Ah Bizim Eller, Beyaz Beyaz Teller

Ah Bizim Eller, Beyaz Beyaz Teller

İletigönderen Feza Tiryaki » Prş Eki 15, 2020 22:34

Ah Bizim Eller, Beyaz Beyaz Teller

Hani masallarda, “Boşa koyarlar dolmaz, doluya koyarlar almaz, sonra da olanı biteni bir dala konduramazlar.” Aynı öyleyiz.

Duyup gördüklerimizi bir dala konduramıyoruz. Hekimlerimiz, dünyanın sağlık kurumları, mesleği sağlık üzerine olanlar hep böyle miydiler, yoksa, bu “salgın” korkutmacasındaki rolleri, dünya çapındaki yönlendirme – çıkar ilişkileri nedeniyle mi böyle oldular?

Bir de, Bilim Kurulu adıyla bir arada anılan kişiler var. Bunlardan üçü beşi her gün başlıklarda. Her gün, aynı kişiler, başka bir korku tasının - tarağının kulpunu tutuyorlar, üstümüze üstümüze sallıyorlar. Ülkemizde başka bilim adamı, bilim kadını yokmuşçasına hep onlar konuşuyor, hep onlar ortalıkta. Ne derler, her şey onlardan soruluyor.

Konuşan, kurul üyesi olmayan doktorlar da, aynı kalıptan çıkmışlar, aynı düzenin düdüğünü öttürüyorlar. Akla –bilime uygun sözlerin yerine, korkuyu körükleyen akıl dışı söylenceleri savunuyorlar.

En son okuduğum haber, “Bu kadar da olmaz ama…” dedirtecek türden.

“Pir işi mi, peri işi mi, onları söyleten en üstteki tek kişi mi?”

Derken, dünkü habere bir göz atalım mı?

Yenice, “Yılın En’leri Zirvesinde” dört basın yayın ödülü alan, neredeyse tüm ödülleri toplayan, DHA haber ajansından bir haber:

“Koronavirüsü yenen doktor: 7 yaşındaki kızımın saçına ak düştü, oğlum 4 kilo verdi”

Hemen, buradaki en önemli yazım yanlışını bildirelim ve konuya geçelim. Yazıda geçen yedi ve dört sayıları yazıyla yazılmalıydı. Konu hesaplamayla ilgili değil, küçük bir sayı.

Bu benzetme de yeni: “ Koronayı yenen… ” Sanırsınız bir yerde savaş yapılıyor, biri yeniyor, diğeri yeniliyor.

“Kanseri yenen” denirdi de, nezleyi gribi yenen sözünü hiç duymamıştık. “Kalp krizini yendi” de denmez, kalp krizini atlattı. Kanser, yıllara yayılan, çok uzun bir bakım, iyi, doğru tedavi, dayanma gücü, aile desteği, kişisel direnç gerektiren bir hastalık, yeniden başlayabiliyor, başka organlara sıçrayabiliyor. Yendi demek bu yüzden pek garip değil. Kişiye güven duygusu verebilir. Ama iki hafta evde dur, dinlen, yat kalk. “Sonra, desinler; “Yendi!” Neyi yendi? Nasıl yendi? Güreş mi tutuştunuz?

Ölüm oranlarıyla böyle dense yine uymuyor, dünyada, yılda beş altı milyon kişi gripten ölüyor sözü de, doktorların sözü. Bu virüsün gribinden, diye diye bir milyon kişi öldü diyebildiler, o da nasıl verilerle, nasıl bir tanımlamayla bilen yok.

Bu virüs tek başına öldürücü değil deniyor, ölenler başka hastalıklarından öldü deniyor, yanlış tedaviden deniyor, yaşlılıktan deniyor… O yaptıkları testlerde “koronaya yakalandı” denenlerin çoğu hastalık belirtisi göstermiyor, bir kısmı normal grip gibi bir hastalık geçiriyor, bir kısmına da hiç mi hiç bulaşamıyor bu küresel taçlımız.

Sözü dağıttık.

Üniversite öğretim üyesi imiş bu bayan doktor. Üniversitede “Ana Bilim Dalı” başkanı.

Konuşmalarına bakarsanız, halktan, yarı cahil biri. Mikrofonlara ilk kez çıkan bir ev hanımını konuşturmuşlar sanki, hanım, hastalıklardan ölümlerden pek uzak, ilk kez hastalanmış biri gibi, ne diyeceğini bilemiyor, daldan dala konuyor. Masal anlatımı, yanında yaya kalıyor. Oysa biz, hekimleri, öğrenciliklerinden itibaren ölümle, ölü bedenlerle iç içe sanırdık. Onları, en sağduyulu, ruh sağlığı üzerine bilgili, deneyimli bir meslek grubu diye bilirdik.

“Başa gelmedik iş, ayağa değmedik taş olmaz, öyle bir anlatıyor ki hatuncuk, dinleyenler kulak kesilsin, anlattıkça herkesin gözündeki budak açılsın, Hanya’yı Konya’yı anlasın!” denir eski masallarda sık sık, aynen öyle değil mi?

Kimsenin gözünde budak kalmasın, gözler faltaşı gibi açılsın:

“ Eve gittiğimde baş ağrısı ve halsizlik başladı.”

Her soğuk algınlığında nezlede gripte başlamaz mı böyle bir halsizlik. İlk kez mi başa geliyor?

“Gece uykudan uyandığımda enkaz altından çıkmış gibiydim. Hemen kendimi izole edip korumaya aldım.”

Benzetme, depremdekileri aratmıyor, nasıl biliyorsa enkaz altında kalmayı. “Kendimi korumaya aldım” sözü de, Türkçede ilk kez kullanılmış olmalı. Ne demekse artık. Kendini izole edip korumaya almış. İzole, asıl anlamıyla yalıtılmış demek, burada ayrılmış, toplumdan ayrı durmuş anlamında olmalı.

Bu alıntıladığım sözler; tüm dünyayı inandırmak istedikleri gibi - doğru olsa bile- “korkutucu bir hastalık salgını” üzerine bir hekimin söyleyeceği sözler mi?

“Test için hastaneye giderken yedi yaşındaki kızım kapıda beni tutarak, “Anne ölmeni istemiyorum” deyince çok kötü oldum".

Bir hastalık üzerine ülkemizin en büyük haber ajanslarından birine bir hekim bu sözleri niye der? Bize hastalığını mı anlatıyor, bir filmden sahneyi mi?

Korkutulan, ruh sağlığı bozulan bir çocuğun bu sözlerinin haberlerde tekrarlanmasının bir anlamı var mı?

Nerede kaldı çocuk eğitimi, eğitim bilimi?

Amaç, diğer çocuklara korku aşılama mı? Çocuklar üzerinden acındırma mı? Bir hekimin çaresizliğini göstermek mi? Korkudan titreyin demek mi?
Doktor hanımın konuşması bir bilim kadınının ağzından çıkmışa benzemiyor.

Hastalığın bütün semptomlarını yaşamış ve psikolojisi çok kötü olmuş. Şuna, açıkça, “Hastalığın tüm belirtilerini, şikâyetlerini, bulgularını” yaşadım dese daha iyi anlaşılmaz mıydı? Ne o semptom?

Bizim bildiğimiz bilim insanları toplumu uyarır, aydınlatır, bilgiyle güçlendirir, umut aşılar. Burada yapılan, tam tersi.

"Bu hastalıktan çocuklarım gerçek anlamda çok etkilendi. Öleceğimi düşünüyorlardı. Beni yanlarında istiyorlardı. Onları düşünmek beni daha çok yıprattı.”

Kanser değilsin, ülser değilsin, kalp krizi, kalp - damar hastalığı geçirmemişsin, trafik kazasından çıkmamışsın, felç – inme geçirme durumun yok, iç organların iflas etmemiş, akciğer rahatsızlığın, astımın, organ yetmezliği sorunun yok, zehirlenme, yanlış ilaç tedavisi yok, ameliyattan yeni çıkmamışsın, kalbe pıhtı atılmamış damarlardan, niye öleceksin?

Çocuklarının ne düşündüğü ailelerin sorunu değil mi? Ne verilirse çocuğa, o alınır karşılığında. Hem herkes çocuklu mu? Çocuksuz olanları, insan saymıyor musunuz? Ne demek bu? “Bir anne için bu hastalık daha kötü bir durum.” demenin anlamı ne? Anne olmayana kötü değil mi? Hani öyleyse, diğer hastalıklar iyi mi? Onları duymazlıktan mı gelelim!

“Çocuklarımın üzüntüsünü bir türlü sindiremedim.”

“Ben ölürsem onlar ne olacak” diye düşünüyordum.”

Bu duyguyu, gerçekten ölümcül hastalık yaşayanlar iyi bilirler. Ölmekten değil, çocuklarından, özellikle de sevdiklerinden ayrılacaklarına yanarlar. Ecevit bile, ‘Öleceğime değil Rahşan’dan ayrı kalacağıma yanarım demişti. Ne çok anne amansız hastalıktan kurtulamamış, vakitsiz göçüp gitmiştir öte yana. Bakın bir çevrenize ne çok böyle örnek, öksüz – yetim kalan ne kadar çok çocuk var. Belki de biri sizsiniz o öksüzlerden, şu an bunları okuyorsunuz, işte, biri de benim, ilkokuldayken annesi kanserden ölen, annesinin aylarca yatakta acıdan inleyerek yattığını gören…

Sonra, olan ölene olur derler, çocuktur unutur, oyalanır, hayat devam eder.

“Çocuklarımın üzüntüsünü bir türlü sindiremedim.”

Şimdi şu soru sorulmaz mı? “Madem bu hastalık bu korona virüsü çok bulaşıcı, tuttuğunu koparıyor, çocukları da teyzeleri almış evden kendi evine götürmüş. O çocuklardan veya kendinden teyzeye hastalık bulaşmış mı? Yakın çevresinde kimler hastalanmış? Çocuklar niye hastalanmamış? Bir söyleseler de aydınlansak.”

Gazeteci döktürmüş: “Hastanede tedavi süresince sevdiklerinden ayrı kalmanın yanında ölüm duygusunu da hissettiğini belirten…”

İşte masalımız sürüyor, burayı yine masaldan alalım:

“ İnsan bir şeye uğramasın, bir kara düşünceye uğramasın yoksa, düşüne düşüne yatağa düşer; yine de bu düşünceden yakasını kurtaramaz.”

Yüzlerce, binlerce yıl önce insanlık, yaşamın ölümün sırrını çözmüş, insanlığın duyguları masallarla bile günümüze kadar gelmiş, bizlere neler öğretmiş. Doktor hanıma her duygu yeni, bari açıklama bunları, bilinmesin. Sizi gören bilim insanı sansın.

Yine doktor hanımın dediğine göre üçüncü günü hastaneye gitmiş, orada altı gün kalmış. Demek ki, yatak hastası değilmiş, çocuklarını hastane bahçesinde görmüş. Ayaklı, dolaşan, hastane dışına çıkmasına izin verilen bir “hasta”(?).

“Çocuklarımdan daha fazla ayrı kalamayacağımı meslektaşlarıma ilettim. "Bunun üzerine hastane bahçesinde, tel örgüler arkasından çocuklarımı gözyaşları içerisinde izledim."

Bundan sonrasını ancak eski Türk filmlerinden biliriz. Anneleri namus uğruna katil olmuş, hapse atılmış çocuklar tel örgülerin ardında anneleriyle görüşürler. Herkesin elinde mendil, seyrederken ağlaşırız. Burası da aynen öyle:

“Tel örgünün arkasında yaklaşık iki metre uzaklıktaydılar. Kızım resmen tel örgüyü kıracaktı. Karşılıklı ağlayıp, durduk.”

Eski Türk filmleri anlatımından bir farkı var buranın. Sonrası hiç duyulmamış şekilde sürüyor. Saçların sıkıntıdan ağarmasını bizler tarihte Fransız kraliçesi Maria’dan bilirdik. Giyotine giderken (1793) bir gecede saçları ağarmış denirdi. Yine de bilimsel açıklaması olmayan doğru olup olmadığı tartışılan bir söylentidir bu.

Saçların nasıl neden ağardığını da bilim çoktan çözmüş, kitaplara geçirmiş. Böyle bir saçmalığa kargalar bile gülermiş. Üstelik buradaki henüz küçük bir kız.

“Karantinadan çıktıktan sonra kızımı ilk yıkayıp, saçını kuruttuğumda saçında beyaz telleri görünce hem o ağladı, hem de ben ağladım. Beni teselli etmeye çalışıyordu. Kızım, “Anneciğim bunlar gelip geçer” diye beni teselli etti.”

İşte sözün bittiği yer burası. Yine masallara dönersek:

Geleneksel masallarımızda, “ İnsan, ne hülya ile yatarsa, o rüya ile uyanır derler.” “Elbet bunda da bir hayır vardır!” diyelim, son korkutmaya geçelim:

“Oğlum da bu süreçte dört kilo verdi. Kızım sürekli “anneciğim ben sensiz uyuyamıyorum.” diyordu.”

Ne güzel, küreselciler, en nihayet, dünya çapında yönetebildikleri bir salgın korkutmacasıyla “Yeni Dünya Düzeni”ni hızla kuradursunlar, bizim bilim insanlarımız da bunların ateşine durmadan odun taşısın. Bütün bu acındırma ve korkutmaların sonunda söylenen son söz aşağıda. Unutmayalım, bunları diyen, haber ajanslarına anlatan genç bir bilim kadını. Bakınız bu sözler, bu anlayış, Cumhuriyet hekimine yakışıyor mu?

“Çok şükür bu zorlu günlerimiz geçti. Sevdiklerimizin yüreğini yakmamak için tedbirli olalım."

Tedbir dediği de, insanları birbirinden koparmak, maskeyle oksijensiz bırakmak ve eldivenle dokunmak.

Dedikleri aynen böyle: “Hiç maskesiz gezmedim. Hiçbir hastaya eldivensiz dokunmadım. Bir şekilde bu hastalık bana da bulaştı.”

Yine masallarımıza dönelim, oradaki dertler ne biter ne tükenir. Umuda yolculuk ise hiç bitmez. Devler, her defasında ellerinden kurtulan Keloğlan’a gözdağı verirken:

“Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde avucumun içine düşersin çekirge.” deyiverirler.

Sorgucular, gün gelir, “A canım, böyle günde ay buluta girer mi? Ay yüzünü görelim, yüzünü aç, saklama” der, yalancıya da sorarlar:

“Pabucunun teki nerede?”

“Dereye attım.”

“Dere ne oldu?”

“Öküzün biri içti!”

“Öküz ne oldu?”

“Dağa kaçtı!”

“Dağ ne oldu?”

“Yandı bitti kül oldu!”

“Yalan üstüne yalan ekleme, bak şu Allah’ın işine!”

Çocuk kafasında beyaz beyaz teller… Bunları duysa eskiler, felek bir yaşına daha girmiş, derler. Şaşkınlıktan neye uğradıklarını da bilemezler!

Feza Tiryaki, 15 Ekim 2020
Kullanıcı küçük betizi
Feza Tiryaki
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 838
Kayıt: Sal Kas 09, 2010 14:12

Şu dizine dön: Feza TİRYAKİ

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 5 konuk

x