Erkan GÜÇİZ



Barack Obama Başbakanımızı Kandırıyor Mu? / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 12 Mayıs 2012 21:33

ABD ordusu subaylarını eğitti: Müslümanlığa karşı topyekûn savaşta Hiroşima taktikleri kullanın!

Obama ortak basın toplantısında kızlarını yetiştirme tarzıyla ilgili Erdoğan'dan tavsiyeler aldığını söyledi ve “Kız evlat yetiştirme konusunda Erdoğan'ın perspektifini her zaman merak ettiğini” de sözlerine ekledi.  Erdoğan ise kendisine “arkadaş ve meslektaşım Başbakan Erdoğan” diye hitap eden Obama'dan bir adım ileri giderek konuşmasına “Sevgili arkadaşım Barack” diye başladı ve Obama'ya kızlarından söz ettiğini açıkladı. 

İki liderin birbirlerine dostane yaklaşımları bir süredir bilinen bir durum. Nitekim Obama kendi ülkesinde Cumhuriyetçilerin açık saldırılarına karşın Erdoğan'ı “pek çok konuda olağanüstü bir ortak ve dost” olarak tanımlamaktan kaçınmıyor.
27 Mart 2012 Cumhuriyet

“Danger Room” adlı İnternet gazetesinin eline geçen belgelere göre “ABD ordusu geleceğin liderlerine, Amerika’yı İslamcı teröristlerden korumak için dünyanın 1,4 milyar Müslümanına karşı topyekûn savaş açılması gerektiğini öğretiyor. Bu çatışma süresinde gerektiğinde, ´sivil halkı hedef alan`, şehirlerin tamamını ortadan kaldırabilecek ´Hiroşima` derslerinden yararlanmak da seçenekler arasında.”

Bir internet bağlantısı, Obama’nın - ki kursa katılan yüksek rütbeli kurmay subayların başkumandanı - Müslüman olduğunu güya itiraf ettiğini gösteriyor.

http://www.wired.com/dangerroom/2012/05/total-war-islam/?pid=1196

Müslüman dünyasının tümüne yönelik bu tehditler karşısında Türkiye’nin tutumunu veya vurdumduymazlığını açıklayabilecek birkaç seçenek var.

  • Üstün becerilerini Kandille yaptıkları görüşmelerde sergileyen istihbarat güçlerimizin bunlardan haberi yok,
  • İstihbarat güçlerimiz biliyor bütün bu olanları; aynen 12 Eylül’de olduğu gibi, Başbakanımızı rahatsız etmemek için kendisini bilgilendirmiyorlar,
  • Müslümanlık değerlerini korumada büyük titizlik gösteren Başbakanımızın bilgisi dâhilinde bunlar; ancak yakın dostu Obama’yı kırmak istemiyor,
  • Başbakanımız Obama ile sıkı fıkı ahbaplığına güveniyor; ABD tüm Müslümanları yok etmeye karar verse de bize dokunmaz diyor,
  • Başbakanımız Barack Obama’yı aptalın biri olarak görüyor; ABD ordusun, onu da Müslüman sayıp, temizlenecekler listesine eklendiğini görmemezlikten geliyor.


ABD’li kurmay subayların bu sunumlarda daha neler gördükleri “Danger Room” adlı İnternet gazetesinde çıkan yazının tamamında, aşağıda.


ABD ordusu geleceğin liderlerine, Amerika’yı İslamcı teröristlerden korumak için dünyanın 1,4 milyar Müslümanına karşı topyekûn savaş açılması gerektiğini öğretiyor. Bu çatışma süresinde gerektiğinde “sivil halkı hedef alan”, şehirlerin tamamını ortadan kaldırabilecek “Hiroşima” derslerinden yararlanmak da seçenekler arasında.

İlk defa “Danger Room” adlı İnternet gazetesinde haberi çıkan, Savunma Bakanlığı Harp Akademisinde verilmekte olan bu kursu Pentagon iptal etti. Ancak kursta öğretilenler daha yeni yeni açığa çıktı. Kursla yakın bağlantısı olan bir kaynak yüzlerce sayfalık kurs ve referans belgelerini Danger Room’a aktardı.

Genelkurmay Başkanı, tüm ABD eğitim materyalinin taranması ve bu tip nefret uyandırıcı belgelerden arıtılmasını emrini verdiyse de bu tutum devam ediyor. Hakkında bir soruşturmayı beklerken, bu kursu veren Yarbay Matthew A. Dooley, Norfolk Virginia College’de görevine devam ediyor. Dooley’in verdiği derslerde haftalarca bu tahrik edici konuşmaları dinleyen yüzbaşılar, binbaşılar, yarbaylar, ve albaylar şimdi ADB ordusunda daha yüksek rütbelerle görevdeler.

Son on yılın büyük bir bölümünde, kendilerini terörle mücadele uzmanı sayan bir avuç kişi, ABD ordusu, istihbarat ve emniyeti içinde önlerine her çıkanı, Amerika’nın hakiki terörist düşmanın El-Kaide değil, İslami inanç olduğunu ikna etmeğe çalışıyordu. Bu kurs süresinde, Dooley bu İslam karşıtı laf cambazlarını misafir sunucu olarak getirdi. Ve onların savundukları düşünceleri iğrenç sonuca bağladı.

Temmuz 2011’de, “Makul, ılımlı İslam” diye bir şey yoktur diyen Dooley, bunu Amerikan düşmanlarına bir duyuru ile sonuçlandırdı. “Dolayısıyla, ABD’nin, hakiki amaçlarını açıklama zamanı gelmiştir. Bu vahşi ideoloji artık hoş görülmeyecektir. Müslümanlık değişmeli, yoksa biz onun kendini yok etmesini kolaylaştıracağız.”

Konu hakkında bilgi almak için Dooley’e ulaşılamadı. Harp Akademsi sözcüsü Dooley’in sunumları ve okuldaki durumu hakkında konuşmaktan kaçındı. Sunumlardan Dooley’in sorumlu olup olmadığı sorusuna yanıtı, “Ben, o sorumludur diyebilir miyim, bilemiyorum. Sorumlu, okul komutanı Tümgeneral Joseph Ward olmalı” dedi.
Bu iki yıldızlı bir generali şok edici kurs materyalinden sorumlu yapıyor. Sunumlarında, Dooley’nin, İslam dininin zorla dönüştürülmesinde uygulanacak olası dört kademeli bir savaş planı var. Planın üçüncü kademesinde olası sonuçlar arasında, “Müslümanlığın bir kült seviyesine indirilmesi” ve “Suudi Arabistan’ın açlıkla tehdit edilmesi” var.

Savaş zamanlarında sivil halkın korunmasına ilişkin uluslararası antlaşmalar “artık geçerli değildir” diyerek devam ediyor Dooley. Ve bundan, “Dresden, Tokyo, Hiroshima, Nagasaki1 gibi tarihteki örneklerin,” Müslümanlığın kutsal şehirleri “Mekke ve Medine’nin yıkımına” uygulanabileceği olasılığı çıkıyor.
Dooley’in ideolojik yanlılarının devamlı söylemleri “sıradan Müslümanlar”ın doğa olarak “vahşi” oldukları için tehlikeli oldukları. Ancak, El-Kaide’nin en çarpık fanatiklerinden bile şehirleri tümü ile ortadan kaldırma düşüncesi taşıyanlar birkaç kişiyi geçmedi.

Dooley ekliyor:“Burada önerilen eylemler, politik olarak doğru görülmeyecektir pek çok kişi tarafından.” “Sonuç olarak Batıda, topyekün savaştan başka yapabileceğimiz pek az şey var.”

Harp Akademisinde Ağustos 2010’dan beri görevli olan Dooley, sekiz haftalık derslerine iki bölümlük İslam tarihi dersleri başladı. West Point (ABD askeri lisesi) tarih eski öğretmeni David Fatua bu dersi verdi. Dooley, öğrencilerine, “Eğer dersi burada bitirirsek dengeli bir görüş sahibi olamazsınız, İslam’ın kendini ne şekilde tarif ettiğini de doğru olarak anlayamazsınız” dedi. Daha sonraki haftalarda, Müslümanlık hakkında kışkırtıcılıkları ile tanınan üç misafir konuşmacıyı davet etti.

Bunlardan Shireen Burki 2008 seçimlerinde, Obama, Bin-Ladin’nin rüyalarının adayıdır dedi. Harp Akademisindeki konuşmasında öğrencilere, “Müslümanlık Emparyalist/İşgalci bir dindir” dedi.

Stephen Coughlin 2007’deki master tezinde, o zamanki başkan George W. Bush’un dünya Müslümanlarının çoğu ile dostluk bildirisinin “düşmanın planlarını tanımlamaya çalışanlara soğuk duş etkisi yaptı” dedi. Coughlin daha sonra Genelkurmaydaki danışmanlık görevinden azledildi fakat Deniz Kuvvetleri Harp Akademisi ve FBI Washington bürosunda ders vermeye devam etti. Coughlin’e göre, El-Kaide Mısır’da Hüsnü Mübarek ve Libya’da diktatör Muammer Kadafi’nin devrilmesine yardım etti. “Bu İslamcıların dünyayı ele geçirmek için kurdukları düzenin bir parçasıydı” diye ekledi. Olayları, kendisi gibi görmeyenleri “kompleks sahibi” olmakla suçlayıp alay etti.

Coughlin’in konuşmasının başlığı “İslami kanunun uygulanması veya bunlar sizin aradığınız Droidler2 değil”

Geçen yıl, FBI eski çalışanlarından John Guandolo, komplo teorileri üretmekle ünlü World Net Daily sitesine Obama’nın aşırı İslamcıların etkisi altına giren ilk başkan olmadığını söyledi. Guandolo’ya göre “son üç başkanın döneminde derinlere işledi bu nüfuz”. Yalnız Harp Akademileri dersleri için kullandığı materyalde Müslümanlardan Batının düşmanları olarak bahsetmekle kalmadı, Haçlı Seferlerinin de “Batı ülkelerine yüzyıllar süren Müslüman tecavüzlerinden” dolayı haklı sebepleri olduğunu söyledi.

Guandolo’nun “Hakikatla Yüzleştirilen Düşmanın Beklenen Reaksiyonları” başlıklı sunumu elektronik ortam yoluyla Harp Akademisi öğrencilerine dağıtılan yüzlerce belgeden biri idi. Bu hazinenin içinde, “Yahudi ve Hristiyanları hor görmek ve nefret İslam’ın temel emirlerinden biridir” iddiasında olan bir yazı vardı. Bosna’da Müslümanların soykırımı da dâhil çeşitli savaş suçlarından yargılanan Sırpların savunma şahidi olarak mahkemeye çıkan Serge Trifkovic adlı bir eski profesörün hazırladığı video da bu hazinede idi. “Kaldırılmadan İzleyin” adlı bir internet bağlantısı, Obama’nın - ki kursa katılan yüksek rütbeli kurmay subayların başkumandanıdır - Müslüman olduğunu güya itiraf ettiğini gösteriyor.

Dooley, söylediklerinin “ABD Hükümeti’nin resmi politikası olmadığını” ve “dinamik tartışma ve düşünme” gayesinde olduğunu ekledi. Fakat kurstaki subaylara, Obama’nın Müslümanlığı sözde kabul etmiş olmasının da bir tür vatan hainliği sayılabileceğini öğretti. “En azından sayarsak”, dünya Müslümanlarının yüzde onu “şok edecek bir sayı, 140 milyon kişi senin olan ve inandığın her şeyden nefret ediyor, seninle hiçbir zaman bir arada var olmayacaklar, sen İslam’a boyun eğmedikçe.” Sözlerine ekledi; “Profesyonel bir asker olarak burada ettiğiniz yemin sizin bir taraf seçmenizi zorunlu kılar.” Dooley’in Müslümanlara karşı “topyekûn harp” tanımının kendi “Müslüman” başkumandanı da kapsayıp kapsamadığı belirli değil.

Pentagonun yüksek rütbelileri Dooley’in sunumlarını öğrendikten sonra, Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey bütün komutanlıklara benzer İslam karşıtı materyalin yok edilmesi emrini gönderdi. Dempsey bu emri verdi çünkü İslamı şeytan olarak FBI materyalinin varlığını öğrendikten sonra Beyaz Saray zaten federal hükümetin tüm istihbarat birimlerine – asker ve sivil – terörizm karşıtı eğitim programlarını yenileme emrini vermişti.

Dooley, bu emirler çıkmadan, kıyamet gününü getirecek küresel dinler arası savaş görüşünü zaten anlatmış bulunuyordu. Flynn, Karacı Tümgeneral Frederick Rudesheim’ı, Dooley’nin Savunma Bakanlığının onayladığı resmî bir kursta nasıl olup ta böyle bir sunum yapabildiğinin etraflı olarak soruşturulması ile görevlendirdi. Bu soruşturmanın sonuçları 24 Mayıs’ta bekleniyor.

Gariptir ki, Dooley ve misafir konuşmacıları İslam aşırıcılığının ilerlemesinin korkunç resmini çizdikleri anda onun en önde geleni onun çökmesinden korkuyordu. ABD hükümetinin yakın zamanda gizliliği kaldırdığı belgelere göre Osama Bin-Ladin, El-Kaide’nin vahşi metotlarından ve ismin kirlenmesi yüzünden Müslümanların çoğunun kutsal bir savaşa katılmaktan soğuduklarından şikâyetçi idi. ABD subaylarının bunu ateşleme yollarını düşündüklerini nereden bilebilirdi ki.



Çevirenin notu:
1) İkinci Dünya Savaşı’nda Dresden ve Tokyo napalm bombaları ile bombalandı günler süren yangınlarda on binlerce sivil öldü. Hiroshima ve Nagasaki ise atom bombası ile haritadan silinirken yüzbinlerce sivil yanarak ve radyasyon sonucu kanserden öldü. Dostumuz Amerika’nın insan haklarına ne derecede saygılı olduğunun bir iki ufak örneği bunlar. Daha sonra da Kuzey Kore, Vietnam, Irak ve Afganistan’da bu geleneklerinin devam ettiğini görüyoruz.
2) Droid, Star Wars filmlerindeki robotlar


Kaynak: http://www.wired.com/dangerroom/2012/05/total-war-islam/?pid=1196


Erkan GÜÇİZ, 12 Mayıs 2012

 
Gözümüz Aydın! / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 09 Mayıs 2012 16:35
CFR-Dış İlişkiler Konseyi, 8 Mayıs’ta bir “ABD-Türkiye İlişkileri, Yeni Bir Ortaklık” başlıklı bir rapor yayımladı.

ABD Dışişleri eski bakanı Madeleine K. Albright ve ABD Milli Güvenlik Konseyi eski başkanı Stephen J. Hadley’nin yönettiği geniş bir araştırma grubu tarafından hazırlanan bu rapora 2005 ile 2008 arasında ABD Ankara eski Büyükelçisi Ross Wilson’ın da katkısı var.

Girişi bu kadar uzatmamın, raporu bu kadar önemli bir konuma getirmemin sebebi, rapordan çıkan MÜJDE’yi hazmettirmek içindi.

Gözümüz Aydın!

Ergenekon’un davasının kurgusunu hazırlayan, yürütmeye koyanlara akıl hocalığı yapan ABD, bunun bir çıkmaza girdiğine, uzadıkça, içine AKP’yi de çekecek bir bataklık haline dönüştüğüne kanaat getirmiş. Şimdi verilen talimat, ya vakit geçirmeden davayı sonuçlandırın yahut ta içeridekileri salıverin.

Davayı sonuçlandırmaları imkânsız, zira ortada davayı devam ettirebilecek, karar çıkartabilecek yeterli ve geçerli delil yok.
O zaman ne kaldı geriye.

Ergenekon tutukluları yakında salınacaklar.

Geçmiş olsun hepimize.
İnşallah, bu bir ders olur bize…


Erkan GÜÇİZ, 8 Mayıs 2012
 
Korku filmleri: AECL ve CANDU / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 27 Nisan 2012 00:35

Kanada hükümetinin resmi açıklamalarına göre 1952 ile 2010 yılları arasında AECL (Atomic Enegry of Canada Ltd.) adlı KİT’e hazine tarafından verilen destek 11,5 Milyar dolar. Ancak bağımsız gözlemcilerin bütçe rakamlarından, bakanların meclis konuşmalarından çıkardıkları toplam ise 163 milyar. 2011 yılında bu KİT özelleştirildiğinde biçilen değer ise sadece 15 Milyon dolar. Özelleştirme, yalnız bu komik satış fiyatı ile dikkati çekmiyor. AECL’in geliştirip CANDU adı altında sattığı 34 nükleer santral ile ilgili tüm sorumluluklar işi satın alan SNC-Lavalin şirketine devredileceğine, devletin yani, vergi ödeyen vatandaşların üzerine yıkılmış olarak kalıyor. (Politikacıların hamuru her ülkede aynıdır; bunlara bakarak bize ucuz elektrik vadedenlere ne derecede güvenilir, karar sizin.)

Bu sorumlulukların başında gelen, CANDU reaktörlerinde de Çernobil nükleer faciasına sebep olan teknolojik düzenin bulunması. Her iki tip reaktörde de soğutma sıvısının yetersizliği reaktörün gücünün artmasına ve sıcaklığının kontrol dışı yükselmesine sebep oluyor. Sonuç olarak da reaktörün patlama ve ortama radyasyon yayma olasılığı artıyor.

Ocak 2008’de Kanada Nükleer Güvenlik Komisyonu (CNSC Canadian Nuclear Safety Commission) başkanı Linda Keen bir parlamento soruşturmasında ifade vermesine 12 saat kala görevden alındı. Komisyon önünde söyleme fırsatı bulamadığı şu idi. “CANDU tipi reaktörlerin tasarım denemelerinde kullanılan NRU reaktöründe böyle bir kaza ile sonuçlanabilecek olasılık uluslararası norm olan milyonda bir değil binde bir”dir.

Kanada’da 1,4 Milyar dolara mal olan ve 30 yıl en az %80 kapasite ile çalışması planlanan Point Lepreau nükleer santralında, hizmete açılışından 13 yıl sonra çok kritik işlevi olan bazı ince boruların arızalandığı ortaya çıktı. Üretim kapasitesi %50 düşen santralın enerji satışlarından kaybı günde 350 bin dolar. Sistemde bu ince borulardan 760 tane var, hangilerinin arızalı olduğu, kaçının değişmesinin gerektiği ve bunun kaça mal olacağı henüz belirlenmiş değil.

Nükleer santralların kullanılmış yakıt atıkları şimdilik çözümü olmayan ayrı bir konu. CANDU reaktörlerinde yakıt olarak kullanılan %100 doğal uranyumdur. Atık olarak santraldan çıkan, girenin %98,7 olan yine doğal uranyumdur. Yüksek derecede radyoaktivitesi olan bu atıklardan yarı ömrü (şu andaki miktarın yarıya inmesi için gereken zaman) 30 yıl olan Sezyum 137, bu kısa yarı ömründen dolayı en güçlü ve etken olanı. Diğer dikkate alınması gerekenler yarı ömrü 24 bin yıl olan Uranyum 239 ve yarı ömrü 16 milyon yıl olan İyot 129. İnsan sağlığına zarar veren bu radyoaktif atıkların saldıkları Alfa ışınları.

Şu anda, CANDU santrallarının yakıt atıkları santral yakınında suyu devamlı soğutulan bir havuzda, reaktörden çıktıklarında üzerlerinde bulunan metal gömlekler içinde tutuluyor. Bu şekilde hem yayılan radyoaktif ışınların gücü azalıyor hem de atıktan çıkan ısı kontrol altında tutulabiliyor. Salgılanan yüksek ısı zamanla azalıyor; ancak 10 yıl sonra bu atıkları başka bir yere taşıma imkânı var. Taşınabilir durumda olanları yer altına gömmek bir çözüm olarak uzun zamandır inceleniyor. Bu çözüm şekli uygulanmaya başlasa bile atık olarak santraldan çıkan radyoaktif maddeler en az 10 yıl taşınamadıklarından dolayı santralda, havuz içinde, türlü doğal afetlere açık olarak beklemek zorunda. Yaklaşık bir milyon yıl sonra bu atıklar santrala yakıt olarak girmeden önceki doğal yapılarına dönüşecekler.

(http://www.guciz.com/GuncelMeydan/Ne%20Yapsak.pdf adresinde konuya açıklık getiren bir sunum var)

Çernobil ve Fukuşima’dan sonra hala Nükleer Enerji istiyoruz diyenlerin akıl sağlığı sorgulanmaya değer herhalde.

Çocuklarınıza, torunlarınıza bırakacağınız mirasın ne olduğuna bir kere daha dikkatle bakın lütfen.


Erkan GÜÇİZ, 26 Nisan 2012

 
Türkiye’nin Nükleer Macerası / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 23 Nisan 2012 22:44
Nükleer Enerjinin maliyetinin fosil kaynaklı enerji türlerine göre çok daha düşük olduğu iddiası, gelecek nesillere devrettiğimiz atık nükleer yakıt sorunları ve birer facia olan Çernobil ve Fukuşima’dan sonra geçerliliğini kaybetti.

Çernobil ve Fukuşima’nın ardından ortama ve çevredeki canlılara verdiği tamiri imkânsız zararlar görüldüğünde ve nükleer santralların ne derecede güvenilir olduğu derinden sorgulanmaya başlandığı günlerde biz Akkuyu ve Sinop’ta Nükleer Santral inşası için harekete geçtik.

Türkiye’nin nükleer macerasının kısa tarihçesi şöyle:

• 1955 yılında “Atom Enerjisinin Barışçıl Amaçlarla Kullanılması” amacıyla toplanan I. Cenevre Konferansından sonra, Türkiye’de 1956 yılında Başbakanlığa bağlı bir “Atom Enerjisi Komisyonu” kuruldu. Türkiye 1957’de Birleşmiş Milletlerin bir kuruluşu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA)’nın üyesi oldu.

• 1960’lı yıllarda dünya enerji üretiminde yeni yollar ararken nükleer enerji birçok ülke için en iyi alternatif olarak belirmişti ve nükleer santral inşaatları başlamıştı.

• Türkiye'de ilk nükleer çalışma ve araştırmalar ise 1962'de İstanbul'da Küçükçekmece Gölü kıyısında kurulan 1 MW güçlü TR-1 “Havuz” tipi bir araştırma reaktörüyle başladı. Bu reaktör Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezince işletmeye alındı ama elektrik üretimi amacıyla kurulması tasarlanan nükleer santrallerle ilgili ilk etütler 1967 1970 yılları arasında yapıldı.1980'ler de bu reaktörün gücü 5 MW güce çıkarıldı (TR-2).

• 1970 yılında Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) kuruldu ve TEK’e bağlı olarak kurulan Nükleer Enerji Dairesi 1972 yılı başında çalışmaya başladı. 1970'li yılların başlarında, nükleer santral sahası için fizibilite ve yer araştırmaları gerçekleştirildi. Bu çalışmalar kapsamında, nükleer santralın maliyet/fayda açısından kurulabileceği en uygun yerler olarak;

    Mersin - Akkuyu
    Sinop - İnceburun
    Kırklareli - İğneada
sahaları belirlendi.

• Akkuyu Sahası için TEK tarafından saha lisans çalışmaları gerçekleştirilmiş ve yapılan yer etütlerine ve araştırmalarına dayanarak, Akkuyu için "Yer Raporu" hazırlandı. Bu rapor, lisanslama otoritesi olan Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu’na sunuldu. Lisanslama otoritesi, 1976 yılında Akkuyu Sahası için "yer lisansı" verdi.

• 1976 yılında nükleer santral ihalesi için tekrar girişimde bulunuldu ve tekliflerin değerlendirilmesi sonucunda 1977’de ASEA-ATOM ve STAL-LAVAL firmaları ile sözleşme öncesi görüşmeler başladı; ancak 12 Eylül 1979’da görüşmeler çeşitli sebeplerden, özellikle de bu işin sonuçlandırılmasına yönelik siyasî iradenin yeterince ortaya konulamamasından ötürü sonuçlandırılamadı. 1

• Türkiye, 1980 yılında, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nı (NPT) imzalayıp onaylayarak nükleer silah imal etmeyeceğini ve bunların yayılmasına da aracı olmayacağını taahhüt etti.

• 1982’de nükleer santral için ihale açılmaksızın Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Başkanlığı aracılığıyla Atomic Energy of Canada Limited (AECL), Siemens-Kraftwerk Union (KWU) ve General Electric (GE) firmalarından teklifler toplandı. 2

• Kasım 1983’te kanun hükmünde kararname ile Nükleer Elektrik Santralleri Kurumu (NELSAK) kuruldu; ama bu kurum kağıt üzerinde, işlev yapabilecek bir yapıya çevrilemeyen bir kurum olarak kaldı.

• Eylül 1984'de, Başbakan Turgut Özal'ın, "nükleer santrallerin imalatçı firmalarla oluşturulacak bir ortaklık vasıtasıyla kurulması, 15 yıl süreyle işletilmesi ve tüm borçların enerji satışlarıyla geri ödenmesinden sonra devredilmesi" tarzında yaptığı öneri, nükleer santral projesine önemli bir boyut kazandırdı. Ağustos 1984’te bu firmalarla yapılan pazarlık görüşmelerinde anlaşma sağlansa da, hükümet, nükleer santrallerin anahtar teslimi esasına göre başlattığı ihalenin temel şartını “Yap-İşlet-Devret” şartına dönüştürdüğünü açıklayınca KWU, ve kendisine Akkuyu yerine Sinop nükleer sitesi teklif edilmiş olan GE firmaları ihaleden çekildi. 3

• AECL ile 1985’te Yap-İşlet-Devret modeline göre bir ön anlaşma imzalanmış olmasına rağmen, bir yandan kömür santrallerinin daha elverişli olduğuna dair hükümetin bir bölümünde beliren yanlış bir kanaat dolayısıyla oluşan siyâsî irâde eksikliği, diğer taraftan da ABD’nin cesaretini kırmasından sonra Kanada hükümetinin, Yap İşlet Devret modelini fazla riskli bulması sonucu 1986’da bu girişim de sonuçsuz kaldı. 4

• Bu girilen yeni yol ve yeni boyut ise Çernobil faciasına kadar sadece 2 yıl devam edebildi. Çernobil sonrası Türkiye’sinde olanlar ise;

    -1984 yılında OECD Nükleer Enerji Ajansı (NEA)’ya üye olan Türkiye'de, 1986’da meydana gelen Çernobil Nükleer Santral kazasının yarattığı olumsuz ortam dolayısıyla nükleer santrallerle ilgili çalışmalar askıya alındı. Hükümet, askıya alınan politikanın ne olduğunu açıklamak gereğini duymadı.

    -Türkiye aslında bu kavramlarla Çernobil ile tanıştı. Çay içen bakan görüntüsü uzun süre hafızalardan silinmedi.

    -Radyasyonun etkileriyle ilgili yayınlara yasak getirilirken, halkı 'rahatlatma' kampanyası başlatıldı. Bakan Aral TV'ye çıkarak canlı yayında çay içti. Aral'ın akıllara kazınan bu görüntülerine "Biraz radyasyon iyidir" sözleri eşlik etti. Aral gazetelere verdiği demeçlerde de, "dininize, imanınıza inandığınız gibi biliniz ki, Türkiye’de kesinlikle böyle bir tehlike mevcut değildir" diyordu.

    -Dönemin Başbakanı Turgut Özal "Radyoaktif çay daha lezzetlidir" diyerek basına poz verirken, Cumhurbaşkanı Kenan Evren "Radyasyon kemiklere yararlıdır" diyordu.

• Ekim 1992’de TEK, dünyadaki belli başlı nükleer santral imalatçısı firmalara bir mektup yazarak, 2002 yılında devreye girecek şekilde, 1000 MW gücünde bir veya iki üniteli nükleer santralın Türkiye’de anahtar teslim veya Yap-İşlet-Devret olarak kurulması için teknik ve mali konularda bilgi istedi. 5

• Ocak 1993 tarihinde, Akkuyu Nükleer Santralı Projesi Resmi Gazete’de yayınlanarak tekrar yatırım programına alındı.

• 1990'ların sonuna doğru elektrik enerjisi üretmek üzere Nükleer güç santralı yapımı için çalışmalar tekrardan hız kazandı; Aralık 1996’da tekrar ihaleye çıkıldı. Bu takvime göre, Akkuyu Nükleer Santral Projesi’ne 1999 yılında başlanacak ve ilk ünite 2006 yılında devreye girecekti. Daha sonra da her yıl bir ünitenin devreye alınması planlanmıştı. İhale kapsamında Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ) Genel Müdürlüğü tarafından Ekim 1997 yılında toplanan teklifler, 1999 yılında Başbakan Bülent Ecevit ve Bakanlar Kurulu kararı ile iptal edildi. 6

• 2002 yılı sonlarında, Başbakanlığa bağlı lisanslama otoritesi olarak görev yapmakta olan Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK), Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlandı.

• Kasım 2004’de, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve TAEK, inşasına 2007 yılında başlanacak, toplam 5.000 MW’lik üç nükleer reaktör yapılacağını açıkladı.

• 2006 Nisan ayında, Türkiye'nin ilk nükleer santralı sahası olarak Sinop'un seçildiği açıklandı.

• Mart 2008’de Nükleer Güç Santrallerinin Kurulmasına yönelik Enerji Bakanlığı tarafından hazırlanan yönetmelik Resmi Gazete'de yürürlüğe girdi.

• Türkiye’de nükleer santral yapılması için 2010’a kadar, ihale açarak veya davetiye göndererek hiçbirinden sonuç alınamayan, altı başlangıç yapıldı.

• 2010 Mayıs’ında Türkiye ile Rusya arasında imzalanan antlaşma gereği Rosatom şirketinin bir alt yapısı olan Akkuyu NGS Elektrik Üretim Corp. (APC: Akkuyu Project Company) Akkuyu’da herbiri 1.200 MW olan dört reaktörden oluşan bir nükleer santralı, kendisi sahibi olarak kurmayı ve işletmeyi yükümlendi.

• Mart 2011’de inşaat alanı ölçüm ve belirleme çalışmaları başladı. Birinci ünitenin yerleşimi 2013’de başlayacak, diğer üç ünite de 2019 ile 2022 tamamlanacak. İşletmenin %49'u yatırımcılara satılacak; Türk yatırımcıların Park Teknik ve Elektrik Üretim A.Ş. Genel Müdürlüğü; (EÜAŞ) olması bekleniyor. Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ) 15 yıllık bir süre için, üretilen elektrik enerjisinden, ilk iki ünitenin %70’ni, üç ve dördüncü ünitelerin de %30’unu kilovat saati 0,123 dolara satın almayı taahhüt etti.

(Bu yazının büyük bir bölümü Ahmed Yüksel Özemre ve Sedar İskender'in İnternetteki yazılarından derlenmiştir; değerli emekleri için kendilerine teşekkür ederim.)

Sinop Nükleer Santralı için son anda devreye giren Kanadalı AECL’in geçmişine ve Nükleer Enerjinin en yaygın kullanıldığı ülkelerin neden maliyeti daha yüksek olsa da nükleer santralları kapatıp daha güvenli enerji kaynaklarına dönme kararı aldıklarına sonraki yazıda bakacağız.


Erkan GÜÇİZ, 23 Nisan 2012
Son Güncelleme: Salı, 24 Nisan 2012 10:33
 
Sinop Nükleer Santralı Kime Emanet? / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 22 Nisan 2012 18:39

21 Nisan’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, EÜAŞ ile Kanadalı CANDU şirketi arasında nükleer enerji santralı için imzalanan anlaşmanın kesin bir anlaşma olmadığını belirterek, "Dün yapılan anlaşma, müzakerelerin başlaması adına yapılmış bir anlaşma. Müzakereler sonunda mutabakat sağlanırsa anlaşma sağlanacak, mutabakat sağlanmazsa anlaşma sağlanmamış olacak" dedi. 

Kanadalı CANDU şirketi, SNC Lavalin isimli Kanada’nın en büyük müteahhitlik şirketlerinden birinin bir bölümü. Daha önce Türkiye’de yapılması öngörülüp ihaleye çıkan ve sonra da iptal edilen ihalelerde teklif vermiş olan Kanadalı AECL (Atomic Energy of Canada Ltd.) isimli KİT'i 2011 yılında özelleştirildiğinde satın alan bu CANDU şirketi.

Bu güne kadar 7 değişik dünya ülkesine 34 nükleer santral satan AECL’in pazarlama tekniğinin rüşvet üzerine kurulu olduğu parlamento araştırma kurullarının gündemine geldi. Bu arada Kanada basınında, 2001 yılında TEK çalışanı M. Selvi’ye AECL tarafından 1 milyon dolar rüşvet teklif edildiği, Selvi’nin savcı Talat Şalk’a verdiği ifade ve sonucunda Enerji Bakanı Cumhur Ersümer’in istifa ettiği de yer aldı. AECL Türkiye’nin 2008 yılında açtığı nükleer santral ihalesine girmedi; Kanada basınına verdikleri açıklamada, “ihale masraflarının yüksekliği”ni sebep olarak gösterdi.

AECL’in devamı olan CANDU şirketinin sahibi SNC Lavalin’in geçmişinde de pek çok rüşvet ve yolsuzluk iddiaları var. Geçen yıl yabancı ülke “temsilciler”ine, SNC Lavalin tarafından ne maksatlarla 56 milyon dolar ödendiği henüz belirlenemedi. Şirketin yönetim kurulu başkanı (CEO) Pierre Duhaime’in neden göstermeden Mart ayında istifası bu iddiaların boş olmadığının kanıtı sayılabilir.

Sinop Nükleer Santralı ihalesi, umarız bu tür rüşvet ve yolsuzluk iddiaları ile kirlenmez.

Türkiye’nin Nükleer Macerası ve AECL’in geçmişi gelecek yazıda.


Erkan GÜÇİZ, 22 Nisan 2012

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 Sonraki > Son >>

Sayfa 6 / 8
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?