Kaynak: http://wikileaks.org/cable/2002/12/02ANKARA8852.html#


Erkan GÜÇİZ, 19 Mayıs 2012

 
Sizde Vicdanî Sorumluluk Var Mı? / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 17 Mayıs 2012 21:19

NATO’da görevli, aşağıdaki listede adı geçen ülke vatandaşları için, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı bir davranış şüphesi oluştuğunda uygulanacak prosedürü (Sayın Bakanın kullandığı sözcük bu) 2006’da Adalet Bakanı olan Cemil Çiçek bir genelge ile belirlemiş. (Sayı: B.03.0.UİG.0.00.00.06/010.06.02/11, Konu: NATO-SOFA Uygulaması - GENELGE No:73)

Bu ülkeler, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, İspanya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Polonya, Romanya, Slovakya, Slovenya, ve Yunanistan.

Genelgenin ana hatları şöyle:

Antlaşmanın VII'inci maddesinin 9'uncu bendi gereğince, kabul eden Devlet (Türkiye) makamlarının gönderen Devlet (yukarıdaki listedekilerden biri) kuvveti, sivil unsuru veya yakınları hakkında yargı yetkisini kullanırken aşağıda belirtilen;

1. Süratle yargılanmak,
2. Duruşmadan önce kendisine isnat olunan suç veya suçlar konusunda bilgilendirilmek,
3. Aleyhteki tanıklarla yüzleştirilmek,
4. Lehindeki tanıkları kabul eden Devlet (Türkiye) yargı yetkisine tâbi iseler, ihzaren getirtmek (sanığı veya tanığı, kendi arzusu nedeniyle gelmediği için mahkeme önüne hâkim kararı ile zorla getirtme),
5. Kendi seçeceği bir avukat veya kabul eden Devlet (Türkiye) usûl kanununa göre adli yardım yoluyla belirlenecek bir müdafi tarafından savunma hakkını kullanmak,
6. Gerek görülürse çevirmen bulundurulmak,
7. Mensup olduğu Devlet bir temsilcisi ile temasa geçmek veya yargılama usulü elverdiği ölçüde bir temsilciyi (konsolosluk görevlisini) duruşmada hazır bulundurmak,

Hususlarına dikkat etmek gerekmektedir.

NATO personeli ile ilgili soruşturmalarda yukarıda açıklananlar çerçevesinde işlem yapılmasını rica ederim.

Cemil ÇİÇEK

Bakan



Elin gâvurunun hakkını hukukunu korumada bu derece duyarlı olan, adı “Adalet ve Kalkınma Partisi” olan partinin, Adalet eski bakanı Sayın Çiçek, bilinmeyen, belirlenmeyen sebeplerle tutuklanıp Silivri’ye tıkılan, tüm bu haklardan mahrum bırakılan Türk vatandaşlarına ve Türk ulusuna karşı bir vicdanî sorumluluk duyuyor mu?

Cevabı “EVET” ise neden bugüne kadar bekledi ve neden yalnız tutuklu milletvekillerini konu yapıp politik kazançlar peşinde koşuyor.

Cevabı "HAYIR” ise zaten söyleyecek bir şey kalmıyor.

Erkan GÜÇİZ, 17 Mayıs 2012

 
Yıldırım Koç, 2004’de Biliyordu ABD’nin Irak'tan Çekileceğini / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 14 Mayıs 2012 16:39

Sayın Yıldırım Koç, 12 Mayıs 2012 tarihli AYDINLIK Gazetesi'nde, “Amerikalılarla ‘ilişkilerim’” başlığı altında şunları yazıyor. 1

“Bu ara internette “İşte CIA’nın Türkiye’deki Kontakları” başlıklı bir yazı dolaşıyormuş. Yazıyı yazan Erkan Güçiz, ABD elçilik belgelerine dayanarak bir liste hazırlamış. Listede benim de adım varmış. Adımın yanına “ziyaretçi” ve “2004” denmiş. Bereket bu yazının yayımlandığı internet sitesinde belgelerin orijinalleri de var.

Büyükelçilik mensupları arasında CIA görevlilerinin bulunduğunu bilecek kadar deneyimliyim. Ne konuşacağımıza ve neyi anlatacağıma onlar değil; ben karar verdim. Onların bana sorduğu sorular kadar ben de onlara soru sordum.

Bayan Boshnac’ın ısrarlı ABD davetlerine, “ABD Irak’tan çekilirse gelirim” diye yanıt vermiştim. Benim ne kadar ABD karşıtı olduğumu bildiklerini, yazılarımı çevirtip okuduklarını, onun için davet ettiklerini söylemişti.

Erkan Güçiz’in özetlediği belgenin orijinalinde benim Amerikalılara şöyle dediğim belirtiliyor: “Yıldırım Koç, bize ABD ve AB’nin Türkiye’yi parçalamak ve onu çeşitli küçük devletlere bölmek istediği konusunda ısrar etti.” Belgede, benim sağlık alanındaki gelişmeleri “Cumhuriyet sisteminden federal sisteme” geçiş olarak nitelendirdiğim, kamu sağlık hizmetlerinin başarısız bırakılması sonrasında, Cezayir, Mısır ve Filistin bölgelerinde olduğu gibi, bu alandaki boşluğun İslamcılarca doldurulacağı görüşünü ileri sürdüğüm belirtiliyor.

Erkan Güçiz’in yazısında bunlar yer almıyor. İngilizce orijinal metindeki ifadeler ise, benim her zaman savunduğum görüşlerin Amerikalılara aktarılmasıyla sınırlı. Görüşme bu kadar.

Amerikalılarla 50 yıldır “ilişkilerim” var; ama benim kendimden kuşkum yok.”

 

Sayın Koç’un, görüşme ile ilgili yukarıdaki açıklamaları Wikileaks belgesinde anlatılanları harfiyen aktarıyor; okurları aydınlattığı için kendisine teşekkür ediyoruz. “Kontaklarımız! 2 ” başlıklı yazıda adları geçenlerin her birinden, aynı şekilde, “Kendimden kuşkum yok” diyerek bu ilişkilerini açıklamalarını bekliyorduk zaten.

Sayın Koç, “ABD davetlerine, ´ABD Irak’tan çekilirse gelirim`” diye yanıt verdim diyor. Ancak, Sayın Koç’un ABD Büyükelçisi ile görüşmelerini anlatan Wikileaks belgesi 3 , görüşme tarihi olarak Kasım 2004’ü gösteriyor; Abu Ghraib zulümevinde, ABD askerlerinin Irak'lılara insanlık dışı işkencelerini bütün dünya gördükten sonra.

Sorumuz; Sayın Koç, 2004 yılında, ABD’nin ileride birgün Irak’tan çekileceği konusunda onlardan kesin taahhüt aldığı için mi, yoksa kendi kehanetine dayanarak mı, bu davete icabet etmişti?



1 http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/yildirim-koc/11546-yildirim-koc-amerikallarla-ilikilerim.html
2 http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/index.php?option=com_content&view=article&id=3548:kontaklarmz-erkan-guecz&catid=159:eguciz1&Itemid=387
3 http://wikileaks.org/cable/2004/11/04ANKARA6490.html


Erkan GÜÇİZ, 13 Mayıs 2012

Son Güncelleme: Salı, 15 Mayıs 2012 04:35
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 Sonraki > Son >>

Sayfa 5 / 8
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?