1. yüz (Toplam 1 yüz)

HATİCE ANA

İletiGönderilme zamanı: Cmt May 15, 2021 16:00
gönderen Feza Tiryaki
HATİCE ANA


Köyümüzün bilgesiydi, kültürümüzün canlı belgesi, kadınanaydı, Yörük kadınıydı…

Her sözünü, eski anılarına, köyün yaşanmış öykülerine bağlar, duyulmadık bir maniyle, bir deyişle, bir dersle bitirirdi…

Hani, yaşam dolu insanlar vardır, içlerindeki diriliği, sevinci, coşkuyu size de geçirirler daha sohbetin ilk dakikasında, sizi etkilerine alır bırakmazlar, ağzına baktırırlar, öyleydi Hatice Ana… Güldürürdü, ince bir espri olurdu her anlatısında…

Köye yeni yerleşmiş bir kentli hanım, bir gün yakınıyordu can sıkıntısından. Köyden sevmediği kişileri de sırasıyla sayıyordu. Hatice Hanımı da tarif etti, her gün mecbur önünden geçiyorum, kapısı önünde oturuyor, öyle bir bakışı var ki korkuyorum, demişti. Şaşkınlıktan öyle kalmıştım. Sordum: “Onunla hiç konuştun mu?” “Yo…” “O zaman bir fırsat yarat konuş, bu kişi, yörenin bilge analarından biri. Onunla sabaha kadar konuş, o anlatsın, dinle, bıkmazsın, karşındaki yaşayan tarih, bir kültür anıtıdır…”

O hanım Hatice Ana ile sonradan hiç konuştu mu bilmem ama ben onunla çok konuştum, uzun uzun konuştum, elimde kâğıt kalemle konuştum, elimde kağıt kalemim yoksa, denizdeysek, o sandalında turist gemilerini beklerken iş işliyorsa, olta atıyorsa denize, dediklerini aklımda tutmaya çalışarak, içimden tekrarlayarak, dinlerdim onu, sonra evde defterime yazardım, dediklerinin unutulup gitmesini bir kayıp sayardım insanlığa… Dolu bir defter durur köydeki evde, kitaplıkta, yazılmayı bekler… Bazı eski yazılarımda ondan alıntılar vardır, adını diyerek yazdığım.

Hatice Ana, köyün tek denizle barışık, yüzme bilen yaş yaşamış kadınıydı desem yalan olmaz. Gençliğinde karşı kıyılara, ta Tersane’ye (eski çağlardan kalan tersane yıkıntısı bulunan koy) kadar iki iki buçuk kilometrelik uzaklık, yüzer dönermiş, şimdilerde gençlerin bile yapamadığı, denemeyi akıllarından geçirmedikleri bu çok derin denizle, Akdeniz'le savaşım, güç gösterisi… Denize girmeden güne başlayamama…

Denizden alırlarmış günlük yiyeceklerini. Ne turist var o zamanlar, ne buraları bilen, gelip giden var. Eşiyle balığa çıkarlar, dünyanın balığıyla geri dönerlermiş. Sonra balık azalmış, eski bolluk kalmamış. Son yıllarda balığa da çıkmaz olmuşlar. Turistik bir köy olunca köyü, dünyaca tanınınca, o da ortama uymuş, tur gemilerinin demirledikleri en yakın, en güzel koy olan “ Kumlu İskele'de”, sonraki adı, orada yer alan kişinin adıyla, Ziyat Koyu'nda, diğer adıyla, İstanbullu’nun koyunda, en son adıyla da - oraya bir şekilde el koyan İngiliz’in adıyla - "Lordun Yeri'nde" beklerdi gün boyu. Küçücük sandalıyla ta Mayıs’ta başlar, okullar açılana kadar kaç ay, her gün denize çıkardı. Gün ortasında rüzgâr çıktı mı, ya bir geminin ardına sığınır, geçen bir motor onu çeker ya da kürekle dalgaları aşa aşa acele geri dönerdi.

Sandalında incik boncuk, işlemeli yazma, örtü, kendi elleriyle topladığı kekik, boynuz, çeşitli yerel ürünleri satar, Türk kadın gezginlerle ayaküstü muhabbet eder, değişen dünyayı gözden kaçırmazdı.

Kimsenin ayağını denize sokmadan kocaman bir mevsimi geçirdiği köyde, Hatice Hanım erkenden, ilk iş olarak yüzmeyi ihmal etmezdi. Sonra günü sandalında geçer ikindiden sonraya kadar tur gemilerinin uğrak yerindeki o koyda kalırdı.

Evi köyün en güzel yerindedir. Deniz kıyısında, eski kalenin burçlarının, Likya gömütlerinin, taş döküntülerinin hemen altında, köyün son yerleşimi. Evde, alt katta, yattığın uzandığın yerden denizi seyret…

Evin hemen dibinden de dağlardan gelen bir yeraltı suyu akar. Buz gibi. Elini yüzünü yıka, yumuşatsın, parlatsın, Akdeniz’in sıcağını terini bir anda götürsün, insanı serinletsin…

Burayı, Hatice Hanım korur, doğaya canı gibi bakar. Ben yaşarken buralara kimse dokunamaz derdi… Ne paralar önermişler, elinin tersiyle itmiş.
Dünya bir yana, yaşadığı, ömrünü geçirdiği bu yerler bir yana…

Çocukları için hapis yatmışlığı bile vardır, çivi çakılması yasak bu yerde onların yaptığı bir onarımı üstlenmiş, çocuklarım hapis yatmasın diyerek. Yörenin hapishanesinde yattığı birkaç ayı anlata anlata bitiremezdi. Oradan da ne öyküler derlemiş, kızlara kadınlara yardım etmiş, kader mahkûmlarını yakından tanımıştı.

Son yıllarda dizlerinde sorun başlamıştı, yürüyemez olmuştu köy içlerinde. Olsun, deniz ne güne duruyordu, sandalı ikinci evi, deniz hep dostuydu Hatice Ana’nın.

Hep imrendiğimiz bir yaşamdı onunkisi. Çocuk çocuğunla bir arada bir ömür geçirmek. Kız kardeşinin, eski dostlarının hep yaşadığı yerdesin… Kızınla, iki torununla bir evde, oğulların elli metre ötede kendi yaptıkları evlerinde… Gurbet nedir bilmeden, sevdiklerinden uzak kalmadan, alıştığın bildiğin, sevdiğin bir yerde, aynı yerde, hiç yalnız kalmadan, kendi evinde, kendi ayakların üstünde, kendi emeğinle, alın terinle yaşamını geçirmek. Torunlarını elinde büyütmek, onların her anını gözlemlemek… Zamanı gelince onlara el vermek, torunların farkında bile olmadan seninle geçmişi öğrenmeleri, aile tarihini, köyün tarihini belleklerine kazımaları… Senin kültürünü, burada, Yörük kültürünü sürdürmeleri. Ne demişti Atatürk:

“Gidip, Toros Dağları'na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki, bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez."

Yörük kadınlarının bilgesiydi Hatice Ana. Canlı kitaplık… Cumhuriyet tarihini, kendi gözlemleriyle, annesinin aktardıklarıyla tüm canlılığıyla bilmek… Köyün geçmişini, eski dönemlerini, Rumlarla ilişkileri, köy halkının o dönemlerdeki acılarını, kıyımlarını, korkularını, Cumhuriyetle gelen özgürlüğü, yeni dönemi yaşayarak, eski anlatıları belleğinde tutarak özümsemek…
*

Dün köyümden gelen bir telefonla öğrendim: Kırk gün önce yitirmişiz Hatice Ana’yı. Bir gece yatağında kalp krizi geçirmiş, uçuvermiş ruhu çileli bedeninden, göğe yükselmiş…

Küresel çetenin korkuyla korkuttuğu, Yeni Dünya Düzeni için kullandığı, bu aslı astarı belli olmayan "salgın" dönemi yüzünden epeydir görüşememiştik Hatice Ana’yla.

En son 2019’da, bir bayram yazısında Hatice Ana’yı anlatmıştım. O yıl neredeyse her gün ama her gün görüşürdük, denizde aynı yerde buluşurduk… Biz suda, o sandalında… Onunla zaman kuş gibi uçardı, nasıl geçerdi saatler, anlamazdık… O yaz sonu birden hastalandığını duyduk, yoğun bakımda kalmıştı bir süre. Sonra kefeni yırtıp evine köyüne dönmüştü. Ayağa da kalmıştı, yoğun bakım günlerini bile şakayla güldürerek anlatırdı, "Neredeyse tahtalıköyü boyluyorduk,” der, dinleyeni gülümsetirdi…

Yeri doldurulamayacak insanlardan biriydi Hatice Ana. Belleğiyle, ezbere bildikleriyle, yörenin yaşayan tarihi olmasıyla az sayıda kalan bilge kadınlarımızdan biriydi… Genç sayılacak yaşta, yetmişine girerken, tam torunlarına, çevresine büyük ana olacak, yol gösterecek yaşta yitirmişiz onu…

Çok yakınımdan birini yetirmişim gibiyim, Türk çocuklarının Yörük analarından birini, Kadın analarımızdan birini yitirmişiz… Onu daha nasıl anlatmalı, sözü nasıl bitirmeliyim, bilmiyorum. En iyisi 2019’da yazdığım bir bayram yazısından Hatice Ana ilgili bölümü buraya alayım, onu, kendi sözleriyle sizlerle baş başa bırakayım.

*
...
“Bu bayram yazısını köyün bir kadın anasından derlediğim bir iki maniyle, tekerlemeyle bitireyim:

Hatice Hanım, annesinden öğrenmiş söylediği bu manileri, öyküleri. O da anasından öğrenmiş. Ben de torunlarıma anlatıyorum diyor. Zincir bozulmadan gelenekler sürecek...

Köye gelen konuklardan genç bir kadın, sahilde çocuğunun ayaklarını suya sokarken, az ötede, evinin kapı önünde oturan Hatice Hanım’a sormuş:

“Hiç tekerleme bilir misin?”

Tam üstüne basmış konuk. Bilmeden bir bilge anayla karşılaşmış. Bakın nasıl yanıtlamış bu isteği Hatice Hanım:

“Hacıdan hocadan, / Arıdan, karıdan, / Karanlık geceden,/ Dingildeyen kötekten/ Kızımı verece’m diyen anadan; Kork!”

Kadıncağız şaşırmış. Başlamış sormaya, kötek ne, dingildemek ne, şu ne bu ne?

Hatice Hanım’ın açıklaması gayet anlaşılır bir şekilde:

"Hacı hoca derken cinci hocaları deriz. Arı iğnesiyle, insan (kadın) diliyle sokar. Karanlık gecede bir şey göremezsin, korkudan korkarsın. Ormanda çalı toplarken kıpırdayan bir dala uzanırsın kolayca çekip çıkarayım diye. Çıkmaz, canın çıkar yerden sökemezsin dalı. Kızımı verece’m diyen ana da seni oyalar, her işine koşturur."

Bunları bana anlatırken birden:

“Ah gençlik!” demişler. “Neden demişler?” diye sormaz mı? Yanıtını kendisi veriyor:

“Vakit neyle geçecek? Bunları deyip oyalanıyoruz.” Sonra dilden dile gezen, her dinleyenin güldüğü bir küçük öykü anlattı:

Degol’ün (Köyün yerlisi bir koca kişi, iri yarı, şişman, balıkçılık, keçi çobanlığı yapar, Degol onun takma adı) dedesi, Gömbe’de çam ağaçlarına bakan bir kaya dibine oturmuş, şöyle seslenirmiş:

“Hey çam ağaçları, benim gibi yiğit gördünüz mü?”

Bunu diyor, hem bizi güldürüyor, hem kendi gülüyor.

Bir de yağmur duası töresi anlattı. “Martıbal” denirmiş bu törene. Çok eski bir töreymiş. Kızlar arasında yapılırmış. Kızlardan biri gelin gibi giydirilir, başı yüzünü örten bir örtüyle kapatılır, önüne içi su dolu bir bakır leğen konurmuş.

Kızlar manilerle, türkülerle leğene türlü eşyalar atarlarmış. Çatal, düğme, anahtar, zincir... Gelin kız kimin ne attığını bilir geri verirmiş. Üçüncü gün, defne dalıyla suyu odaya püskürterek dökerlermiş. Manilerinin biri şöyle:

“Martıbalın mal olsun. / İçi dolu gül olsun.” / Martıbala gelenin / Ayacığı çamur olsun.”

Hatice Hanım, enişteli bir maniyle de bizleri güldürerek düşündürdü:

“Cami önünden geçtim / İpek şemsiye açtım./ Eniştemi görünce/ Nişanlımdan vazgeçtim.”

Sözün burasında eniştelerin epey kulağı çınlatıldı:

“Enişteleri sevmem. Gelen hazıra konuyor, gelen oturuyor.”

Ya şu çoban kızı ile çoban üzerine düzdüğü manilere ne diyeceksiniz?

Çoban Mehmet, Meryem’e tutulmuş. Karşılıksız bir sevda:

“Siyah manto zarafta / Git İzmir’e sür sefa. / Benim bir sevdiğim var / Kara gözlü Mustafa.”

“Çay içini kazmalı / Miniram kara yazmalı / Miniram Mehmet’e varırsa / Mustafa’ya mektup yazmalı.”

*
Eskinin bayramları gerilerde kaldı. Hatice Ana’nın şu sözleri, eski zamanlarla günümüzün farkını anlatmıyor mu?

“Şimdi ne bayram biliniyor, ne eskinin konuşmaları, anlatmaları var. 14’lük lamba ışığında bir gecede bir buçuk metre kanaviçe işlerdim. Hep beraber maniler düzer, öyküler anlatır, gece yarılarına kadar konuşur gülüşürdük... ”

“Eskiyi unutmayan, unutturmayacak Yörük analarına, yörenin bilge kadınlarına sevgilerimizle...”

Diye bitirmişim sözü, o yazımda.

Şimdi, bu ağıt yazıyı nasıl bitirmeli?

Hatice Ana’nın yokluğuna nasıl alışmalı?

“Her başın bir derdi var.” Bu derdi nasıl taşımalı, çocuklarımıza örnek kişileri, anaları ataları nasıl unutturmamalı…

Bildiğim, bu bilge kişilerimizi hep yaşatmalı, anlatmalı, gençlere onları örnek aldırmalı…

Böyle bir ad, san bırakarak ölmek herkese kısmet olmaz…

“Atalar sanatı oğula mirastır”, demiş atalarımız.

Küçük torunu Başak kız, bu yoldan yürüyordu… Hatice Ana’nın kopyası gibiydi… O bilmişlik, o büyüklerden ezberlenen bilge sözler, o eski türküler… Torunları meşaleyi elden bırakmasınlar, soydan soya geçsin Hatice Ana’nın bıraktığı sözlü mirası, anlatıları…

“Atalara; “Babam öldü” demişler, “İşbaşına düşmüş!” demiş. “Anam öldü!” demişler, “Öksüz olmuşsun” demiş.”

Öksüz kalındı, bir yaprak daha düştü gönül bağımızdan, biri daha göçtü öteye, güzel insanlarımızdan…

Feza Tiryaki, 15 Mayıs 2021

Re: HATİCE ANA

İletiGönderilme zamanı: Prş May 20, 2021 3:18
gönderen gamze köse
Ruhu, bizleri aydınlatsın. Ne güzel bir bilge ‘Ana’mız varmış sayenizde biz de okuyarak tanıdık.

Re: HATİCE ANA

İletiGönderilme zamanı: Cum May 21, 2021 18:53
gönderen Gönül Pınar Atacı
Analar anası HATİÇE ANA, ezeli ve ebedi nurlar ve ışıklar içinde yatsın. Ruhu şad, toprağı bol olsun. En uzun bir ömür boyu sağol varol sevgili Feza

Re: HATİCE ANA

İletiGönderilme zamanı: Cum May 21, 2021 20:30
gönderen Feza Tiryaki
Canım Gamze’me, bu genç gazeteci yazarımıza;
Güncel Meydan’ın takipçisi, yazılara özgün şiirleriyle güzel sözleriyle damga vuran sevgili Gönül Hanım’a;
Teşekkürlerimle…

(Hatice Ana, yeri doldurulamayacak bir kayıp, yaşarken değerini gerektiği gibi bilemedik, anlattıklarını sesli kayıt altına alamadık, onu pamuklara sarıp koruyup kollayamadık… Biri çıkıp şimdi, yalan dese, o yaşıyor dese… neler vermezdim…)