Mustafa YILDIRIM

Mustafa YILDIRIM



Kurtkayası Süvarileri / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 29 Ağustos 2012 23:05

 

Büyük taarruza hazırlanılmaktadır. Mecliste de yüreklendirici konuşmalar yapılması kararlaştırılır. Hamdullah Suphi Bey, ulusal kurtuluş savaşını değerlendirirken “mukaddes cinnet” der. Türkçesi: “Kutsal çılgınlık

Başkumandan Mustafa Kemal, yanında oturana kızgınlıkla “Ne diyor bu?” der ve sesini yükseltir:

Ne cinneti? Millî mücadele hesap işidir, hesap!

Dilerseniz bu sözü de Türkçesiyle yazalım:

Ne çılgınlığı? Ulusal savaş hesap işidir hesap!

Mecliste Mustafa Kemal’in Başkumandanlığı’na karşı çıkanlar da çoktu. Savaşın hesaplarını çözümleyebilmek için günümüzün değme bilgisayar programları yetmez! Hem içerde hem dışarıda sürdürülen alçaklığa karşı, Meclisteki sinsi darbecilere karşı sürdürülen savaş.

Moudros anlaşmasıyla ordunun, haberleşmenin (bugünkü Telekom), demiryollarının, yurdun topraklarının ve jandarmasının teslim edilmiştir. Savaşçılara halk desteği neredeyse yok denecek denli azdır. Teslimiyetçilik ve ihanet önde gitmektedir.

Yokluk ve yoksullukta gecelerce ve gündüzlerce aklın yolundan ayrılmadan ince ince örülen bir savaştır Bağımsızlık Savaşı. En kısa savaş hattında bile eldeki olanakların ve tüm koşulların hesap edildiği; her bir savaşçının, her bir merminin bile hesaplandığı savaştır.

26 Ağustos sabahına gelince: Öyle “Crazy Turks” birden şahlanmış da, öne atılmış değildir. En küçük birliğin saldırı ya da savunma yeri, sayısı, görev sınırları önceden belirlenmiştir.

Savaşçıların sayıları azdır; ama komutanları aklı başında, 20-24 yaşında gençlerdir. En kilit görevi, tam zamanında yerine getirenlere bir örnektir Kocatepe’ye birkaç km uzaklıktaki Kurtkayası’nda savaşanlar.


KOCATEPE’NİN ÇOCUKLARI TAM ZAMANINDA


Bundan tam 11 yıl önceydi. Afyon-Çay-Akşehir yoluna çıktıktan 3 km sonra sağa (Batı) döndük. Düz ovada dağlara çıkan yola saptık. Batıya doğru birbirinin ardına sıralanmış sivri tepeler, vadiler... Uzaklarda, karlı zirveleri görünen Sultandağı, önümüzde, yamaçlarda yılan gibi kıvrılıp yükselen yol...

Afyon çok gerilerde. Son dönemeci geçince sol yanımızda ilginç kayalar: Gökten yere atılıp da oturtulmuş ve birbirinin sırtına binmiş, birbirlerine bakarak yarılmış gibi duran, yüksek, keskin kenarlı, dipleri yeşil-mor yosunla kaplı kızıl kayalar…

Ortalardaki en büyük kayanın tepesi tıraşlanmış gibi düz. O düzlüğe sonradan konulmuş gibi duran, kalın levha biçiminde bir başka kaya... İşte o kaya uzaktan, yere oturmuş, başını göğe kaldırmış, uluyan, kahverengi bir kurda benziyor. Bu nedenledir ki yörenin insanları o kayalığa “Kurtkayası” demişler.

Karşımızdaki tepelerin arasında, eteklere yerleşmiş, kırmızı kiremitli evleriyle Büyükkalecik. Kurtkayası’nı yüz metre geçince solumuzda düzgün duvarlı üst üste yerleşmiş üç teras. Teraslarda alçak boylu çamlar.

Yola bakan duvarda üç metreye bir buçuk metre boyutlarında bir mermer levha. Levhaya yazı oyulmuş; 26-27 Ağustos 1922’de boğazı tutan 2500 kişilik Yunan garnizonunun tel örgülerini parçalayarak, işgalcileri boğazdan Afyon’a doğru süren 8. Tümen, 131 Alay, 36. Süvari Bölüğünün öyküsü anlatıyor.

Süvarilerin görevi, 26 Ağustos 1922 sabahı Kurtkayası’ndaki tel örgülerden Büyükkalecik’e doğru yerleşmiş 2.500 kişilik Yunan garnizonuna saldırmaktır. İlk top sesinden ne bir dakika geç ne de bir dakika erken saldırmak!

Bölüğün komutanı Bayburtlu Üsteğmen (savaş sonrasında Yüzbaşı) Agah Efendidir. Kumandan yardımcısı Teğmen (Sonra Üsteğmen) Feyzullah’tır. Bölükte 150 süvari vardır.

Resim

Kumandan Agah Efendi, Kurtkayası’ndaki tel örgülere doğru atılıp geçerken vurulmuş; ama kayanın altına ilerlemiş, ince yoldan boğaza yürüdü ve işte orada, derenin üst yanında, “İleri!” diye bağırırken alnından vurulup düştü.

Destek alarak yeniden boğazı tutmaya çalışan Yunan birliğini geçirmemek için 26-27 Ağustos gecesi ve izleyen gün boyu savaşan süvariler, tepelerin yamaçlarında, çalı diplerinde toprağa düştüler. 27 Ağustos öğleden sonra yetişen 131. Alayın yardımcı güçleriyle aşağılara sürülen Yunan birliği Afyon’a doğru kovalandı.

Büyükkalecik’ten koşup gelen yaşlılar ve kadınlar, Kumandan Agah Efendi ve onun yardımcısı Feyzullah Efendi ile 100 süvariyi o yamaçta toprağa verdiler.

Daha sonraları şehitlerin künyeleri kabirlerinin başına konan ak mermerlere yazıldı. Şehit süvarilerden 16-21 yaşında olanlar çoğunluktaydı. Kırklı yaşlarında olanlar da vardı.

Resim

Şimdi terasta çamların gölgesinde, Karadenizliler, Doğu Anadolular, Halepliler, Egeliler, Akdenizliler, koyun koyuna; “Yerel tarih” safsatalarını yalanlarcasına, bu yurdun moda deyimle “coğrafya” değil, tarihin de ulusal tarih olduğunu kanıtlarcasına, yan yana, arka arkaya yatıyorlar.

En üst terasta, birkaç basamak merdivenle erişilen, dört direkli, üstleri miğfer biçimli kemerli, Selçuk mimarisinde, göğe doğru sivrilen kubbe ve kubbenin üstünde yukarı açılan küçük bir ay var. Kubbenin altında, yerde yan yana iki kabir, kabirlerin arasında bir direk. Direkte, rüzgârda dalgalanan ay yıldızlı bayrak... Kabirlerin birinin başındaki mermerde Bayburtlu Ziver Oğlu Yzb. Agah (24), ötekinin başındakinde de Sinoplu Ahmet Oğlu Feyzullah (22) yazılmış.


KURTKAYASI’NDAN KOCATEPE’YE


Büyükkalecik, çok eski bir köy olduğunu uzun yalaklı, yosun bağlamış, taş çeşmeleriyle anlatıyor. Köyün kıyısından kıvrılarak yükselen yolda ilerlerken, solumuzda, kırk adım ötedeki çeşmenin yalağından su içen kara sığırların başında 13-14 yaşlarındaki küçük çobana sesleniyorum:

    Selamünaleyküm arkadaş! Kocatepe bu yanda mı?”

Öne doğru iki adım atarak bağırıyor:

    Şu tepelerin arasından çık! Sonra yol ayrıldığında soldakine gir. Karşında, göğe doğru Kocatepe!

    Anlaşılmıştır! Sağol!

Kurtkayası ile Kocatepe arası 6-7 km. Bu şu anlama geliyor. Başkumandanlık’ın zirvedeki karargahı ile Yunan garnizonunun arası da 6-7 kilometreymiş. Üsteğmen Agah ve Teğmen Feyzullah Efendilerin komutasındaki süvarilerin ölümüne savaşmaları işte bu yüzden.

Kocatepe’den bakınca Hıdırlık tepesi, Afyon yönünde değil. Akarçay, uzaklarda Afyon ovasında Çay yönünde ilerliyor; daha sonra Eber gölüne dökülecek. Uşak dağları da ufukta seçiliyor.

Dağların arkasında görünmeyen tek yer İzmir. Aklında binbir hesap, Kocatepe’nin sivrisine doğru öne eğilerek yürüyen Mustafa Kemal, yüreğiyle görüyor olmalıydı Akdeniz’i.

Buz kaplıydı Kocatepe’nin eteği. Büyükkalecik Kasabası’na inerken, yine çobanımıza rastladık. Işıltılı çakır gözlerini kısarak seslendi:

    Yollarda kar vardır...

    Evet, karlıydı yamaçlar. Adın nedir?

    Ali Tokdemir!

Resim

Kocatepe’ye çıkamayışımıza üzüldüğünden mi nedir, ince dudaklarını büzüyor, kaşları çatılıyor, güneş yanığı alnında iki ince çizgi beliriyor. Yaşından büyük gösteren bir genç öğretmeni gibi:

    Karlar eriyince gel de, ben atlarla seni çıkarırım!

Söz dinleyen bir öğrenci gibi “Olur” diyorum, “Şöyle bir iki adım git de boydan fotoğrafını çekeyim!

Çoban Ali Tokdemir’in gözleri ışıldıyor, dudakları aralanıyor, üç adım geriliyor; sol kolunu açıyor ve elindeki değneği bir mızrak gibi yere dayayıp, başını yukarı kaldırıyor, göğsü öne çıkıyor. Deklanşöre basıyorum.

    Sağol Ali! Sen okuyor musun?

    Ben Kuran kursuna gidiyorum!

    Tamam Ali, baharlardan birinde geleceğim. Senin atınla Başkumandan’ın Kocatepe’sine çıkacağız!

    Çıkalım!

Ali’den ayrılırken içimdeki o bildik eski ses:

    Şuralarda öğretmen olmak vardı...

Ali’nin arkadan gelen sesiyle içimdeki hesaplaşma kesiliyor:

    Yolun açık olsun!

Aşağıdaki şehitlikte yatan 16-20 yaşlarındaki süvarileri selamlarken Başkumadan’ın Bağımsızlık Savaşının bir “çılgınlık” değil, ince hesapla kazanıldığını haykıran sesini duyuyor ve “İyi ki süvariler, akıllı ve sabırlıymışlar” diye mırıldanıyorum.

Kocatepe arkalarda kaldı. O günlerden bugünlere dönmek acı veriyor; ama boş umutlarla avunmak yerine daha çok çalışmak, çalışmak!

Telaşa gerek yok! Aklımızı kullanacağız. Yanlış yollara sapmadan yabancılardan asla medet ummadan, sabırla yürüyeceğiz ve onurlu zaferlere hazırlanacağız!
15 Eylül 2008 ve 26 Ağustos 2012 / Mustafa YILDIRIM
Son Güncelleme: Çarşamba, 29 Ağustos 2012 23:12
 
Zoraki Genel Başkan Buyurdu: "Gençler Barış İstiyor!" / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 18 Ağustos 2012 19:40

Genç öğretmenlerin ilk işiydi. Güneydoğu’nun o yoksul küçük köyündeki küçücük okulun bir odasındaydılar. Gençler geldiler; öğretmenleri keleşnikoflarıyla tarayıp öldürdüler. Keleşnikoflu “gençler barış istiyorlar!”

Mühendislerin de kimliklerine baktılar ve silahla tarayıp öldürdüler. O “gençler barış istiyorlar!”

Gençler köye girdiler; evi ateşe verdiler. Anne ve çocukları yaktılar. Yakarken “gençler barış istiyorlar!”

Servis otobüsünü bombayla uçurdular. Çocuklar öldü.

“Gençler barış istiyorlar!”

Silahsız yedek subay öğrenciler, Tuzla istasyonunda öldürüldüler. Gençler geldiler ve o beş genci öldürdüler.

“Gençler barış istiyorlar!”

Madımak’ta İslam inkılâpçılarının “kıyam” ve kıyım günüydü. O sıralarda 300 genç İran sınırından girdiler ve Sivas yakınlarındaki yaylaya tırmandılar ve köylüleri kurşuna dizdiler.

“Gençler barış istiyorlar!”

Minibüs kalkmak üzereyken bombayla yerli-yabancı yolcular öldü.

Bombayı atan “gençler barış istiyorlar!”

Dersim’den bin km uzakta, Ege kıyılarında, Genç Memetler (“O birkaç Hüseyin”den daha çokturlar) otobüsteydiler. Silahları da yoktu. Gençler yolda bombayı patlattılar. Memetleri öldürüyorlar!

Öldüren “gençler barış istiyorlar!”

Daha nice silahsız, korumasız insanı öldürerek “gençler, barış istiyorlar!”

***
Gençlerin temsilcileri, Oslo’da devleti ele alan yöneticilerle pazarlıktaydılar.

Zoraki Genel Başkan, “Barış olacaksa Öcalan’la da görüşülebilir!” diyordu.

Onun zoraki elemanı, keleşnikofların güvenlik ortamında ve “derenin şırıl şırıl suları” eşliğinde uyuyup düze iniyor; “Dersim milletvekili” olduğunu vurgulayarak “Dağları özlemişim” diyor; “sırtımdaki gerilla gömleği” diyor!

Zoraki Genel Başkan da “Dersimli Başbakan olacağım bir diyeceğin var mı?” diye tutturmuştu.

Onun zoraki elemanı, kendisini dağa kaldıranlarla duygulanmış; “Gençler barış istiyor” demekten kendini alamıyor!

Daha birkaç ay önce “Öcalan’la görüşülebilir” diyen Zoraki Genel Başkan da zoraki elemanının görüşlerine katılıyor; ama birden çark edip “Oslo’nun hesabını daha veremediniz!” diyor.

Kimi Oslo’da görüşüyor!

Kimi Almanya’daki “Dersim Platformu”nda görüşüyor!

Kimi de kim bilir hangi derede!


***
Zoraki Genel Başkan, Nakşîlerin önde gelenlerinden biriyle Umre Arabistan’a gideli yıllar oldu.

Belikli Nakşi feyzi kapmış. Daha dün o ünlü kebapçıya toplamış “demokrasi” aşığı “barışsever” şeyh-hoca biatçilerini; fetva üstüne fetva veriyor.

Hz. Muhammed en büyük devrimcidir” diyor; “Dini büyük ölçüde şekle indirgedik. İslam’ın özü barıştır” diyor ve ekliyor:

Barışın dilini konuşmalıyız. Barışın dilini konuşunca ‘Bunlar PKK’lı’ deniliyor. Bu olmaz.

Zoraki Genel Başkan öyle diyorsa öyledir!

***
Zoraki eleman, “Dersim… Katliam… Atatürk…” deyince “çılgın”a dönen, TV kamerası önünde bağırıp çağıran şimdinin taze CHP yöneticileri de “gençler barış istiyor” diyen o zoraki elemana “manevi” güç veriyorlar.

Bayramlık ağzını açan açana!..

Sanıyorlar ki bu devran böyle sürer!

Barışın dili” bakalım kıvrılıp daha nerelere girecek!

Bakalım daha kimler “gerilla gömleği” giyecek!


Mustafa YILDIRIM, 18 Ağustos 2012


Not: Kızılkiliseli-Nazımiyeli Kılıçdaroğlu Kemal Bey’in iftihar (“iftar” değil) yemeğine katılanlar için bkz. www.guncelmersin.com
Türkçe cinayetine karşı savaşım ve destek için: “www.10dakika.tv
 
“Manufacturing Public Perception” Sürecine Edebiyatımız Ne Zaman Sokuldu? / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 28 Temmuz 2012 18:39
ABD yönetimi, hedefe koyduğu ülkelerde çok kaba, pahalı ve aptalca olan "askeri darbeler uygulaması"nı terk edip “Project Democracy” adı altında, hedef ülkelerde “paralel yönetim” oluşturma kararını 1984 yılında aldı.

"Sivil darbe"ler çok daha etkili, kalıcı ve zararsızdı. Öyle ki hala "askeri darbe olacak" diye mücadele eden eski askeri darbenin "mağdurlar"ı bile çoktan ikinci darbenin parçası olmuştu! 

"Paralel yönetim"in oluşturulma süreci, uygulamada ülkeden ülkeye küçük değişiklikler gösterse de ana program değişmiyor.

İçine sızılan devletin bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir medya ve entelektüel yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manufacturing public perception” dedikleri ‘kamuoyunun algılama dizgesini üretme’ sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor; ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri ya da eylem planlarını, kendi kurumlarının ve beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp eyleme geçiyorlar.

Beyin temizleme, beyne yeni algılama düzeneği yerleştirme, örgütleme, kimlik oluşturma ve eyleme geçirme süreci 22 adımda gerçekleştiriliyor:

Kamuoyu oluşturucuları devşirilir:
Bizdeki adlandırmayla aydınlar, yazarlar, bilim adamları, içerde ve dışarıda, masrafları karşılanarak, konferanslara çekilir. Bu kişilerle doğrudan ilişkiye girilerek ülkeleri hakkında bilgi alınır ve düşünce-örgütlenme özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesi benimsetilir. (Akademik dünyada ve TSK’de örgütlenme ayrıntıları için bkz. Ortağın Çocukları 3. Basım)

Yeni örgütler kurulur:
Alt örgütler yoksa hemen ‘Helsinki Nihai Senedi’ kapsamında Helsinki Yurttaşlar ve Ortak Zemin merkezleri örgütlenir ve koşullar olgunlaştıkça, uzaktan yönlendirilebilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütler kurulur.

Yeni propaganda aygıtları kurulur:
Radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayınları devreye sokulur; bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınlar yoğunlaştırılır; kışkırtmalarla insan hakları ihlalleri yaratılarak süreç hızlandırılır.

Gazeteciler devşirilir:
Casuslar yerine (gazete, radyo, tv, dergi) muhabirleri aracılığıyla yerinden bilgi elde etmek için, içerde ve dışarıda gazeteci eğitim programları düzenlenir.

Akademisyenler devşirilir:
Bilimsel ve toplumsal konferanslar çoğaltılır; yeni ilişkilerle yerel vakıf ve “think tank” dernekleri kurulur.

İşadamları ve işçiler örgütlenir:
İşadamları dernekleri, sendikalar kurulur; var olanların içine bilim danışmanlarıyla sızılır; siyasal partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşılır ve kadrolar yönlendirilir; gençlik “düşünce özgürlüğü” ve “siyasal katılımcılık” propagandasıyla örgütlenir.

Açık istihbarat ağı kurulur:
Gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmaları: Medya muhabir ağıyla açık ve yaygın istihbarat toplanır; olanaklıysa Amerikan televizyonlarının yerli şubeleriyle yayına geçilir; eksik ve yanlış bilgilendirmeyle kitleler yönlendirilir; eğitim seminerleri, konferanslar, geziler düzenlenerek yerel medya ile kalıcı bağlar oluşturulur.

Etnik ayrılıklar derinleştirilir:
Etnik ayrılıkları güçlendirmek için kültür anımsatma programlarına başlanır; yerel toplantılardan uluslararası toplantılara adam taşınır; ulusal ve bölgesel tarihin bütünleştirici özellikleri önemsizleştirilerek, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılır.

Kitleler yanlış ve eksik bilgilendirmeyle yönlendirilir:
Kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek için, yoğun propaganda ve yanlış bilgilendirmeyle tarihsel devlet kurumları ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumlar yıpratılır; toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçekleri değiştirilir, çarpıtılır ve yeni kimlikli topluluklar yaratılır.

Güvensizlik ve çaresizlik yaygınlaştırılır:
Yolsuzluk kampanyaları, ‘yerinden yönetim’ istemleri yükseltilerek devlet egemenliği zayıflatılır; yolsuzluk olayları abartılarak topluma aşağılık duygusu yerleştirilir, halk çaresizliğe itilerek kuraldışı yaşama alışkanlığı yerleştirilir.

Ekonomik yaşam ele geçirilir:
Borç ekonomisinde dalgalanmalar yaratılır; para piyasaları dışardan gelen uluslararası vur-kaç tefecilerine sonuna dek açılır ve varlıklar ucuza kapatılır.

Merkez devlete güvensizlik yaratılır:
Kritik dönemlerde ekonomik bunalım yaratılmasıyla umutsuzluğa düşürülen yerel sanayicilerle ve üreticilerle konferans, sempozyum adı altında doğrudan ilişkiye geçilir, devlet merkezine karşı güvensizlik aşılanır.

İşadamları devşirilir:
Yerel işadamı örgütleri ve ilişki büroları kurulur; başına buyruk, devlet denetiminden giderek uzaklaşan ‘serbest ekonomi’ ve ‘serbest pazar’ düzeni kabul ettirilir.

Ulusal sanayi yıkılır:
Ulusal ekonominin çökertilmesi için, ulusal sanayileşme ve enerji kaynakları programları dağıtılır. Çevreci örgütler, toplum ile devlet arasında çatışmayı da içerecek biçimde desteklenir ve ulusal madencilik, doğal yakıt üretim kaynakları işletmeciliği ulusal egemenlik alanının dışına çıkarılır.

Ordular ulusal savunma kimliğinden koparılır:
Ulusal yapıların korunmasına yönelik müdahaleleri önlemek için güvenlik güçleri, geleneksel eğitim ilkelerinden uzaklaştırılır. Profesyonelleştirilerek devlet egemenliğine sahip çıkmaya çalışan ordular geriletilir. Subaylar ve polisler yarı-askersel eğitim için yabancıların sözde düşünce örgütlerine gönderilir. Kışkırtmalara başvurularak ordu yönetimleri günlük siyasete çekilir; ordu içinde politik tartışmalar başlatılır, ordu ile halk arasında cepheleşme yaratılır; bağımsızlık isteyebilecek ordu unsurları, güdümlü ihtilâl komitelerine çekilerek, cezalandırılır ya da inceden planlanmış ‘terfi’ oyunlarıyla etkisizleştirilir ve ordudan uzaklaştırılır.

İnanmış liderler yetiştirilir:
Liderlik programlarıyla, yeni dünya düzenine tapınan ultra-liberal önderler üretilir, yeni partiler kurulur, eski örgütlere yeni liderler yerleştirilir; parti programları, rejimle hesaplaşmaya yönelik, kışkırtma programlarına dönüştürülür.

Ulusal bunalımlar yaratılır:
Ülkede sık sık ekonomik dalgalanmalar yaratılarak bunalım araları azaltılır; ulusal devlet merkezinin elindeki en önemli güç olan para kaynakları, bankalar, devlet şirketleri kapatılır, yabancı şirket egemenliğine geçirilir.

Ulusal üretim birimleri ele geçirilir:
Yaratılan ekonomik bunalımlar sonucunda, ağır sanayi, enerji ve iletişim kurumları ‘özelleştirme’ adı altında yabancılara yok pahasına devredilir; bağımsızlığı pekiştirecek büyük projeler önlenir.

Belediye hizmetleri yabancılara devredilir:
Yerel yönetimi güçlendirme projesiyle toplumsal hizmetler, ‘kârlılık’ esasına oturan şirketlere devredilir; su ve elektrik işletmeleri gibi kentsel kurumların yabancılara verilmesi için düşünsel altyapı oluşturulur.

Silahlı gücün zayıflatılması:
Ekonomik bunalımı bahane ederek, toprak bütünlüğünü koruma aracı olan ulusal ordunun, silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımları kısıtlanarak zayıflatılır ve ulusal sınırlar gevşetilir.

Devlet yönetimi kargaşayla ele geçirilir:
Seçim darbesiyle egemen devlet ele geçirilir. Merkezde direniş olursa, yaygın ve sürekli kitle gösterileri düzenlenir; sürecin hızlandırılması için halkı ikna edici etnik çatışmalar yaratılır; ölümle sonuçlanan kışkırtmalarla etnik ya da mezhepsel kimlikler kemikleştirilir.

Kültürel kaynaşma yıkılır:
Çok kültürlülük” propagandasıyla toplumsal ortak kültürün temelleri yıkılır; din kültürünün parçalanmasıyla geleneksel akış kesilir. Ulusal dayanışmayı pekiştirici etkisinin yok edilmesi için din-kültür ortamı, “medeniyetler arası diyalog” programıyla, Batı’nın dinsel kurumlarının güdümünde eritilir: Din siyasetçileriyle azınlık din kurumları bağdaşıklığı kurularak ulusal egemenliğin karşısında bir ortak, dinsel cephe oluşturulur. (Akademik dünyada ve TSK’de örgütlenme ayrıntıları için bkz. Sivil Örümceğin Ağında 25. Basım, s. 35-37)

Mustafa Yıldırım - 26 Temmuz 2012 / Gerçekedebiyat.com
Not: Bu metin 1999’da yazılmış, 2000’de çeşitli dergilerde yayınlanmış, 2002’de kitaba alınmış, ancak kitap 2004’te yayıncı bulabilmiştir.

 

 
94 Yıl Sonra Eşkıya Devletlere Tam Ortaklık / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 22 Temmuz 2012 01:41

Tam 9 yıl önce Türkleri Irak işgaline ortak ettikleri yazdığım satırları değiştirmeye gerek yok! Suriye de işgal ve parçalanma dönemine girdi. Pazarlıklar ve kanlı çatışmalar!.. Türkiye’de ABD ile ortaklık yarışına giren AKP ve Atlantikçi CHP’nin Atlantikçi Turuncu Cuntası

Ekleyecek ne kaldı ki?! Dokuz yıl öncesi geleceğimizi de belirliyor. 2003’te yazdıklarımı yineliyorum:

85 yıl önce, İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya ve ABD'den oluşan devletler grubu, yedeklerinde Yunanistan, Pontus ve Ermeni Taşnak Sütyun cemiyetleri, Al-Ahd ve el Fetat gibi gizli Arap cemiyetleri, Hüseyin bin Haşimi-Faysal bin Hüseyin bin Haşimi, Abdullah bin Hüseyin bin Haşimi kuvvetleri ve Sion-Nili Yahudi ırkçıları ile Afrika'ya, Ortadoğu'ya, Doğu Avrupa'ya, Kafkasya'ya saldırmıştı.

Kafkasya ile Türkiye'nin doğusu Rusya'ya ve Ermenilere, Karadeniz kıyıları Rusya-Amerika himayesinde Yunana, güneydoğusu İngiltere ve Fransa'ya, batısı Yunanistan'a, güneyi İtalya ve Fransa'ya verilmişti.

İngiltere-Fransa ve ABD arasındaki gizli anlaşmaya göre, Basra-Amara-Bağdat-Musul ve Siirt'e dek uzanan topraklar ve Akdeniz kıyılarından başlayarak Filistin, Şeria ırmağı doğusundaki (şimdi Ürdün) topraklar, İngiltere'nin oldu.

Nüfusa oranları %10'u geçmeyen Yahudi göçmenlere, Batı Avrupa ve ABD desteğiyle, Filistin sonradan bağışlanacaktı.

Mekkeli Haşimi sülalesinin son temsilcisi Hüseyin bin Haşimi ve oğlu Faysal, Suriye’nin, Çukurova’nın, Mersin’e dek uzanan kıyılarda büyük Arap devleti kurmak için İngilizlerle anlaşmışlardı; ancak sonunda Lübnan, Şam, Hama, Humus, Halep, Antakya, Adana, Maraş, Antep, Fransa'nın oldu.

ABD ise, Türkiye'deki 60 yıllık misyoner, kolej, mektep ve imtiyazlı tüccarlık derken, Ermenileri kendi uyruğu yapmıştı. 85 yıl önce Türkiye'nin kuzeydoğusundan başlayarak Adana'yı içine alacak bir Ermeni devleti, ABD'nin bölgedeki maşası olacaktı.

İşgalciler saldırdılar. Pakistan'dan Keşmir'den getirilmiş tugaylar, Yahudi göçmenlerden oluşmuş bir Yahudi Tugayı, İngiltere işgali altındaki Avustralya'dan, Kanada'dan getirilen tümenler, Arabistan'daki Haşimi aşiretinin başını çektiği bazı Bedevi aşiretleri, Şam, Beyrut ve Bağdat'ta işbirlikçi Arap dernekleri (şimdi onlara sivil toplum örgütü diyorlar) ile İngiliz-Amerikan destekli Siyonist Derneği işbirliğiyle kurulmuş militan örgütler bulunuyordu.

Osmanlı Hanedanlığı’nca Almanların kumandasına verilmiş olmasının ağır sonuçlarına karşın Türk ordusu, o zamanın Hıristiyan-Müslüman işgal koalisyonuna karşı direndi. Basra'da, Amara'da, Bağdat'ta, Kerkük'te, Süleymaniye'de, Necef'te, Musul'da direndiler. Gazze'de, tüm Filistin'de, Beyrut'ta, Halep'te, Antakya'da direndiler. Aden'de, Asir'de, Taif'te, Mekke'de, Cidde'de, Medine'de, Akabe'de, Maan'da, Amman'da, Lut gölü çevresinde savaştılar.

Yaşları 16-24 arasında, öğretmenler, tıp öğrencileri, mühendislik öğrencileri, ziraat mektebi öğrencileri, hukuk, mülkiye öğrencileri… Halepli, Hamalı, Edirneli, Şumnulu, Serezli, Selanikli, Karslı, Batmanlı, Şirnaklı, Ordulu, Rizeli, İstanbullu, İzmirli gençler, Helen saldırılarından, Roma işgallerinden 1500 yıl ve Batı Avrupa'dan gelen Haçlı saldırılarından 1000 yıl sonra yeni işgale karşı savaştılar. Yüz binlercesi şehit, gazi ve esir oldu. Ama savaştılar!

Onların arasından sağ ve sağlam kalanlar yurtlarına dönüp aynı işgalcilere karşı savaşmayı sürdürdüler ve emperyalizmi 1922 sonunda pes ettirdiler.

Ortadoğu'nun büyük bölümü işgalcilerin sömürgesi oldu. Onlarla işbirliği yapanlara krallıklar bağışlandı. Yahudiler ise işgalcinin kanatları arasında Filistin'e gelip yeni saldırılara giriştiler ve hâlâ saldırıyorlar!

85 yıl sonra, işgalciye karşı savaşmış o Türklerin çocuklarını işgalcinin küçük ortağı olarak Basra'ya, Necef'e, Amara'ya, Bağdat'a sürmeye çalıştılar. Bir yandan işgalci soygun düzenini pekiştirecek, bir yandan da işgalcilerin büyük parasal ve askeri desteğini alan İsrail saldıracak! Sırada Suriye, sırada Ürdün, sırada Mısır, sırada İran, pek yakında Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Hazar'ın ötesi sömürge olacak!

Ve oralarda toprağa düşmüşlerin çocukları, sömürgecilerin üç buçuk dolara kiralanmış barış(!) gücü olacak! Sömürgeciler, 85 yıl önce olduğu gibi, oralarda kukla yönetimler kuracaklar, Irak'ta parçalanmış din devleti, kukla Kürt devleti kuracaklar! Ve o topraklara düşmüşlerin torunları, o kuklaların can güvenliğini sağlamak üzere, barış(!) askeri olacak!

İşte o gün tezkereyi onaylamak için TBMM’de kalkan 358 elin ve onlara destek veren Stratejik Ortaklık askerlerinin yaptığı budur!

Hiç kimsenin kuşkusu olmasın; bu hesap tutmayacak!

O zamanlarda da işgalciye ortak olan nazırlar, Alman ve İngiliz sevdalısı Erkan-ı Harb zabitleri, Batı'dan gelecek krediye tamah eden büyük devlet yöneticileri ve kumandanları vardı.

O zamanlarda da, devlet parçalamaya aday işbirlikçi Meclisi Mebusan azaları, merkez devlet karşıtı Adem-i Merkeziyetçi azınlık cemiyetleri, patrikhaneler, Arap-Kürt-İslam cemiyetleri vardı.

Ve bu hesap, 85 yıl önce İzmir'in, Bandırma'nın, Trabzon'un, Mersin'in mavi sularında, Çukurova'nın yeşilliklerinde, Kilis'in, Antep'in Diyarbakır'ın düzlüklerinde, Kars'ın yaylalarında görülmüştü.

Tarih uşaklığı ve maşalığı seçenlerin sayısının hep az olduğunu yazar! Öyle uzun dönemler olur ki, o eşkıyalar ve yedekleri kazanır gibi görünürler, ama onların hepsi tarihin kirli çöplüğünde yerlerini alırlar!

Çünkü insanlık iyiye, güzele ve kardeşliğe yürümektedir. Bu yolda can verenlerse tarihin çöplüğünde değil altın sayfalarında, halkın türkülerinde, efsanelerinde onurlu yerlerini alırlar!
8.10.2003 (M. Yıldırım, Savaşmadan Yenilmek, UDY, 2007 kitabından)

 

 
Yuh Olsun, Yuh! Türk'ten Kurtulmak Bu Kadar Kolay mı Olmalıydı? / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Salı, 10 Temmuz 2012 23:59
T: Türkçenin bir harfi.

L : Türkçenin bir harfi.

C : Türkçenin bir harfi.

T : Türk ve Türkiye.

C : Cumhuriyet.

T.C. : Türkiye Cumhuriyeti.

L : Lira



TL?

Azerbaycan’da, Arabistan’da, İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Erbil’de: Türk Lirası

Amerika’da, Endenozyeda, Pakistan’da: Turkish Lira

Almanya’da: Turkische Lira

Fransa’da: Livre Turque

Afrika dillerinde: Turkse Lira

Portekiz’de, İspanya’da, Güney Amerika ülkelerinde, Batı Afrika kıyılarında: Lira Turca

Hun - Macaristan’da: Török Lira

Litavanya’da: Turkijos Lira


Türkiye’de TL kaldı mı?


Türkçede yeri olmayan bir çengel!

Türkçede yeri olmayan bir garip işaret!

Türklerle bağı olmayan bir muhalefet!

Türklerden sıyrılıp gitmiş bir Cumhuriyet kurucusu parti!

Türklerle ilişkisiz bir yönetim!

Yok edilişe aldırmayan kimliksiz Türkçüler!

Soysuzlaştırmaya aldırmayan Ata-Türkçüler!

Rezalete sessiz kalan Milli Banka yöneticileri, eski denetçiler, eski başkanlar!

Hepsinden kötüsü “çengel” işaretini görmezden gelen Türk dilcileri, yazarlar, şairler!

Ve artık Türkiye’de “Türk Lirası” yok!


Bu saldırının da tarihte benzeri yok!

İnsanlık tarihinde yok olup giden toplumlar görülmüştür, eriyip giden diller de olmuştur!

Ancak burunlarına kendiliğinden olta taktıranlara rastlanmamıştır!

Sözlüklerden “sıkılmak”, “arlanmak”, “utanmak” gibi sözcükler de silinmiş olmalı!



Şimdi dünyaya nasıl açıklayacağız o çengel soysuzlaşmasını?

Aylardır sürdürdüğünüz sessizliğinize bakılırsa umurunuzda da değil!

Yuh olsun!


Mustafa YILDIRIM / 10 Temmuz 2012 - Ankara


Not: O ne olduğu belirsiz “çengel” işareti, dünya dillerinin yazım işaretleri arasında bulunmadığından daktilo tuşlarında da yok. Bu yazıya da koyamadım. Elimle çiziktirmeye de içim elvermedi. O işaret etiketini taşıyan malları da satın almıyorum. Bakalım TL yazan bir dükkan kalmayınca ne yapacağım?
Türkçe cinayetine karşı savaşım ve destek için: “www.10dakika.tv

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 7 / 13
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!