Mustafa YILDIRIM

Mustafa YILDIRIM



Utanç - 1 / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 01 Eylül 2013 20:20
98 YIL SONRA EŞKIYA DEVLETLERE TAM ORTAKLIK

Tam 9 yıl önce Türkleri, Irak işgaline ortak ettiklerini yazdığım satırları değiştirmeye gerek yok! Suriye de işgal ve parçalanma dönemine girdi. Pazarlıklar ve kanlı çatışmalar!.. Türkiye’de ABD ile ortaklık yarışına giren AKP ve Atlantikçi CHP’nin Atlantikçi Turuncu Cuntası… Ekleyecek ne kaldı ki?! 2003’te yazdıklarımı yineliyorum:

85 yıl önce, İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya ve ABD'den oluşan devletler grubu, yedeklerinde Yunanistan, Pontus ve Ermeni Taşnak Sütyun cemiyetleri, Al-Ahd ve el Fetat gibi gizli Arap cemiyetleri, Hüseyin bin Haşimi-Faysal bin Hüseyin bin Haşimi, Abdullah bin Hüseyin bin Haşimi kuvvetleri ve Sion-Nili Yahudi ırkçıları ile Afrika'ya, Ortadoğu'ya, Doğu Avrupa'ya, Kafkasya'ya saldırmıştı. 

Kafkasya ile Türkiye'nin doğusu Rusya'ya ve Ermenilere, Karadeniz kıyıları Rusya-Amerika himayesinde Yunana, güneydoğusu İngiltere ve Fransa'ya, batısı Yunanistan'a, güneyi İtalya ve Fransa'ya verilmişti. İngiltere-Fransa ve ABD arasındaki gizli anlaşmaya göre, Basra-Amara-Bağdat-Musul ve Siirt'e dek uzanan topraklar ve Akdeniz kıyılarından başlayarak Filistin, Şeria ırmağı doğusundaki (şimdi Ürdün) topraklar, İngiltere'nin oldu. Nüfusa oranları % 10'u geçmeyen Yahudi göçmenlere, Batı Avrupa ve ABD desteğiyle, Filistin sonradan bağışlanacaktı. 

Mekkeli Haşimi sülalesinin son temsilcisi Hüseyin bin Haşimi ve oğlu Faysal, Suriye’nin, Çukurova’nın, Mersin’e dek uzanan kıyılarda büyük Arap devleti kurmak için İngilizlerle anlaşmışlardı; ancak sonunda Lübnan, Şam, Hama, Humus, Halep, Antakya, Adana, Maraş, Antep, Fransa'nın oldu. ABD ise, Türkiye'deki 60 yıllık misyoner, kolej, mektep ve imtiyazlı tüccarlık derken, Ermenileri kendi uyruğu yapmıştı. 85 yıl önce Türkiye'nin kuzeydoğusundan başlayarak Adana'yı içine alacak bir Ermeni devleti, ABD'nin bölgedeki maşası olacaktı.

İşgalciler saldırdılar. Pakistan'dan Keşmir'den getirilmiş tugaylar, Yahudi göçmenlerden oluşmuş bir Yahudi Tugayı, İngiltere işgali altındaki Avustralya'dan, Kanada'dan getirilen tümenler, Arabistan'daki Haşimi aşiretinin başını çektiği bazı Bedevi aşiretleri; Şam, Beyrut ve Bağdat'ta işbirlikçi gizli Arap dernekleri (şimdi onlara sivil toplum örgütü diyorlar) ile İngiliz-Amerikan destekli Siyonist Derneği işbirliğiyle kurulmuş militan örgütler bulunuyordu.

Osmanlı Hanedanlığı’nca Almanların kumandasına verilmesinin ağır sonuçlarına karşın Türk ordusu, o zamanın Hıristiyan-Müslüman İşgal Koalisyonuna karşı direndi. Basra'da, Amara'da, Bağdat'ta, Kerkük'te, Süleymaniye'de, Necef'te, Musul'da direndiler.

Gazze'de, tüm Filistin'de, Beyrut'ta, Halep'te, Antakya'da direndiler.

Aden'de, Asir'de, Taif'te, Mekke'de, Cidde'de, Medine'de, Akabe'de, Maan'da, Amman'da, Lut gölü çevresinde savaştılar.

Yaşları 16-24 arasında, öğretmenler, tıp öğrencileri, mühendislik öğrencileri, ziraat mektebi öğrencileri, hukuk, mülkiye öğrencileri… Halepli, Hamalı, Edirneli, Şumnulu, Serezli, Selanikli, Karslı, Batmanlı, Şırnaklı, Ordulu, Rizeli, İstanbullu, İzmirli gençler o zaman işgalcilere karşı savaştılar. Helen saldırılarından, Roma işgallerinden 1500 yıl ve Batı Avrupa'dan gelen Haçlı saldırılarından 1000 yıl sonra yeni işgalcilere karşı savaştılar. Yüz binlercesi şehit, gazi ve esir oldu; ama savaştılar!

Sağ ve sağlam kalanlar Anadolu’ya döndüler ve aynı işgalcilere karşı savaşmayı sürdürdüler ve emperyalizmi 1922 sonunda pes ettirdiler. Büyük İşgal Koalisyonuyla birlikte olan Ortadoğulular gördüler ki işgalcilerin kölesi olmuşlar. İşgalcilerle işbirliği yapan Haşimi sülalesine krallıklar bağışlandı. Yahudiler de işgalcinin kanatları arasında Filistin'e gelip yeni saldırılara giriştiler ve hâlâ saldırıyorlar!

85 yıl önce işgalcilere ve hainlere karşı savaşan o Türklerin çocuklarını işgalcinin küçük ortağı olarak Basra'ya, Necef'e, Amara'ya, Bağdat'a sürmeye çalıştılar. Bir yandan işgalci soygun düzenini pekiştirecek, bir yandan da işgalcilerin büyük parasal ve askeri desteğini alan İsrail saldıracak!

Sırada Suriye, sırada Ürdün, sırada Mısır, sırada İran, pek yakında Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Hazar'ın ötesi sömürge olacak!

Ve oralarda toprağa düşmüşlerin çocukları, sömürgecilerin üç buçuk dolara kiralanmış barış(!) gücü olacak! Sömürgeciler, 85 yıl önce olduğu gibi, oralarda kukla yönetimler kuracaklar, Irak'ta parçalanmış din devleti, kukla Kürt devleti… Suriyer kuzeyinde Kürt-Arap devleti… O topraklara düşmüşlerin torunları, o kuklaların can güvenliğini sağlamak üzere, işgalcinin askeri olacak!

İşte o gün, tezkereyi onaylamak için TBMM’de kalkan 358 elin ve onlara destek veren Stratejik Ortaklık generallerinin yaptığı buydu!

Hiç kimsenin kuşkusu olmasın; bu hesap tutmayacak!

O zamanlarda da işgalciye ortak olan nazırlar, Alman ve İngiliz sevdalısı Erkan-ı Harb zabitleri, Batı'dan gelecek krediye tamah eden büyük devlet yöneticileri ve kumandanları vardı.

O zamanlarda da, devlet parçalamaya aday işbirlikçi Meclisi Mebusan azaları, merkez devlet karşıtı Adem-i Merkeziyetçi azınlık cemiyetleri, patrikhaneler, Arap-Kürt-İslam cemiyetleri vardı.


Ve bu hesap, 85 yıl önce İzmir'in, Bandırma'nın, Trabzon'un, Mersin'in mavi sularında, Çukurova'nın yeşilliklerinde, Kilis'in, Antep'in Diyarbakır'ın düzlüklerinde, Kars'ın yaylalarında görülmüştü.

Tarih, uşaklığı ve maşalığı seçenlerin sayısının hep az olduğunu yazar! Öyle uzun dönemler olur ki, o eşkıyalar ve yedekleri kazanır gibi görünürler, ama onların hepsi tarihin kirli çöplüğünde yerlerini alırlar!

Çünkü insanlık iyiye, güzele ve kardeşliğe yürümektedir. Bu yolda can verenlerse tarihin çöplüğünde değil altın sayfalarında, halkın türkülerinde, efsanelerinde onurlu yerlerini alırlar!

8.10.2003 (M. Yıldırım, Savaşmadan Yenilmek, UDY, 2007 kitabından)

Son Güncelleme: Pazar, 01 Eylül 2013 20:20
 
Süvarinin Ruhu Haini Boğacak / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 30 Ağustos 2013 16:07
Arkadaş! Esarette saçlarına aklar düşmüş; ama biliyorum ki kararlılığın hiç eksilmeyecek. Ne seni ne de Kurtkayası Süvarilerini unuttum!


Büyük taarruza hazırlanılıyordu. İstiklal Meclisi’nde yüreklendirici konuşmalar yapılması kararlaştırılmıştı. Hamdullah Suphi Bey, ulusal kurtuluş savaşını değerlendirirken “(bizimkisi) mukaddes cinnet” dedi. Başkumandan Mustafa Kemal, yanında oturana kızgınlıkla “Ne diyor bu?” dedi ve birden sesini yükseltti: “Ne demek cinnet?! Millî mücadele hesap işidir, hesap!”

Dilerseniz Başkumandan’ın sözünü gençler için yineleyelim: Ne çılgınlığı?! Ulusal savaşım hesap işidir, hesap!”

Aslına bakarsanız İstiklal Meclisi’nde Mustafa Kemal’in Başkumandanlığı’na karşı çıkanlar da az değildi. 


Hesapsızlık felakettir!

Savaşın hesaplarını çözümleyebilmek için günümüzün değme bilgisayar programları yetmez! Hem içerde hem dışarıda sürdürülen alçaklığa karşı, Meclisteki sinsi darbecilere karşı sürdürülen savaş. Halife Sultan Vahidettin’in isteğiyle, Moudros adasında orduyu, jandarmayı, polis teşkilatını, haberleşme ağını (o günlerde Telgraf, bugün Telekom), demiryollarını, tersaneleri, yurdun topraklarını teslim etmişlerdi. İstiklal Savaşçılarına halk desteği, neredeyse yok denecek denli azdı. Padişahla başlayan teslimiyetçilik ve ihanet önde gidiyordu.

Yokluk ve yoksullukta gece-gündüz, aklın yolundan ayrılmadan, ince ince örülüyordu İstiklal Harbi -Bağımsızlık Savaşı. En kısa savaş hattında bile eldeki olanaklar, her bir savaşçı, her bir mermi kılı kırk yararak değerlendiriliyordu.


26 Ağustos 1922 ve tam zamanında

Öyle İngiliz generalinin ağzıyla “Crazy Turks”, birden şahlanıp, öne atılmamıştı. En küçük birliğin saldırı ya da savunma yeri, sayısı, görev sınırları önceden belirlenmişti. Savaşçıların sayıları azdı; ama komutanları aklı başındaydı. Çoğu liselerden, öğretmen mekteplerinden alınıp ik-üç aylık kurlarda yetiştirilmiş, 19-24 yaşında gençlerdi. En kilit görevi, tam zamanında yerine getirenlere bir örnektir Kocatepe’ye birkaç Km uzaklıktaki Kurtkayası’nda savaşanlar.

Bundan tam 11 yıl önceydi. Afyon-Çay-Akşehir yoluna çıktıktan 3 km sonra sağa döndük. Düz ovadan dağlara çıkmaya başladık: Birbirinin ardına sıralanmış sivri tepeler, vadiler... Uzaklarda, karlı dorukları görünen Sultandağı, önümüzde, yılan gibi kıvrılıp yükselen yol... Afyon çok gerilerde kaldı. Son dönemeci geçince sol yanımızda ilginç kayalar: Gökten yere atılıp da oturtulmuş ve birbirinin sırtına binmiş, özenle bıçkıdan geçirilmişçesine düzgün levhalar gibi, yüksek, keskin kenarlı, dipleri yeşil-mor yosunlu kızıl kayalar…

Ortalardaki en büyük kayanın tepesi tıraşlanmış gibi düz. O düzlüğe sonradan konulmuş gibi duran, kalın levha biçiminde bir başka kaya... İşte o kaya uzaktan, yere oturmuş, başını göğe kaldırmış, uluyan, tüyleri bozkırlarda kızıllaşmış bir kurda benziyor. Yörenin Türkmenleri işte o kayalığa “Kurtkayası” demişler.

Karşımızdaki tepelerin arasında, eteklere yerleşmiş, kırmızı kiremitli evleriyle Büyükkalecik. Kurtkayası’nı yüz metre geçince solumuzda düzgün duvarlı üst üste yerleşmiş üç teras. Teraslarda alçak boylu çamlar. Yola bakan duvarda üç metreye bir buçuk metre boyutlarında bir mermer levha. 26-27 Ağustos 1922’de boğazı tutan 2500 kişilik Yunan garnizonunun tel örgülerini parçalayarak, işgalcileri boğazdan Afyon’a doğru süren 131. Alay, 36. Süvari Bölüğünün öyküsü anlatıyor.

Görev: 26 Ağustos 1922 sabahı, top sesiyle, ne bir dakika erken ve ne de bir dakika geç, tam zamanında işgalciye saldırılacak!erken saldırılacak!


İstiklal-Bağımsızlık Ruhu

Bölük Komutanı Bayburtlu Üsteğmen Agâh Efendi, yardımcısı Sinoplu Teğmen Feyzullah ve 150 süvari, atlarını aşağılardaki bıraktılar. Gece boyunca sürünerek dik yamacı tırmandılar. Kurtkayası’na otuz metre kala çakırdikenlerinin arasına uzandılar. Karanlığı delen bakışları işgalcinin dikenli teline odaklandı; soluklarını tuttular, işaret topunun sesini duymak için kıpırtısız beklediler.

Tanyeri ışırken top sesi duyuldu. Kumandan Agâh Efendi tel örgülere doğru atıldı; ilk telin üstünden atlarken “İleri!” diye bağırarak koştu; ikinci tel örgüyü aşarken alnından vurulup düştü. Feyzullah Efendi, bir an ona baktı ve “İleri!” diye haykırarak son tel örgüyü aştı. Akasından gelen süvariler kayalığın altına yerleştiler ve tüfeklerinin tetiklerine bastılar.

26 Ağustos sabahı başlayan çatışma, gece boyunca da sürdü. 27 Ağustos öğleden sonra süvarilerin mermileri tükeniyordu.

Sağ kalanlarla birlikte yaralananların bir bölümü de ölümüne direniyorlardı. İkindiye doğru Büyükkalecik arkalarından yetişen 131. Alayın yardımcı güçlerini gürünce aşağıdaki dere kıyısında tutunmaya çalışan işgalcilerin üstüne atıldılar. Yunan birliğinden sağ kalanlar Afyon’a doğru kaçtılar.

Büyükkalecik’ten koşup gelen yaşlılar, kadınlar ve çocuklar, Kumandan Agâh Efendi ve Feyzullah Efendi ile 100 süvariyi kaya diplerinden, çalı altlarından kucakladılar ve yamaçta toprağa verdiler. Türkmen köylüler, kurtuluşlarına sevinmeyi unutarak gece boyu toprağa düşenlere ağıt yaktılar; yaşlılar dualar ettiler, şehitlere şükrettiler.


Yıldızı özleyen hilâlin altında

Daha sonraları şehitlerin künyeleri kabirlerinin başına konan ak mermerlere yazıldı. Şehit süvarilerden 16-18 yaşlarındakiler çoğunluktaydı. Kırklı yaşlarında olanlar da vardı. Şimdi terasta çamların gölgesinde, Karadenizliler, İç Anadolular, Halepliler, Egeliler, Akdenizliler, koyun koyuna yatıyorlar. “Yerel tarih” safsatalarını yalanlarcasına, bu yurdun (moda deyimle “coğrafya” değil) tarihinin ulusal tarih olduğunu kanıtlarcasına, yan yana, arka arkaya yatıyorlar.

En üst terasta, birkaç basamak erişilen, Selçuk mimarisine uygun, dört direk ve göğe yükselen kubbenin miğfer başında karanlıkta ışıldayan yıldızı özlemle çağıran bir hilal… Kubbenin altında yan yana iki kabir, kabirlerin arasındaki ince, narin direkte esen yelle çırpınan İstiklal Bayrağı-Bağımsızlık Bayrağı… Kabirlerin kitabelerinde künyeleri:

Bayburtlu Ziver Oğlu Yüzbaşı Agâh (24)
Sinoplu Ahmet Oğlu Feyzullah (22)



Yeni erdemli utkular için

Karanlık günlerimizde “30 Ağustos” utkusunu kutlamak yerine “nihayetinde vatana namus borçlarını ödeyenler” gibi silkinmek ve kendi ruhumuzu temizleyerek işe başlamak asıl görevdir!

Vicdanlarını Batı-Doğu emperyalistlerine kiraya verenlerin içi boş nutukları, Kocatepe-Kurtkayası’nda toprağa düşen 16-18 yaşlarındaki şehit süvarileri unutturamayacak ve Türk askeri yeni işgalcilerin maşası olmayacak!

O süvarilerin ruhunu taşıyan gençler, kâğıt üstündeki Başkomutanları, onların emrine kayıtsız-koşulsuz giren sözde komutanları, rol kesen sözde genel başkanları çok, ama çok yanıltacaklar!

Gün, şenlik günü değil, savaşım günüdür!

Gençlerimiz, başka devletlerin gücüne değil, yalnızca ve yalnızca kendi güçlerine güvenerek bayrağı yeniden yükseklere kaldıracaklar!

Yoksa siz duymuyor musunuz? Üsteğmen Agâh’ın, Teğmen Feyzullah’ın ve süvarilerinin sesi geliyor karanlığın ötesinden: Akdeniz, Akdeniz - Suları berrak deniz – Bırak geçeyim – Karşıda yar ağlıyor…

Ve diyorlar ki:

Dağları-ovaları kurtarmak için ateşi önce yüreklerinizde yakın ve korkunuzu söküp atın!

Yaşasın, 30 Ağustos Bağımsızlık Utkusu!

Mustafa YILDIRIM / 30 Ağustos 2013
Son Güncelleme: Cumartesi, 31 Ağustos 2013 13:16
 
Gözüne Dört Parmak Girince… / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 28 Ağustos 2013 19:39
Tunceli iline (O, ‘Dersim’ diyor) gitti, aldı mikrofonu eline ve “Ayrılıkçılık yapılmasına izin vermeyeceğim!” diye bağırdı.

Ancak bize rahat yok! Hem yeni Halife Sultana demediğini bırakmıyor, hem de “vermeyeceğim”, “canına okurum” diye bağırarak, azarlayarak ondan aşağı kalmıyor! 

Her neyse “ayrılıkçılığa izin vermeyecek” de, Tunceli-Pülümür dağlarında dalgalandırılan PKK bayrağından söz etmiyor. Oysa Tunceli Milletvekili ve Cumhuriyetin TBMM’deki tek savunucusu Sayın Kamer Genç oralara dek gitmiş ve dalgalanan PKK bayraklarını gazetecilere göstermişti.

Bağdat’a giriyor, Kerkük’e yanaşamıyor; ama ikide bir, “barış içinde konuşur çözeriz” diyor da Türkiye’nin Suriye sınırını ortadan kaldıranlara sesini çıkarmıyor!

CHP’den ABD’ye yolladığı adamları Hocaefendi kuruluşunun toplantısına katılıyor. Yetmiyor; aynı adamlar, Hocaefendi’nin kurdurduğu Rumi Forum denen özel merkeze gidiyorlar; muhabbet eyliyorlar! Adamların başında gönderilen kişi, Türkiye’ye döndüğünde Hocaefendi ilişkisi sorulunca sinirleniyor; “Bir sorun bakalım” diyor, “Neden gittik?

Hocaefendi’nin yakınlarıyla ABD’de görüşmelerinin yararını, “Biz onları dinledik, anlamaya çalıştık; onlara da kendimizi anlattık!” diye açıklıyor! İyi de Hocaefendi’nin dostlarını anlamak için ta oralara gitmeye ne gerek vardı? Silivri’ye gitmek, İlköğretim okullarının tümüne asılıveren “İmam Hatip Ortaokulu” tabelalarını görmek, gaz fişekleriyle ölenlerin, sakat kalanların fotoğraflarına bakmak yetmiyor muydu? Zaten Rumicilerin pek çok yakını partinizde değil mi? Merak bu ya! ABD’de çay-kahve içerek “muhabbet” ettikleri Rumi’nin üst katındaki AEI (Bkz. Sivil Örümceğin Ağında, Ekler Bölümü) denen operasyonel kuruluşa da uğradılar mı?

*

CHP’nin Umum Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Bey aklımızı karıştıran şu soruları hemen yanıtlasa önce CHP yandaşları rahatlayacak:

    Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sınırları siliniyor, PKK devleti kuruldu, CHP bir şey yapmayacak mı?

    Çocuklarımızın, torunlarımızın okulları medreseye çevrildi. Eksik olmayın, sizin örtülü desteğinizle 4+4+4 oyunuyla başarıldı. Şimdi siz, kem-küm etmekle mi yetineceksiniz, yoksa partililerinizle birlikte okulların bahçelerine mi gideceksiniz?

    Başbakana laf atmaktan ve bize de “Seçimi bekleyin!” demekten başka bir iş yapacak mısınız?


Bunları yapmayacaksanız, TBMM’de ha 101 yerine 181 kişi olmuşsunuz; ha “ulusalcı” gösterip Washington’dan yumruk sallamışsınız, ne yazar? Ne yazar, vatanımız ve özgürlüğümüz elden gittikten sonra?

Gözünüze sokulan dört parmakla ve içinizdeki Dersim Kürtçülüğü kurduyla kıvranacağınıza, kıvırtmadan açıklayın görüşlerinizi!

Tıpkı iktidardakilerin ya da Apo’nun yaptığı gibi açıkça konuşun! Sizde de yürek var; Atatürk’e laf atmanızdan belliydi! Haydi bakalım, her olaydan sonra Amerika’ya, şeyhlere, Başbakan’a kulak vererek iki gün bekleyip nabızlara göre şerbet vermek yerine, bir kez de siz herkesten önce döküverin içinizdekileri! Akil adamları ilk siz icat etmiştiniz! Şimdi “açılım”, “barışın dili”, “akil adamlar” vs. diyerek eveleyip gevelemeden konuşunuz:

    ABD’yi, İran’ı, İsrail’i Suriye’de istiyor musunuz? Mısır’ın, Libya’nın, Tunus’un ulusal devletlerinin yıkılmasından yanaydınız; şimdi ne diyorsunuz?

    İhvan-Müslüman Kardeşlerin Türkiye’deki egemenliğinden yana mısınız? Gözünüze sokulan dört parmağı ne yapacaksınız?

    Türkiye’de “Demokratik Özerklik” yaftası altında PKK devletini istiyor musunuz?

    Türk ordusunun subaylarının içeri tıkılmalarına karşı somut tutumunuz nedir?

    Halkı şu-bu belediye başkan adayınızla oyalamanın sırası değil; çünkü Türk devletinin sınırlarının ırzına geçileli çok oldu; CHP yönetimi ve atanmış delegeleri, vekilleri halkın önünü kesmeyi sürdürecek mi?


Daha çok soru var; ama iktidar-muhalefet baskısı dillendirmeye izin vermiyor!

Mustafa YILDIRIM / 25 Ağustos 2013
Not:
CHP’deki oyunları, gelmiş-geçmiş yönetimler sultasının perde arkasını merak edenler için: Mazlum Vural, “CHP Nasıl ‘yeni-chp’ oldu?”, Köstebek Kitap, İstanbul, 2012
Son Güncelleme: Çarşamba, 28 Ağustos 2013 19:40
 
İntikam mı Yoksa Davanın Aslı mı? / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 17 Ağustos 2013 04:32
Onlarca yılı, kanlı olayları unutmuşçasına diyorsun ki:
Olur mu bu kadar şiddet, bu ölümler?



Ancak O, sana vururken belki de diyor ki:

Sen dinsizsin! Sen var ya sen, İslam hükümetine karşı kin ve nefretle saldıran bir Allahsızsın!



Sen diyorsun ki:
Hiç yalan söylenir mi? Müslüman, insana böyle kıyar mı?” 



İşte şimdi yanılıyorsun; çünkü O da diyor ki:

Allah’ın isteğini yerine getirirken ilke değişir: Güçlüklerle karşılaştığımızda ve düşmanı yanıltmak gerektiğinde kendimizi koruyalım diye Allah insanoğluna yalan söylemeyi öğretti. Yenilmek ve inancımızı tehlikeye atma bahasına doğruluğa bağlı mı kalmalıyız? 

Biz, ‘Hayır!’ diyoruz. 

Diyorlar ki ‘Öldürme!’ Fakat Yaradan’ın kendisi bize öldürmeyi öğretti… Öyleyse, inancımızın zaferi için gerektiğinde öldürmeyecek miyiz? Aldatma, dolandırma, düzen kurma, hile, hırsızlık ve öldürmek birer araçtır.



Sözler, İhvan’ın (Müslüman Kardeşler örgütünün) yolunu yol edinmiş, İslam Fedaileri kurucusu İranlı Safevi’nin 1946’daki fetvasından. Şu sözler de ondan 40 yıl sonra, dava arkadaşı Rehber İmam’dan:

İslam öldürmemelidir diyenler anlamıyorlar. Öldürmek insana verilmiş kutsal armağandır. Öldürmeyi ve kıyımı kabul etmeyen bir din eksiktir…



Şimdi de sen kalkıp diyorsun ki:
Bundan bize ne? Biz onlara benzemeyiz!



O, seni hemen yanıtlıyor:

Özürlü ya da engelli olmadıkları sürece bütün yetişkin erkeklerin, dünyanın tüm ülkelerinde İslam inancını kabul ettirmek için ülkeleri fethetmek amacıyla kendilerini geliştirmeleri İslam’ın farzıdır…

İslam der ki; onlar sizi öldürmeden inançsızların tümünü öldürün! İslam diyor ki; Onları öldürün, kılıcınızı indirin ve (ordularını) dağıtın… İnsanlar kılıç olmadan itaat etmez! Kılıç cennetin kapısını açan anahtardır ve (kapı) yalnızca Kutsal Savaşçılara (cihat erlerine) açıktır!



Ancak sen birden unutuyorsun kanlı günleri ve diyorsun ki:
Bu kesici-doğrayıcı aletler, bu çivili sopalar da neyin nesi?!



Oysa Rehber İmam’ın ölüm fetvacısı Hocatül-İslam Başyargıcı diyor ki:

İslam’ın ayaklar altına alındığını gören ve bunu önlemek için bir şey yapmayan bir imanlının sonu, cehennemin yedi kat dibidir. Ancak (o imanlı) eline bir tabanca, bir hançer, bir ekmek bıçağı ya da bir taş alır ve iman düşmanlarını öldürürse cennetteki yeri (şimdiden) hazırdır.



Sen diyorsun ki:
Böyle ağır ceza mı olur?!



Hiç düşünmüyorsun ki O, içinden neler geçirir:

Sen bizim Üstadımıza, Hocamıza zulmedensin! Deccalın’(din yıkıcısının) uşağısın!



Sen diyorsun ki:
İnsan İstiklâlin ordusuna böyle mi yapar?



Fakat O, belki de Üstad’ın şu sözlerini aklından çıkaramıyordur:

Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar! Yaşamanızı isterseniz, bana ilişmeyiniz! İlişseniz, intikamım muzaaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz!

Ben rahmet-i İlahîden ümid ederim ki: Mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak!
Cesaretiniz varsa ilişiniz! Yapacağınız varsa, göreceğiniz de var!



Sen her şeye karşın diyorsun ki:
İdam etselerdi bari!



Bil ki O, daha parmak kadar çocukken ezberlemiştir Hocasının hukukunu:

İslam’a dâhil olan toplulukların karşısına, engel ve mânia olarak çıkan küfür yığınının başına darbeyi vurma(k), önünü alma(k), darbeyi vurup onu sarsınca, hemen onu teşrih (ameliyat) masasına yatırma(k), kalbine ve kafasına iman enjekte etme(k); sopayı sadece onun içine imanı sokabilmek için tepesine vurup bayıltma(k)... Budur İslam’ın şuuru.



Kıssalardan hisse:

Onlara “yalancı”, “cana kıyıcı” ya da “Haçlıların, Musevilerin işbirlikçisi” demeden önce ulemanın “Deccalın rejimini yıkmak için geçici ortaklıklar kurmak sevaptır” dediklerini de, daha 1950’lerde Vatikan Papasına yoldaşlık mektupları yazdıklarını da anımsamalısının.

Her an değişen dinler arası, mezhepler arası, devletlerarası, şeytanlar arası ittifakları anlamak işin ilk adımıdır.

Ulus devletleri parçalamayı göze almış ABD-AB’nin aklıyla “İhvan da siyaset sürecine dâhil edilmelidir!” deme aldatıcılığına kapılmak yaraya kanlı merhem beklemektir! Ayrıca anımsanmalıdır ki onlar asırlardır “siyaset sürecinde” ilerliyorlar!

“Vay ki, karşısındakini kendisi gibi sanana!”

Mustafa YILDIRIM / 5 Ağustos 2013
Not: Lütfen yazıyı yayınlarken insanoğlunun saçını, sakalını, giyimini aşağılayan resimler koymayınız!

 

 
İstiklâlin Bayrağı Ne Değildir? / Mustafa YILDIRIM PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 31 Temmuz 2013 16:27
Resim

Ay yıldızlı Albayrak
Boyuna asılacak önlük,
Sırttan aşağıya sarkıtılacak pelerin,
Bele bağlanacak peştamal, 
Yemek tabaklarının kenar süsü
değildir!

*

Masanın önünden sarkıtılacak,
Otomobilin kaputuna serilecek,
Başa bağlanacak örtü,
Belden aşağı tutulup sarkıtılacak
Silkelenecek sofra bezi 
değildir!

*

Ay yıldızlı Albayrak,
Emperyalist uşaklarının maskesi,
Mandacıların ve din tüccarlarının tülü,
Kan dökücülerin temizlik bezi
değildir!

*

Ay yıldızlı Albayrak,
Namustur, yere düşürülmez,
Başların üstünde yükseltilir!
Vurulunca düşürülürse yere
Ölümüne kaldırılır daha da yükseğe!

*

Ay yıldızlı Albayrak
İstiklaldir! Özgürlüktür! Onurdur!
Mazlumların umudu,
Dünya barışının simgesidir.
İşbirlikçilerce arada bir kirletilse de,
Yayılmacıların bandırasına ezdirilse de
Yurtsever, kaldırır onu yerden
Öperek yükseltilir yeniden yukarı
Ne yasak dinler, ne dur-durak bilir
Yürür alçakların, kıyıcıların üstüne!

*

Dalgalandırılmıştı
Duatepe’de,
Ulus Dağı’nda,
Akdeniz kıyılarında, Toroslar’da,
Karadeniz ufuklarında,
İhanete inat!
Bugün alanlarda yükseliyor,
Karanlığa, satılmışlara inat!
Daha da yükselecek!
Önce saygıyla, sonra sevgiyle!



29 Temmuz 2013 / Mustafa YILDIRIM
Son Güncelleme: Çarşamba, 31 Temmuz 2013 16:29
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 2 / 13
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!