Seçkin ERGÜN



Sesleniş / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Pazartesi, 01 Ağustos 2011 00:26

Dünyada coğrafyasındaki ülkelerin hemen hepsinin bir kurucu lideri ve kuruluş ruhunu yansıtan karakteristik özellikleri var. Bu ulusların parmak izi gibi onu diğerlerinden ayıran özelliktir. Tüm yapı bu ruhun üzerine inşa edilmiştir. Zamanla hükümetler değişip, günün koşullarına göre mevcut anayasada gerekli değişiklikler yapılsa da tüm bunlar kuruluş ruhunun yörüngesinde olur. Dikta rejimleri haricinde diğer demokratik ülkelerde bunu böyle olmasını sağlayan hukuki yapı da zaten mevcuttur. Hiç kimse “Ben milli iradeyle geldim ne istersem yaparım” diyemez.

Kurtuluş savaşı kesin zaferle sonuçlanıp da en son mermi atıldıktan sonra kurulan Türkiye’de Atatürk, en başından beri bu mücadelenin içerisinde olan Meclisi daha da yüceltip kendisine altın tepside sunulan tek adamlığı reddederek demokrasiyi seçti. Mustafa Kemal, demokrasi adına döneminin çok ilerisinde adımlar attı. O günün Türkiye’sinde kadınlara verdiği seçme ve seçilme hakkı bunun en somut örneklerindendir.

Atatürk’ün ölümünden sonra çeşitli hükümetler geldi. Arada askeri darbeler oldu. Karanlık, çok kanın aktığı dönemlerimiz de oldu. Şu an demokrasi kültürümüz ve hukuksal bilincimiz tabii ki istenilen seviyede değil. Bunun nedeni olarak batılı emperyalistler ve onların ülkemizdeki işbirlikçileri 50 yıldır ülkeyi yöneten, paraya tapan sağ iktidarları değil hep Kemalizmi suçladı. Kemalizm çağdaşlaşma ve demokrasi önünde hep engel olarak gösterildi. Son dönemde bunu birbirleriyle yarışırcasına küfretmeye kadar vardırdılar.

Hadi Menderes, Demirel, Özal dönemlerini falan geçip AKP dönemine bakalım. AB uyum yasaları diye laik yapıyla ilgili hangi yasa varsa ya kaldırdılar ya içini boşalttılar. “Hukukun üstünlüğü yok, üstünlerin hukuku var” deyip tüm adli yapıyı ele geçirip “üstünlerin hukuku” nasıl olurmuş cümle aleme gösterdiler. Askeri vesayet diye bir şey daha çıkarıp faşist hükümetleri kıskandıracak uygulamaların yanında orduyu küçük düşürücü pek çok adımlar atıldı.

Faaliyetlerinden de anlaşılacağı gibi AKP kesinlikle bir siyasi parti değil, bir projedir. BOP’un eksiksiz uygulanması için Türkiye’nin “Ilımlı İslam, Yeşil kuşak”’a dönüştürülme isteği zaten başta ABD olmak üzere artık herkesçe açıklıkla dile getiriliyor. Yani karşı taraf sürecin kendi isteğinde ilerlediğinden ve sonuca çok yaklaşıldığından o kadar emin ki faaliyetlerini ve niyetini gizleme gereği bile duymuyor. –Demokrasi asıl amaç için araçtır, Bir insan hem laik hem Müslüman olamaz, Millet isterse laiklikten de demokrasiden de vazgeçilir, Ben BOP’un eş başkanıyım. . . söylemleri bunun örneklerinden.

Bizim ülkemiz insanında Avrupa’nın demokrasi ve insan hakları konusunda çok ileride olduğu, AB’ye üyelik için bize dayattığı değişikliklerle bizim de onların seviyesinde olmamızı arzuladıkları düşüncesi var. ABD ve Avrupa ülkeleri emperyalist devletlerdir. Emperyalizm, sol ve ulusalcı grupların sloganlarında sıkça duyulduğundan galiba sıradanlaşıp inandırıcılığını yitirmiş, eski Türk filmlerinin hayali “Gulyabani” öcüsü duruma düşmüş. Oysa bu her ne olursa olsun değişmeyen tek gerçektir. Dünya hangi çağı yaşıyor olursa olsun sömüren – sömürülen ayrımı hep vardır ve var olacaktır.

Türkiye’nin “sömürülen” sınıfında olduğu da bir gerçek. Şimdi, sömüren taraftaki Avrupa neden sömürdüğü ülkenin daha demokratik, daha çağdaş, daha ilerici olmasını istesin? Bu, balık yiyeceksem boğazda, lüks restoranda yerim tarzı bir şey değil ki. Dili kesilecek bir adama İngilizce öğretme çabası kadar saçma bir düşünce.

Ülkemizde demokrasi ve hukuk adına bir çok eksiğimiz varken, başta eğitim ve sağlık olmak üzere çok daha ciddi sorunlar, adaletsizlikler, çarpıklıklar varken, ne hikmetse AB’nin dilinde hep “Azınlık hakları ve çağdışı !? kalmış Kemalizm” var. Azınlık hakları denen sonu gelmez istekler Yugoslavya gibi parçalanma sürecinin taşıyıcı motoru, Anti Kemalizm’de Ilımlı İslama ! giden yegane yol. Buna engel teşkil edecek Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi hukuki yapılar tasfiye edilip ele geçirildikten sonra ortada iki engel kalmıştı. Biri Türk Ordusu, diğeri de her ne kadar tarihsel misyonundan sapmış da olsa CHP.

CHP’nin artık istenilen kıvama geldiği görülüyor. Kamer Genç’ten öğrendiğimize göre en son ki istifa olayında CHP yönetimi milletvekillerine konuşma yasağı getirmiş. Tamam, olabilir, demek ki parti yönetimi olanlara etkili bir tepki verecek sanıyoruz. Tepki diye ortaya çıka çıka birkaç maddelik bildiri çıkıyor.

Bakıyorsun bildiride bir “aferin, iyi yaptınız” demedikleri kalmış. Ordu sivil iktidarın emrinde olmalıymış, demokrasiye bağlı kalmalıymış, siyasete bulaştırılmamalıymış gibi AKP’nin yaptıklarını meşrulaştıracak ifadelerin yanına lütfedip azıcık da “kurumları istikrarsızlaştırıp ele geçirme”yi eklemişler. Burada adı geçen “Kurum” sanki Giresun Fındık Kooperatifi. Bu neyin sessizliği, bu neyin korkusu?

CHP yönetimi bu zamanda ortalığı ayağa kaldırmayacak da ne zaman kaldıracak. Bu ulusun bir tane ordusu var.

Dış ve iç düşmanlara karşı bizi savunacak tek bir ordumuz var. En üst rütbedeki komutanlar –artık personelimizi mevcut hukuksuzluğa ve linçe karşı koruyamaz duruma geldik deyip istifa ediyor. Koskoca Ana Muhalefet partisi lütfedip iki satırlık yazılı açıklamayla bunu geçiştiriyor. Kemal Kılıçdaroğlu bu bildiri için mi tatilini yarıda kesip Ankara’ya döndü? Bulunduğu yerden telefonla arayıp rica etse Burhan Kuzu ya da Bülent Arınç bundan daha iyisini yazıp CHP adına basına dağıtırdı.

Ordunun en temel unsuru emir-komuta zinciridir. Genel Kurmay Başkanı olarak atanacak olan Necdet Özel gerçektende AKP yandaşıysa bu kışlalarda büyük huzursuzluk yaratır. Yaratır da ne olur orasını bilmiyorum. Alttan yukarı yapılacak baskı ne derece etkili olur, onu da yaptığım 18 aylık askerlik tecrübemle bilemem. Ama geçmişte "genç subaylar" hareketinin komuta kademesini nasıl sıkıştırdığını biliyorum. Yani bu işler öyle holdinge genel müdür atar gibi kolay değil.

Ülkenin Atatürk ilkelerinden uzaklaşıp, Ordu’nun siyasilere teslimiyetine “Sesleniş” adlı bildiriyle karşı çıkıp emir komuta zincirini kıran subaylar Talat Aydemir liderliğinde 22 şubat 1962’de Ankara’nın denetimini ele geçirdi. Hareket başarıya ulaşıp tüm kontrolü ele geçirmişken Talat Aydemir kan akmaması için kendi isteğiyle hareketi sonlandırdı. İdamıyla sonuçlanacak mahkemesinde Talat Aydemir “Ben ihtilalciyim. Bugün serbest kalsam yine ihtilal yaparım. Benim giremeyeceğim garnizon yoktur. Girdiğim garnizonu da harekete geçirir ve ihtilal yaparım.” der. Siyasilerin olayın ciddiyetini geçiştirmek için “bir grup öğrencinin aldanması” sözlerine karşılık Harp Okulu öğrencileri Taksim Cumhuriyet Anıtına “Atatürk ve Türk Ulusu, Harbiyeli aldanmaz” yazılı çelenk koyar.

Tekrar günümüze gelirsek; Subayların %10’u tutuklu ve daha birçoğu hakkında da yakalama kararı çıkıyor. Eğer direnç gösterilecekse bunu en güçlü olduğun zaman yapmak gerekir. AKP"nin kozmik odadan girip kışladan çıkan saldırılarıyla dağıldıktan sonra değil. Üstelik medya uydurma ve sahte olduğu ıspatlı delilleri geçen süre içinde öyle güzel işledi ki bunun doğruluğu konusunda en azından halkın %50"sini kandırdı.

Geçen sene YAŞ toplantıları arifesinde Balyoz davası savcısı açıkça bazı terfiler önüne geçmek için peş peşe tutuklama kararları aldırmıştı. Şimdi gene YAŞ toplantısı arifesinde ne hikmetse savcılar kurulu saat gibi gene bazı subaylar için yakalama kararı istiyor.

Bu aşamada komutanların istifasını bazıları "karşı duruş" olarak görüyor ve alkışlayıp takdir ediyor. Ama medya tarafından yansıtılan, Tayyip’in ordu üzerinde mutlak hakimiyet kurup diz çöktürdüğüdür.

Gazete Vatan’ın adından utanmadan verdiği ilk haber “Türk Ordusu Erdoğan’a teslim oldu” Bu sadece Vatan’da değil, diğer gazetelerde de aynı.

Genelkurmay başkanı ve üç kuvvet komutanı istifa etti. Eğer bir mevzi düşmana terk edilecekse bu karşı tarafa olabildiğince en ağır hasarı vererek yapılmalıydı.

Benim Türk Ordusunun Subayından beklentim buydu. Yani istifa edilecekse, bu teslim oluş gibi değil, vuruşarak, meydan okur gibi, haykırış gibi olmalıydı.

Öyle bir istifa olmalıydı ki, ordunun en üst kademesinden en alt kademesine kadar herkes bu istifanın ardından "sivil" konumdaki komutanlarına rütbesinden dolayı değil, bu sefer saygısından dolayı selam durmalıydı.

Öyle kıyamet gibi istifa olmalıydı ki, bundan sonraki mücadelede geride kalanlara güç ve cesaret vermeliydi.

Öyle istifa olmalıydı ki Türk Subayının “Balyoz”’u AKP’nin atanmış savcısının “Balyoz”unu parçalamalıydı.

Söylemeye dilim varmıyor ama bu tarz istifayla ya Paşalar emeklilik günlerini Silivri’de değil Ege’deki sosyal tesislerde geçirmek istedi, ya da Büyükanıt’ın AKP’nin yelkenlerini şişiren danışıklı muhtırası gibi bir oyun var.

Türk Subayı gitti mi ardında cehennem ateşi bırakmalı. . .

 
Kongre / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Salı, 26 Temmuz 2011 09:47

Tarih, okumasını bilenler içindir. Yazıdaki alfabetik şekillere bakıp, ona uygun sesler çıkarmak okumak değildir. Bizim genelde yaptığımız bu olduğundan, geride kalması gereken tarih sayfası, tembel öğrencinin ders kitabı gibi önümüzde hep açık duruyor. 

Erzurum Kongresinin 92 yıl önce yapılmış olmasına rağmen hala güncelliğini koruyor olması bizi de tembel öğrenci konumuna getiriyor. Aradan geçen onca zamanın sadece rakamsal anlamı var. 92 (doksan iki) hepsi bu işte. O zamanki kongre şartları neyse bu gün de aynıdır.

Kongrede alınan karar maddelerine bakarsak bunu çok net görürüz;

1-) Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz.

2-) Her türlü yabancı işgaline ve müdahalesine milletle birlikte karşı 
konulacaktır.

3-) İstanbul (şimdinin Ankara) hükümeti vatanın bağımsızlığını 
sağlayamazsa bu amaçla geçici hükümet kurulacaktır.

4-) Hıristiyan ahaliye ve azınlıklara hakimiyetimizi ve sosyal dengemizi
bozacak ayrıcalıklar verilemez.

5-) Manda ve himaye kabul olunamaz.

6-) Mebuslar Meclisi derhal toplanmalı ve hükümet denetlenmelidir.

Bu maddeleri günümüze uyarlamak hiç de zor değil. Hatta benzerlikler şaşırtıcı boyutta. Burada bazı detaylar var. Atatürk Erzurum kongresine katılmak için Amasya’dan yola çıkmaya hazırlanırken Resmi hükümetten “Geri dön” çağrılı bir telgraf alır. Bunun üzerine o çok sevip, şerefiyle taşıdığı ve sayısız zaferler kazandığı üniformayı çıkarıp askerlik görevinden istifa eder. Vatanın kurtuluşu için bu kongreye katılır. Peşinden İstanbul hükümeti de O’nu Kanun kaçağı ilan eder. Gücü yetse Silivri tarzı bir hapse atmayı çok arzulardı.

Burada asıl benim dikkatimi çeten 4.madde oldu. Tarih 1919. Vatan işgal altında. Yöresel direnişler haricinde ciddi bir savunma - saldırı yok. Kurtuluş savaşı daha başlamamış. Ne TBMM toplanmış ne Cumhuriyet ilan edilmiş. Yani ortada Türkiye diye bir devlet yok. Bunun kurulumu için yapılacak direniş organize edilirken azınlıklara verilecek düşüncesiz tavizlerin ne büyük tehlike olacağına dikkat çekmek tam anlamıyla ileri görüşlülüktür. Atatürk ortada olmayan bir şeyin en büyük ayrıştırıcısının ne olacağını daha o zamandan ortaya koymuştu.

Şimdilerde demokratik açılım ve ana dilde eğitim gibi konuların ne büyük tehlike içerdiği o günün konusu olmamasına rağmen sırf tarihe not düşmek ve önemini belirtmek için yazılmış. Ama az önce de söylediğim gibi, okumasını bilene.

Bunların hepsi birbirini tetikler. Gayet masumane görünen bir hamle bir diğerini doğurur. O başka birini ve sonunda gelinen nokta günümüz açmazı olur. Demokratik açılımın bir sonraki adımının ana dilde eğitim, sonra özerlik ve en nihayetinde bağımsızlık olacağını bilmek için kahin olmaya gerek yok.

Dağdaki 5-10 bin katilin lideri durumundaki Apo, son dönemde AKP’nin muhatap alıp statü vermesi sayesinde Kürtlerin lideri durumuna getirildi. Tayyip ve arkadaşları bununla ne kadar övünse azdır. 1919’lü yıllarda Doğu illerinde emperyalistlerin desteğiyle Ermenilerin yaptığı hainliği şimdi Kürtler yapıyor. Fransızların, Yunanlıların işgal edip yakıp yıktığı şehirleri şimdi onlar yakıp yıkıyor. Adına da günümüzün popüler deyimiyle “Demokrasi” diyorlar.

İyi de bir Türk ne kadar özgür ki bunlar onlardan daha fazla özgürlük istiyor. Türkçe ne kadar özgür ki Kürtçeye özgürlük istiyorlar. Sendikal hakları için joplanan işçiyi, hakkını aradığı için hapse atılan öğrenciyi görmüyorlar mı? Hopa olayları hala çok taze. Türk milleti sömürülüyorken, ülkesinin, yer altı ve yer üstü kaynakları yağmalanırken bunlar neyin kavgasını veriyor? Maksat sömürüye karşı çıkmaksa bunu hep beraber yapalım.

Tabii ki maksat bu değil. Öyle olduğu zamanları biliyoruz. Çanakkale’den, Kurtuluş Savaşından biliyoruz. Aynı vatan, aynı bayrak için, ortak gelecek için, herkesin özgürlüğü için yapılan omuz omuza savaşları biliyoruz. Bu savaş bizim savaşımız değil. Bu ABD’nin, İsrail’in, emperyalistlerin savaşı.

Elini tetikten çekse onlar da görecek. Bunlar sanıyor ki AKP hep iktidarda kalacak, % 49 hep onların yanında olacak. Erzurum kongresinin koşulları geçerliyse, kararları da geçerlidir.

Unutmayın, sayfa henüz kapanmadı. Yarın bir yerlerde bir kongre daha olur, bunlar soluğu Barzani’nin yanında alır. Bakalım Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayı beğenmeyenler Barzani'nin kölesi olmayı beğenecek mi?

 
Av / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 24 Temmuz 2011 20:34

Bazı kurumlarımız Cumhuriyetten sonra kurulmuş olsa da bazılarının mazisi Osmanlı dönemine kadar uzanır. Genelde hepsinin de tıpkı bir insan gibi karakteristik özellikleri vardır.

Mesela Polis Teşkilatı devletin bir kurumu olmasına rağmen hep yürütmenin, iktidarın emrinde olmuştur. Bunu o kadar benimsemiştir ki çoğu dönem kraldan çok kralcı olarak bunu abartmıştır. Orduda durum böyle değildir. Vatanın biriliği ve bütünlüğü esastır. Hiçbir resmi ünvanı olmamasına karşın Atatürk etrafında toplanması da bu sebepledir.

En son yaşanan şike olayı da dahil son dönemdeki olaylar polisin maharetli ve hünerli sunumu özellikle işlenmekte. Aylar süren teknik takipler, izlemeler, dinlemelerden sonra bol tantanalı baskınlar yapılıyor. Baskının yapıldığı dakikalarda eldeki deliller avının üzerine ayağını koyup poz veren avcı edasıyla medyada servis ediliyor. Bu durumda tabii ne gizlilik kuralı kalıyor, ne kişilik hakları ne de hukuksal değerler. Suç, suçlu, ceza, adalet falan kimsenin umurunda değil zaten. Bu ülkede bir şey oluyorsa, ya da olmuyorsa tesadüfi değil, hep bir nedeni vardır. Tüm bu yaygara, koparılan fırtınalar hep aynı amaca hizmet etmek için yapılıyor. Asıl amaç her dönem yapılan anketlerde halkın en güvendiği kurum olarak görünen orduyu tasfiye edip yerine her dönem iktidarın emrindeki polisi koymak.

Ergenekon ve Balyoz davalarıyla yapılmak istenen yıpratma başka unsurlarla da sürekli destekleniyor. Ordunun yatak odası denilen Kozmik Odanın talan edilip, iki satır adresi ezberlemekten aciz, beceriksiz suikastçı subay profili de bu amaçları çizilmeye çalışıldı.


Kuzey Irak’da yaşanılan “ordunun başına çuval geçirme” olayı var ki sadece bu bile çok şey anlatıyor.

PKK’nın saldırılarını bile Ordu’nun üzerine atıp kendi askerini öldüren katiller durumuna düşürmeye çalıştılar. Tokat saldırısı buna en somut örnektir. Telsiz konuşmalarının deşifre edilip yayınlanması, PKK’nın olayı üstlenmesine rağmen başta Bülent Arınç ve Tayyip Erdoğan olmak üzere bu konuda görevli herkes ısrarla orduyu ima edici açıklamalar yapmaya devam ettiler.

PKK’ya karşı yürütülen mücadelede etkin olan subayların bugün Silivri’de olmaları tesadüf değildir. Dün eski meclis başkanı M.Ali. Şahin “ PKK’lı örgüt üyeleri dağlarda uzun süre kaldıkları için askerlerimize karşı daha meziyetli durumdalar. Bizim askerimizin şu anki durumları yetersiz” demiş. 10 yıldır iktidar partisinin etkili ismisine, madem durum bu neden zamanında gerekeni yapmadın diye sormuyoruz. Hadi askeri teröristle kıyaslamasını da es geçelim. Ama bir kişiye, ya da bir kuruma başarılı-başarısız demek için bazı kıstaslara bakmak gerekir.

Mesela PKK’nın karargahı durumundaki Kandil’e sınır ötesi operasyon yapıldı da başarısız mı olundu? Ordu harekata başladı, AKP ABD başta olmak üzere dış güçlerin şiddetli baskısına boyun eğip ertesi gün “geri çekilin” talimatı verdi.

Baraka gibi karakollara askerleri tıkıp PKK’nın hedefi haline getirmek de siyasi iktidarın tercihi, subayların özel yapım delillerle en onur kırıcı şekilde gözaltına alınıp demoralize edilmesi de.

AKP iktidara geldiğinde; Devletin ayaklarına kapanıp kendi pis canını kurtarmak için yalvaran bir Apo, saldırı gücünü yitirip iç çatışmalarla dağılma aşamasına gelmiş bir PKK, bir parça kemik için Ankara’nın kapısında yatan Barzani vardı. Şimdi gelinen nokta buysa bundaki en büyük pay M.Ali Şahin’in de mensubu olduğu AKP’nindir.

Peki ordu gerçekten de başarısız mı? Atatürk pek çok defa yaptığı “düşman” tanımlamasında ısrarla “dahili ve harici” demiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bütünlüğünün ve rejiminin karşısındaki herkes düşmandır. Ülke savunmasındaki en etkin kurum olan Ordu "harici" düşmana karşı başarılı olsa da "dahili" düşmana karşı başarısız durumda. Dahili düşmana karşı sağlanamayan üstünlük harici düşmana karşı kazanılan cephelerin de elden gitmesine yol açıyor. Bu savaş henüz bitmedi. Bugünün kazananı yarının kaybedeni olabilir.

Avının üzerine ayağını koyup poz veren avcının bir gözü de, aklı da ormandaki diğer aslanlarda.


Zaferinin ömrü bir flaş patlaması kadar.


Korkusunun ömrüyse sonsuz. . .

 
Saf / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Pazar, 17 Temmuz 2011 00:50

13 askerin şehit edilmesinin ardından gene bildik şeyler yaşandı. Meclisteki partiler ortak deklarasyon yayınladı. Ne yazmışlar diye bakıyorsun, laf laf laf . . .


Devletin etkili koltuklarında oturanlardan tutun da diğer siyasilere, gazetecilere kadar, Atatürkçü Ulusal kimliğe sahip birkaç kişi haricinde bu kalleş saldırıyla ilgili kim ne söylemişse hepsi iş olsun diye. Bütün amaç kabaran milliyetçilik duyguların gazını almak, gene olayı sürüncemeye bırakmak. 

Söylenen bütün sözlerde muhatap hep PKK, Apo, DTP. Oysa bunlar köpeğin sırtındaki kene, bağırsağındaki asalak parazitten başka bir şey değil. Devletin muhatabı hiç değil.

Öğretilmiş çatık kaşlarıyla DTP ve PKK’ya parmak sallayıp “sizi gidi sizi” diyen başbakan o parmağı bu hainlerin himayesini yapıp onlara her türlü kolaylığı sağlayan Barzani için de sallayabiliyor mu?. Daha düne kadar “kabile reisi” denen Barzani şimdi kırmızı halılarda karşılanıp en üst düzeyde devlet protokolüyle karşılanıp adam yerine konuyorsa bu kimin ayıbı? 

Devlet öncülüğünde Tüsiat başta olmak üzere herkes altyapı ve üstyapı çalışmalarıyla bu çulsuzları devletleştirmeye çabalıyor. Neden? PKK’ya daha iyi hizmet sunabilsinler diye. Bizim yerimizde İsrail olsaydı Barza’ninin evini başına yıkardı. Bırakın Kerkük’ü falan Bağdat’ı bile yerle bir ederdi. Çok mu barbarca olurdu?

Çoluk, çocuk, siviller mi ölür? Bunu bizim hesap ettiğimiz kadar onların da sıkacakları her kurşunda hesap etmesi lazım. Sadece bizim için değil, herkes için tetiğe basmak öyle kolay olmamalı.

Hani eski meclis başkanı da dahil “Herkes safını belirlesin” diyorlar ya. Bu da yalan. İyi, tamam, hadi belirlesin desek öylece ortada kalacaklar. Tamam belirleyelim. Ama bu sefer her şehit cenazesinden sonra öksürük nöbetine tutulup da “bırakacağım bu mereti “ der gibi cebindeki paketi sağlama alıp elindeki sigarayı pencereden savurur gibi olmasın. Gerçekten ayrılsın saflar.

Mesela AKP ve BDP’ye“Kurun artık şu Kürdistan’ı” diye yalvarırcasına çırpınan Cengiz Çandar’la aynı gazetenin aynı klimasının serinliğini paylaşan Yılmaz Özdil gene aynı masada oturup Akp aleyhine yazmaya devam edecek mi? Aydın Doğan kapının önüne koyana kadar Akp ve açılımcılara verilen açık desteği görmezden gelip yazılarını Kızılay Meydanı’na bakarak yazmaya devam mı edecek? Ekmek parası demesinler sakın. Bu millet onlara verilecek bir dilim ekmeği elbet bulur.

Saflarımızı mı belirleyeceğiz? Tamam, belirleyelim. Konserlerini yarıda kesen şarkıcıları alkışlayan medyanın neredeyse avuçları patlayacak. İyi de Yeşilçam’dan bir figüran öldüğünde hepsi kocaman gözlükleriyle kameraların karşısında yerini alırken, neden bir tane şehit cenazesine bile gidip aileye taziyelerini sunmuyorlar? Çünkü o zaman “taraf” oluyorlar da ondan. Türk milliyetçiliğinden, Atatürk’ten, Ulusalcılıktan yana “taraf” oluyorlar. Sonra Akp beslemesi medyada nasıl boy gösterecekler onun hesabını yapıyorlar.

Madem saflar belirleniyor o zaman iş adamları da Kuzey Irak’daki şantiyelerini durdurup iş makinalarını garaja çeksin. Kirli paranın değil, şehit olan askerlerinin yanında saf tutsun. Tabii ki bunu yapmayacaklar. Çünkü onların gözyaşı da timsah gözyaşı.

Hep bir kandırmacadır sürüp gidiyor. Kananın bol olduğu bu memlekette bu kandırmacalar da sürüp gidecek.

Bakıyorsun haberlere; MHP Hillary Clintoon’un davetini reddetmiş. 13 asker şehit olmuş. Ardından ABD Dış İşleri bakanı geliyor, MHP tavır takınıp otel odasına çağrılmayı reddediyor.

Ne güzel yapmış, aferin derken bi de bakıyorsun MHP grup başkanvekili Meral Akşener’in Clintoon’la baş başa yaptığı 20 dk.lık görüşme başka bir haberin en diplerinde. Bu nasıl tavır almak böyle anlaşılır gibi değil.

Bu yapılan seçmene duymak istediğini söyleyip iş eyleme geldi mi sahibinin çaldığı ıslığı takip etmekten ibaret.

Bu ülkedeki siyasi partilerin merkez binaları yok mu? Hepsinin en ücra köylerde bile binaları, ofisleri var. Dış İşleri Bakanı pozisyonundaki biri bir otele gidiyor, bizimkiler kendilerine lütfedilip tahsis edilen süreler içerisinde verilecek emirleri almak için sıraya giriyor. O kargaşada randevuda çakışma olunca birini gardroba saklıyorlardır herhalde.

Neresinden bakarsan bak rezillik. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’yla görüşmek isteyen kişi kalkar randevu alıp parti genel merkezinde ziyaret eder. İşlerine geldi mi milli irade diyorlar. On küsür milyon kişinin oyunu almış biri tüm seçmenini o otelin lobisinde sıraya sokmaya utanmıyor mu?

Bizim Dış İşleri bakanı kalksın ABD’de ya da Almanya’da bir otele gitsin bakalım oda servisinden başka kapısını kim çalacak.

Sahi, 13 asker şehit olmuştu ve biz saflarımızı belli edecektik değil mi? Biz önce dostu düşmanı bilelim. Safımızı belirleyelim derken saf durumuna düşmeyelim. . .


Suratsız günler yaşıyoruz.
Yanmış, kavrulmuş suratsız günler.
Grinin hakim olduğu bu vatanda
Kırmızının yanına ne koysak yakışmıyor. . .


Seçkin UMUT

 
Mektup. . . / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 14 Temmuz 2011 08:09

Ya biri bizi fena halde kandırıyor ya biz milletçe macerayı çok seviyoruz.


Kandırılıyoruz diyorum çünkü o destansı kurtuluş savaşını kazanıp Cumhuriyeti kuranlar bu siyasilerin, gazetecilerin, iş adamlarının dedeleri olamaz. Herkesin soyunu sopunu bilmiyorum tabii ama anladığım kadarıyla Cumhuriyet, ileri demokrasicilerin ve açılım tayfasının dedelerinin canını fena yakmış olmalı. Çünkü öyle bir irade gösterip mucize zafer yaratan millet daha ikinci kuşakta bu kadar deforme olup intikam alırcasına emperyalistlere kul-köle olamak için birbirleriyle yarışması hiç normal değil. Her dönemin haini, işbirlikçisi olmuştu. Bunlar çağdaş Türkiye yürüyüşümüze engeller çıkarıp anca yavaşlamamızı sağlamışlardı. Şimdiyse direksiyondalar ve bizi uçuruma sürüklüyorlar.


Yaşananlar yakın tarih olduğundan kandırılmış olma ihtimalimiz yok. Ana haberlerin sonlarında "Kurtuluş savaşı Gazilerinden .......... hayatını kaybetti" anonsu daha düne kadar vardı. O zaman geriye macerayı çok seviyor oluşumuz kalıyor. Belirli dönemlerde felaketin eşiğine gelip mucize kurtuluşlar yapmayı çok seviyor olmalıyız. Atatürk gibi lider her zaman bulunmaz ama bu toprakların kahramanları da hiç eksik olmaz. Onun yolunda ilerleyenler Kasımpaşa üslubunun revaçta olduğu döneme kurban ediliyor görünse de Atatürk'de Milli Mücadeleye başladığında resmi hükümet tarafından aranan suçlu'ydu. . . 


Bu toprakların kanı kurumadan
Ne çabuk paha biçilip satılmaya başlandı
30 Ağustosa sayılı günler kala
Kazanılacak zaferden nasıl bu kadar eminlerdi?
Çünkü başka çareleri yoktu.
Başka bir cephe, başka bir sefer olmayacaktı.
Onun için Mustafa Kemal
Verilebilecek tek emri verdi;
"Ya istiklal, ya ölüm" . . .


Sahilde milletin oturduğu bankları kaldırıp
Coca-cola şemsiyeli züppe masalar koyanlar
Muhabbet için çayı bahane eden neslin devamı olabilir mi?


Hangi tepeden şehri kuşattılar?
O gece de acaba Ay böyle açıkta kalmışmıydı
Gizlenecek başka yer yok,
Kesin şu çınarları siper edip geceyi burada geçirmişlerdir
Mehmet kolundaki yarayı o zaman fark edip
Şöyle esaslı bir küfür bile savurmuştu.
Sırf keyif olsun diye güzel bir uyku yeri hazırlayıp
Sabaha dek gözlünü bile kırpmamıştı.
Koynundaki iki satır mektuba
Destanmış gibi hayranlıkla bakıp
Okuma bilmediği için şükretmişti.
Okunmamış mektubun yeni gelmişcesine
Heyecanını hep diri tutmasını seviyordu


Acaba beni sevdiğini yazmışmıdır diye düşünüp
Bir işaret, bir iz aradı
İkinci satırdaki şekiller
Ne kadar da anama benziyor diye düşünüp kendine güldü
İki adım ötedeki Mektepli'ye okutsam mı diye içinden geçirdi
Bu gecemi de ısıtsın, yarın okuturum deyip tekrar koynuna soktu


Koynunda ne yazdığını hiç bilemeyeceği mektupla
Şehit olduğu yerin
Liman yolu olup satılacağını da bilmiyordu
Anasına benzettiği ikinci satırın
O'nun ölüm haberi olduğunu da. . .


CHP'lilerin şanlı ! direnişi 14 gün sürdü. Sonunda Meclise vekil olarak teşrif ettiler. Artık Salı günleri grup toplantılarında gene mangalda kül bırakmazlar.Muharrem İnce'nin konuşmaları gene tıklanma rekoru kırar.


Mecliste konuşulması gerekenleri Apo'nun sesinden Kandil cüretkarlığıyla duyarken, bir sürü tehdit, emirler ve akmaya devam eden şehit kanı arasında, bir avuç BDP'linin koskoca devlete meydan okuması . . .


Ve sanki başka ülkenin vekilleriymiş gibi bütün bu rezilliğe kör-sağır kalıp kendi tribünlerini coşturmaya çalışan amigo gibi, kameralar tam da onu çekerken yalandan diklenen Milli İrademizin ? ! aktörleri. . .


Kurtuluş savaşının kumanda masası olan TBMM'nin şu anki durumu işte bu.


Seçmene yemin ettirmenin gerekli olduğu bu ortamda seçilenin yemini anlamsızlaşıyor. . .

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 Sonraki > Son >>

Sayfa 5 / 6
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!