Erkan GÜÇİZ



30 Ağustos'ta ne oldu? / Erkan GÜÇİZ PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 25 Ağustos 2013 21:03

Yusuf Ziya Ortaç’ın Akdeniz’e şiirini ezberlediğimde ilkokul ikinci sınıfta, 7 yaşında idim. Atatürk’ü, Kurtuluş Savaşını ve devrimleri anlatmıştı öğretmenimiz.

30 Ağustos’ta ne oldu sorusunun yanıtını biliyorduk. Türk milleti, şartlar ne olursa olsun bağımsızlığından ödün vermeyeceğini, zamanın en güçlü emperyalist işgalci güçlerine boyun eğmeyeceğini bir kere daha göstermişti.

Gururla, göğsüm kabararak okuyordum bu şiiri büyüklerimin önünde. Ve her defasında kendimi o atlıların arasında hayâl ediyordum.

26 Ağustos, gece sabaha karşı,

Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı.

Bu ölüm bestesinin içinde yandı dağlar,

Altüst oldu siperler, eridi demir ağlar.

Fırtınadan yeleli, yıldırımdan kanatlı,

Alevlerin içinden geçti binlerce atlı.

Çığlıkla, iniltiyle sarsıldı, köşe bucak,

Savruldu gökyüzüne: kafa, kol, gövde, bacak!

Rüzgârlarla atbaşı yarış etti bu akın,

Şimdi yakınlar uzak, şimdi uzaklar yakın!

Akdeniz, ayakları altında ordumuzun,

Mavi bir atlas gibi serilmişti upuzun.

Çekti Kadifekale albayrağını yine,

Güzel İzmir büründü yine eski rengine.

Süngüler ilk amaca tam on dört günde vardı,

O gururlu alınlar yere düşüp yalvardı.


Yaşım 74, sormuyorum geriye bakarak, “Ne oldu, nasıl oldu bu günlere geldik?” diye.

İleriye bakıyorum, ülkemin gençlerine güveniyorum ve biliyorum onların çocukları da benim duyduğum gururla bu şiiri okuyacaklar bir gün.

Erkan GÜÇİZ , 25 Ağustos 2013

Resim
http://www.milliiradebildirisi.org

 
İsrail-Türkiye: Bölgenin En Sıkı İttifakı! - Mahdi Darius Nazemroaya / (Çeviri: Erkan GÜÇİZ) PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 19 Temmuz 2013 00:20

Mahdi Darius Nazemroaya, bir sosyolog, ödüller almış bir yazar ve jeopolitik analiz uzmanıdır.

19 Temmuz 2013


Başbakan Erdoğan ve onun partisi AKP’nin geçmişleri, özellikle İsrail ve Suriye konularında, düzenbazlıklarla dolu.

Başbakan Erdoğan Tel-Aviv’in Suriye’ye saldırısını kınasa da İsrail-Türk işbirliğinin ilk meyveleri 2013 Mayıs’ında, Başkan Obama’nın Telemundo televizyonuna itiraf ettiği gibi, ABD’nin onayıyla İsrail savaş uçaklarının Jamraya kasabasındaki araştırma tesislerine saldırmasıyla ortaya çıktı. İsrail saldırısının hemen ardından, Türk ve İsrail orduları kendi Suriye sınırlarında eşzamanlı olarak tatbikata başladılar. Her ne kadar bu askeri harekât koordine edilmemiş olarak tanıtıldıysa da hem Ankara hem de Tel-Aviv Suriye karşısındaki askeri tavırlarını koordine ediyorlardı. İsrail ve Türkiye’nin Suriye sınırlarındaki bu hareketleri büyük bir olasılıkla gözdağı vererek Suriye’nin karşı bir hareketini engellemek içindi. Olay hakkında Türk Jandarma İstihbaratının çok önceden haberi olduğu Türk aktivistlerin Redhack adlı internet hak grubu tarafından ortaya çıkarılan Reyhanlı’daki terörist saldırısından Suriye’yi suçlayarak Türk hükümeti Suriye üzerinde daha da ağır baskı yarattı.

Resim

Resim

Resim

Kaynak:

http://rt.com/op-edge/israel-attack-syria-turkey-313/

Mahdi Darius Nazemroaya / (Çeviri: Erkan GÜÇİZ) / 19 Temmuz 2013
GÜNCEL MEYDAN
 
Şimdilik Bağımsız Kürdistan’ın Zamanı Değil!.. / Ranj ALAALDİN ( Çeviri: Erkan GÜÇİZ) PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 11 Nisan 2013 20:47

Bağdat Federal Hükümeti ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) arasındaki farklı politik görüşlerden dolayı son haftalarda Kürt-Arap gerginliği arttı. Petrol ve gaz kaynakları ve 2013 bütçesi konusundaki anlaşmazlıklar Irak’ta istikrarı sarstı ve ülkedeki güvenlik sorunlarını arttırdı. Türkiye, daha önce İran ve Şam ile ilişkilerini koparmış, Esad karşıtlarına destek olarak, Suriye’deki çatışmaların da bir parçası haline gelmiştir. Bu durum, bölgedeki güç dengelerini de alt üst etmektedir.
Irak, Suriye ve Türkiye Kürtleri bölgedeki bu değişim hareketlerinin dengesinde önemli aktörler haline gelmiştir.

Irak’taki, Anbar protestoları, Sünnilerin federal bir düzen isteğinin de yarattığı hengâme ve bölgedeki değişimler ülkenin bütünlüğünü ve istikrarını sarsıyor olsa da, bağımsız bir Kürdistan’ın ortaya çıkması hâlâ olası değil. Kürdistan’ın petrol ve gaz kaynakları ve bunların randımanlı bir şekilde yönetimi sayesinde son yıllarda Kürtlerin özerkliği güçlendi. Şu anda Kürdistan, petrol arama faaliyetlerinde dünyada en ön sırayı almış durumda.

Suriye Kürtlerine yardım eden ve yakında özerk bir Suriye Kürdistan’ının kurulmasında bir katkısı olacak olan Kürt Bölgesel Yönetimi jeostratejik açıdan Suriye çatışmasında önemli bir rol oynamaya devam ediyor. Suriye ‘deki değişim yüzünden Türkiye de, sayıları 14 milyonu aşan Kürt nüfusa karşı tutumunu değiştirmek zorunda kaldı. Başbakan Erdoğan’ın başkan ve daha etkili güç sahibi olma emellerini gerçekleştirmesi ve yürütülen iç politika Kürtlerin desteğine muhtaç...
Dolayısıyla Kürtlerin kazanacağı çok şey var. Fakat aynı zamanda, kaybedebilecekleri çok daha fazla olabilir.
Esas olarak, yeterli doğal kaynakları ve müttefikleri olmadığından, ne yakın gelecekte ne de ileride bağımsız bir Kürdistan olası değil.

İlk olarak, Kürdistan ekonomik olarak Kürt ekonomisine yılda 11 milyar dolar katkısı olan Arap diyarı Irak’a bağımlı durumda. O olmazsa Kürdistan’ın çökeceğinin bilinmesi bu katkının önemini gösteriyor. Kürdistan bu katkı olmadan yaşayabilecek olsaydı KBY’nin Bağdat ile aralarındaki anlaşmazlıklarda çok daha sert bir tutum sergilediğini görürdük. Arap Irak’ın katkısı olmazsa Kürdistan maaşları ödeyemez, ekonomisini geliştiremez, bölgenin yaşamı için çok önemli olan ekonomik büyümeyi devam ettiremez, yerel halkın artan ekonomi ve güvenlik istekleri, yönetimin politikasını baskı altına almaya başlar.
Kerkük ve benzeri tartışmalı bölgeler hesaba katılmazsa Irak Kürdistanı’nın ihraç edebileceği petrol bugünkü bütçesinin %17si olan rakama bile ulaşamayabilir.

Tabii ki soru şu; Kürdistan, örneğin Türkiye ve ABD gibi müttefiklerine güvenebilir mi? Ankara’daki değişimler umut verici olsa da Ankara’nın Kürtlerle dostane ilişkilerinin devam edeceğini beklemek aptallık olur. Tarih, defalarca ABD tarafından ihanete uğratılmış olan Kürtlerin güvenecekleri bir müttefik bulmakta pek şanslı olmadıklarını kanıtlıyor.Öte yandan Türkiye, şimdilik bir çıkar ortaklığına girebilir ama bu çok uzun vadeli bir ittifak olmayabilir. Ankara’nın son zamanlarda İsrail ile yakınlaşması ve Türkiye’nin eski müttefikleri Suriye ve İran’ın çıkarlarına karşıt davranışları gösteriyor ki Ankara müttefiklerini kendi jeostratejik çıkarlarına göre seçiyor ve değiştiriyor, yani KBY’ni de rahatlıkla harcayabilir. Çünkü Ankara, aynı anda Irak’ta milliyetçi Sünni politikacı Osama ve Atheel Nujayfi gibi Kürt karşıtlarını desteklemeye devam ediyor.
Türkiye Kürtlerin Irak’taki adımlarına destek veriyor ama bağımsız bir Kürdistan’a hazır değil.

Kürtlerin ayrılmalarını teşvik edebilecek Irak’ta bir Kürdistan oluşumuna sıcak bakmıyor. Türkiye -KBY ilişkileri gelişti ve KBY önemli bir enerji sağlayıcı... Bölgesel bir güç ve uluslararası toplumun önemli bir üyesi olarak Türkiye’nin yalnız Kürdistan enerji kaynaklarına bağımlığı olanaksız. Bağdat’la aralarındaki gerginliğe ve KBY ile gelişen ilişkilerine rağmen Türkiye henüz Kerkük’ün Kürdistan’a ilhakını desteklemedi.

KBY’nin zamanla bağımsız bir devlet kurabilmek için gerekli ekonomik ortamı ve alt yapıyı geliştireceği görüşünü savunlar olacaktır. Ayrıca KBY-Türkiye ilişkilerinin, Türkiye’nin Kürdistan petrol ve gazına bel bağlayacak derecede gelişeceği de iddia edilebilir. Ortadoğu’nun kestirilmesi güç gidişatı, önceleri düşman sayılanlarla yapılan ittifakların zamanla tehlikeye düşebileceğini gösteriyor. Bölgesel hareketler İran ve Bağdat’taki federal hükümet ve benzerleri gibi müttefikleri tarafından belirlenmeye devam edecek.

Ayrıca, Kerkük olmadan Kürdistan bağımsız olarak ortaya çıkmayacak; hem Kürdistan için gerekli olduğu için hem de Kürt nüfus Kerkük’ü istediği için. Arap Irak savaşmadan Kerkük’ü kaybetmeyi kabul etmeyecek ve bu konu olasılıkla İran tarafından desteklenecek. ABD ise Kürtlerin değil, Arap müttefiklerinin ve Arap dünyasının tarafında olmaya devam edecek. Kendi topraklarındaki mezhep huzursuzluklarından dolayı Arap dünyası da yeni bağımsız devletlerin kurulmasından korkmaktadır...

Kısacası, yakın veya uzak bir gelecekte çözülmesi beklenmeyen yukarıda sayılan sorunlar ortadan kalkmadıkça Kürdistan’ın Irak’ın bir parçası olarak kalması çok daha akılcıdır.. Irak’ın bir parçası olarak kalan ‘Kürt bölgesi’ , hem kendi hem de Arap Irak’ın doğal kaynaklarını kullanma şansına sahip olarak mal varlığını ve etkileme gücünü geliştirip büyüme imkanına sahip olur.
Stratejik olarak bu tutum, Kürdistan’ın hem kendi içinde hem de bölgede durumunu adım adım geliştirerek, gelecek 30 yıl içinde bölgesel bir güç olabilmesi için daha uygun bir seçenek haline gelir. Belki o zaman bağımsız bir Kürdistan mümkün olur...

Kaynak: http://www.aawsat.net/2013/04/article55298103

Dipçe: Ranj Alaadin, çatışma bölgeleri politikaları belirleyen bir düşünce kuruluşu olan Next Century Foundation çalışan bir araştırmacı.
Asharq Al-Awsat, Arap dünyasının tamamını kapsayan konularda dört kıtada, 14 şehirde günlük gazete yayımlayan, Londra merkezli bir kuruluş.



Ranj Alaaldin, Asharq Al-Awsat, 8 Nisan 2013
Çeviri: Erkan GÜÇİZ

 
ABD Chavez’e Ne yaptı; Ecevit’e Olana Benziyor mu? /WikiLeaks (Çeviri: Erkan GÜÇİZ) PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 07 Nisan 2013 17:56

57. Hükümetin Başbakanı Bülent Ecevit ve hafif sosyalist eğimli bir düzen Türkiye'de nasıl yok oldu? Ve ABD yerine ne getirdi bize?

ABD, Venezüella’da uyguladığı planın provasını Türkiye’de yaptı ve amacına ulaştı; o yüzden de kendilerinden emin adımlarla yürüdüler orada. Chavez’e oynanan oyunlar ve sonunda başına gelenler bizim hikâyeden kaynaklanıyor.


Wikileaks, ABD’nin Venezüella eski büyükelçisi William Brownfield’in bir mesajında eski Cumhurbaşkanı Hugo Chavez hükümetine karşı hazırlanmış kapsamlı bir sızma ve istikrarsızlaştırma planını ortaya çıkardı.

Halen Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Brownfield, Kasım 2006 mesajında büyükelçiliğin 2004’den beri Venezülla’da izlediği beş temel politikayı sıralıyor:

“Demokratik kurumları güçlendirmek”
“Chavez’in politik desteğine sızmak”
“Chavez taraftarlarını bölmek”
“ABD sermayesini korumak”
“Chavez’i uluslararası ortamda yalnızlaştırmak”

Mesajda, büyükelçiliğin ve ABD adına dış ülkelerde faaliyette bulunan USAID (ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı) ve OTI (Geçiş Girişimleri Ofisi), ABD’nin bu beş temel politikaya katkıları açıkça anlatılıyor.
Özellikle ABD Güney Komutanlığına hitaben hazırladığı bu mesajda Brownfield, USAID ve OTI’nin Venezülla’daki faaliyetlerinin, büyükelçiliğin Chavez’in partisine sızma ve partiyi çökertme çalışmalarına destek olmaya odaklandığını anlatıyor.

“Bu stratejik amaç USAID/OTI’nin Venezülla’daki faaliyetlerinin büyük bir bölümüdür. Cumhurbaşkanı Chavez’in henüz tam olarak kontrol altına alamadığı organize edilmiş sivil toplum giderek demokrasinin önemli bir dayanağı olmakta.”


Chavez taraftarlarını muhaliflerle uzlaştırıp bir araya getirerek onları yavaş yavaş rejimden soğutmak için 3000 kuruluşu organize eden USAID bir milyon dolar para harcadı bu işe.

Brownfield, mesajının bir yerinde, OTI’nin “İçimizdeki Demokrasi” adlı programla STK’leri (Sivil Toplum Kuruluşu) düşük gelirli kesimlerde kullanarak, 600 bin Venezüellalıya ulaştıklarından gururla bahsediyor.
ABD’nin, demokratik kurumları güçlendirme amacı söylemi ile USAID, 2004 ile 2006 arasında OTI yoluyla 300’den fazla kuruluşa 15 milyon dolar bağışta bulundu.

Mesajın büyük bir bölümü insan hakları ihlâllerinin ortaya çıkarılması, eylemcilere ve muhalif partilerin Venezüella dışında Chavez aleyhine propaganda faaliyetlerine maddi destek konularında:


“Bugüne kadar OTI, Venezüella STK öncülerini yasalar hakkında konuşmaları için Türkiye, İskoçya, Meksika, Dominik Cumhuriyeti, Şili, Washington ve Arjantin’e gönderdi. Brezilya, Meksika ve Kolombiya gezileri planlanmış durumda.”
Mesajının sonunda Brownfield, Cumhurbaşkanı Chavez 2006 Aralık seçimlerini kazanıp tekrar başa gelirse OTI için, “Venezüella’da işimiz güçleşecek”
diyor.

Sonuç eski büyükelçinin tahmin ettiği gibi çıktı. Yeniden seçilen Cumhurbaşkanı Chavez, 2007’de devletin iç işlerine karıştığı suçlaması ile ABD Büyükelçisini Venezüella’dan kovmakla tehdit etti.

Kaynak: http://rt.com/news/wikileaks-venezuela-us-chavez-358/

Çeviri: Erkan Güçiz
Güncel Meydan

Son Güncelleme: Pazar, 07 Nisan 2013 18:04
 
Kemâlizm Sonrası Türkiye Tanıtımı / Mustafa Akyol / Al- Monitor ( Çeviri: Erkan GÜÇİZ) PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 06 Nisan 2013 17:52

Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamaya çalışan Batılı emperyalistlerin içerideki satılmış yandaşlarından biri neler diyor.
Mustafa Akyol imzasıyla Al-Monitor adlı derginin Türkiye’nin nabzı bölümünde 4 Nisan 2013’de çıkan yazı aşağıda:




Bu günlerde Türkiye’de nefes kesen gelişmeler oluyor. Başbakan yerel yönetim düzeni olan bir politika sistemini savunurken devlet de 30 yıldır savaşan “terör örgütü” PKK ile pazarlık yapıyor. Diğer taraftan örtülü kadınlar, otoriter laikliğin, hiçbir “dinî sembol” kamuda olamaz yasağına meydan okuyarak avukatlık yapma hakkı kazanıyorlar. Türkiye değişiyor; hem de hızla değişiyor.
Bu gelişmelerin Türkiye Cumhuriyeti’nin, kurucusu Mustafa Kemâl Atatürk’ün belirttiği temel dayanakları olan Milliyetçilik ve Laikliği tehdit ettiğini veya değiştirdiğini görmek güç değil.


Birinci dayanak diyor ki "Cumhuriyet"in her ferdi Türk’tür, değilse Türk yapılmalıdır. Bu yüzden Atatürk ve onu izleyenler Türk olmayan Kürtlerin dilleri ve kültürlerini baskı altında tuttular. Fakat; şimdi Türk Devleti Kürtlerin varlığını ve haklarını açıkça kabulleniyor. Ve hatta, bu haklar için savaşmış olan “teröristlerle pazarlık yapıyor”.

İkinci dayanak, laiklik de, en azından Atatürk’ün tarif ettiği şekilden çıkıp, dağılıyor. Bu kendi icatları olan laiklik, dine karşı güçlü bir nefret olarak tanımlanıyordu; dolayısıyla din ile devlet işlerinin ayrı tutulması değil, dinin devlet tarafından baskı altında tutularak çıkarları doğrultusunda kullanılması idi. Ana amaçlardan biri İslam’ın başörtüsü gibi sembollerini yasaklayarak dini mümkün olduğu kadar görünmez hale getirmekti. Fakat şimdi örtülü kadınlar her yerde; hatta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eşleri olarak ülkenin doruğundalar.

Başka bir deyişle, Atatürk’ün Kemâlizm denilen ideolojik mirası çöküyor. Atatürk’ü, bu ülkenin en büyük kazancı olarak görenlerin şok, öfke ve çaresizlik içinde olmaları şaşılacak bir şey değil. Türkiye’de kitapçılarda, Kemalistlerin en fazla satılan kitaplarında göreceksiniz; çoğunlukla İslamcılar, Kürtler ve liberaller için dedikleri, “iç düşmanlar” tarafından cumhuriyetin nasıl yıkıldığını anlattıklarını.

Türkiye’nin şimdi Kemalizm-sonrası bir devirde olduğunu, Kemalizm’in artık egemen ideoloji olmadığını, diğer birçok ideolojiyle yarışır durumda olduğunu söyleyebiliriz. Atatürk hala ülkenin kurucusu olarak saygı değer görülüyor ancak ulus hakkındaki fikirleri koşulsuz kabullenilmiyor ve eleştirilmesi normal karşılanıyor. (Geçmişte, resmî belgelerin çoğunda “Millî Önder” denilen Atatürk’ü eleştirmek, inançların inkârı gibiydi, neredeyse suç sayılırdı.)
İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin öncüsü ve sembolü olduğu bu Kemalizm-sonrası dönem ülkeye ne getirecek? Sorunun cevabı birbirlerine karşıt üç ayrı grup tarafından sert iddialarla veriliyor.

Kötümserler: Tabii ki bunlar çoğunlukla Kemalistler. “Atatürk’ün prensiplerinin” Türkiye’yi modern, ilerici ve bağımsız bir ulus yaptığına, dolayısıyla bu prensiplerin zayıflatılmasının ülkeyi aşırı dinci ve vatan sevgisi olmayan kozmopolitlerin hâkim olduğu yaşanmaz bir yer haline getireceğine inanıyorlar. Hatta bazıları Türkiye’nin bağımsız bir ulus olarak sonunun geleceğine, Kürtlerin ayrılıkçı tutumu ile bölünüp, “emperyalistler” tarafından diri diri yutulacağına inanıyorlar. Aralarından çoğu, Türkiye’yi parçalayıp Avrupa güçlerine veren meşhur Sevr Antlaşması’nın yeniden yürürlüğe konulacağı günü beklediğine ciddi olarak inanıyor. Fazla komplo teorileri olmayan Kemalistlerin bile endişe etmeleri için bir sebep var. Korktukları, devlet gücünün, daha önce onların dışladıkları grupların eline geçmesi ve kendilerinin dışlananlar durumuna düşmesi. Pek çok Türk gibi onlar da politikayı aynı anda iki tarafın da kazançlı olamayacağı bir oyun olarak görüyorlar ve endişeleri, kendilerinin kaybeden taraf olması...

İyimserler: Bunlar yaklaşık yüz yıldır Kemalistler tarafından baskı altında tutuldukları kanısında olan fakat eşit haklara kavuşma zamanı geldiğine inanlar. Kendilerini siyahilere benzeterek Türkiye’deki bu değişimin Güney Afrika’daki ırk ayrımının sona ermesi gibi olduğu görüşündeler. Büyük bir bölümü hemen hemen eksiksiz AKP’ye oy veren tutucu dindarlar. Gururla, 1920’den beri onlara düşmanca davranan devlet için artık “bizim devletimiz” oluyor diyorlar. Yeni-Osmanlı’nın doğuşu duygularıyla karışan bu deyiş, AKP’nin içeride daha demokratik ve dışarıda daha güçlü olan “Yeni Türkiye”sine övgü oluyor.

Hevessizler: Bunlar Kemâlist Türkiye’nin de, ortaya çıkmakta olan yenisinin de taraftarı olmayan küçük bir grup. Laik liberallerin büyük bir kısmı bu grupta. Kemalist düzeni gereğinden fazla milliyetçi, militarist ve dar-görüşlü buluyorlar. Bundan dolayı son on yıldır Kürt sorunu, azınlık hakları ve Avrupa Birliğine katılım gibi pek çok kilit konuda ileri buldukları AKP’yi desteklediler. Ancak şimdi bu laik liberallerin çoğu AKP’nin gerçek veya o şekilde algılanan otoriter eğilimlerinden endişeli. Aynı zamanda bazıları da, çok büyük değişimlere rağmen Türkiye’de, geçmişten gelen politika kültürü, güçlülerin tafrası gibi bazı şeylerin hiçbir şekilde değişmeyeceği kanısındalar.


Benim düşüncemi sorarsanız ben iyimserlerle hevessizlerin ortasında bir yerdeyim. Benim inancım; Kemalizm-sonrası Türkiye’nin, Kemalist olandan daha özgür, demokratik ve zengin bir ülke olacağı. Fakat; politik düzenin bazı bağnaz tutumlarının devam ettiğini görüyorum dolayısıyla özgürlük çabalarının devamı gerekli.

Kaynak: : http://www.al-monitor.com/pulse/origina ... z2PaiXbPZ4

Erkan GÜÇİZ, 6 Nisan 2013

Son Güncelleme: Pazar, 07 Nisan 2013 18:27
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 Sonraki > Son >>

Sayfa 2 / 8
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?