karam haddim olmayarak aklima takilan bi nokta var aciklarsan sevinirim
Mustafa Kemal Atatürkün devrim kanunlarında kadınların kılık kıyafeti ile alâkalı bir icratının olduğunu söyleyebilirler mi? Annesi Zübeyde Hanım, eşleri Latife Hanım başörtülü değiller miydi? İsmet Paşanın eşi Mevhibe Hanım da türbanlı değil miydi?
Mevcut Anayasımıza görre de bayanların kılık kıyafetlerini yasaklayan bir madde yoktur
Anayasamızın 10242642. maddeleri de şöyle der: Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Herkes vicdan, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı hiç kimse kınanamaz ve suçlanamaz. Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz
Bu yazilanlara ilgili yorumunu ögrenmek istiyorum
Mustafa Kemâl ATATÜRK, bütün bunların yanlışlığını ifade etmiştir. Kararı kadınlarımıza bırakmıştır. Fakat çarşaf konusunda kesin tavrı mevcuttur. Zübeyde ve Lâtife hanımları açıkladık, tekrar oku. Mevhibe hanım da Lâtife hanım gibi son tahlilde açıktır.
Baş örtüsü yasaktır demedik. Yasak olsun da demedik. Üniversiteler devlet kurumlarıdır. Bugün baş örtüsü "sıkma baş" olmuştur. Bu bir projedir, İslamcı ideolojilerin yansımasıdır. İslâmcı ideolojiler, İslâm hukuku esaslarına uygun devlet ister. Hâlbuki İslâmiyet böyle bir oluşum emretmez. Bu demek oluyor ki, bütün bunlar iki sebepten kaynaklanıyor:
1) Yüzyıllarca İslâmiyet'in içinin boşaltılıp hurafe, gelenek ve yanlışlarla doldurulduğu
2) Bu yalnış algılama sonucu doğan ideolojilerin, özellikle ülkemizde hastalık gibi yayılmasının sebebi dış mihraklardan aldığı destektir
Bütün bunlar, önce ülkenin rejimini değiştirme tehlikesini barındırır. Daha sonra devleti yıkarak, Türk Milleti'ni yok etmeyi hedefler. Bu tehditler somuttur.
"Sıkma baş" model olarak adlandırılan türban da, bu tehditlerin en belirgin araçlarındandır. Yayılma hedefi güder. Fakat bu, İslâmî de değildir.
"Baş örtüsü" ise, İslâm'da farz değildir. Esasen bütün bu tehditler olmasaydı, üniversitelerde "baş örtüsü için" bir istisna yapılabilirdi. Fakat türban için asla. Zira türban, bir ideolojik simgedir. Kişi, bunu İslâm inancından dolayı başına takabilir. Fakat bu, hangi İslâm sorusunun sorulmasını sorar. Hangisi doğru¿? İşte tam bu noktada, "sıkma baş" yayılımcı politikasını izler. İki tane mühim ayeti kaynak göstererek, "ben doğruyum, siz yanlışsınız, dinsizsiniz, bu Allah'ın emridir, zorunludur" demeye başlar. Bunlar kurgu değildir, yaşanmış olaylardır.
Baş örtüsü dediğimiz, yazma, yemeni, eşarp, tülbent yahut çeneden fiyonk şeklinde bağlanmış bez ise örftendir, gelenektir. Bizim büyüklerimiz hâlâ bunları kullanmaktadır. Hatta en Cumhuriyetçi, gerçek Atatürkçü insanlar, en çok bu kimseler arasından çıkmaktadır. bu kimseler, rozet-salon-heykel-kokteyl-tören Atatürkçülüğü yapmaz. Onların sevgisi yüreklerindedir. Bizim bu kimselere saygı ve sevgiden başka duyacağımız bir duygu yoktur.
Türbanın geçmişi 40-50 yıllıktır. Kimin, kimlerle (dış güçler) bu ideolojik simgeyi yaydığı
belgelidir. (bakınız: Cengiz ÖZAKINCI)
Ayrıca bu tehditler ayyukka çıkmadan evvel, bütün bu tehlikeler ortada yokken, üniversitelerde baş örtüsü yasağı yoktur. Fakat türban denilen sıkma baş, hastalık gibi yayılmıştır. Türban tek başına bir şey ifade etmez. İdeolojisini, sözde İslâm anlayışını beraberinde getirir. Yalnızca saçın bütün tellerini değil, zihinleri ele geçirir. Beynin tüm hücrelerine temas eder. Evevlâ devlet İslâm düşmanı olur, akabinde İslâmi devlet anlayışı zihinlerde hakim olur.
Hadi bakalım sana bir soru: Hz. Muhammed (SAV) bir din devleti kurmuş mudur¿? Yahut kurduğu yapının adı devlet midir¿? Önce bunu bilmek gerekir.
Birsoru daha: Hilâfet İslâmi midir¿?
Bir soru daha: Sarık-cübbe İslâmi midir¿?
Bu işin bir boyutudur. Buraya kadar bir takıldığın olursa yine sorarsın.
Diğer boyut şudur:
Dini olduğu iddia edilen ve halkın bir bölümü tarafından kabûl gören türban, üniversitelerde serbest kalırsa ne olacak¿?
El-cevap: Hristiyan'ın haçı, papazın kavuğu, Yahudi'nin kipası, hocaların sarığı-cübbesi de dinî simge olarak kabûl görüldüğünden, hukuken açılan delikten girmek için hak iddia edecektir.
Haa... "Sarığı-cübbeyi bilmem ama, sen kendi üniversitende kipa ve haç görmek ister misin¿?" sorusunun cevabını vermen gerekir.
Gelelim, alıntıladığın ve birbirinden bağımsız kanun maddelerine...
Herkes vicdan, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı hiç kimse kınanamaz ve suçlanamaz.Devlete karşı, millete kışkırtıcı ideoloji pompalıyorsa, bu geçersizdir. Zira bu belgelenirse, mevzubahis inanç sahipleri kimseler yargılanır ve muhtemelen ceza alır.
Ayrıca YÖK yasası diye bir şey vardır, bilmiyorum haberin var mı....
Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.Eşit değil mi be hey Müslüman¿? Senin bu imâ ettiğin eşitsizlik "şeriat kanunlarında" olur.
Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.Yine bu, kanunlara ve toplumsal ahlâk kurallarına uymak kaydıyla geçerlidir. Birisi, misâlen; "İslâm'da 'el sallamak' farzdır" başlıklı bir bildiri yayınlayıp bunu yaymaya kalkarsa, bu serbest mi olacak sanıyorsun¿?
Kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamazMahkûmlar üniversitenin kapısından girebiliyor mu¿? Giremiyor, çünkü mahkûmlar hapiste yatmaktadır. Bu örneği şunun için veriyorum: 'Demek ki, "kimse" eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz' sözünü ikiye ayırmak gerekir;
Birincisi; devlet üniversitenin kapısından içirei girememek, öğrenim hakkından yoksundur demek yanlıştır. Zira, türlü türlü öğrenim yolları vardır.
İkincisi; kanun bentleri tek başına pek bir şey ifade etmez. Öncesi, sonrası ve fıkra açılımları ve kapsadığı alanlar gösterilmelidir.