Seçkin ERGÜN



Bölün-Me / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 21 Eylül 2011 18:44
İki günü Vardiya Bizde oluşumunun organize ettiği çadır eyleminde geçirdikten sonra yazıya Silivri mahkemeleri duruşma salonundan başlayacaktım ama ona geçmeden güncel konu hakkında birkaç söz söylemezsek olmaz.

Konumuz malum, bizzat başbakanın talimatıyla yapılan MİT ve PKK arasındaki görüşmenin internete sızması.

Bu konuda yazılanlara bakıyorum da genelde AKP'nin ne kadar zor durumda kaldığından- kalacağından bahsediliyor. Bir süreden beri AKP'nin PKK ile pazarlık halinde olduğunu zaten herkes biliyordu. Apo ve BDP'lilerin küstahlığından, PKK'nın eylemlerini AKP'yi zor durumda bırakmayacak aralıklarla yapmasından bu anlaşılıyordu.

Görüşme yapanlardan biri terör örgütü, diğeri siyasi parti gibi görünse de ortak paydada her iki tarafın da emperyalistlerin tam egemenliğindeki iki oluşum olduğuna göre bu görüşmeden tam anlamıyla olmasa bile esas sahiplerinin beklentileri doğrultusunda bazı konularda anlaşma olması gayet normal. Peki bu görüşmeyi ve mutabık kalınan konuları halka İç İşleri Bakanının bizzat basın toplantısı yaparak duyuracağını sanmıyordunuz değil mi?

Ne yani, Türkiye Cumhuriyetinin koskoca bakanı kalkıp PKK ile yapılan gizli görüşmeyi ve varılan anlaşmayı açıklayacak değil ya. Gayri resmi bir görüşmenin resmi bir açıklaması olamaz. Olsa olsa anca böyle sızdırma! olur. Bu görüşmeyi kayda alan da AKP, sızdıran da AKP. Hazır Tayyip yapay Arap rüzgarı estirirken, yandaş medya bununla halkı oyalarken, meclis tatildeyken ve biz bir sonraki gün yaratılacak yapay gündemle bunu da unutacakken neden şimdi olmasın ki? Zaten bakın Selahattin Demirtaş'da kıyamet mi koptu diye soruyor. . .

Biz hâlâ AKP'nin bilinen tüm faşist yöntemleri aratmayacak vahşilikte ülkeye tam anlamıyla egemen olduğunu unutuyoruz. Bu ülkede resmi ya da gayri resmi birşey oluyorsa bu AKP'ye rağmen olmaz, onun talimatıyla olur. Bu ses kaydının internette yayınlanması da AKP'nin, yani Türkiye'yi bölme planında sona geldikçe sabırsızlanan emperyalistlerin planı.

Silivri'de yapılan çadır eyleminde iki gün bulundum. Oraya gelenler belli görüşteki insanlar. Ulusal değerleri benimsemiş, Atatürkçü, AKP'nin ve onun gerisindeki emperyalistlerin niyetini bilen insanlar. Kimisi CHP'li, kimisi İP'li kimi daha solda duruyor. Basından gündemi ve gelişmeleri takip ederken içlerinde kabaran öfkenin ilkokul müsameresinden daha acemice sergilenen Ergenekon mahkemelerinin birkaç duruşmasında bulunmasıyla tavan yapması kaçınılmaz.

Üstelik ortada mevcut durum da var. AKP 9 yıldır iktidarda. Girdiği tüm seçimleri kazanıyor ve gittikçe faşist baskıyı arttırıyor. CHP seçim kaybetse bile iktidara gelebilecek en art niyetli partinin karşısında durabileceğini sandığımız Türk Ordusunun şerefli subaylarının onlar için hazırlandığı anlaşılan birbiri ardına dizilmiş hapishane tarlasında tutsak görmek kesin bir yenilgi.

Bu öfke ve yenilmiş duygusunun beslediği kıstırılmışlıktan kurtulmak için onun karşısına birşey koymamız gerekiyor. Tabii kimse suçu kendisinde, ait olduğu oluşumda değil, karşı tarafta buluyor. İP'liler CHP'yi pasif olmakla ve yoldan çıkmakla suçluyor, onlarda İP'yi iktidar alternatifi tek parti olmalarına rağmen acımasızca eleştirip gerekli desteği vermeyerek AKP'nin ekmeğine yağ sürmekle suçluyor. Sanki özellikle geri duruyormuş gibi görünen MHP ise ortalıklarda hiç yok. Şehir haberlerinde kayıpların sayısı bir elin parmaklarını geçtiğinde eyleme geçmekle milliyetçi olunuyorsa bu tanımı gözden geçirmeli.

Bu bölünmüşlük yakın tarihimizin en inatçı hastalığı. Aslında bu tam bölünmüşlük de değil. Diğer ülkelerde de herkes tek bir parti ya da dernek etrafında toplanmıyor. Ortak çıkarı gözetip iktidarı denetlemek ve ülke menfaati için farklı biçimlerde çaba gösterip bu çaba sonucunda oluşan gücü ortak paydada birleştiriyorlar. Her bir parça aynı amaç için mücadele ettiği müddetçe bölünmüş olmak çok da önemli değil. Hatta küçük olmanın dinamizmi bazı durumlarda avantaj bile olabiliyor. Kaç parçaya bölünürsek bölünelim, bütün olacak gövdeyi kişisel ve kurumsal egoların önünde tutmayı beceremeyişimizi hep ıskalıyoruz.

Yani yıllardır olduğu gibi bölünüp bölende bütün olmayı beceremeyince bu bölünme değil parçalanma oluyor. İşte bizi asıl güçsüz bırakan da bu...

 
DNA / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Salı, 23 Ağustos 2011 20:48

İlkokul birinci sınıfın hemen başlarında o küçücük parmaklarımızla yaptığımız daire ve düz çizgileri beğenmeyen öğretmenimiz ödev olarak daha fazlasını yapmamızı isterdi. Taa ki yazmanın hakkını, ruhunu yakalayana dek bu ödevler sürüp giderdi.


Parmakların arasındaki kalem kağıt üzerinde hareket edip de aklımızdakileri, yüreğimizdekileri “yazı” denen eyleme dönüştürmeyi, an’a şahitlik etme duygusuyla yapardık. 


Yılbaşı kartının arkasındaki küçücük alana yazılacak birkaç satırın kısalığına inat edercesine mektup tadında olabilsin diye verdiğimiz çabanın bizi usulca soktuğu şair ruhundan yaladığımız zarfın berbat yapışkan tadıyla sıyrılırdık.


Elle ya da daktiloyla yazılan yazı da, yazılanı okumak da emek işiydi. Ve bu emeğin her satırında yüreğimizin, aklımızın, kişiliğimizin onurlu parmak izlerini taşırdı. Sınıf arkadaşımızın kaybettiği mektubu tesadüfen biz bulsak, daha ikinci satırda bu mektubun kime ait olduğunu anlardık.


Eski kalem ve yazı emekçileri onurlu insanlardı. Köşe yazarı, edebiyatçı, şair. . . Hepsi kalemine namusu gibi sahip çıkar, her türlü dünyevi değerlerin üzerinde tutardı.


Her ne olduysa bilgisayar ekranına klavye ile yazmaya başlamamızla oldu. Kelimeler yetim sahipsizliğiyle hoyratça kullanılıp değersizleştirildi. Vatan, şehit, özgürlük, sevgili, kan, hain, hatta Atatürk bile sıradan ruhsuz ve değersiz şekilcikler haline geldi. Değersizleşen şeye sahip olmamak kendini değersiz gibi hissetmeni gerektirmez mantığını çürümüş beyninde kuranlar hızla “Yandaş Medya” saflarında yerini aldı. Daha düne kadar “şeytan” diye adlandırdıkları ABD’yi iki tuşa basarak Pensilvanya’ya sığdırıp bildikleri tüm kutsal değerlerin inkar edercesine AKP’yi savunmaya geçtiler.


Hadi o dinci takımının Atatürk Cumhuriyetiyle giriştikleri savaşta her yolu mübah saymalarını anlarız. Ya onlara şirin görüp devasa boyutlara ulaşan yeşil sermayeden bir parça tırtıklamak için kalemini (klavyesini) satanlara ne demeli? Karşılarında taklalar attıkları o yobaz takımı düşlediği düzene geçtiği anda ilk onların kellesini alacağını bilmiyorsa İran örneğine baksınlar.


Düşman uçaklarının saldırısı sırasında erken uyarı amaçlı çalan sirenler ile Tayyip’in yaptığı müsaitseniz bayramdan sonra geleceğiz açıklaması ne kadar da eşdeş. Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız açıklamaların ve gelişmelerin birden fazla anlamı olduğunu öğreniyorsunuz. Başbakanın yaptığı bu açıklamanın PKK’ya yönelik bir uyarı niteliği taşıdığını sanıyorduk ama bu hem bilinen bütün terörle mücadele kurallarına aykırı, hem de PKK’nın artan saldırılardan muhatabın onlar olmadığı anlaşılıyor. Bu beyanatın ertesi günü Fatih Altay’lı 1.400 kişilik tutuklama listesi olduğunu söyleyince olay biraz şekillenmeye başladı.


2007 yılındaki sınır ötesi harekat için yapılan hazırlık gibi bir durum olmadığına göre neden bayramdan sonrası için tarih veriliyor? İran ordusunun biraz hırpalamasıyla korkup “saldırıyı kesin topraklarınıza bir daha girmeyiz” diyen Murat Karayılan nedense bizim ordudan çekinmiyor. O da biliyor ki orduyu harekete geçirecek siyasi irade şu an yok.


Hukukçu ve medya tarafından hakkında eleştiri yapılamayacak tutuklama ve gözaltına alma, PKK için yapılacak olanlardır. Başbakan PKK için “20 gün sonra görürsünüz siz” sözünü işte bu gözaltılar için söylüyor. Ergenekon ve Balyoz davalarında sıkça gördüğümüz üzere, yakalanacak birkaç PKK’lının yanına şu an dışarıda olan, AKP’ye muhalif olup da sesi çıkan kim varsa tutuklanacak. Gizli ! tanık ifadeleri, birkaç montaj ses kaydı, emniyette hazırlıkları bitme aşamasında olduğu anlaşılan sahte belgeler bu tutuklamalara dayanak arayan atanmış savcılara yeter de artar bile. Sonra hepimiz o an son umut kırıntılarının da ezildiğinin farkına varmadan ana haberlerde şaşkınlıkla olan biteni seyredeceğiz. Peşinden ikinci dalga, hemen ardından üçüncü dalga. Öyle bir haber bombardımanı olur ki biz ne olduğunu anlayana kadar iş işten geçmiş olur. Tıpkı daha öncekilerde olduğu gibi.


En son yapılan hain saldırının ardından üç günde 457 hedefi !vurduğunu açıklayan Genel kurmay başkanlığı bunun yanında, yeri belli olan kampları bombalayacak bomba ve uçak varken ve bu 457 hedef’in yeri biliniyorken illa teröristlerin askerimizi paramparça edip DNA testi yaptırmaya mecbur bıraktıktan sonra mı bunu yapmak gerekiyordu diye açıklama yapması gerekiyor. Bu nasıl silah arkadaşlığı? Bu nasıl vatan savunması? Sen vurursan ben de vururum mantığı nasıl olabilir? Bu ordunun genel Kurmay Başkanı geçici ateş kes talimatı veren Abdullah Öcalan mı? Bu doğru değilse, o hedefleri vurmak için siyasi iradenin emri bekleniyorduysa, o zaman Genel Kurmay Başkanlığı bunu da açıklamalı. Hatta açıklamayı sorumluları tutukladıktan sonra yapmaları daha doğru olur. Her bir şehidin adli tıbba gidecek DNA testinden sonuç olarak Habur’un kurgusunu yapan siyasi irade, yani AKP çıkar. Testin olduğu zarfı kimin yalaması gerektiği de belli olduğuna göre. . .


KUZEY

Elinde cetvel ve pergeliyle,
Yine ortaya çıktı Azrail
Devşirilirken yeniden Atlas
Kan revan içinde doğuyor Güneş
İlk kez bu kadar tutsak,
İlk kez bu kadar çaresiz,
İlk kez gecenin karanlığından ötürü,
Bir kez olsun suçlanmamış Ay'ı kıskanarak.
Bu ne sonu gelmez mecburiyet...

Akan her damla kanı
Suç ortağı telaşıyla
Ve gönülsüz fahişe kızgınlığıyla
Kurutma çabası ne korkunç ceza
Elmas bir buz çağı
Anca soğutur bu öfkeyi

Korsan, çelik kancasıyla şair ve bilgeyle eğleniyor
Sevgilinin hakkı olan ne varsa
Hepsini dev reklam panolarında tüketmekle
Bunu çoktan haketmişlerdi
Olan düşlerine koynunda can veren Sevgili'ye oldu.
Ne kadar da emindi gelecek olandan
Zaten hiç kimse adil bir son olacağını söylemedi ki...

Tam yakalamışken, sen dönmeye kalktın
Oysa ben sana gelecektim
Bunu sana söylememiş olsam da
Kuzeye kadar olmasa da
Gelecektim...
Sahi sevgili,
Kuzey senin ne yanın?

 
Perde! / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 17 Ağustos 2011 01:30

Macera ve polisiye filmlerdeki takip sahnesi, filmin en beğenilen kısmıdır ve hep soluksuz seyredilir. Bu seyrediş, sahnenin aksiyon yüklü olmasının yanında filmin başından beri sürekli suç işleyen kişilerin nihayet cezasını çekecek olmasına yaklaşılmasındandır. Kasılmış kaslarla biriken öfke, yerini zafer tebessümüne bırakır. 

Hatta suçlunun yakalanmış olması bizi kesmez, hemen oracıkta cezasının verilmesi, yani öldürülmesi beklenir. Ama her seferinde arka plandaki bir başkası silahını adamın alnına dayayan arkadaşına engel olup, mesaj verircesine suçluyu “adalet”e teslim eder. Film bitip de alttan yazılar çıkmaya başladığında biz çoktan alternatif sonun hayalini kurmaya başlamışızdır. Bizim anladığımız adalet mahkeme salonunda görülen değildir. Çünkü mahkeme salonunda anca süründürülür.

Bizde kavgaların en hararetli anında, birbirine kızmış iki kişiden biri diğerine “Seni mahkemelerde süründüreceğim” diye tehdit eder. Mahkemeye vermek haklı olduğunun ispatı için değil, karşı tarafı süründürüp hınç almak içindir.

AKP’de kuruluşundan beri bunu çok güzel kullanıyor. Son seçimlerdeki hayal kırıklığımızın asıl sebebi; medya desteği sayesinde ekonomik başarısızlık ve yolsuzluk dosyalarını halkın gözünden kaçırmayı başaran AKP’nin, sırf bu adaletsiz yargılama yüzünden halktan gereken uyarıyı alacağını umduğumuzdan dolayıydı. “Dünün mazlumu bugünün mağruru” söylemi halk tarafından karşılık bulmadı. Çünkü dünün mazlumu olan sadece Refah ve AKP’ li dinci takımı değildi. Halk da mazlumdu.

Mazlumluğunu sendikal eylemlerle, grevlerle, gece yarısı duvara yazdığı çığlık gibi sloganlara hücrelerindeki acılarıyla ses katanları, arkadaşları alçakça sattı. Bu dönekliklerini çalıştıkları gazetelerde Tayyip için “gömleğini çıkardı, artık değiştiler” manşetleriyle gizleme çalışıp, kendi pis vicdanlarını bol sıfırlı maaş çekleriyle yıkadılar. 9 yıl sonra besleyip büyüttükleri faşist baskının dalgaları kendi yaşam alanlarına ulaşınca Can Dündar gibileri de çıkıp “hata ettik” itirafıyla ve iki eyleme katılmakla bütün bu olanların sorumluluğundan kurtulacağını sandı.

Emperyalistler tarafından yıllardır sömürülen, asıl mazlum durumundaki halkın karşısına çıkan AKP stotükoya karşı savaş ilan ettiğini söyledikçe, egemen sınıfa karşı mücadele ettiğini söyledikçe onları kandırmayı başardı. Halbuki sorsan, statükonun ne olduğunu bilmezler. Bilselerdi son seçimlerde ülke tarihinin en statükocu oluşumuna % 49 oy vermezlerdi.

Silivri ve Hasdal’da ki insanların uğradığı zulme karşı milletin “oh olsun” dercesine duyarsız kalmasına, bu kadar da vicdani değerlerden yoksunlaşmamıza bir türlü anlam veremiyoruz. İyi de toplumun en az % 30’nun kafası yapay gündem furyasından karışık, geri kalan %20’si de bu tutsak edilmiş kişileri mağdur olarak değil, geçmiş dönemim bedelini ödeyen “dinsiz !” Atatürkçüler olarak görüyor. İşin kötü yanı, bu iş haklı – haksız durumundan çıkıp para ilişkisine dönüştü. Eskiden AKP’nin görmezden gelinebilecek uç söylemlerini sineye çekip destekleyenlerin varlıklarının devamı artık onlara bağlı olduğundan, şimdi kesin bir itaat ile bağlılar.

Şehrin her yanındaki reklam panolarında konserler, konferanslar, seminerler ve daha birçok etkinliklerin duyurusu var. Katılımcıların hepsi, - çoğunluğu ya da geneli değil, hepsi- her platformda ve her konuda AKP’ye koşulsuz destek veren kişiler. İhaleler ve rant kaynaklarıyla kalkındırılan sermaye gurubu haricinde AKP diğer sağ partilerden (ANAP, DYP) farklı olarak hızla kendi tabanını yaratıyor. Bunun üstüne orantısız medya desteği ve türlü seçim hileleri yetmezmiş gibi bir de bizim sürücüler direksiyonda uyuyunca, kovalama sahnesi de bir türlü mutlu sonla bitmiyor. 

Yani kısacası son 9 yılda kovalayan ve kovalanan yer değiştirdi. Hain, işbirlikçi, yobaz rollerinin değişmez aktörleri olan Said-i Nursi, Abdullah Öcalan, Fetullah Gülen gibiler yeni prodüktör AKP’nin yoğun çabası sonucunda şimdi başroldeler. İnsanlar günün modasına uyup salonları dolduruyor gibi görünseler de “esas kahraman” sahne aldığında kovalama sahnesi geçmişte olduğu gibi gene İzmir limanında son bulacak.

Perde!


Seçkin UMUT

 
Yeni Doğan / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 10 Ağustos 2011 03:56

İktidar ve muhalefet el ele vermiş, demokrasi için en büyük engel olarak milletin önüne inatla orduyu koymaya çalışıyor. Hiç kimse öyle atıp tutmasın. Eğer ordunun darbe yapma niyeti %1 olsa o korkak “demokrasi” düzenbazları bu kadar ucuz kahramanlık yapamazdı. Zaten gördük, yapamadılar da.


Sanki çalışma hayatındaki tüm işçiler sendikalı ve örgütlü, yaşanmakta olan kirli savaşın en büyük kaynağı ve sebebi olan, geçen yüzyıldan kalma feodal yapı kaldırılmış, insanlar her türlü hak ve özgürlüklerle donatılmış da geriye birkaç subayın hükümeti devirme planı kalmış. Darbenin öyle eliyle koymuş gibi bulunabilecek döşeme altına saklanmış planları, konferans üstüne konferansı olmaz. Sanki Avrupa’yı işgal edecekler !


Hadi AKP'yi anlıyorum. Kuruluş felsefesi gereği görev listesinin en başında zaten orduyu tasfiye etmek var. Peki ya Kılıçdaroğlu ve Bayçeli'ye ne demeli. Teklif getirin onaylayalım diye birbirleriyle yarışıyorlar. Hatta Bahçeli daha da coşup demokrasi için engel olacak askerlerin bir an önce ordudan temizlenmesini istediğini söylüyor.


Bunlar, daha en temel hak olan yaşama hakkını bu ülkede sağlayamamışlarken, her gün bir sürü şehit veriyorken, el ele vermişler demokrasicilik oynuyorlar. Bu demokrasi de nasıl bişeyse hep bölücülere ve Atatürk düşmanları için var. 


MHP lideri de CHP lideri de parti başkanı değil, sanki gazete köşe yazarı. Akp bir şey yapıyor ya da yapmıyor, bunlar ertesi gün lütfedip onun hakkında yazılı açıklama yapıp o değerli görüşlerini milletle paylaşıyorlar. Bu sürecin içinde ben ve benim temsil ettiğim görüş de olsun, ben de yöneten tarafta olayım diye bir çabaları hiç yok.


Karar verici olmak için illa hükümet üyesi olmak şart değil. Olmadığını geçmiş meclis çalışmalarından biliyoruz. Ama bir şey var. Nedenini bilmediğim, anlam veremediğin bir şey var. Bir tedirginlik, bir boş vermişlik, boyun eyme, itaat, hatta teslimiyet var. CHP Silivri’deki mahkemeye 40 küsür milletvekiliyle gitti. Kasetçiden devşirme organizatörler bile bir pop konserini daha etkin organize ediyor. CHP bir eylem koyacaksa bunu sağır sultan bile duymalı. 90 milletvekili neden katılmadı? Bir mesaj verilmek isteniyorsa daha geniş katılımlı, il başkanlarının organizesiyle her ilden oraya akacak insanların coşkusuyla, daha gür bir sesle verilmeliydi. Sanki insanlar zincirlerini kırarsa kontrol etmemiz daha güçleşir korkusu yaşıyor gibiler. Kucaktaki uysal kedi gibi sürekli okşanıyoruz. . .


Nasılsa hiç bir çaba harcamadan, sırf AKP zihniyetinin korkusuna %40 oy garanti. Seçim barajı ve oylar bölünmesin tedirginliğiyle bunun aslan payını CHP (%20-25) alıyor, MHP'de geriye kalanla (%10-15)yetiniyor, bu düzen de böylece sürüp gidiyor


Örgütsüz toplum olmanın sıkıntısını çekiyoruz. ADD, ÇYDD, sendikalar, Üniversiteler, herkes bir anda nereye kayboldu? Tamam, Cumhuriyet mitingleri gibi alanları doldurmamız gerekmiyor ama köşe başına tezgah açmış işportacının önündeki kalabalıktan daha çok olmamız gerekmiyor mu?


50 kişi, 100 kişi, bazen bir kaç bin kişi bir araya gelip, faşizme karşı, PKK yandaşlarına karşı ellerinden geldiğince tepki göstermeye çalışıyor. Katılımcıların azlığı morallerini bozsa da, orada olmayı destek amaçlı değil, görev edindikleri için yılmadan seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Sanal ortamda buna benzer etkinliklerin paylaşım sayısına ve destek mesajlarına bakıyorsun, binlerce. O gün herkesin mi işi çıkar da gidemez. Artık bir tık’tan fazlasını yapmamız gerekiyor.


21 Ağustos Pazar günü “Suriye ile savaşa hayır” mitingleri yapılacak. Kandil’deki çapulcuya karşı kuzu olan Tayyip daha dün sarmaş dolaş olduğu Esad’a yukarı mahallenin serserileri gibi esip gürlüyor. Ama biz biliyoruz ki bu, montajı ABD’de yapılan bir bant kaydı. Suriye’deki halkın ne yaşadığı kimin umurunda? Asıl amaç Kürdistan’ı kurmak. Ortadoğu’ya yağan bombaların parasıyla yüz tane Somali doyurulur. Emperyalist tarife şu şekilde: Kaç varil petrol üretebiliyorsan, o kadar demokrasiyi ! hak ediyorsun.


Tüfeğin icadıyla mertliğin bozulduğunu sanan Köroğlu’nun ömrü, kıblesi Washington olan yeni dönem dindarları görmeye yetseydi, eğri kılıcı kınında paslandırmazdı.


Karanlık Anadolu'yu her kuşattığında, O, kadınsı bereketiyle, karnını deşercesine hep kendi geleceğini doğurdu. Ve her devir kendi kahramanını yarattı.


Şimdi gene Anadolu'nun üzerine karanlık çökmüş. Kapının eşiğinde, soluğunu tutmuş, sabırsızlıkla yeni doğan’ı bekleyen halk, tarihinin en muhteşem doğumuna şahitlik ettiğinden nasıl da habersiz. Bu sefer tüm ihtişamıyla bir millet doğacak. Acemi baba gibi şaşkınlığı geçince yeni doğan'ı nasıl tutması gerektiğini elbet o da öğrenecek.


İşte o zaman bu demokrasicilik oyunu son bulacak. İşte o zaman herkes demokrasinin emekten yana, çağdaşlıktan yana, Atatürk Cumhuriyetinden yana olanıyla tanışacaklar


 

Seçkin UMUT

 

Son Güncelleme: Çarşamba, 10 Ağustos 2011 04:10
 
Broş / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 04 Ağustos 2011 02:49

Gündemin peşinde sürüklenmek bazen kaçınılmaz olsa da AKP’nin 9 yıldır uyguladığı tek ve en başarılı taktik te aslında budur. Sinir uçlarıyla oynamasını öyle iyi biliyorlar ki tüm gözleri ufuktan ayırıp o noktaya yoğunlaştırmayı başarıyor.

Yurdumuzda adı konmamış bir harp var. Askeri tanımda harbin hedefi: Düşman ordularını yenmek, değildir. Nihai hedef, düşman halkın, harbe devam azim ve iradesini kırmaktır. Ancak bu sağlandığında kesin zafer kazanılmıştır.

Madem yurdumuzda bir harp var, gelişmeleri de bu tanımlamanın merceğiyle değerlendirirsek asıl hedefin birkaç subayın uydurma davalarla tutuklanması değil, kitleleri çaresiz bırakmak olduğunu anlarız. Tüm tutuklamaların ve yargılamanın meydan okurcasına ve göstere göstere yapılmasındaki asıl amaç ta işte bu.

Bu arada tabii ki tasfiye edilenlerin yerine kendi adamlarını getiriyorlar. Ama asıl amaç kitleleri uyuştururcasına çaresiz ve kıstırılmış hissettirmek.

Askeri okuldan beri 30-40 yıl emek verilerek yetişmiş bir subayın hangi taşın altından çıktığı belli olmayan bir savcının elinde onursuzca hırpalanması sadece ordu için değil, bu millet için de büyük kayıp. Ama bu ülkenin ne askeri biter ne cübbeli hakimi.

Biliyoruz ki bu ülkede “hepimiz Ermeni’yiz” diyenden çok “hepimiz Mehmetçiğiz” diyen var.

Osmanlı İmparatorluğunun çöküş döneminde, peşpeşe kaybedilmiş savaşlardan sonra işgal edilen Anadolu’da buna karşı çıkacak ordu da yoktu yargı da. Tamam, her çağın, her dönemin kendine özgü koşulları ve şartları var. Günümüzdeki durumu o dönemle kıyaslamak çok gerçekçi olmasa da bazı ortak paydaları da görmemiz gerekir. Ortak payda, orantısız bile denmeyecek güçteki düşman ve buna karşı koyacak tek bir kurum, kuruluşun olmayışı.

Cepheye mermi taşıyan İkmal Bölüğünü yalın ayaklı nineler oluşturuyordu.

Ortaokul düzeyindeki öğrenciler okullarından kaçıp her biri cesaret ve bilinçleriyle cephenin Kurmay Subayları oluyordu.

İşgal kuvvetlerinin en rütbeli askeri o şehrin hem hakimi hem savcısıydı.

Yine o şehrin burjuva takımı düşman subayları eğlendirmek için balo salonlarında kristal kadehlerin ışıltısıyla dans edip ertesi gün Ermeni tefeciye satacağı broşunu okşuyordu.

Yani lafı dolandırmadan tam tanımı yapacak olursak “Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş”ti. . . bu durumdaki millet başardıysa şimdi eksik olan şey ne?

Evet, Atatürk gibi bir liderin varlığı o dönem için tartışılmaz bir üstünlük. Ama her şeyi de ona bağlamak doğru olmaz. Kurumsal ve bireysel borçlanma rakamlarının anormal patlamasına bakarsak, galiba hepimizin yakasına broş taktılar. Üretmeden, borçlanarak elde edilen ve bize ait olmayan sahte değerlere sarıldıkça asıl zemini kaybediyoruz.

Hadi şunun adını tam koyalım; Önemli olan ne kadar güçlü olduğun değil, neleri göze alabildiğindir.

Bebeğinin örtüsünü ıslanmasın diye cepheye taşıdığı merminin üstüne örten fedakarlığın ve kendini adamışlığın gücü karşısında kim durabilir? İşte o mermiye örttüğü "örtü", bir milletin orduları dağıtılmış olsa da harbe devam etme azmi ve iradesinin sembolüdür.

Empertalistler sandığımızdan daha akıllı. En azından yenilgilerinden dersler çıkarıyor. Şimdi "örtü"yü getirene yarı fiyatına 12 taksitle battaniye veriyor. Parası mı? Köşedeki Yunan bankası (Finansbank) yoldan geçene para veriyor. Reklam sloganı "Siz görebiliyorsanız, bizce mümkün"

Milletçe Mavi Gözler'le baktığımızda neyin mümkün olduğunu onlardan iyi kim bilebilir !


Seçkin UMUT

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 Sonraki > Son >>

Sayfa 4 / 6
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!