Az Söyle Çok Dinle!

Az Söyle Çok Dinle!

İletigönderen Feza Tiryaki » Çrş Tem 19, 2023 20:21

Az Söyle Çok Dinle!

Hafta pazarlarını severim.

Pazara yiyecek almaktan çok, insanlarımızı tanımak, onlarla konuşmak, ülkemin durumunu gözlemlemek için giderim.

Ne çok yazım vardır pazarlar üzerine. Orada yaşadıklarımı anlatan.

Epeydir pazar konulu yazı yazacağım, yazamadım, araya daha güncel başka konular girdi, olmadı.

Her hafta pazarda inanılmaz olaylar yaşanıyor, güldüren, acı veren, düşündüren.

Buralarda pazarlar Kaş’ta da, Demre’de de cumaları kuruluyor. Karadeniz’de, memleketimde de öyleydi. Her Cuma Pazar kurulurdu. Cuma pazarı derdik. Yurtdışında da çok pazar gördüm. Almanya’da semt pazarları. Amerika’da üretici pazarları. Ürün yetiştirmeyen pazarcılık yapamazmış Amerika’da. Üreticiye bir ayrıcalıkmış pazarda malını satması.

Gelişmiş ülkelerde satıcılar çoğunlukla önleri tenteli, yağmuru güneşi geçirmeyen özel düzenlenmiş satış arabalarında, arabalarının önlerinde satış yaparlar. Ya da açtıkları, üstü şemsiyeli, bez perdeli tahta, plastik tezgâhlarda.

Bizde esnaf daha çoktur pazarlarda. Halde dükkânı olanlar, manavlar… Köyden gelenlerin çoğu, bir köşede getirdiklerini satarlar. Önünde küfesi, sepeti, çuvalı. Serası, tarlası olanlar, mallarını kamyonetleriyle taşıma imkânı olan biraz daha varlıklılar rahattır, köyden gelme gitme kolaydır onlar için.

En önemli farkımız şudur, Batı ile. Avrupa’da kapalı pazar yeri diye bir kavram yok, eski geleneklerini aynen sürdürüyorlar, kendilerine ayrılan bir meydanda sokak aralarında pazar kurarlar. Tentelerle yağmur yağış önlemlerini alırlar. Soğuk havalarda ısıtıcılarını çalıştırırlar.

Eskiden bizde de öyleydi pazar yerleri. Kapalı olması akla bile gelmezdi. Sonra allem kallem ettiler bu güzel yerleri de kentleri saran, insanı boğan beton binalara benzettiler. Ama bak yağmurda ıslanmıyorsun denildi, karşı çıkanlar savuldu. "Kapalı Pazar Yeri" diye bir kavram icat edildi. Sokak aralarından, küçük meydanlardan pazarcılar kovuldu. Alıcı da satıcı da betonların içine sokuldular. Yağmurla yıkanmayan, üstünden rüzgâr esmeyen, güneş görmeyen pis kirli kara deliklere dönüştü pazar yerleri.

Buralarda Kaş kendini kurtardı bu dönüşümden şimdilik. Pazar yeri hâlâ açık havada. İnişli çıkışlı bir boş arazide. Ne zamana kadar sürer bu durum bilinmez. Orayı boş bırakmazlar. Demre bu konuda çok büyük bir darbe aldı yıllar önce. Ne güzel bir Pazar yeri vardı. Giyim kuşamcılar, sebze meyveciler karışık yerleşirdi sokağa, garajın arkasındaki araziye, küçük meydana. Şimdi yeni yapılan kocaman hal binasına tıktılar herkesi. Bir pazar yeri bu kadar çirkin olabilir. Kapkara bir kara deliğe girer gibi giriliyor pazara, kara renkli üçgen tavanın borulu döşenmesinden mi başka şeyden mi, bir uğultudur gidiyor pazarın içine girildiğinde, konuştuğun anlaşılmıyor. Gün içinde elektrik ışığı gerekiyor, daha ne olsun…

Bundan sonra da bu durumun düzeltileceğini sanmam. Kapalı pazara geçildiğinde herkes şikâyetçiydi, Demre’de, tek bir memnun olan yoktu, sonra eski pazar yerinin güzelliği, renkli görüntüleri unutuldu gitti. Sorsak anımsayan çıkmaz. Yaşamdaki pek çok güzelliğin böyle uçup gitmesi, geçmişin unutulması gibi…

Pazara gitmek bir yerde alışkanlıktır hanımlar için, gidilmezse olmaz, bir dost evini ziyaret gibidir. Eğlenceli, dinlendiricidir. Aynı kişilerle aynı yerde karşılaşmak, ayaküstü iki laf edebilmek. Ucuzluktur işin bir yanı da. Türlü ürünlerin üretici eliyle bir arada toplanması, ürün bolluğundan esnafın da mecbur o gün için fiyatlarını indirmesi…

Memleketin nabzını da tutarsın pazarlarda. Nereye gidiyoruz, neler geliyor başa, pahalılık ne durumda, nedir ana dertlerimiz?

Gizli – açık dilenenleri de görürüz oralarda. Kimi bu işi meslek tutmuştur, kimi utana sıkıla, esnaftan artık yiyeceklerinden ister. Param bu kadar kaldı der. Gönlü zengin esnaf, bu da benden olsun deyip verir, isteyeni geri çevirmez.

Ya günümüzün kaçak istilacıları? Suriyeliler? Giyimlerinden hallerinden hemen bilirsin kimdir bunlar, ne kadar yabancıdır insanımıza… Daha da çoğalırlarsa, tedbir alınmazsa neler gelecektir başa?

Mevsimden mevsime değişirdi eskiden fiyatlar. Az az artardı. Şimdi her hafta pahalanıyor sebze meyveler. En yüksek meyve fiyatı yirmi, yirmi beşi geçmezdi geçen yıl pazarda. O da çilek gibi zor yetiştirilen, dayanıksız meyveler. Bu yıl seksen lirayla bollaştı kirazlar. Elli de, kırkta durdu. Önce, ilk turfanda zamanında üçü beşi paketlenip altın değerine satışa çıkarıldı. İki yüz liraya pazar alışverişi yapılabilirken geçen yıl, şimdi aynı paraya iki kilo meyve alınabiliyor. Bin lira pazara yetişmiyor.

Pazar yerleri memleketin nabzıdır aynı zamanda. Başımıza gelecekleri orada görür gönül gözü açık olan. Dertler dinlenir, başa gelenler anlatılır ayaküstü…

Sağlık sisteminin ne durumda olduğunu oradaki örneklerden bilirsin. Nedir ana derdimiz, hep orada konuşulanlardan anlarsın…

İlençler ne üstüne, sıkıntılar ne, dostluk komşuluk ne durumda hep pazarlar öğretir insana…

Aç gözlülük üstüne mi duyacaksın bir şeyler, her hafta ürettiğini ailece satan Gülgün anlatsın:

“ Geçen yıl altı dönüm bir tarla aldıydık alın terimizle biriktirdiklerimizle, köyden falan kişi bize rahat vermedi, ne yaptı etti aldı elimizden. Şunu yaptı bunu yaptı haciz koydurdu, ne etti tarla gitti bizden. Bir ilendim bir ilendim yaptıkları burnundan fitil fitil gelsin diye. Ahım tuttu, öyle bir ölümle öldü ki geçenlerde, dille tarif edilmez.”

Öğretmen kızının başına gelenleri yine aynı köyün köylüsü, kamyonetinin önünde sebze meyve satan dertli Güler’den dinleyelim:

“İki kızım var. Yemedik yedirdik, okuttuk. Öğretmen çıktı biri, biri de liseyi bitirdi, memurluğa atandı, sonrasında evlendi.

Öğretmen çıkan, kuzum daha yirmi dört yaşında, geçen yıl birden hastalandı. Çenesinden ameliyat edildi. İki yıl ağzından beslenemeyecek, çenesini oynatması yasak. Konuşamıyor. Şimdi evli kız kardeşinin yanında, kardeşi bakıyor.”

Bu da bir başka kardeş öyküsü. Gülgün’ün erkek kardeşi. Askerden sonra kas hastalığına tutuluyor. Yıllar içinde yavaş yavaş kötürüm oluyor, şimdilerde iyice yatağa bağımlı. Çoktandır altı bezleniyor.

Kardeşine anası bakıyor. Anasının da bir ayağı çukurda. Yürüyemiyor, dizlerinden yıllardır sıkıntısı var. Dertli, güngörmüş bir koca ana. Gülgün; “Bir görseniz kardeşimi deli gibi olursunuz!” diyor. “O kadar acıklı hali.”

Her pazarda karşılaştığım, hal hatır sorduğumuz görmüş geçirmiş bir hanımdan bu yazdıklarım da:

“Beni de, ablamı da annem kurtardı. Ölülerimiz bizi görüyor, bizi kolluyorlar.

Geçen yıl çok hastalandım, ölüyorum sandım. Öyle ahlayıp pufladığım, sanki can çekiştiğim bir gün yarı hayal yarı gerçek annemi gördüm yanımda. Kırmızılar giyinmiş. Saçları kınalı, başı oyalı tülbentli, “Kalk!” dedi bana, “kalk gidelim, tut elimi!” O oldu, hızla iyileştim. Ablam da geçen gün bayılmış, kriz geçirmiş, inme gibi bir durum yaşanmış. O anda annem görünmüş ona. Ablamı ayağa kaldırmış. Ablam kendine gelince, biraz düzelince ilk sözü şu olmuş: “Annem nereye gitti, demin buradaydı.”

Son kısa öykü de bağnazlık üzerine olsun: Bu öykü de benden, kendim yaşadım.

Pazarın tek deniz otu satıcısı Saliha Hanımın yanındayım. Karşı yüksek yaylalardan geliyor. Otumu aldım, biraz laflıyoruz. Karalar giyinmiş, pabuçlarına kadar uzanan kara giysili, çiçekli örtüsü çenesinde düğümlü, tek, mavi gözleri görünen yaşlıca bir kadın, beyaz soğanları sarımsağa benzetmiş, soruyor: “Bunlar sarımsak mı?” “Yok, soğan.” Ben de Saliha Hanım’a yardım olsun diye beyaz soğanın yararlarından söz ediyorum hemen. Çok nadir bulunan bir şifalı soğan, şanslıymışsınız, pazarda tek burada var diyorum. Neyse bir kilo alıyor, Saliha Hanım'ın terazisi yok, komşusunun terazisiyle tartıyor soğanı ötede, ben de uzanıp alıyor, karalı hanıma uzatıyorum.

Aman o ne? Benim kolumu tutuyor kadın, bunlar yanacak diyor.

Üstümde kol boyu dirseklerime gelen bisiklet yakalı bir gömlek var, boynumda her zamanki iğne oyalı tülbentlerimden biri. Kollarım güneşten yanmış. “ Yok, neden yanacak, güneşten yandı!” diyorum. Derin derin bakıyor bana acıyarak: “ Yanacak!..”

O zaman ayınıyorum. Beni taciz edermiş meğer. “Asıl yanacak olanlar kalbi kötüler, vatan millet düşmanları…”desem de bir anda, içim soğumuyor.
Oradan diğer bir tanıdığım köylü hanımın tezgâhına uğruyorum. Bakıyorum çiçekli gömleğinin kol boyu benimki kadar köylümüzün. Fırsatı kaçırmıyorum. Olayı hemen anlatıyorum, bak şu karşıdan gelen, onu tanıyor musun? Hayır, ilk görüyorum diyor, sonra ekliyor:

“Biz bağda bahçede hep böyle çalışırız, pazarda malımızı böyle satarız. Şaşkın!” diyor. “ Aldırma !” diyor.

Canı sıkılmış, kaşları çatık, kızgın Temmuz güneşinde sebzesini meyvesini satmaya devam ediyor. Yanında üniversite sınavlarına hazırlanan kızı, annesine yardım ediyor. Okuyup hakim olmak istiyormuş. Dersleri çok iyiymiş. Konuştuklarımızı duymuyor.

Tek pahalılık değil belimizi büken. Bu yaşıma geldim, ülkemizin en güzel yıllarında gençliğimi yaşadım, seksen ihtilalini gördüm, Atatürk Cumhuriyetinin yatılı okullarında okudum, Atatürk’ün kurduğu Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirdim, bir gün gelecek, biri kolumu tutarak yanacaksın diyecek, ülkemizde devrim karşıtlığı bu kadar yol alacak, köye kadar inecek, böyle bir şeyi hayal bile edemezdim.

Durun daha bitmemiş başımıza gelecekler. Bölücüler de epey yol almışlar.

“Karşı dağı aşmışlar, yamaca dayanmışlar.”

Tekerlemeli dersek:

“Bindim deveboynuna, indim bir subaşına…”

Derken yol çatısında köyden bir tanıdığımızı gördük, Kaş otobüsüne binmiş, yol ayrımında inmiş. Onu da aldık arabaya.

Subaşında indik, elimizde şişe, karşıda bir aile. Kızın adı Güneş, saçları örgülü, anası gölgede şalvarı çiçekli, entarili, başında allı pullu yemeni.
Çeşmenin önüne boş plastik bidonları dizmişler, yan tarafta kocaman beyaz minibüsleri.

Neyse sözü uzatmayalım, biz asıl burada dersimizi aldık, göreceğimizi gördük, beynimizden vurulduk.

Yol ayrımında aldığımız hanım çok konuşkandır, bilgilidir, bilge analarındandır köyün. Şimdi duramayıp sormaz mı gölgede oturan kadına: “Sizi hiç görmedim buralarda. Memleket nere? Neredensiniz?”

Sen misin soran, genç kadın demez mi, “Türkiyeliyim.” “Ne?” “ Türkiyeliyim!” Eliyle gösteriyor: “Öte köyden.”

Artık kimse Saliha Hanım’ı tutamaz:

“Ne o? Ne demek o? Ya memleketini söyle, ya da Türk’üm de!”

Bunu duyan sakallı iri yarı pehlivan yapılı baba, su doldurduğu kapları bırakıp söze karışmaz mı?

“Bu memlekette tek Türk yaşamıyor ki, her milletten insan var.”

Bölücüler hedefe varmış. Dağ başında, Türk’ün hası bir Yörük bile Türk olduğunu unutmuşsa, Türklüğünü evlendiği kadın yüzünden inkâr ediyorsa, nerelisin diyene “Türkiyeliyim” diyorsa, ne desek bu saatten sonra faydasız. Amerika’dan, Alman’dan, Yunan’dan örnekler mi vermedik, onlar uluslarını inkâr etmezken, göğsünü gere gere Yunan, Yunan’ım derken, sen neden aslını inkâr ediyorsun, bu söylem tehlikeli, uymayın bölücülere mi demedik, daha neler neler dedik! Oradaki tartışmayı ne siz sorun ne biz söyleyelim.

Az söyle, çok dinle demiş atalarımız. Pazara dinlemeye gittik halkımızı sözde.

Şimdi gel de, az söyle…

Feza Tiryaki, 19 Temmuz 2023
Kullanıcı küçük betizi
Feza Tiryaki
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 986
Kayıt: Sal Kas 09, 2010 14:12

Şu dizine dön: Feza TİRYAKİ

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x