Seçkin ERGÜN



Kavga / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 08 Eylül 2012 20:39

Önce “kavga” gerek. Korku ve endişelerimizi sanal ekranda savuşturmaya çalışırken, bilmeden bizi bekleyen sonun ocağına odun taşıyoruz. Mısır’da falan halk hareketinin sanal ortamda organize edildiği yalan!..


AKP hükümetinin internete sansür getirme çabası da kendimizi iyi hissettirecek “elinizdeki silah çok güçlü” kandırmacasından başka bir şey değil. Örgütlenme, duyuru ve haber alma açısından bilişim ortamının etkisi tabii ki küçümsenemez. Ama hepsi bu kadarla sınırlı. İki öğrenci sokağa çıkıp da yanlış giden bir şeyleri seslendirdiğinde yüzlerce polisin öldüresiye dövüp yüzlerce yıl hapisle yargılanması boşuna değil. Bizi sokaklardan ekran başına hapsetmeye çalışıyorlar.

Emperyalistler tarih boyu yaşanılanlardan çok faydalı bilgiler edinip fazlasıyla kazanım elde etti. Meselâ işgal gücü ne kadar büyük ve güçlü olursa olsun, baskı ne kadar şiddetli olursa olsun bir devleti işgal etmek mümkün değil. Cezayir, Hindistan, Türkiye gibi onlarca örnek var. Bazıları üç yılda bağımsızlık savaşını kazandı, bazısı on yılda... Ama sonuçta mutlaka emperyalistler kaybetti.

Yeni dönem sahnede, iç dinamiklerle sonuca gitmek var. Bu yöntem Yugoslavya’da başarıyla uygulandı. Irak’ta beklenenden çok daha başarılı oldu. Irak işgali sırasında ABD ordusunun günler- geceler süren ağır hava saldırılarına rağmen karadan ilerlemesi, yani işgal bir türlü istenilen düzeyde olamıyordu. Barzani ve Talabani öncülüğünde Kürtler, ABD ile omuz omuza kuzeyden saldırmasına kadar neredeyse bozgun durumuna düşmüşlerdi.

Said-i Nursi (Kürdi)’ den beri Türkiye üzerinde de buna benzer oyun tertiplenmekte. Bizde bir türlü başarıya ulaşamaması güncel hayatta etnik kimliklerin iç içe geçmesinden dolayı. Türk ailesinin damadı Kürt, Kürt patronun işçisi Türk, Türk mahallesinin bakkalı Kürt...

PKK’nın 30 yıldır sürdürdüğü terör saldırılarında şehit aileleri de dahil hiç kimse Kürtleri suçlamadı. Hedefte hep terör örgütü oldu. Ne zamana kadar? Habur ihanetine kadar. O andan itibaren her şey tersine dönmeye başladı. Otobüs tepesine çıkartılan teröristler davul zurna eşliğinde meydan meydan gezdirilerek Kürtlerle terör örgütünü aynı safta buluşturmayı amaçladılar. Bunda da başarılı oldular. Ne Kürtler kalkıp ciddi anlamda ve yüksek ses tonuyla “ biz bu oyuna dahil değiliz” diyebildi, ne Türkler bu oyunun gerçek gerekçesini algılayabildi. PKK’nın ayrılıkçı bölünme taleplerini “demokrasi! ve insan hakları!” maskaralığı altında tüm Kürtlerin ortak talebiymiş gibi gece gündüz televizyonlardan tetikçi gazeteci-akademisyenlere söylettiler. Gelinen noktada özellikle batı illerinde Kürtlere karşı giderek artan ırkçı bir duygu doğmaya başladı. Bunda PKK-BDP-AKP ittifakına dâhil olmayan Kürtlerin sessiz kalarak dolaylıda olsa onaylamaları oldukça etken oldu.

Fetullah Gülen’in işbirliğiyle felç edilip işlevsiz hale getirilen ordu ve yargı, devlet yapılanmasında ciddi gedikler açmaya başladığı dönemde ayrılıkçı Kürt hareketin ivme kazanması tesadüf değildir. Birbirinden beslenip aynı ortak hedef için, yani Atatürk Cumhuriyetini yıkmak için aynı paydada buluştu.

Fakat Atatürk’ün kurduğu Laik Türkiye Cumhuriyetini ve üniter yapıyı kırmak için bu ittifak da, geçen on yılda elde ettiği büyük kazanımlar da nihai hedeflerine ulaşmaya yetmedi!..

Son çare olarak “tampon bölge” uygulamasına geçtiler. Bunun için bir düşman gerekiyordu. Suriye’yi gözüne kestirdiler. Hem Irak’ın kuzeyinde oluşturulan Kürt oluşumunun Suriye ayağını hayata geçireceklerdi, hem de Türkiye içinde devletin kontrolü dışında, teröristlerin eğitim, lojistik destek ve vur-kaç için gerekli olan “serbest bölgeyi” oluşturacaklardı. Esad falan kimsenin umunda değil. Birkaç ay sonra Suriye’nin kuzeyini Kürtlere tahsis edecek, radikal dincilere bazı kazanımlar sağlayan tavizlerle dolu bir anlaşmayı Esad'a imzalatırlar. Asıl hedef Suriye değil, Türkiye!

Libya, İsrail, Filistin, Afganistan, Türkiye’de dâhil hangi ülkenin hapishanesinde ne kadar eli kanlı terörist varsa salıverildi ve hepsi bu “tampon bölgeye” getirildi. Daha birkaç sene önce İstanbul’da 40’dan fazla vatandaşın ölümüne sebep olan bombama eylemini yapan teröristlerin Suriye ordusu tarafından öldürüldüğünü gazetelerden öğreniyoruz. İyi de bu teröristleri kim salıverdi? Kim alıp o kamplara götürdü? Bu nasıl hukuk devletidir? Bir hakim, savcı bu teröristi hangi gerekçeyle salıverir? Bunu yaptılar çünkü AKP-BDP-PKK ittifakı bu topraklardan Atatürk’ü silmeyi beceremedi. Şimdi hükümet eliyle fiili bir tampon bölge ve fiili bir işgal başlamış durumda. Farkında değiliz ama Türkiye birkaç ülkeyle resmen savaş halinde.

İnternette “Kurtar bizi Atam” çığlıkları atılıyor. Atatürk o kadar büyük bir önder ki, bu durumu bilip yıllar öncesinden “eğer ülkeni kurtaracak bir lider beklemekteysen, ben size hiç bir şey öğretememişim demektir." demişti. Atatürk kendisini var eden bu millete, bu topraklara inancını bu sözle dile getirmiş.

Atatürk inandı, siz de inanın!..

Vakit yok sanata, edebiyata
Türküler, şiirler, Nazım falan
Kavganın hakkı

Öfkeyle bilediği çatık kaşını,
Kalleş beslemesi,
Korku taşında köreltiyorken sessiz yığınlar,
Kalkışmanın belli-belirsiz yürek vuruşu,
Elini titretirken kör ressamın,
Yalancı şair hangi hain pusudan korusun,
Sevgiyi, Sevgili’yi!..

Mâdem sanat çağın öncü direnç çiçeği
Önce çağa adını verecek kavga gerek
Hem “Kahraman” dediğin de
Öyle çağrılmayla gelmez ki!..

Seçkin UMUT, 8 Eylül 2012

Son Güncelleme: Pazartesi, 10 Eylül 2012 20:58
 
Milli Mesele / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 27 Haziran 2012 17:46

Siyaset sahnesindekiler kendi mecrasında eline tutuşturulan rolü oynayıp “öyleymiş” gibi görünmeye çalışırken öyle bir an geliyor ki yazılı senaryonun dışına çıkmak gerekiyor. O kadar beceriksiz, senaryosuz o kadar çaresizler ki doğaçlama yapınca gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Uçağımızın vurulmasından sonra Tayyip’in çağrısıyla görüşmeye giden CHP ve MHP başkanları “Milli mesele” gerekçesiyle hükümete tam destek sözü verdi. Yani onlar da hangi safta yer aldıklarını ilan edip, esas patrona bağlılık yeminini pekiştirdiler. Çıkışta medya mensuplarına “bize bilgi verilmedi, medyada yazılan kadarını biliyoruz” dediler. İyi de o zaman sen neye destek verdin? Milli mesele olduğunu nereden çıkarıyorsun? ABD’nin meselesi olması olayı milli mesele kapsamına almaları içim yeterli sebep. 

Davutoğlu ve Tayyip’in çılgınlıkları ne zamandan beri “Milli mesele” oldu? PKK saldırılarının kökünü kurutmak için Kandil’e yapılacak bir operasyon “Milli mesele” olmuyor ama ABD ve AB’nin çıkarları için komşumuz Suriye’nin savunma sistemini ve Rusya’nın Suriye’yi gerçekte ne kadar desteklediğini test etmek için, vurulacağını bile bile uçak göndermek “Milli mesele!” oluyor!

Uçağımızı gerçekten Suriye vurmuş olsaydı ABD’nin Türkiye’deki sömürge valisi görevini yürüten Eşbaşkan çoktan Suriye’ye savaş ilan etmişti. Uçağı Rusya vurdu. Nasıl bizim ipimiz ABD’nin elindeyse Suriye’nin ipi de Rusya’nın elinde. Vurulacak bir yer varsa ne ABD bu işi Türkiye’ye bırakır ne Rusya Suriye’ye bırakır. Çünkü bu iş figüranlara bırakılmayacak önemde.

İlker Başbuğ döneminde yapılan sınır ötesi harekatta ortalığın nasıl ayağa kalktığını, AKP nin “Hadlerini bildiriyoruz” diyemediği için askerlerin geri çağrıldığını hatırlıyoruz. Geçen gün 8 asker şehit oldu. Her gün birer ikişer asker şehit oluyor. Bugün de 4 askerimizin şehit olduğu haberi geldi. Suriye’ye esip gürleyen Tayyip, Kürdistan amacı için araç gördükleri PKK’yı barındıran Barzani ve Talabani’ye karşı kuzu.

Hani Nato? Hani 5.madde? Bir ülkenin ordusu daha nasıl saldırı altında olur? Sınırı daha nasıl ihlal edilir? Ama asıl soru hangi ordu ve hangi vatan olmalı? Türk Milletinin fertleriyle oluşmuş Türk Ordusu ne Nato’nun üyesidir ne de hükümettekilerle aynı hedefi, aynı paydayı paylaşmaktadır. Dolayısıyla bu hükümet asla Kandil’e askeri operasyon yapamaz. Yapamaz çünkü oradaki PKK'lılar ABD’nin milis gücü. ABD İran’ı hedef gösteriyor, orayı vuruyorlar. Türkiye’yi hedef gösteriyor, bizi vuruyorlar. Şimdi hedefte hem Türkiye hem Suriye var. Emperyalistler bize sürekli Suriye’yi hedef gösteriliyor. Tayyip Kurmay Subayları toplayıp Suriye’ye karşı savaş planları yapıyor. PKK’da ABD’nin talimatıyla Suriye hükümet güçleriyle çatışıyor. Türk Ordusuyla PKK’nın aynı safta olması sizce de garip değil mi?

AKP’nin vatana ihanetin en ağır şekliyle ve her çeşidini sergilediği Kürt açılımına desteğiyle ulusalcı bilinçten yoksun olduğunu anladığımız medyanın Suriye olayında insanlıktan da yoksun olduğunu anlıyoruz. Ulusal bilinci olmayanlardan insancıl kırıntılar aramak saflık olsa da “tarih babaya” da yazacak bişeyler olmalı.

Seçkin UMUT, 27 Haziran 2012

Son Güncelleme: Pazartesi, 02 Temmuz 2012 14:25
 
PUSU-LA / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 13 Haziran 2012 15:49

Batı aşkı kadife örtülere yayıp Sevgili’ye Rönesans zarafetiyle sunarken Anadolu’da aşk sadece din bezirganlarının uçkuru için yazılı olmadığı halde herkesin ezbere bildiği ayet, gerçek sevdalılar içinse en büyük günahın cüretkarlığı, en ölümcül salgının illet mikrobu gibi görülüp dağlara sürgün sebebi oldu. 

Toprağında dumanı eksik olmayan Anadolu’nun ozanlarının yüreğine sevda ateşi düştüğünde hiçbiri Sevgili’yi alıp bacası tüten küçük kulübede mutlu mesut yaşamayı seçmedi. Seçmedi çünkü vatanını kulübesi gördü. Kılıcıyla, mavzeriyle, sazıyla, sözüyle amansız bir savaşa girişti. Bu savaş” yeryüzü aşkın yüzü olana dek” savaşıydı. Her biri öldürüldü. Onları bekleyen hain pusu hep bir patika yolun kıvrımında tertiplendi. Her seferinde öldüler. Her ölümle çoğaldılar. Her seferinde diz çökmeyip, “Harmandalı” gibi diz vurdular.

Harmandalı. . .

Harmandalı sabrın değil, ilk kurşunun adıdır. Zaferin değil, karşı duruşun adıdır. Çatık kaşın, mavzerin patladığında hakimiyet alanını ilan eden sesin adıdır. Çelikleşmiştir. Kalkışmaya hep hazırdır. İçinde hiç sevda sözü geçmese de bir yanı hep hüzünlüdür. Beceremeyişinden değil, sevda sözünü en kutsal yemin bildiğinden esirger. Bu da bu topraklarda yaşamanın bedeli oldu. Bu bedeli hep ödediler, hep öldüler, her ölümle çoğaldılar. Ne kadar mı çoğaldılar? Bu toprakların gördüğü en büyük sevda ustası, en tutkulu vatan sevdalısı Atatürk’ün peşine düşüp tarihin en büyük zaferine kazanacak kadar çoğaldılar!. . .

Atatürk gibi tarihin en büyük devrimcisi varken, devrimlerin en büyüğünü başarmışken, solculara, komünistlere, yıllarca, ısrarla “enternasyonel” dayatmasıyla başka liderlerin posterlerini taşıtıp savunuculuğunu yaptırdılar. Bu, Atatürk devrimlerini, devrimciliğini kurutmak için oldukça işe yarar bir plandı. Deniz Gezmiş ve arkadaşları bunu gördü. Zaten bu yüzden öldürülmeleri gerekiyordu. Emperyalist kuşatmadan tek kurtuluşun tıpkı daha önce olduğu gibi Kuva-i Milliye kalkışması olduğunu biliyorlardı, bu örgütlenmeye yöneldiler, bunun için katledildiler. Rusya’da ki düzenin kapitalizmin başka bir versiyonu olduğunu görüp gerçek sosyalizmin ancak Atatürk’ün Devletçilik, Halkçılık ilkeleri üzerine inşa edilebileceğini biliyorlardı, bunun için kıydılar.

Dayanağı, kaynağı, içeriği Kemalizm içermeyen her girişimin, oluşumun tek amacı “tam bağımsız Türkiye” hedefinden uzaklaştırmak, bu amacı bulandırıp savsaklamak oldu. Etnik kimliği ve mezhepsel inanışı çeşitlilik gösteren Türk Halkını bir arada tutan tek ve en güçlü olgu Kemalizm’dir.

Yandaş medyanın kuşatmasıyla afallayıp, yenilmişlik duygusu içinde şu an ki durumdan umutsuz olanlar şunu bilsinler ki, “kesin zafer” diye bir şey yok, sadece mücadele var. Şu an AKP çatısı altında toplanmış işbirlikçi hainler daha önce de vardı. Başka parti, dernek, tüzel kişilik adı altında durmadan, bıkmadan, içlerindeki kini hep sıcak tutarak çalışıyorlardı. Evet, kesin zafer diye bir şey yok, İnsanlık tarihi kadar eski olan mücadele var. Aydınlığın karanlıkla mücadelesi, insanlık onurunun zulme karşı amansız savaşı var.

Bir düşünün, milyonlarca yıllık dünya tarihi boyunca yapılmış binlerce savaşta “kesin zafer” kazanılabilir bi şey olsaydı bunu Atatürk’ten başka kim kazanabilirdi? Düşmanı yenersin. Bozguna uğratırsın. Ama düşmanın içerideki hainleri hep uygun anı kollamak için tetikte hazır durur. Son dönemde gördüğümüz üzere bizde “hain” oldukça bol. Atatürk olağanüstü bir yapı kurup büyük kazanımlar elde etti. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in ne kadar muazzam olduğunu anlamak için yakın tarihe, etrafımızdaki gelişmelere bakmak yeterli.

Parçalanma planının bizzat hükümet eliyle yürütülesine, sınırsız dış desteğe, bol sıfırlı paralarına rağmen, türlü seçim hilelerine, Ulusalcılara karşı uyguladıkları orantısız güce ve Kenan Evren döneminden daha vahşice saldırılarına rağmen, (bunu yazmak zor olsa da) tarihimizin en pasif direnişiyle karşı durmaya çalışmamıza rağmen Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti ancak bu kadar hırpalayabiliyorlar. Yapılanları küçümsemek için söylemiyorum. Atatürk’ün kurduğu yapının ne kadar sağlam olduğunu göstermek için yazdım. Bunun çok daha azıyla Yugoslavya paramparça oldu. Irak üç parçaya bölünüp iç savaşa sürüklendi. Arap ülkelerinde kendi yarattıkları Kaddafi gibi kağıttan kaplanları akşamdan sabaha alaşağı yaptılar.

Evet, bütün bunları yaptılar ve hepsinde başarılı oldular. Peki bizde neden henüz somut bir başarı kazanamadılar? Çünkü bizde milli bilinç, millet olma geleneği var. Bizim kadar olmasa bile bir miktarı Suriye’de de var, orada da çırpınıp duruyorlar. İşin temelinde ulus olma var. Ulusalcılık var.

Son birkaç yıldır yapılmaya çalışılan, bizi yıkacak asıl tehlike de bu. Ordu dağıtılsa da, partiler, medya, burjuva takımı emperyalistlerle işbirliği içinde olsa da “ümmet” değil “millet” dediğimiz sürece en azgın emperyalist dalgalar ne kadar köpürürse köpürsün Ulusalcı kayalara çarpıp yok olmaya mahkumdur. Fetullah Gülen işte tam burada devreye giriyor. Osmanlıcılık özentisiyle Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Said-i Nursi’yi (Kürdi), Şeh Sait’i öne çıkarmaları hep bu bilinci zayıflatmak için. Hemen her gün yobaz, ümmetçi konferanslar, toplantılar, çeşitli etkinlikler düzenleyip bunu şehrin koca koca reklam panolarına koymaları bu yüzden. Bu faaliyetlerini ihale ve çıkar ilişkileriyle güçlendirip süreci hızlandırmak istiyorlar.

Bütün bunlar orta yerde olup bitiyor. Artık kimse niyetini, kime hizmet ettiğini gizlemiyor. Ama biz hep görmezden geliyoruz. Gördüklerimize değil, inanmak istediklerimize inanmak istiyoruz. Çünkü kendimizi ve ait olduğumuz düşünceyi güçsüz görüyoruz. Oysa çok iyi biliyoruz ki gücümüz feda edebileceklerimiz kadar. Herkesin elinde bir pusula var. Ama ne hikmetse gösterdiği yöne değil, hep aksi yöne gidiliyor. Mesela, medyayı hainlerle işbirliği içinde olmakla suçluyoruz. Satılık, yandaş, korkak, hatta hain diyoruz. Sonra da o medyanın rüzgarıyla şişirilen adama sahip çıkıp neredeyse kurtarıcı görüyoruz. Habur rezaletinden sonra MİT- PKK görüşmelerindeki tarifi imkansız ihanetin deşifre olmasıyla köşeye sıkışmış Tayyip’i kurtaran Kemal Kılıçdaroğlu’na herkes kızgın. İyi de resmen ve alenen medya operasyonuyla CHP nin başına geçirildiğinde neler olacağını sanıyordunuz? Elindeki pusulayı kullanmayacaksan kır o zaman. Kır ve asfalt yoldan değil, patikadan yürü. Unutma, orada seni bekleyen bir pusu mutlaka olacaktır. Ama en azından düşmanınla yüzleşmiş olacaksın. Sonrası zaten Harmandalı’na kalmış!. . .

Seçkin UMUT, 13 Haziran 2012

 
Islık / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 16 Mart 2012 20:25
Adalet isteyenler son tahliyelerden sonra çok sevinçliler. Ne kadar da masumuz. Cumhuriyeti yıkan her yasadan sonra bir "rehine" serbest.

Nazım komünist diye yıllarca hapis yattı. Sürgünlere gönderip türlü acılar çekti. Oysa tek istediği Anadolu'da, bir çınarın gölgesinde ömrünü tamamlamaktı.

Deniz ve arkadaşları da komünist diye idam edildi. Atatürk'ün devrimcilik ilkesine, ulusalcılığa bağlılığının bedelini canıyla ödedi.

Peşine medya ordusunu takıp kızını okula götürmeyi idam sehpasının kurulu olduğu avluda ıslık çakmak gibi sunanlar " boşuna uğraşıp zahmet etmeyin. Sizin için kahraman, önder olarak bunu seçtik" diyorlar. Madem ki her dönem kendi kahramanını yaratıyor. Bu dönemin kahramanı da dönemi gibi oldukça geçişken. Tahliye olur olmaz Bülent Arınç'a iltifatlar yağdırmayı ihmal etmiyor.

Yaşananlarda komplo, entrika falan yok. Bedel ödemeyi ısrarla görmezden gelip "kanma ve avunmaya" hazır bu kadar yığınlar varken entrikayla kim uğraşır? Her şey apaçık. Tarih boyu hiç olmadığı kadar açık. Aklımıza ve bilincimize hakaretlerin, aşağılamaların en büyüğünü kapar gibi açık.

İşin en kötü yanı, herkesteki bu iğrenç kandırılmışlık numarası. Aslında herkes her şeyin farkında.

Kanmış gibi görünmek masumlaştıran, sorumsuzlaştıran berbat bir oyun. Biri çıkıp "ben kanmamıştım" dese, herkes " zaten ben de kanmamıştım" diyecek.

Kral çıplak masalını bu çağda, bu kadar gerçekçi oynamak çok komik. Ama tarih komiklikleri değil, trajedileri ve zaferleri yazar.

Ve biz geçmişten biliyoruz ki, zafere giden yolda komikliğe asla yer yoktur...

Seçkin UMUT, 15 Mart 2012
 
Bir Avuç / Seçkin UMUT PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 23 Şubat 2012 10:45

Hayal bile edilemez şeyler sindire sindire bize dayatılırken, gelecekte yaşanacaklara dair küçük bir hikaye;

2015 Şubatı. Ankara’da, adını unutmuş, eski, küçük bir otel. .

-Hadi oyalanma, kalk artık. 10-15 dakikamız varmış. Merak etme, gene “hani hatırlıyor musun”la başlayan cümleler kurmayacağım.

Beklediği cevabı duyamayınca sırtını dayadığı kapıyı kapatıp, başıboş kalmış sürüyü toparlayıp önüne katar gibi kararlı ve sert adımlarla yatağın yanına gitti. İki adımlık mesafedeki bu komik ve abartılı hamlesinin utancıyla yorganı açmadan kocasının yanına uzanıp, geceden bir iz bulursam belki konuyu değiştirebilirim telaşıyla tavanı seyretti. Perdenin tavana yansıyan loş kızılı kendini delice boşluğuna bırakmayı arzuladığı uçurum derinliğine dönüşünce uyuyakalmaktan korkup birden yataktan fırladı. Kalkmış olmanın refleksiyle büyükçe bir adım atınca küçücük odada kendini pencerenin önünde buldu. Perdeyi aralarken o kadar özenliydi ki, sanki gereğinden fazla aralasa içeri dolacak gün ışığı odanın büyüsünü bozacağı korkusuna kapıldı.

-Bak,ne güzel kar yağıyor. Kar taneleri çok uzaklardan gelmesine rağmen varacağı yer ezberindeki beyaz posta güvercinleri gibi. Ayaklarına bağlı, yolu hasretle gözlenen mektubu müjdeleyip, görevlerini tamamlamanın çocuksu sevincindeler. Gördüğüm en sızılı sevinç…

Perdeyi kapatıp yatağa döndü. Tekrar uzanacaktı, vazgeçti. Sehpadaki paketten bir sigara alıp yaktıktan sonra yatağın kenarına ilişir gibi oturdu. Kendini hiç olmadığı kadar güçsüz ve çaresiz hissetti. Nereden başlayacağını bir türlü bulamıyordu. Oysa yolda gelirken onlarca kez prova yapmıştı. Yaşanılan an’ın provası olmuyormuş diye düşündü.

-Şarap istedim, vermediler. İçersek sevişiriz diye korkmuş olmalılar. Hani sen “kendi çağının savaşında ölemeyen kahraman lanetlenmiş ömrünün utancını sonsuza dek ceza gibi boynunda taşır” demiştin ya, o utancı sadece sen taşımadın, bize de taşıttın. Seni suçladığımı sanma. Yükün hafiflesin diye ben de taşımak istedim. Oysa sen bize bulaşan utancı da kendine yük edindin. İnsan nasıl bir ömür yaşarsa yaşasın, kendine basit bir ölümü hiç yakıştıramıyor. Hele kıstırılmış bir hayat sürmüşse, ölümüm hayattan intikam alır gibi olsun istiyor. İntikamım can yaksın istiyor. Hayatın canını da “tercih edilen ölüm”den daha çok ne yakabilir değil mi? Ondan sonra vay hayatın haline! Sen bu berbat sigarayı içmezdin!? Haa, bu arada, bütün gazeteler seni yazıyor, her kes seni konuşuyor sanıyorsan yanılıyorsun.

Sigarasından yere düşen külleri ayağının ucuyla ezip toz haline getirişini, sadece onun becerebileceği çok ilginç bir şeymiş gibi dikkatle seyretti. Biran önce kül olsun diye sigarasını daha hızlı içip daha derin nefes çekmeye başladı. Başı döndü. Yatağa uzanmak istedi. Tekrar tavana bakma korkusu yüzünden vazgeçti.

-İçeri girerken bana “Sen de kocan gibi anarşist misin?” diye sordular. İşbirlikçisi ve kolluk kuvveti PKK’lı olan hükümete karşı anarşist olmak vatandaşlık görevidir dedim. Çıkışta görüşürüz der gibi başlarını salladılar. En çok da savcıyı kızdırdım galiba. Sana otopsi yapacaklarmış. İstemiyorum dedim, senin istemenle olmuyor dediler. Ölüm nedenini anlayacaklarmış. İki adımlık odaya sıkıştırdığınız adamı kurşunlarla delik deşik ettikten sonra ölüm nedeninin nesini merak ediyorsunuz dedim. Av partisindeki en büyük avı vuran avcı edasıyla sırıtan polisin biri “O da teslim olsaydı” dedi. Kazanamamak kaybetmek değildir dedim, gözlerini kocaman açıp, biri yüzüne tükürmüş gibi elleriyle yüzünü ovuşturdu. Hani savcı çok kızdı dedim ya. . .dayanamayıp patladı;

-PKK mecliste grubu bulunan, hükümet ortağı legal bir parti. O hastalıklı beyinleriniz herkesi düşman görmeye bayılıyor!

-Damat Ferit’te yasal hükümetti. Anarşist ilan ettiği Atatürk, hakkında verilen idam fermanını yırtıp “hastalıklı beyniyle(!)” hayali düşmanları denize döktüğünde bu topraklarda “legal” olmanın değil, haklının gücünün hüküm süreceğini bir kez daha gösterdi.

-Ahhh siz romantik Kemalistler. . . Elbet sizin kökünüzü kurutacağız. Zaten bir avuç kaldınız.

-Sen “bir avuç”un ne olduğunu nereden bileceksin be!? Hiç çocuğunun avucunu öptün mü? Karının, sevgilinin avucuna yanağını koydun mu? Koysaydın “bir avuç kaldınız” demezdin. Kaybedecek olmanın korkusu berbat olmalı değil mi? Bu korku adamı insanlıktan çıkarır. Şurada o kadar adamsınız. Hepinizin elinde silahlar, onları yasallaştıran kanunlar var, şu kapının ardında delik deşik edip öldürdüğünüz adama çoktan yenilmişsiniz. O’na ben bile yenildim. . .

-Saçma sapan konuşma kadın! Kocan ölmeyi değil o cihazı teslim etmeyi seçseydi, bu beceriksizler işlerini biraz düzgün yapsaydı o “bir avuç”un nasıl ezildiğini görecektin.

-Ben de tam bunu diyordum işte. . .

Tekrar pencerenin önüne gelip aynı özenle perdeyi araladı. Yüzünü odaya dönmeden “bunları sana niye anlatıyorum ki” derken yüzünde hayatının en zor gülümseyişi vardı. Arkasını dönemiyordu. Kocasının üstüne örttükleri beyaz yorgan zamanla emdiği kandan kıpkırmızı olmuştu. Vakit varken tavanın kızılında kaybolmadığına pişman oldu. Gözüne kestirdiği kar tanesini yere konana kadar takip ederken “buraya veda için gelmediğimi biliyorsun değil mi?” diye mırıldandı.

Kapının tıklamasıyla var gücüyle tırmandığı yükseklikten bir anda yere çakılmış gibi irkildi.

Kapının ardındaki ses “vakit tamam. Cenaze aracı bekliyor. Savcı da bütün gün senin keyfini bekleyemez” dedi.

Gördüğü tüm polislerin yüzlerinden birer parça alıp hepsini tek bir yüzde toplayıp tam karşısına dikti.

-Söyle o sersem adama… bir tabutla bir cenaze taşınır.…bizimki aşağıda hazır…ya sizinkiler?

Dışarıda birden kopan koşuşturma fırtınasını ayağının ucuyla toza çevirdiği küle benzetip gülümsedi. Bir elini yüzüne götürüp kocasının hep yaptığı gibi parmaklarıyla dudağının kenarına, gülümseyişine dokurken diğer elini montunun cebine sokup çantadaki düzeneği harekete geçirecek butonu tuttu. Tam kapı açılacakken O’nun mektubunu taşıyan beyaz güvercin nihayet gelip pencereye kondu.
- Kazanamamak kaybetmek değildir” diye mırıldanıp odaya, odanın kapısına üşüşen polislerin şaşkın bakışları arasında avucundaki butona bastı. Herkes gözlerini kapayıp yüzünü buruşturarak korkunç bir patlama beklerken çantadan Büyük Nutkun seslendirme kaydı duyuldu. Kimse soluk dahi almıyordu. Polisleri yararak odaya gelen savcının yüzü terden sırılsıklam olmuştu. Bişeyler söyleyecek gibi oluyor, korkudan kaskatı kesildiğinden konuşamıyordu.

-Sen daha benim bir avucumla baş edemiyorsun. Az önce bahsettiğin “bir avuç”larla nasıl baş edeceksin?

Yatağın yanına diz çöküp kocasının yüzünü avuçlarının arasına aldı. Yorgana birbiri ardına damlayan gözyaşları onu bekleyen kana özlemle kavuşur gibi karışıp yüzeyde kayboldu. Yüzüne biraz daha sokulup alnını öperken “zaferini taçlandırdım… hoşça kal Sevgili” diye fısıldadı. . .

Seçkin UMUT, 22.02.2012, Güncel Meydan
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 Sonraki > Son >>

Sayfa 2 / 6
II. Ulusal Savaşım İçin Yurt Genelinde Yapılanacak Partiler Üstü ve Birleştirici Ulusal Bir Örgüt Kurulursa Katılır mısınız?
 

 

 

 

 

Salık akışlarını görmek için
üstteki sekmeleri tıklayın.

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/tegmen.png

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/edga.jpg

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/images/stories/Karisik/dikbastv.jpg

UYARI
Güncel Meydan, en iyi olarak 1440 x 900, en düşük olarak da 1280 x 800 çözünürlüklerinde görüntülenir. Güncel Meydan, en sorunsuz olarak, Ateş Tilkisi (FireFox) tarayacısında görüntülenir.
Bu sayfa geç açılabilir. Sayfa tam olarak açılmadığında sayfayı bir veya iki kez yenilemenizi öneriririz.


Hızlı Sızıntılar
(WikiLeaks)

CIA'ya Bilgi Verenler!
CIA Kontakları!