Mustafa YILDIRIM

Mustafa YILDIRIM



Ayetullah’ın Katil Fetvası / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 02 Temmuz 2012 23:19
Kanıtsız kurguların, ön yargılı açıklamaların yarattığı sisli ortamı aralamak gerekiyor. Öncelikle olayları anımsamak yararlı olacaktır.

Tahran’da, Ayetullah Hassan Sanei, Kasım 1992’de, Selman Rüşdi’yi öldürenlere verilecek ödülü 2 Milyon dolara çıkardıklarını açıklamış; Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden bir ay sonra da Aziz Nesin’i de hedef göstermişti:

“Bir ABD uşağı ve Şah Rıza Pehlevi gibilerin oyuncağı olan Aziz Nesin, İslam için önemli bir düşman değildir. Ancak kitabı yayınladığı takdirde de sonunun ne olacağı bellidir.”


Müslüman İşadamı” olarak tanıtılan M. Ali Şadoğlu da Aziz Nesin’in “kellesi” için “Rüşdi’nin ödülünün onda biri kadar, 200 bin dolar ödül” vereceğini gazete ilanıyla duyurmuştu.

İstanbul-Cağaloğlu’nda Cuma namazı sonrasında Aydınlık bürosunu taşlayan kitle daha sonra valilik binasına yürümüştü. Al-Kudüs Kuvvetleri’nin Türkiye kolu; bu olayı övgüyle duyururken Aziz Nesin’i bir kez daha hedefe koymuştu:

Aziz Nesin tam bir Rüşdi. Ömrünün son demlerine gelmiş Aziz nesin ilerleyen yaşına rağmen Selman Rüşdi’nin Sancho Panza’sı rolünü sürdürüyor.”


Bu açıklama, üç yıl önce İran’dan gelen “Türkiye’nin Selman Rüşdisi Turan Dursun” açıklamasına benziyordu. Turan Dursun öldürülmüştü. Haziran 1992’de de Kahire’de yazar Dr. Ferec Fuda, öldürülmüştü. Al Kudüs Kuvvetleri’nin yayın koluna göre Dr. Fuda, “küfür önderi” ve “Mısır’ın Turan Dursun’u” idi.


“GELİYORUM” DİYEN KATLİAM


Şubat 1993’te Kâğıthane’de binlerce kişinin kayıldığı toplantıda ateşli hatip Nurettin Şirin, Ayetullah’ın fetvasının yerine getirileceğini duyuruyordu:

“Hayır, bizim inancımıza göre, her kim Kur'an'a ve Resulullaha hakaret ederse onun cezası ölümdür ve bu hükmü yerine getirmek de müslümanların görevidir. Şimdi de Aziz Nesin adlı aşağılık bir varlık çıkmış ‘her ne pahasına olursa olsun ben bu kitabı yayınlayacağım’ diyor. Bu ne cüret, bu ne cesaret? … İslam'ın hükmünü Aziz Nesin'e icra edeceğiz ve onun cezasını vereceğiz.


Toplantılar, gösteriler, açıklamalar birbirini izledi ve hüküm günü geldi. 2 Temmuz 1993, Cuma günü Sivas’ta sabahın erken saatlerinde dağıtılan “Müslüman Kamuoyuna” başlıklı bildiride “Aziz Nesin köpeği yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte şehrimiz valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir” deniliyor ve aynı bildiriyle kitle eyleme çağrılıyordu:

“İslamın Peygamberini ve Kitabın izzetini korumak için bu uğurda verilen canlarımız vardır. Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür. Gün; Allah (cc)’ın vahyi Kur’an-ı Kerim’e, Allahın meleklerine, Allahın Resulü Hz. Mhammed (SAV)’e, onun ailesine ve sehabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulma gündür. ‘İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kafirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır.’ (NİSA:76)

Galip gelecek olanlar şüphesiz ki Allah taraftarı olanlardır.”


Aynı gün Cuma namazı kılanlar, dışarıda toplananlarla buluştular ve vilayete doğru “Zafer İslamın”, “Şeytan Aziz”, “Sivas Aziz’e mezar olacak”, “Vali istifa”, “Şerefsiz Vali” sloganlarıyla yürüdüler. Sayıları on beş bini bulmuştu.

Atatürk anıtını parçaladılar. Atatürk büstünün boynuna ip bağlayarak sürüklediler.Cumhuriyeti burada kurduk – Burada yıkacağız” diye bağırıyorlardı.

Pir Sultan Abdal ve ozanları simgeleyen heykele saldırdılar. Güvenlik görevlileri, anıtın kaldırılacağını duyurarak kitleyi yatıştırmaya çabaladı. Olmadı, anıtı yerinden sökerek kamyonla yüklediler.


“LAİK DÜZEN YIKILACAK!” DİYEREK YAKTILAR


Eylemin amacı, anıt ya da kültür etkinliklerine ve Aziz Nesin’e duyulan öfkeyi aşıyordu. Kitleyi Madımak oteline yürüttüler. “Allahüekber”, “Lailaheillallah”, “Sivas Aziz’e mezar olacak”, “Ölmeye geldik – Aziz’i gömmeye geldik” sloganlarından sonra son beş yıldır Beyazıt’ta başlayıp yurdun çeşitli kentlerinde sistematik olarak birbirini izleyen Cuma namazları sonrası eylemlerinde atılan sloganlar Sivas’ta yineleniyordu:

“Yaşasın Hizbullah!”
“Yaşasın Şeriat!”
“Zafer İslamın!”
“Müslüman Türkiye!”
“Şeriat gelecek zulüm bitecek!”
“Muhammedin ordusu kafirlerin korkusu!”
“Laikliğe son!”
“İkiyüzlü Laik Türkiye Cumhuriyteti!”
“Laik düzen yıkılacak!”


Eylemciler Madımak Oteli’nin önüne aktılar. Devirdikleri otomobillerden birinin benzin deposunu taşları vura vura deldiler. Benzine buladıkları paçavraları tutuşturarak otelin içine attılar. Yetinmediler; soğukkanlılıkla taşıdıkları benzin bidonlarını otelin lobisine yığdıkları koltukların üstüne boşaltarak ateşe verdiler. Büyük perdeler de tutuşturmuşlardı.

Polis itfaiye aracı getirdi. Saldırganlar aracın önünü kestiler. Otelin çıkıntı bölümünün üstüne çıkanlar, çatıdan kopardıkları parçaları polislere attılar. Polislerden yaralananlar oldu. Belediyenin itfaiye aracı yangını söndürmek ya da kitleyi dağıtmak için su püskürtmüyordu. Kır sakallı bir kişi başta olmak üzere eylemi yönlendirenler engel oluyorlardı.

Otelin üst katlarına sığınanlar dumandan boğuldular. Kültür etkinliğine gelenlerden 33 kişi öldürülmüştü. İçlerinde genç kızlar, çocuklar çoğunluktaydı. Üç telli curanın son büyük ustası Aşık Nesimi Çimen, Türk edebiyatının en önemli analitik eleştirmeni Asım Bezirci, Şair Metin Altıok, Behçet Aysan, halk müziği sanatçısı Muhlis Akarsu ve daha birçok sanatçı öldü. Aziz Nesin ise son anda kurtarılmıştı.


ÖNDERLİK EDEN “DEVRİMCİ MÜSLÜMANLAR”


Sivas isyanı ve katliamdan sonra eylemi çekincesiz destekleyen Humeyni hattında yürüyenler, katliamı, “önceki kıyamların devamı” olarak duyurdular:

Daha önceki kıyamlardan farklı olarak, bu kere halk yalnız değildir. Ne yapacağını bilen, şuurlu Müslümanlar en azından halkın arasındadır, halkla beraberdir.


Saldırı, Cumhuriyet Devleti’ne yöneliktir. Humeyni hattında yürüyenlerin yayın kolu, gerçeği saptıyordu:

“Yetmiş yıldır, giderek zayıflayan ve sağcılaşan halkın İslami muhalefeti, devrimci İslami hareketin mesajı ve kadroları ile tanışmaktadır. Egemen güçler bu durumu görebiliyor. Hizbullahi Müslümanlar da Sivas tecrübesinden gerekli sonuçları çıkarmaya mecburdur.”


Al Kudüs Kuvvetleri’nin Türkiye koluna göre “Halkın Sivas olaylarında Hizbullahi hedefler doğrultusunda, devrimci Müslümanlarla birlikte hareket etmesi önemli bir gelişmedir.

Katliamı, hiçbir veriye dayanmadan, bilerek ya da bilmeyerek, bir takım kurgularla, bilinmez güçlere bağlayanlar, Türkiye’de “Humeyni hattında yürüyen” Hizbullahileri küçümseyerek hedef şaşırtıyorlar. Bu nedenle daha yakınlarda üniversitelilere saldırırken “Yaktık! Yine yakarız!” diye bağıranları ve davanın zaman aşımından düşmesinden sonra “Milletimize hayırlı olsun” diyenleri bir türlü anlayamamaktadırlar.

İran’a, Almanya’ya sığınan suçluların ardına düşeceklerine “Dersim katliamı” savlarıyla Cumhuriyeti sarsmaya çalışanlar da hangi koalisyonun parçası olduklarını bir düşünseler yeridir!

Mustafa YILDIRIM / 2 Temmuz 2012
Not: Türkçe cinayetine karşı savaşım ve destek için: “www.10dakika.tv
 
Kumandan Olabilmek! / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 24 Haziran 2012 14:33

http://guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/2_SalikRes/01/20.jpgSon saldırıyla ordular dağılıyordu. Önemli bir kolordunun kumandanı da ne yapacağını bilememiş, çekip Beyrut’a gitmişti.

 

Kumandan Lübnan dağında Rayak istasyonuna iner inmez Beyrut’a bir vagonluk tren yollamış ve bu kolordu kumandanını getirtmişti.

 

 

Sözü uzatmamış, ordusunu bırakıp giden kumandanı azarlamaya başlamıştı:

 

 

Siz kolordunuzu bırakıp kendi başınıza Beyrut’a gittiniz. Bilirsiniz ki kolordu, kuvvet ve kudret bakımından en büyük askeri birliktir.



Bir an karşısındakinin gözlerine bakan Kumandan sesini sertleştirmişti:

Bir kolordunun kumandanı, bir tek askerini bile kurtarmaksızın, ordusunun topunu birden düşman eline bırakır ve şahsını kurtarmaya çalışırsa, sebebi her ne olursa olsun suçludur!



Bu dar zamanda, karşısında suskunlaşan bu kumandanı kaybetmek de istememiş, kararlı bir sesle sormuştu:

Şimdi size bir iyilikte bulunmak isterim. Ancak öğrenmek isterim ki, kendinizde kumandanlık yapacak bir güven var mı?

Evet.

O halde, Baalbek’e gidiniz. Arkadaşınız Ali Fuat orada. Yarın size bir görev vereceğim. Şimdi yolunuz açık olsun.

(“58 Gün – Mustafa Kemal ile Filistin’den Anayurdun Dağlarına” kitabından aldım.)



Kumandan bu tür olaylara şaşmamayı öğrenmişti. 1914 yılında arkadaşı Nuri’nin “Zabit ve Kumandan” kitabını eleştirdiği uzun mektubunda (1918’de kitap oldu), bir subayın karşılaştığı ani durumlarda, kişisel sorumluluk bilinciyle ve kararlılıkla davranması gerektiğini yazmıştı:

Kumandanlar karşılaştıkları her durumda ve koşulda duraksamadan hemen gerekli önlemleri almalıdırlar. Birdenbire ortaya çıkan bir durumla ilk karşılaşan (yalnızca) birliğin en yüksek komutanı değildir.

Büyük küçük her birlikte, her subay, her yedek subay ve hatta her er, üstünden (kumandanından) hareketine ilişkin bir emir alamadığı durumlarla karşılaşabilir.

Bu nedenle, kumandanların ve erlerin durumu kendi başlarına değerlendirerek gerekli kararları alabilecek nitelikte yetiştiklerine inanmadan bir askeri birliğin ve bir ordunun güçlü olduğunu düşünmek aymazlıktır (ve sonu) yıkımdır.


(“Zabit ve Kumandan” ile Hasbıhal, İşbank Y. 1952’den yalınlaştırdım.)



Kumandan bunları yazalı tastamam 98 yıl oldu.

Kumandan’ın bir sözü daha var ki olayların nedenini açıklamaya yetiyor:

İdare-i maslahatçılar esaslı devrim yapamazlar!



Bu söze, “Yabancıların askeri gücüne güvenerek kumandanlık edenler, devrimleri yarım bırakanlar, hem kendilerini hem de halkı felakete sürüklerler” diye eklesek mi?


Mustafa YILDIRIM / 23 Haziran 2012 - Ankara


Not: Kumandan’dan azar yiyen kolordu kumandanı, Bekaa vadisinin hemen kuzeyindeki Baaalbek’te de yeni görev için beklememiş, ilk trene atladığı gibi, Osmanoğullarının işgalcilere teslim ettiği İstanbul’un yolunu tutmuş, yarı esareti seçmişti.
Türkçe cinayetine karşı savaşım ve destek için: “www.10dakika.tv
Son Güncelleme: Salı, 26 Haziran 2012 09:32
 
Fırka Kendine Gel! Günaha Ortak Olma! / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 15 Haziran 2012 22:49

Cumhuriyeti içlerine sindiremeyenler yeni kurulan fırkanın çevresinde toplanmışlar, rejimi geçmişe dönüştürmek için uğraşıyorlardı. Türk Ocağı Aydın Şubesi’ne girdi. Karşılayan yöneticilere hemen “Siz burada ne yapıyorsunuz?” diye sordu.

Ocak yöneticileri, kuruluşun genel çalışmalarını anlatmaya başlayınca, onları durdurdu ve “Ben onu sormuyorum. Siz neden buradasınız?” diye bir kez daha sordu.

Yöneticiler susup kalınca onların o binada değil de, o anda köylerde halka kültür programını, iktisadi çalışmaları anlatıyor olmaları gerektiğini söyledi. Yöneticiler, ulaşım olanaksızlığından, harcırah yetersizliğinden söz ederek sıyrılmaya çalıştılar. Onları yine el işaretiyle durdurduktan sonra dedi ki:

“Siz gidemiyorsunuz ama bir sürü yobaz, çarığı çektiği gibi sırtında torbasıyla karanfil yağı satacağım diye inkılâbı köstekleyen yayınlarla köyleri adım adım dolaşmaktadır. Sizin ise bu uğurda en küçük tedbir ve hareketiniz yok!”



*
Sıkıntılı geçen beş-altı yılda seyrekleşti gezilerim. Ne ki arada bir yine bazı kentlerin salonlarında öğrendiklerimi, saptadığım gerçekleri anlattım. Konuşmaların sonunda en sıkıldığım andı, alkışlar! Şaşırmışımdır; bunca berbat durumu anlatıyorum da donup kalmıyorlar, diye.

Beklerdim ki dinleyen yurttaşlar, eleştirsinler, kendi yörelerinde olan biteni anlatmaya başlasınlar; örnekler versinler! Daha da önemlisi, gerçekler böyle olduğuna göre, sıkı çalışmak için yöntemleri tartışsınlar, yol-yordam arayalım diye toplansınlar.

Öyle yaptılar mı o dernekçiler, particiler, yeni modayla platformcular?

Evet” demek isterdim. Aynı kentlere bir kez daha uğradığımda yine aynı kişilerdi gelenler. Yine alkışlıyorlar ve dağılıyorlardı. “İçimizi dışımızı kararttın. Söyle bakalım şimdi, ne yapacağız?” diyenler oldu.

Baktım ki yol yordam konuşunca sıkılıyorlar. Sonunda “Hiç olmazsa” demeye başladım, “şu bilgileri, bu şer üretici kişileri en yakınızdaki kişiye, komşunuza, köylünüze anlatmakla başlayın!

O kentlerin bazılarına bir-iki yıl sonra uğradım. Bu kez de “Vallahi anlattıkların bir, bir çıktı!” demezler mi? “İyi hoş da çıksa ne olur, çıkmasa ne olur!” Ecel gelmişken “söylemiştim” deyip pay mı çıkaracağız?

*
Kitaplarda çok kişi adı bulunmasından sıkıldığını, okuyamadığını söyleyenlerin (aralarında ne yazık ki gazeteciler bile vardı) sayısı da az değil. Oysa yerli-yabancı çok kişinin adı geçince sıkılanlar, o kişilerin yurdumuzun dirliğini-düzenini bozmak için şebeke kurduklarını; yerlilerle ilişkiyi pekiştirdiklerini ve hatta partilerini ele geçirdiklerini görünce şaşırıyorlar! Zamanında uyanıp önlememişler!

Hayır, hayır; bu sözlerim partilerin Anadolu teşkilatlarının yönetimini ele geçirenlere değil! Onlar, belediye başkanlığı, belediye meclis üyeliği, il genel meclis üyeliği, milletvekilliği elde etme umuduyla kongre pazarlığındalar. Alelade, “zoraki liderlerinin” alelade müritlerine, iki satır kitap okumayan delegelerine diyecek söz yok!

Baksanıza “Zoraki Lider” içindekileri “otonomi”, “kültürel özerklik”, “genel af” diye parça parça bağırmış! Oysa onlar hala, Yeni-Kürt Açılımı parti yönetiminde bile konuşulmuyor, diye yakınıyorlar!

Fırka, parti olmuş. Zoraki Genel Başkan, 19 Mayıs!’ı anmak için İslam inkılâpçılarından izin istiyor. Samsun’a akşam karanlığında gidiyor. ABD’ye “Biz AKP’den daha iyi beceririz” diye bayrak gösterip duruyor. Haklıdırlar, onlar AKP’den daha iyi beceriyorlar; muhalefet eder gibi yapıp, şeyhlere, şıhlara “biat” yarışına giriyorlar! Adları ve emperyalistlere hizmetleri elbette unutulmayacak!

Her neyse; o Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kurucusu, ilk Genel Başkanı, Bağımsızlığın Kumandanı, 1931’de sormuş işte: “Siz burada ne yapıyorsunuz?!


Mustafa YILDIRIM / 15 Haziran 2012 - Ankara


Not: Türkçe cinayetine karşı savaşım ve destek için: “www.10dakika.tv

 
Amerikan Osmanlıcısının "Osmanlı Hıyarı" / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 08 Haziran 2012 17:58

Osmanlı imparatorluğu döneminden beri önü denize açılırdı Eminönü camisinin.

Osmanlıcı” yönetim camiyle denizin arasına taş-toprak yığdı; üstüne de ray döşedi ve denize açılan güzelim alanı bir baştan bir başa su kanalı gibi uzanan bir yolla kesti. Ne gam, yakınlarda Osmanlı lokantası açıldı.

Haydarpaşa’dan başlamıştı dünyanın en uzun demiryolu. Şam’a, Der’a’ya, Amman’a, Medine’ye uzandı. Toroslardaki uzun tüneller, emperyalizmin Birinci İşgal Savaşı’nın sonlarında tamamlandı. 

Olsun varsın! 

Anadolu’yu payitahtla buluşturan, zabitleri cepheye yollayan, Marmara’nın lacivert sularına renk katan, Sarayburnu’na deniz ötesinden selam veren Haydarpaşa Garı özelleşip, demiryolundan kopacak ve soysuzlaşacak! Kim bilir Haydarpaşa Garı’nda artık ne alınıp ne satılacak!

Baksanıza Ankara’da taşınmaz alıp satan tüccar bile “Osmanlı Emlak” diye yazmış tabelasına!

Küçücük beldelere estetikten, köstetikten yoksun camiler konduruyorlar. Eskiden küçük camilerin çatıları kırmızı kiremittendi. Şimdiler de kubbeler betondan. Ancak daha “kutsal” olsun, diye çiğ yeşile boyuyorlar!

Öylesine koyu “Osmanlıcı” olmuşlar ki, dünyanın en güzel yapılarından Sultanahmet camisinin bulutlara yükselen dört minaresinin ötesine gökdelen dikmişler; dört minare arasından ufku kapatmışlar! Hem yetmemiş asırlık çınarları da kesmişler! (Yeşilciler, çevreciler, doğacılardan ses var mı?)

Tuh, tuh” demeye gerek yok! AVM’ de İsviçre sermayeli kocaman dükkân, dükkânda kocaman ekmek satılıyor; kocaman etiketinde “Osmanlı Ekmeği” yazıyor!

Osmanlı pilavı, Osmanlı ayva tatlısı, Osmanlı pilavı, Osmanlı turşusu, Osmanlı kahvesi…

Yanlış okumadınız, adam listeye yazmış: “Osmanlı kahvesi” diye.

Diyelim ki Yugoslavya’ya gittiniz. Sahat Megdanı’ndan (Saat Meydanı) Sava ırmağının kıyısına indiniz. Yorgunluk kahvesi içeceksiniz. Garson “Osman kafa” demez de “Turska kafa” diye getirir Türk kahvesini.


Tarihte “Osmanlı” diye başlayan yemek, içecek adları kullanılmamış. Olsun varsın; onlar hem “İslamcı” hem de “Osmanlıcı” ya yeter de artar!

Bu nasıl iş? Osmanlıcıklar, ama Osmanlı’nın Türk ordularıyla savunduğu Ortadoğu’yu şimdi emperyalistler işgal etsin diye çırpınıp duruyorlar!

Türklere ilişkin ne varsa yok etmeye çalışıyorlar. Bu nedenledir “Osmanlı”yı “Türk“ sözcüğünün yerine geçirmeleri.


“Türk” korkusuna “olta çengeli”

Para birimimizin adı “TL”, yani “Türk Lirası”na bile dayanamamışlar! “T” harfi “Türk” diye okunuyor ya, “TL” yi kaldırmışlar; Türkçe yazımında benzeri bile olmayan sağa dönük balık oltasını paraya yakıştırmışlar!

Yeni “çengel” daha paralarda bile basılmadan çengeli kullanan kullanana. Hem de adındaki “cumhuriyet” sözcüğüyle yetinen yayıncılar, cumhuriyetçiliği, ulusalcılığı kimseciklere bırakmayanlar “çengel” para birimini pek sevdiler!

Olsun!

Osmanlı”yı tencereye sığdırıp kapağını süsleyenlere uymak modadır şimdi!

Kapağı kaldır, kaşığı daldır! “Osmanlı hıyarı” ile çeşnilenmiş “Osmanlı kebabı” da olabilir! Şansınıza ne yemek düşerse!


Mustafa YILDIRIM / 7 Haziran 2012


Not: Türkçe cinayetine karşı savaşım ve destek için: “www.10dakika.tv

 

Son Güncelleme: Cumartesi, 09 Haziran 2012 14:55
 
Uludere ya da Murdoch'la Sorun!.. / Müyesser YILDIZ PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 26 Mayıs 2012 15:25

Erdoğan "The Empty Quarter"yi okudu mu?

Başbakan Erdoğan’a göre, Wall Street Journal’ın Uludere istihbaratına ilişkin haberi yalan. Dahası seçimlerde Başkan Obama’yı zor duruma düşürmek için yapılmış. Kabul. Kabul, ama Pentagon da mı Obama’nın seçimleri kaybetmesini istiyor? Onun için mi WSJ’ın haberini net bir şekilde yalanlamadı? Obama’nın, Savunma Bakanı -ve CIA eski şefi- Panetta’yı derhal azletmesi gerekmez miydi?

Aslında can alıcı açıklamayı AKP’nin ikinci ismi Hüseyin Çelik yaptı. İşte o sözleri:

"Haberi yapan Murdoch’un gazetesi. Murdoch’un gazetelerinin İngiltere’de ne halde olduğunu, kaç kişinin gözaltına alınıp tutuklandığını herkes biliyor."

Doğru bir tespit. Ama, lâkin, fakat benim de tespitlerim var. Hemen sıralayayım:


    • Biz tutuklu gazeteciler meselesi ne zaman gündeme gelse Başbakan Erdoğan bizleri "terörist, tecavüzcü, soyguncu" ilân etti. Hep de Murdoch’un gazeteleri ile ilgili telekulak soruşturmasında gözaltına alınan gazetecileri örnek verdi. İddialara göre, adamlar birçok kişiyi yasadışı dinlemiş, polise rüşvet vermiş. Silivri’de bu durumda kimse yok; ama Başbakan Murdoch gazetecileri örneğinde ısrar etti.

    • İngiltere’deki soruşturma Murdoch’a kadar uzandı. Hatta İngiltere Parlamentosu bünyesinde bir komisyon kuruldu ve bu komisyonun hazırladığı raporda Murdoch da suçlandı. Komisyon: "Rupert Murdoch büyük uluslararası bir şirketi yönetme faaliyetine uygun biri değil." sonucuna vardı. Ayrıca Murdoch’un yüzde 39’una sahip olduğu İngiltere’nin ünlü Sky TV’sini kontrol etmemesi gerektiğini ima etti.

    • Tam o günlerde Murdoch’un şu Uludere haberini de yayınlayan WSJ’yi, Murdoch’un şirketi News Corporation’un ATV ve Sabah’a talip olduğunu, bunun için 1 milyar doların gözden çıkarıldığını duyurdu.

    • Ve Başbakan Erdoğan yine o günlerde Bay Murdoch’u Başbakanlık’ta kabul edip tam 1 saat 10 dakika görüştü. Görüşmeyle ilgili olarak AA ve yandaş medyanın aldığı bilgilere göre, "Murdoch medya sektörü açısından Türkiye’yi önemli bir ülke olarak gördüklerini ve yatırımlarını artırmayı arzuladıklarını" söylemişti. Ayrıca Sky Tv, Arapça haber kanalı açmayı planlıyordu. Elbette ATV ve Sabah’a da talip olmuştu.


AKP’nin 2 numaralı ismi Hüseyin Çelik’in Uludere haberinden sonra Wall Street Journal’la ilgili yaptığı açıklamayı esas alırsak, aklınıza ne gelir? En azından: "Böyle sabıkalı bir adamla ne görüşüldü?" diye sorulmaz mı?

Murdoch’un Başbakanlık ziyaretine John Philby’e ait, ilk baskısı 1933’de yapılan, "The Empty Quarter" isimli bir kitapla geldiği ve bunu Erdoğan’a hediye ettiği de yazılmıştı. John Philby kim? Osmanlı’ya karşı Arap isyanını ateşleyen meşhur Arabistan’lı Lawrence’ın amiri; yani kıdemli casus. Ya kitabın ismi? Düz İngilizce’de "Boş Çeyrek" diye tercüme edilebilir; ama İngilizce’de Arabistan Çölü için kullanılan bir terim. Bu çölün en önemli özelliği de en verimli petrol sahası Gaffar ve Şeyba’nın The Empty Quarter’ın tam ortasında bulunması.

Acaba Murdoch’un böyle bir hediyeden "muradı" neydi ve acaba Başbakan Erdoğan o kitabı okudu mu?

Önemli bir soru daha; Cumhurbaşkanı Gül ABD yolunda, WSJ’ın Uludere haberinden önceden haberdar olduklarını söyleyiverdi. 27 Nisan muhtırasından 1 saat önce haberi olan, Suriye’deki gelişmeleri dakika dakika izleyen Gül, bunu da biliyormuş. Öyleyse naçizane bir sorum olacak: neden engellemediler? "Elin adamlarına sansür olur mu?" diyeceksiniz. Peki, niye WSJ yazarlarının sorularına 3 hafta boyunca cevap verilmesini, en azından Türkiye’nin tezlerinin de haberde yer almasını sağlamadılar? Sözün özü; bu pilav daha çok su kaldırır!..

Silivri’den kucak dolusu sevgiler…


Müyesser YILDIZ
21 Mayıs 2012
Silivri


 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 8 / 13
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!