Seçkin ERGÜN



Sızma / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 17 Şubat 2012 11:07

AKP’li Bekir Bozdağ “Örgütün içine sızmak için onlar gibi suç işlemek şart” diyor.

Her ülkenin istihbarat teşkilatı var. Ve her ülkenin düşman ya da tehdit gördüğü ülkeler, örgütler var. En geçerli uygulama örgüt içinde “muhbir” edinip bilgileri onun üzerinden edinmek. İstihbarat elemanının direk örgüte girip suç işlemesi çok istisnai bir durumdur ve getirisinin çok büyük olması gerekir. Mesela PKK’nın içinde teröristmiş gibi sızıp onlarla birlikte karakol baskınına katılıp askerlere kurşun sıkıyorsan Murat Karayılan gibi birinin kellesini Ankara’ya getirmen gerekiyor.

MİT mensupları PKK içine terörist olarak sızmış. Onlarla birlikte suçlar işlenmiş. Peki bu Türkiye Cumhuriyetine ne fayda sağlamış? O sayede edinilen bilgilerle örgütün askeri kanadına yönelik başarılı ve kapsamlı bir harekat mı yapılmış? Örgütün lojistik gücü mü perişan edilmiş? Finans ağı mı çökertilmiş?

AKP’nin Oslo’da Apo ve Kandille koalisyon hükümeti gibi tavizler verip güç ve görev paylaşımı yapmasına bakılırsa yukarıdaki amaçlananın hiçbirisi olmamış. Peki bu örgüt içine sızma nedir?

Örgüt içine sızma falan yok. İşin aslı şu; AKP doğu illerindeki yobazları devlet kadrolarına alışı gibi PKK’lıları da MİT bünyesinde işe aldı. Yani MİT PKK’nın içine sızmadı, PKK MİT’in, dolayısıyla Devlet içine alındı. Bunların telaşı ondan. Hakan Fidan açıkça PKK’lılara emniyet mensubu olacakları vaadinde bulunmadı mı?

Zaten PKK’lılar da karakollara Ergenekoncu askerleri öldürmek için saldırıyor. Bi nevi adli kolluk kuvveti yani. Silivri’deki hakimlerin, savcıların yükünü azaltıyor. PKK ile mücadele eden tüm subayların hapiste olduğu gerçeğine bakarsak, bu sözün hiç de abartılı olmadığı anlaşılır. PKK ile işbirliği yapanlarınsa nasıl can siperane kollandığı da ortada.

Bu badem bıyıklıların herkesi aptal yerine koymaları gerçekten artık çekilmez oldu. Geçmiş 10 yılda olan her şey bir yana, sadece bu olay bile AKP’nin tüm kadrolarıyla “vatana ihanet” suçuyla Yüce Divan’a çıkarılması için fazlasıyla yeter. Ama Kılıçdaroğlu “ Başbakan basın toplantısı yapsın, durumu açıklasın “ diyor. Durumun nesini açıklayacak? Siyaset kurumunun en yetkin kişisi neler olduğunu anlamamış, Tayyip’in basın toplantısıyla bilgilendirmesini bekliyor. Merak etmesin. Tayyip elbette basın toplantısı yapacak. Gene Kasımpaşa üslubuyla olan biten tüm gelişmeleri unutturup CHP ve Atatürk dönemi saldırılarına devam edip, ulusal değerlere küfrünü sürdürecek. Böylece CHP’de % 25 oyunu biraz daha kemikleştirecek. Bunların siyasetten anladığı işte bu.

Yandaş medya “her devlet, terör örgütüyle pazarlık -müzakere yapar” yalanını her gün tekrarlıyorlar. Ve bunu örneklendirirken de sık sık İngiltere – İRA örneğini veriyorlar. Bu baştan sona yanlış bir örnektir. İRA İngiltere içinde yaşayan etnik bir grubun isyanı değil, işgal altındaki İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele eden bir örgüttür. Bu işgal 1167 yılında başlayıp tam 800 yıl sürdü. 1913 yılında kurulan İRA’nın eylemlerinde 3.585 kişi öldü. PKK, bebek - yaşlı, sivil - asker demeden vahşice öldürdüğü on binlerce insanımızla nasıl bir özgürlük mücadelesi veriliyor? Sadece bu örnek bile konuya ne kadar art niyetli yaklaşıldığını gösteriyor. İngiltere – İRA örneğini vererek Türkiye’yi kendi misakı milli sınırları içinde işgalci güç gibi gösterilmek isteniyor. Demokrasi (!) yalanı da en çok burada gerekiyor. Demokrasi vurgusu yetersiz kaldığı zaman da “İleri Demokrasi (!)” denmeye başlıyor. . .

Herkes AKP ve etrafında toplanın işbirlikçilerin çok güçlü olduğunu sanıyor. Yıkılmaz kale gibi görünen bu yapının en büyük sorumlusu 10 yıldır mecliste onlara eskortluk etmekten başka işe yaramayan muhalefet partileri. AKP bir kanun çıkarıyor, muhalefet “yaptırmayız, buna izin vermeyeceğiz” diye feryat ediyor. Sonunda ne oluyor? O uygulama yapılıyor. Malatya’da ki üs için de yaygara kopardılar. Ne oldu? Üs kuruldu. HSYK, Anaysa Mahkemesi ve Yargıtayın yapısını değiştiren kanunlar. . .ve daha bir çok kanun için hep “buna asla izin vermeyiz” söylemi duyuldu ama hepsi tek tek uygulamaya kondu.

Hedefler gerçekçi ve yapılabilir konmalı. Kimsenin bu milleti psikolojik yıkım yaşatmaya hakkı yok. Ligimizin güçlü takımları yaz dönemi hazırlık kampında antreman maçı yapmak için kendinden zayıf takımları seçiyor. Bu hem kazanma alışkanlığını pekiştirmek, hem özgüveni arttırmak için tercih ediliyor. Sırf ses getirsin, facebook’da tıklanma rekorları kırsın diye ateşli söylemler söyleyip ardından yapılana seyirci kalmak iyi değil. Sonra bir düzine gol yiyip daha lig mücadelesi başlamadan takımın birliktelik olgusu, “bu takımdan bu sene de bişey olmaz” duygusu sabitleniyor.

Hedefin ne olduğu önemli değil. Bazı durumlarda çok küçük bir kazanım devrime giden fitili ateşler. En son ne zaman, hangi konuda kazanım elde ettik? AKP’nin yarattığı bu psikolojik üstünlük onları olduğundan çok daha büyük ve güçlü görünmesini sağlıyor. Bir savcının bir hamlesi AKP ve BDP’yi nasıl paniklettirdi gördünüz. Suçüstü tanımı için çok yerinde bir örnek oldu. Abdullah Gül, Cemil Çiçek, Bülent Arınç, Bekir Bozdağ, Sadullah Ergin, Beşir Atalay gibi AKP’nin tüm kadroları televizyonlara üşüşüp açıklama üstüne açıklamalar yaptı. Doğrusu o panik hallerini görmek çok keyifliydi. Bu paniğin Bekir Bozdağ’ın söylediği gibi “örgüte sızmak için suç işlemiş MİT görevlilerini” korumak için olmadığı çok açık. MİT’e sızmış PKK’lılar teşhir olacak diye hepsinin ödü koptu. Aslında “Sızma” illegal yollarla, irade dışı yapılan eylemdir. Bizim gördüğümüz ve korkunun asıl sebebi sızma değil, PKK’lıları direk işe almalarıdır.

Seçkin UMUT, 16.02.2012, Güncel Meydan
 
Havuz Problemi / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 09 Ocak 2012 22:38
AKP 10 yıldır iktidarda. Geçen 10 yıl boyunca Ulusal değerler paydasında buluşan tüm parti, kurum ve kuruluşlar bu partinin taşeron olduğu, Fetullah Gülen üzerinden CİA’nın hizmetinde olduğu konusunda mutabıklar. Demek ki neymiş; AKP, emperyalizmin tüm imkanlarıyla desteklediği bir oluşum (parti) imiş. Devletin en üst kurumu olan Anaysa Mahkemesi bile haydutluk derecesine varan, eşi benzeri görülmemiş baskılara maruz kalması neticesinde kapatma kararı alamasa da bu partiyi “devlet düşmanı” ilan etti.

Peki AKP’nin sırayla Çankaya Köşkünü, tüm üniversiteleri, YÖK’ü, medyayı, sendikaları, adli tıp ve Tübitak gibi tüm devlet kurumlarını, yargıyı, orduyu, muhalefet partilerini (Baykal operasyonu, seçim arifesinde MHP’nin kaset skandalları), hatta oturduğumuz sitenin apartman yönetimini bile ele geçirmesi hep o arkasındaki büyük güçten mi kaynaklanıyor?

Bu gücün orantısız büyüklüğü tabii tüm dengeleri AKP lehine bozdu. Ama bununla mücadele eden, ediyormuş gibi görünenlerin acemilikleri, yanlış yollara sapmaları, hep AKP’nin gündemine saplanmaları ve en önemlisi de kişisel egoları onların işlerini çok kolaylaştırdı.

Son 10 yılda olan yüzlerce olayı yazmaya gerek yok. En güncel konu olan “yeni anayasa” ve İlker Başbuğ’un tutuklanmasını irdelemek geçmişte yapılan hataların aynısı olması sebebiyle yeterli.

Yeni anayasa AKP’nin ustaca kurduğu ve hemen herkesin içine düşmeyi bırakın, gönüllü atladığı tuzaktı. Size “yeni anayasa”nın ne olduğunu şöyle izah edeyim; Yeni anayasa, içi aç köpekbalıklarıyla dolu havuza dökülen bir kova kandır. AKP son 5 yıldaki medya destekli yoğun uğraşı sonucunda toplumu üç bölümde ayrıştırmayı başardı;

1-) Vatandaşlık – Ümmetçilik
2-) Etnik milliyetçilik
3-) Mezhep ayrımı


Bu üç maddeden sadece biri bile bir ülkenin parçalanması için yeter de artar bile. Yakın geçmişte bunun örneğini gördük. (Yugoslavya, Irak, Maraş ve Sivas olayları) Yeni anayasa çoktan yazılıp Tayyip’in koltuğunun altına verildi. Şimdi oynanan oyun o anayasa için gerekli kamuoyu tabanını oluşturmak. Sindire sindire hazmettirmek. Kulaklara ve bilince işlemek. Mesela, yeni anayasa sözü ilk ortaya atıldığında BDP’li vekiller mutlaka Kürt varlığının içinde yer alması gerektiğini söylediler. Sonra bununla ilgili tüm medyada geceler boyu açık oturumlar düzenlendi, konferanslar, paneller tertiplendi. İlk söylendiğinde oluşan tepkiler hız kesince bu kez ana dilde eğitim ortaya atıldı. Bunun da aslında ne kadar demokratik(!) hak olduğunu uzun uzun anlatan programlar yapıldı ve bu konu da sıradanlaştırıldı. Ardından otonom bölge, konfederasyon, federasyon, özerklik derken en son “bizi anca tam bağımsızlık keser” deyip son noktayı koydular.

Farkında mısınız? Birileri bağımsızlık falan deyip Türkiye Cumhuriyetinden toprak talep ediyor. Yok, pardon, talep etmiyor. Buralar artık benim diyor. İktidar partisi tabii sus-pus. Muhalefette ise konuşması gene tıklanma rekorları kıran Muharrem İnce kürsüye çıkıp; “Biz bu vatanı kürsüde kurmadık, savaş meydanında kazandık” dedi. İyi de o zaman senin kürsüde ne işin var demek kimsenin aklına gelmedi. Çünkü herkesin duymayı istediği sözleri söyleyip, toplumda öfkenin beslediği ve giderek sıkışan “gazı” alma görevini yerine getirmişti. İşte en büyük kötülük de bu.

Atatürk’ün kurduğu partinin vekili olarak milletine öncülük edip, bu densizlere o toprakların asıl sahibinin kim olduğunu göstermek yerine psikolojik oyunlarla hedef saptırıyor. MHP’li Oktay Vuralhan’da aynısını yapıyor. Meclis kürsüsünden ateşli sözler söyleme zamanını geçeli çok oldu. Türkçesi biraz düzgün olup günlük siyasetle biraz ilgisi olan herhangi birisinin söyleyebileceği sözleri söylemek için mi meclise varlar? Onların bizden bir farkı olması gerekmiyor mu? BDP’li vekiller arkalarına azgın kalabalığı alıp tazikli su ve biber gazı yeme pahasına hep her eylemin içindeler. Komiser tokatlayıp devlete medyan okuyorlar. CHP ve MHP’li vekiller ne yapıyor? Kürsüden sürekli laf yetiştiriyorlar. Evet Muharrem bey, sizin de dediğiniz gibi, biz bu vatanı kürsüde değil savaş meydanında kazandık. Daha ne olmasını bekliyorsunuz?

Ayrılıkçı hainler bunları yapıyor. Peki ümmetçiler ne yapıyor. İmam Hatiplilerin derneği de boş durmamış, yeni anayasa taslağı hazırlamış. Onlar da “Demokratik(!) toplum olmamız önündeki en büyük engel olan Laiklik ve Milliyetçilik ilkelerinin anayasadan çıkartılmasını istiyoruz” demişler. Kurdukları cümleye bakar mısınız! Demokratik toplum olmamız önündeki en büyük engel. . . Demokratik toplum. . . Banu Avar’ın kitap ve makalelerinde yazıp, konferanslarında sıklıkla dile getirdiği gibi, bu ülkeyi parçalamak için ellerindeki en geçerli kılıf “demokrasi”. Bu demokrasi ne melen bi şeymiş ki, Atatürkçü ve Ulusalcılar için cezaevi hücresi, bölücüler için en itibarlısından devlet kadrosu. Ne zaman bir subay tutuklansa ABD ve AB medyasının “İşte demokrasinin zaferi” diye çığlık atıp, alkışlamaktan avuçları patlıyor. Ondan sonra bildik şeyler, yargının bağımsızlığı, suçsuzsa zaten ortaya çıkar. . . İyi de bu yargı gerçekten de söyledikleri kadar bağımsız ve adilse, neden kendi dokunulmazlıklarını kaldırıp haklarındaki suçlardan aklanmıyorlar?

Tekrar başa dönersek, koskoca partilerin, kurumların yönetim ve lider konumuna gelmiş kişileri nasıl oluyor da AKP’nin bu tuzağına her seferinde düşüyorlar? Köpekbalığı olmayanlar havuzdaki kan kokusundan etkilenmez. Penguen ve yunus sandıklarımızın aslında ne olduklarını bu basit testle anlayabiliriz. Hiç mi havuz problemi çözmediniz? Kimseden Atatürk kişiliği ve lider performansı bekleyemeyiz. Ama en azından ülkenin içinde bulunduğu durumu doğru analiz etme becerisi olmalı. Bu olmadığı zaman işbirlikçi hainlerden çok daha ağır zararlar veriyorlar.

Gelelim İlker Başbuğ olayına. Tayyip Erdoğan’ın İstanbul mahkemelerinde açılmış davası var mı? Var. Neden gidip ifade vermiyor? Savunma yapmıyor? Ergenekon savcısı savcı da o mahkemenin savcısı mübaşir mi? Çünkü Tayyip başbakan ve ancak Yüce Divanda yargılanabilir. İlker Başbuğ’da tıpkı Tayyip gibi ancak Yüce Divanda yargılanabilir. Buna rağmen koskoca Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ kalkıp savcıya gidip “O belgelerde benim imzam yok. Onlardan haberim yok. Bilmiyorum. . . Görmedim. . . Duymayım. . . Hem beni onlar seçti, onlar atadı, ben onların adamıyım” diyor. Bu sözler kendi tercihi olan tek kişilik hücrede değil de koğuşta olsa linç edilme sebebi. Mahkeme tutuklama kararı verince de durumu “Yüce Türk Milleti”nin vicdanını havale ediyor. Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı rütbesini bu kadar alçaltmaya kimsenin hakkı yok. Ergenekon savcısı benim muhatabım değil deyip evinde otursaydı, polis evini basıp zorla mı götürecekti? Tabii ki hayır. Saldıray Baştürk teslim olmayı reddedince götürebildiler mi? Aktif görevdeyken silah arkadaşlarının haklı gerekçelerle askeri mahkemede yargılanma taleplerine göz ardı eden paşa şu an eminim buna çok pişmandır. İlker Başbuğ umurumda değil. O’nun tutuklanmasını değil, asıl temsil ettiği rütbeyi bu kadar ayaklar altına alınmasına izin verişini milletin dikkatine ve vicdanına sunuyorum.

İçinde bulunduğumuz bu dönemde İlker Başbuğ’u eleştirmenin, ona vurmanın Feto’cu linç furyasına dolaylı olarak hizmet ettiğini biliyorum. Ama yaşadığımız bu sürecin, içinde bulunduğumuz durumun hesabını vermesi gerekenleri görmezden gelemiyorum. İlk o sarı öküzü vermeyecektin hikayesi gene ortalarda dolanmaya başladı. Evet, ilk subayı ne amaçlarla kurgulandığı en başından belli olan mahkemeye teslim edenler, kozmik odanın talan edilmesine onay verenler bu durumun sorumluları. Şu an mağdur durumda oldukları, Türk Ordusunun subayı oldukları için sahip çıksak da bunların hesabını birileri vermeli. Öyle ya, köpekbalığı değilsen, ne diye onlar gibi davranıyorsun?. . .

Türk ordusunun temeli Türk Milleti olan gücünde, kararlılığında, fedakarlığında ve kahramanlığında sorun yok. Olmadı da. Ama galiba komuta kademesindeki Kurmaylık yeterliliği pek parlak değil. Görevde olduğu süre boyunca “Türk ordusuna karşı saldırı var, savaş halindeyiz” diyen komutanın o savaşın esiri durumuna düşmesini başka nasıl açıklayabiliriz. . .
 
Davet'e İcabet... / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 05 Ocak 2012 02:15

Eski çağın en ilkel davranışı "linç" girişimleridir. Yönlendirilmiş azgın kalabalığın yaşadığı karanlık çağa olan isyanını, öfkesini, linç edilen'e yöneltme becerisi emperyal düzen koyucuların, karanlığın efendilerinin başarısı oldu. Bu beceri her zaman kusursuz değildi. Mesela Kurtuluş Savaşında karanlığa mahkum edilip ilkelleştirdiklerini sandıkları Türk Ulusu bu oyununu bozup elindeki taşla "linç edilmek istenene" yönelmeyip, bu oyunu kuranların camını çerçevesini kırdı.

Hürriyet'te uzun süredir "TÜRKİYE'YE AÇIK DAVET" başlığı altında yeni anayasa hakkında okurların fikrini sorduğu bir anket var. Yeni anayasa metninin çoktan yazılıp Tayyip'in koltuğunun altına verildiği, yaşanan bu sürecin sadece herkesi bu anayasanın parçası ve suç ortağı yapma çabası olduğunu az-çok gündemi takip eden herkes bilir. 2 bin 700 kişi katılmış. Bu tür anketlere katılmak, kurulan düzeneği meşrulaştırıp onun bir parçası olunacağından katılmayıp, ilk sayfanın sağ üst köşesinde bulunan "iletişime geçin"i tıklayıp, anayasanın ilk üç maddesini bu ankete dahil ettikleri için protesto metni göndermeliyiz. Bir işe yarayacak mı? Yaramayacak. Yaramayacak çünkü onlar bu hainlikleri akılları ve iradeleri dışında yapıyorlar. Ama emin olun, çok da korkuyorlar.

Plazaları kocaman. . . Camdan. . . Biz içlerini göremesek de onlar bizi görüyor. Bize linç yakışmaz. Biz haylazlığı sadece komşunun erik ağacında yaşadık. Kırılacak bir cam varsa elimizde taş hep vardır. Koca plazanın camlarını kırmak da ne zevkli olur ama. . . Bu kırmak tabii fiili anlamda kırmak değil. Mesela bir protesto metni yazıp göndermekle onların camlarını kırmakdan beter etmiş oluruz. Tek tarafı aynalı camlar ardında onları görmediğimi sanıp kendilerini çok güvende hissetseler de, onları gördüğümüzü haykırmak, onları teşhir edip yüzlerine tükürmek gerek. . .


Seçkin UMUT

 
Serbest Bölge / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 22 Ekim 2011 11:52

Artık tüm güçlerini seferber ettiler. Bazen magazin sayfalarının hızlı delikanlısı oluyorlar, sonra hedef okuyucunun beklentisi oranında biraz vatan-millet’çi birkaç kelam edip, çaktırmadan sözü dönüp dolaştırıp Tayyip’in vazgeçilmezliğine getiriyorlardı. Artık yeni anayasa için gerekli kamuoyu oluşturmak için tüm güçleriyle çalışıyorlar. Hiçbir konuda uzlaşamayan partiler nedense yeni anayasa konusunda uzlaşı halindeler. Sanki yeni anayasadan taraf olmamak parti kapatma nedeniymiş gibi cansiperane savunuyorlar.

ABD’de Time dergisi 223 yıl önce yazılmış anayasanın artık değişmesi gerektiğini savunan yazıya yer vermiş. 223 yıl önce yazılmış anayasa... Her fırsatta örnek gösterilen ABD anayasasına kutsal kitap gibi dokunmazken biz 90 yılda kaç anayasa değiştirdik?

Fatih Çekirge bir haftadır Hürriyet’te yırtınıp duruyor. Hasan Cemal ve Cengiz Çandar’a Karayılan ve Abdullah Öcalan’la sık sık görüştükleri için methiyeler dizdikten sonra, buna sebep olarak da şu meşhur “analar ağlamasın”ı gösteriyor.

Görüntülü yorum diye bişey yapmış, kaç gündür manşette. PKK’lı bir teröristin cenazesinde annesinin ağlayışını gösterip ardından Şehit Askerin annesini gösteriyor. Her ikisini de eşit gösterecek alçaklıktan çekinmiyor. Birisinin kalleşçe öldürmek için saldıran, diğerinin vatanını savunan olduğu gerçeğini gizlemek için tüm hünerini sergiliyor. Hüzünlü bakışlar, ustaca kurgulanmış kelimeler, görsel malzemeler ve alabildiğince ajitasyon...

Normal standartlardaki bir ülkede hükümet düşürecek rezilliklerin bazen hiç, bazen de yarım saatten fazla yer bulamadığı haberlerde, günlerce demokrasi! ve ağlayan ana konusu işlemek iyi niyetli değil. Fatih Çekirge’yi okurken aklıma “sık sık ve ısrarla iki kardeşin ne kadar birbirine benzediği söyleniyorsa, kardeşlerden biri başkasındandır” cümlesi geldi. Teröristle Türk Askerini aynı kefeye koyacak kadar alçaklaşan bu adamlar hainlikleri karşılığında aldıkları dolgun maaşlarını huzur için harcayabilsinler diye ölen gençlere daha fazla üzülüyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin karakoluna saldırırken ölen teröriste üzülenlere verilecek en güzel cevap hemen hepimizin bildiği o meşhur hikaye;

Mustafa Kemal 1933 senesinin bir bahar akşamı Dolmabahçe Sarayında yabancı ülkelerin elçilerinin ve ateşelerinin de yer aldığı bir akşam yemeği verir. Yemek boyunca Atatürk’ün yüzüne dik dik bakan İngiliz askeri ateşesi olan Binbaşı, Atatürk’ün gözünden kaçmamış. Yaverini çağırıp Binbaşıya derdini sormasının istemiş. Yaveri de gidip Binbaşıya neden böyle davrandığını sordu ve ardından da Ata ya gelip Binbaşının cevabının iletti: Paşam, siz onun Çanakkale’de babasını öldürmüşsünüz.

İstifini hiç bozmayan Ulu Önder de yaverine,
-Git sor bakalım, babasının Çanakkale’de ne işi varmış?

Bu sözü üzerinden 17 sene sonra Menderes tanesi 23 sentten Mehmetçiği Kore’ye gönderdi. Pazarlama mesleği Tayyip’in icadı değil, önderleri Menderes zamanından kalma.

Fatih Çekirge ve onun gibiler çıkıp da doğuda devletin hakimiyetini bilerek sonlandırıp meydanı boğazına kadar kara paraya bulaşmış aşiretlere ve PKK’ya bırakılmasını hiç eleştirmiyor. 30 yıldır süren bu çatışma ortamının askerle çözülemeyeceğini, demokratik haklar verilmesi gerektiğini savunan çok bilmiş akademisyen-yazar tayfası da orada dönen kara para trafiğinin kontrol atına alınması gerektiğinden hiç bahsetmiyorlar. Toplam Türkiye bütçesinin 17 (on yedi) katı olduğu söylenen bu kara paranın büyüklüğü sanırım tüm bu hainliği özetliyordur.

Ülkelerin “serbest bölge” olarak adlandırılan yerleri vardır. Serbest Bölgeler genel olarak, bulundukları ülkenin siyasi sınırları içinde yer alan fakat dış ticaret, vergi ve gümrük mevzuatı açısından gümrük hattı dışında sayılan bölgelerdir.

Doğuda ki o savaşta da, oradan beslenenler için gayri resmi “serbest bölge”nin varlığını devam ettirmek içindir. Ne PKK’nın, ne BDP’nin Kürt vatandaşlar umurunda değil.

Paranın milliyeti yoktur. Ortada dönen bu devasa miktarın sebep olduğu kirli ilişkiler zaman zaman aralanmaya çalışılsa da bu pek mümkün olmadı. Mesela Uğur Mumcu devlet içerisinde bazı grupların Talabani üzerinden PKK’ya (100 bin adet) silah satışını, uyuşturucu trafiğini örgüt ve devletin içindeki bazı odakların ilişkisini bulduğu için öldürüldü. Öldürülüşündeki derin koalisyon bile durumu apaçık ortaya koyuyor. Jandarma İstihbarat Astsubayı Hüseyin Oğuz’a göre bu cinayeti Alaattin Çakıcı ve Korkut Eken planlamıştı. Bombayı arabaya yerleştirense PKK’lı Velit Hüseyin. O da daha sonra zehirlenip öldürülmüş olarak bulundu.

Yani hiç kimse demokrasicilik falan oynamasın. Anaların gözyaşını dert edinenler gerçekten Türk olsaydı, Anadolu’da anaların hep ağladığını bilirdi. Hainin bu kadar bol olduğu bu ülkeyi ayakta tutan da anaların oğullarına, vatanına kendini adarcasına döktüğü gözyaşları.

Angelina Jolie’nin Hatay’da parası peşin ödenmiş gözyaşından Suriye savaşı devşirmeye çalışanların Şehit Analarının gözyaşına dokunuşları çok kirletici.

 
Kahraman / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Salı, 11 Ekim 2011 09:45
Kahraman dediğin ölür. On karanfile on birinci olamamışsan yıllar sonra bebek katilinin uşağı olursun. BDP’li Ertuğrul Kürkçü yemin töreninde öldürülen Mahir Çayan ve diğer dokuz arkadaşını temsilen on karanfilli rozet takmış. O baskından sağ kurtulan sadece o.

Yandaş medya bunu “İdam sehpasından meclise” başlığı altında haber yaptı. İdam deyince herkesin aklına ilk Abdullah Öcalan gelir. Bu dönek de onun partisinden meclise girdiğinden el altından o katile de gönderme yapıyorlar. Herkesi aptal yerine koyup toplum mühendisliğine soyunan medya vatan hainliğinin en somut örneğini sergiliyor.

9 yıldır yapılan da bu. Çankaya Noterliğinin yanı sıra kendisine verilen görev gereği işaret fişeği de olan Abdullah Gül, esas patronun emrettiği konuyu önce kendisi ortaya atıyor, peşinden medya bunu işliyor ve AKP son noktayı koyuyor. Bunun en somut örneği resmi ağızdan “Kürdistan”ı ilk Abdullah Gül telafuz ettmişti. Açılım saçmalığını da "güzel gelişmeler olacak" diye ilk o müjdelemişti. Bir çok olayda bu yöntemi sürdürdüler.

Cuma günü Silivri’de öncekilere oranla daha geniş katılımlı eylem vardı. CHP’nin organize ettiği, Gürsel Tekin başta olmak üzere bazı milletvekillerinin iştirakine birkaç ilden otobüslerle gelen partililer de destek verdi. Somut hiçbir delile dayanmadan keyfi olarak tutukluluk halinin devamı kararını salonda bulunan 350 kişi protesto etti. Hakim derhal salonun kapılarını kapattırıp kamera kayıtlarından bu kişilerin tespitini istedi. Tayyip de bunu açılışında protesto edildiği Galatasaray stadı için istemişti. Aykırı sese sıfır tahammülü olan faşist zihniyetin derhal "yakalayıp yok etme" zihniyeti hep aynı işte. O mahkemenin savcısı ve hakimi AKP’nin atanmış mamuru olduğundan onların da aynı tepkiyi vermesi gayet normal.

Tabii bizim medyamız bütün bu olaylara her zamanki gibi kör-sağır kaldı. Doğuda taş atan on tane çocuğu PKK propagandası yaparcasına şehir ayaklanması ve iç savaş kıvamında sunup saatlerce halkın gözüne sokan medya ulusal tüm olaylara karşı gene sırtını döndü. Bu tabii ki sebepsiz değil.

Silivri bu işin mihenk taşı durumunda. O cephede sağlanacak yığılma ve ısrar, bundan sonraki mücadeleler için umut olacak yeni kazanımlar sağlayabilir. Asıl mesele dağınık ve birazda yılgın görünen gücün hepsini bir noktada toplamayı başarabilmekte.

Bunu AKP yapıyor, PKK, BDP yapıyor. Biz de yapabiliriz. Tamam, onların arkasında koca emperyalist güçler var. Sınırsız devlet imkanları, kolluk kuvvetleri, medyaları, paraları, hatta silahları var. Olsun, Silivri’deki rezilliği haber yapmaktan korkanlar bizim gücümüzü bizden daha iyi biliyorlar. En azından aralarında tarih okumuşlar var. Bunların okumuşluğu senin-benim gibi değil.Bildikleri tek dil, insan ve vatan sevgisini bastıracak koyulukta ezberletilmiş nefret.

Bize dayatılan Suriye, Gazze, Libya haberleri bizim gündemimiz değil. Son beş yıldır bu ülkenin hangi sorunu konuşuluyor? Hiç. . . Varsa yoksa İsrail, Araplar, Ergenekon ve Balyoz gibi önceden kurgulanmış davaların bitmeden dalgaları. İyide doğuda her gün üçer-beşer askerlerimiz ölüyor. Hükümet resmen teröristlerle ahbap olmuş. Ordunun subaylarının yarısı tutuklu. Bir avuç Ermenistan, Rum bizimle alay ediyor, bizimkiler misilleme olarak gemi gönderip doğalgaz arıyor. Malatya’ya kuracağı radarla yakın korumaya aldığı İsrail’le danışıklı dövüş gereği Gazze’ye savaş gemisi göndermekten bahseden başbakan Kıbrıs’a sondaj gemisi gönderiyor. Bulmayı umduğu gazla tüm düşmanları zehirlemeyi planlıyor olmalı.

Türkiye çok kritik cepheleri birer birer kaybediyor. Yarın AKP hükümeti gitse bile çok geç kalınmış olacak.

Yeni anayasa ile ilgili de birkaç cümle söylemeli. Neredeyse bir yıldır sabah akşam bu konuşuluyor. Seçimlerde bile tüm sorunları bıraktılar İstanbul’a ikinci boğaz ve yeni anayasa konuşuldu. Mutlaka anayasanın değişmesini hararetli şekilde savunanlara mevcut anayasanın hangi maddelerini beğenmiyorsun da değişmesini istiyorsun desen anca üç madde sayarlar. O da anayasanın ilk üç maddesi. Yani değiştirilemeyen maddeler. Zaten gerisi kimin umurunda. Asıl amaç ilk üç maddede gedik açıp toplumsal ayrışmayı somutlaştırıp derinleştirmek.

Artık on birinci karanfil olamayanların kirli yakalarındaki rozeti sökme zamanı geldi. Madem kahramanlık, özgürlük, demokrasi ve Atatürk döneklerin saklamayı beceremedikleri iğrenç tebessümleriyle kirletiliyor, ben de bugünü 6 Mayıs ilan ediyorum. 7 Mayıs olana dek 6 Mayıs olmaya devam edecek. İdam edileceğini bile bile “Mustafa Kemal’e asıl sahip çıkan bizleriz” diyecek kadar bilinçli, “Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim, bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve onun işbirlikçilerine karşı mücadele verdim. Bundan dolayı ölümden korkmuyorum. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşımda kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyor” diyecek kadar yürekli insan olan Deniz Gezmiş 6 Mayıs’da idam edildi.

Bugün 6 Mayıs, kahraman dediğin ölmesini bilir...

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 Sonraki > Son >>

Sayfa 3 / 6
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!